Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname (14): Siyasette makam

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope’un aylık programlarından Siyasetname’nin 14. yayınında, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, Türkiye’de cumhurbaşkanlığı makamının gücünü ve güçsüzlüğünü değerlendirdi, bugünkü cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde bu makamının yetki ve sorumluluklarını analiz edip demokrasi ile ilişkisini yorumladı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi günler. Yılın son ‘’Siyasetname’’ programında karşınızdayız. Sürekli konuğumuz Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi ve siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu da bizimle beraber. Hocam, hoş geldiniz.

Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu: Hoş bulduk efendim.

Pişirici: Son iki programdır, 12 Eylül ve sonrasını konuşuyoruz. Meseleyi Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığına kadar getirdik. 12 Eylül sonrasında, iktidardaki Turgut Özal, Cumhurbaşkanı Kenan Evren’den sonra cumhurbaşkanı olmayı arzu etti ve oldu. Cumhurbaşkanı olduktan bir süre sonra da arzu ettiği diğer şeyi yapamadığı için, yani başkanlık sistemini getiremediği için, başbakanlığa geri dönme niyetini belli etmişti ki ömrü vefa etmedi ve hayatını kaybetti.

Siz geçen programda şunu söylemiştiniz: “12 Eylül askerî darbesinin ardından, Kenan Evren ve arkadaşları, Milli Güvenlik Konseyi, öyle bir cumhurbaşkanlığı makamı tanzim etti ki bu çok güçlü bir yapıydı. Evren, bu güçlü yapıyla Türkiye’yi yönetti. Bu güçlü yapı nedeniyle de cumhurbaşkanlığı arzu edilen bir makam haline gelmişti.’’ 

Bu programda şuradan devam edelim isterim: Siyasette makam ne kadar önemlidir? Hangi makam önemlidir? Cumhurbaşkanı olmak mı başbakan olmak mı? Ne tür bir cumhurbaşkanlığı makamı, ne tür bir başbakanlık makamı? Bunu şu nedenle de soruyorum ve buradan devam edelim istiyorum: İzleyicilerimiz, özellikle siyasetle ilgili olanlar, şu sıralar yine bir makam tartışması yaşanmaya başlandığının farkındadır. Her ne kadar Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmiş olsa da zannediyorum o sisteme geçenler de bütün gücüne rağmen işlerin diledikleri gibi yürümediğinin farkında. Zaten muhalefet de parlamenter sisteme geri dönme arzusunda. İşler orada biraz karışık. Siz bizleri, izleyicileri lütfen aydınlatın, siyasette makam nedir ve ne kadar önemlidir?

Kalaycıoğlu: Tabii ki çok önemli. Çünkü sonuç itibarıyla, siyasetteki yarış, belli makamlara gelebilmek ve o makamların sağlamış olduğu olanak ve yetkileri kullanabilmek için yapılıyor. Dolayısıyla son derece kritik. Ama burada geri planda birkaç tane soru var. Birincisi, rejimi ilgilendiren sorular. Hangi rejim için hangi makam? Burada kuracağınız rejim demokrasi mi olacak? Nasıl bir demokrasi olacak? Otoriter bir yapı mı olacak, totaliter bir yapı mı olacak? Bunlara göre makamların anlamı, konumu, yeri büyük ölçüde değişiyor. Gayet iyi anımsayacaksınız, bir zamanlar, şu anda özellikle bir tek Çin’de dikkat çeken bir konumda olan komünist partilerin yönetimi vardı. Biliyorsunuz, orada cumhurbaşkanlığı veya başbakanlık o kadar önemli bir pozisyon değildi, Komünist Parti Genel Sekreterliği son derece önemliydi. Çünkü bu makam, en önemli kararların alınabildiği ve bütün bu kararların mührünün bulunduğu makamdı. O bakımdan, o önem kazanmaktaydı. Bu yapıyı, eğer yazılmış, iyice kodifiye edilmiş, özellikleri belirlenmiş bir anayasa varsa, orada tanımlamanız ve bu tanıma göre rejimin niteliğini saptamanız gerekiyor. Bir de tabii çalışma sırasında, sadece yazılmış olan kurallara göre değil, aynı zamanda geleneklere göre ve yazılı olarak ifade edilmemiş, fakat özellikle bu makamlara gelenlerin bildiği ve uyguladığı yazısız kurallara göre uygulanır. Bunlara ‘’normlar’’ diyoruz. Bunlar yazılı kurallar kadar önemli, hatta bazen daha da önemli olabilir. Onlara göre bu makamların önemi artıyor ya da azalıyor.

Burada birkaç husus daha var. Bu makamlara nasıl geliniyor? Serbest, özgür, adil bir seçim yarışıyla mı geliniyor? Yoksa Komünist Partisi örneğinde vermiş olduğumuz gibi, dar bir kadronun, kapalı kapılar ardında kendi aralarında yaptıkları birtakım pazarlıklarla birini seçmeleri sonucu mu geliniyor? Buna göre de çok farklı kişilikler bu makamlar için söz konusu olmaya başlıyor. Onların uygulama alanları da buna göre değişiyor. Bunun ötesinde, herhangi bir siyasal makamın, diğer siyasal makamlarla olan ilişkileri, o siyasal sistemin yapı taşlarıdır veya yapılarıdır. Bu yapılar arasındaki ilişkiler, yönetimin niteliğini, yönetim biçimini ve yönetimin ne kadar istikrarlı olacağını, özellikle hükümet istikrarını tayin edebileceğini veya belirleyebileceğini temel itibarıyla saptar. Onun için, bu tür düzenlemeleri yaparken bunlara dikkat etmek gerekir.

1980’lerin başında yapılan düzenlemede, temel itibarıyla şöyle bir varsayımla hareket edilmişti: 1960 ve 1970’lerde görülen ortam, özellikle seçimle işbaşına gelen siyasiler, daha çok, kendilerini iktidarda tutabilmek için, bir dahaki seçimleri düşünerek ve büyük ölçüde seçmenleri bütçeden ve merkezî hükümetin olanaklarından olabildiğince yararlandırmak gibi bir yola girmek suretiyle -buna teknik olarak ‘’patronaj’’ diyoruz- patronaj ilişkileri kullanarak, kendi popülerliklerini ve halkın gözündeki pozisyonlarını iyileştirmeye çalışmaktaydılar. Bu da, o zamanki anayasa yapıcıları gözünde, Türkiye’nin bazı temel değer ve çıkarlarını tehlikeye atmaktaydı. Dolayısıyla, bunların ikisini ayırarak, seçimle işbaşına gelenlerin, birtakım siyasal hizmetleri üretmek ve dağıtmak gibi işlerle uğraşması, daha çok, patronaj politikasıyla meşgul olunması, öte yandan, Türkiye’nin güvenliği ve bütün ülkenin toplam olarak savunulması ve ‘’herkesin çıkarı’’ olarak tanımlanabilecek birtakım toplumsal çıkarların daha ileriye götürülmesi, yani, iktisadî refahın artırılması, dış politikanın güçlü ve istikrarlı bir biçimde sürdürülebilmesi gibi hususları ise bu politikacıların değil, onların dışında belirlenecek olan, tek bir dönem yedi yıllığına seçilecek olan bir cumhurbaşkanlığı kurumu ve o kurumdaki o makamın sahibi tarafından belirlenmesi ve onunla birlikte çalışılabilecek bir hükümet kurumunun, yani başbakan, başbakan yardımcısı, savunma bakanı, dışişleri bakanı, maliye bakanı gibi temel bakanlıkların, savunma ve güvenlikle ilgili kamu bürokrasisinin en üst düzeyinde yer alan genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları, milli istihbarat teşkilatı başkanı gibi temel pozisyonlarda bulunanların bir arada olacağı bir milli güvenlik kurulu tesis edilmesi ve bunun aracılığıyla, dış politika, savunma ve güvenlik hedeflerinin karşılanması gerektiği üzerinde uzlaştılar. Dolayısıyla bu iki rolü birbirinden ayırdılar. Hükümet bunlara bakacak ama milli güvenlik kurulunda bunların tartışılması ve onun alacağı kararların, hükümetin daha sonra izleyeceği politikalarla da uyuşması kararı alındı. Milli güvenlik kurulu, daha önceki yıllarda olmadığı ölçüde önemli bir hâle getirildi. Milli güvenlik kurulunun gündemini, toplantı sıklığını belirleyen, burada alınacak kararların üretilmesinde adeta bir orkestra şefliği yapan bir cumhurbaşkanı tasarlandı. Buradaki temel özellik, güvenlik, savunma ve dış politika gibi kolektif çıkarların büyük ölçüde sahibi olarak cumhurbaşkanlığına, onun dışındaki, iktisadî hedefler, vergi ve vergi yükünün paylaşılması, bazı sektörlere çeşitli sübvansiyonlar verilmesi, iktisadî büyüme ve refahın sağlanması hususları ise seçilmiş politikacılardan oluşan başbakan ve bakanlar kuruluna tevdi edildi. Böyle bir işbölümü yapılmış gibi gözüküyor. Cumhurbaşkanına, hem bu konularda hem diğer konularda alınacak kararlarda, özellikle atama kararlarında, ‘’üçlü kararname’’ diye adlandırılan, bir bakanın, başbakanın ve cumhurbaşkanının imzasını taşıyan kararnamelerde de ayrıca kritik bir yetki verildi. Çünkü onun imzalamadıkları oraya asaleten atanamaz pozisyona geldi. Cumhurbaşkanının, o kurumda ve makamda bulunması dolayısıyla alacağı kararlar, hukuk terminolojisine göre re’sen alınan kararlardır. Latincede ex officio denilen, kurumdan, yani oradaki makamdan kaynaklanan kararlardır. Bu kararların herhangi bir şekilde ne siyasî ne de hukukî olarak denetlenemeyeceği ve cumhurbaşkanının, altına imza attığı diğer kararların, onunla beraber imza eden başbakan ve bakanlara ait bir sorumluluğu olabileceği, cumhurbaşkanının sorumluluğu olmayacağı şeklinde düzenlendi. Dolayısıyla, cumhurbaşkanları bir nevî ‘’Yunan tanrısı’’ gibi bir pozisyona geldiler; insan görünümündeler ama fani değiller ve hata yapmıyorlar. Doğal olarak böyle bir özellik mümkün değil. Bu, özellikle demokrasilerde, siyasilere sunulan bir özellik değil. Çünkü demokrasilerin temel varsayımlarından bir tanesi, özellikle temsili demokraside, seçimle işbaşına gelmiş kişilerin, seçimlerin tekrar etmesinden önceki süreç içerisinde, seçmeni temsil eden ‘’temsilciler heyeti’’ olan meclise, parlamentoya (hangi şekilde örgütlenmişse) veya bizdeki gibi millet meclisine, daha sonra seçmene hesap vermesi ilkesidir. Hukukî konularda da yüksek yargıya, özellikle anayasa mahkemesi veya yargıtay gibi bir yüce mahkeme söz konusuysa, ona birtakım hesapların verilmesi ilkelerine göre, yani, ‘’hesap verme’’ ilkesinin kabul edildiği bir mantığa göre çalışır. Şimdi bunun dışına çıkmış bir makam yaratıldı. Cazibe burada. Siyasetçi için bundan iyisi düşünülemez. Siyasetçiler ‘’hem çorbam dursun hem karnım doysun’’ pozisyonuna gelmiş oldu. Neden başbakanlıkla uğraşsın? Tekrar, parti içinde birtakım dengeleri gözetecek, yeniden seçime hazırlanacak, yeniden seçim kazanmak için çabalayacak ve bütün bunların sonucunda seçim kaybetme rizikosu da var. Oysa burada böyle bir şey yok. Yedi yılık bir süreç ve istediğiniz gibi kararları alıp uygulayabiliyorsunuz. Özellikle milli güvenlik kurulunu da kendi istediğiniz gibi çalıştırmayı becerebilirseniz, çok etkili bir hâle geliyorsunuz. Üstelik almış olduğunuz hiçbir karardan dolayı da suçlu pozisyonunda değilsiniz. Bunun tek istisnası, vatana ihanetti. Onu da ispat etmek çok zor. 1983 sonrasında, bundan dolayı açılmış olan herhangi bir yasal süreç de söz konusu olmadı.

Bu cazibe ilk olarak Turgut Özal’ı kendine çekti ve bu pozisyona geldi. Ancak burada varsaydığı, Amerikan başkanlık sisteminin temel varsayımlarıyla örtüşmüyor tabii ki. Amerikan başkanlık sistemi, demin bahsetmiş olduğum gibi, özellikle çok katmanlı hesap vermeye dayanıyor. Başkan da hesap veriyor. Nitekim bugün görevini bitirmekte olan Trump, temsilciler meclisi tarafından azledildi. Kendisi bu azledilme suçundan dolayı senatoda suçlu bulunmadığı için, herhangi bir şekilde yargılanma süreci ve yüce mhkemeye gitme süreci devam etmedi ve orada kaldı. Dolayısıyla azledilmiş bir başkan olarak yoluna devam etti. Bu şekilde başka başkanlar da var. Mesela Clinton, o da aynı şekilde bir azle uğramıştır. Daha önce Nixon azledildi ve istifa etmek zorunda kaldı. Çünkü suçları daha ağır olduğu için mahkemeye gidecek gibi görünüyordu. Görüldüğü gibi Amerikan başkanlık sisteminde çok ciddi ölçülerde sorumluluk ve sorumluluktan kaynaklanan ‘’hesap verme ve hesap sorma’’ olgusu var ve bunu da yasama organı üstlenmiş durumda. Aynı zamanda yargıyla da ortak olarak çalışıyor. Bizde böyle bir durum yok. Bizdeki sistem Amerika Birleşik Devletleri başkanlık sistemine benzemiyor. Onun ötesinde, Amerikan başkanlık sisteminde, başkanın re’sen atayabildikleri, kamu bürokrasisinde düşük düzeyde olan kamu bürokratlarıdır. Üst düzeydeki atamalar, kabine atamaları vs. hepsi yasamadan, yani senatodan -orada senato üst kamaradır- onay almak mecburiyetindedir. Onay alamazsa asaleten atanamaz. Belki vekâleten bir süre o görevde bulunabilir ama ondan sonra değiştirmek gerekir. Aynı türde atamalar büyükelçiler için, başka üst düzey atamalar ve yargıçlar için söz konusudur. Bizi izleyenler takip etmiştir; Yüce Mahkeme yargıçları, burada geçen bir süreçten sonra atanabilirler. Bu süreçler şeffaftır ve halk izler. Buradaki espri, halkın temsilcilerinin önünde soruşturulan, o makama atanmış olan kişinin oraya layık olup olmadığına dair bir fikir oluşturan bir süreç bu. O süreç, aynı zamanda süreci izleyen seçmenlerin gözünde de bir not alıyor. Oy almıyor ama not alıyor. Dolayısıyla, ortada böyle kurumlar arası yetki paylaşımı ve buna dayanan karşılıklı denetim işlevleri var. Bu, karşılıklı denetime dayanan çeşitli denetleme ve frenleme mekanizmalarından oluşan bir sistem.

Oysa bizim kurmuş olduğumuz 1982 Anayasası’nın başındaki sistem, yarı parlamenter bir sistem. Parlamenter özelliklerinin üzerine, onunla pek uyum içinde olmayan bir cumhurbaşkanlığı kurumu eklenmişti ve cumhurbaşkanı meclis tarafından seçilmekteydi. Bunu iki dereceli bir seçim gibi düşünebilirsiniz: Halk, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, Türkiye Büyük Millet Meclisi de hem devlet başkanı olarak cumhurbaşkanını hem de hükümet başkanı olarak başbakanı ve bakanlar kurulunu seçmekteydi. Bunun demokrasi açısından da temsili hükümet açısından da bir sorunu yok. Yine özellikle 1990’dan itibaren, Doğu Avrupa’daki gelişmeler de göz önüne alınarak yapılan araştırmalarda, özellikle ilk 20 sene sonunda yayınlanmış çeşitli çalışmalar var. Mesela, 1990’da Oxford University Press’ten yayınlanmış, Margit Tavits’in “Presidents with Prime Ministers (Başkanlar ile Başbakanlar)” kitabı bunları iyi özetliyor. Buradaki bulguları da gösteriyor. Kendisinin de yaptığı karşılaştırmalı siyaset araştırmaları ve raporları da var. Bu araştırmalar ve çalışmalar gösteriyor ki cumhurbaşkanının mecliste seçilmesi veya doğrudan halk tarafından seçilmesi, cumhurbaşkanının daha aktif olması, daha etkili olması ve daha büyük rol oynaması gibi sonuçlara neden olmuyor. Önemli olan, onun yetkilerinin anayasada nasıl tanımlandığı ve onunla birinci derecede ilişkiye girecek olan hükümetin diğer üyelerinin, -bu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üyeleri ve başkanı olabilir veya yarı başkanlık sistemiyse, Türkiye Büyük Millet Meclisi içinden çıkmış olan başbakan ya da bakanlar kurulu olabilir- bu yetkileri nasıl değerlendirdiği, nasıl kabul ettiği ve o yetkilerle olan ilişkilerine bağlı olarak, daha etkin veya daha az etkin olabileceğini gösteriyor. Ama biz, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin çok büyük bir fark ortaya çıkaracağını iddia ederek, neredeyse 1982’den 2017’ye kadar, 30 sene geçirdik.  Bunun bir kanıtı yok. Siyasetbilimi araştırmalarında ortaya çıkartılmış olan bir bulgusu yok.

Ama ona rağmen, bu sav üzerine kurulmuş bir dizi iddiayı, Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminden itibaren yaşadık. O zaman, Turgut Özal’ın bu konuda söyledikleri ile ilgili kendi partisinin içinden de gelen ve bizlerin akademisyenler olarak yazmış olduklarımızdan da edinilen temel bulgulara bakılarak yapılan çeşitli öneriler, tavsiyeler, Özal tarafından da kabul edildi. İçinde bulunduğu kurumun, özellikle Amerika’daki gibi bir başkanlık sisteminin, yani ‘’demokrasi için çalışan, kuvvetlerin birbirinden iyice ayrı olduğu, yargının bağımsız olduğu ama birbirlerini dengeleyip denetledikleri bir sistemin kurulup Türkiye’de çalıştırılabileceği’’ savının pek o kadar geçerli olmadığı anlatılabildi. O da hayatının sonuna doğru bundan vazgeçti. O içinde bulunduğu pozisyonu yeniden göz önünde bulundurarak, ‘’Acaba yeni bir parti mi kurayım, yoksa tekrar Anavatan Partisi’nin başına dönüp, yola oradan mı devam edeyim’’ gibi birtakım düşünceler içerisindeydi. Bu da kamuoyuna, gerek medya ve basın aracılığıyla, gerekse de kendisiyle yakın ilişkide olan siyasilerin yapmış olduğu yorumlar vasıtasıyla duyuruldu. Bu, bizim bu tartışmaları bıraktığımız bir dönem oldu.

Ancak bu dönemin hemen arkasından ani vefat dolayısıyla, Süleyman Demirel’in aynı pozisyona gelmiş olması ve Demirel’in de neredeyse Turgut Özal’ın daha önceki fikirlerine geri dönerek, “Acaba bir başkanlık sistemi olabilir mi, seçimle iş başına gelebilir mi” diye düşündüğü bir dönemi gene yaşadık. Aynı tartışma o dönemde de yapıldı. Ben de bu konularda biraz çalıştığım için, gayet yakından izleme imkânı buldum. Bu yapılacak dönüşümün fevkalâde zor olduğu ona da anlatıldı. Çünkü Amerikan başkanlık sistemindeki temel mantık, bireyin, vatandaş olarak olabildiğince özgür bırakılması esasına dayanır. Amerika’da iki parti aynı anda çeşitli makamları paylaşmaktadırlar: Temsilciler meclisi Demokrat Parti’nindir, senato Cumhuriyetçi Parti’nindir. İktidar, yani başkanlık, Cumhuriyetçi Parti’deydi. Ama şimdi başkanlık mevkii Cumhuriyetçiler’den Demokratlar’a geçiyor. Ama yine gördüğünüz gibi karmaşık bir sistem var. Bu karmaşıklık içerisinde çeşitli denge ve denetlemeler var. Bitmez tükenmez pazarlıklar ve karşılıklı vetolarla çalışan, zaman zaman kilitlenen ve yavaş çalışan bir sistem. Bunun kilitleneceği, anayasanın yapıldığı 18. yüzyılda fark edilmiş durumdaydı. Fark edildiği için, o zamanki tartışmalarda bu sistemi önermiş olan James Madison’a, “Senin bu sistemin iyi güzel de, bu sistemde anlaşamazlarsa ne olacak” diye soruluyor. “Çalışmayacak” diyor. “Çalışmayacak bir sistem niye kuruyoruz” diye soruyorlar. “Bizim amacımız, halkın özgür bırakılması. Halkı yönetecek olan siyasal seçkinlerin kolay anlaşmaları halkın üzerinde tahakküm kurmalarına sebep olur ve özgürlükleri azaltır. Anlaşabildikleri konularda düzenlemeler getirerek özgürlükleri kısıtlasınlar. Çünkü onların anlaştıkları konular, yasa konularıdır. Her yasa, özgürlükleri kısıtlar. Siyasiler tarafından her alınan karar, bazı şeyleri yapabileceğiniz, bazı şeyleri yapamayacağınız üzerinedir. Bu çıkan yasalarla veya yürütmenin ya da meclisin aldığı kararlarla, -veya tüzük ve yönetmeliklerle de olabilir- daha önce özgürce yapabildiklerinizi bir şekilde sınırlıyor; artık yapamayacağınız veya belli şekillerde yapabileceğiniz anlamına geliyor. Bu da özgürlüklerin azaltılması anlamına gelir. Oysa bizim amacımız, bireyi olabildiğince özgür bırakmak. Çünkü o birey özgür kaldığı zaman, kabul ettiği şekilde mutluluğu aramak ve bulmak gibi imkâna sahip olacaktır. İngilizce tabiriyle pursuit of happiness, yani, ‘’mutluluğu takip edip aramak ve bulmak bir haktır. Bunun temini için siyasal makamlarda bulunan başkan, senato üyeleri, temsilciler meclisi üyeleri, yüce mahkeme üyelerinin kolay anlaşmaması esastır” diyor.

Türkiye’de, bizim kültür ve geçmişimizle, normlarımızla, geleneklerimizle, siyasî beklentilerimizle, Türkiye’deki oy veren seçmenlerin beklentileri ile bu, uyumlu mudur? Ben bugüne kadar, bunun uyumlu olduğunu gösteren hiçbir araştırma sonucuna rastlamadım. ‘’Bizim özgürlüğümüz tam olsun da hükümet isterse çalışmasın.’’ Böyle bir önerme, seçmen tarafından kabul gören bir önerme değil. Ama tersini çok duydum: ‘’Koalisyon hükümetleri çalışmıyor. Hükümetler ve meclis kilitlendi. Koalisyon hükümetleri birbirine düştü ve hükümetler çalışmıyor.’’ Amerikan başkanlık sistemi bunu bir erdem olarak kabul ediyor. Biz ise bunu bir ‘’felaket’’ olarak kabul ediyoruz. Bizim için hükümet istikrarı çok önemli bir şey. Oysa hükümet istikrarının, gerek makro iktisadî dengeler açısından, gerekse Türkiye’deki temel yönetim özellikleri ve insanî gelişme vs. üzerinde, o kadar yakın bir ilişkisi yok. Sonuç itibarıyla, bunun nedeni mi belirleyen bir koşul mu olduğu da belli değil.

Ayrıca, dünyaya baktığınız zaman, hükümet istikrarı olmayan birçok ülkede çok ciddi gelişmeler var. Mesela, İtalya. Hükümetler ortalama 10 ay iktidarda kalabiliyor ve çok sık koalisyon değişiyor. Evet, 1990’lara kadar, koalisyonlarda, sağın önemli bir kurumu olan, bir payanda şeklinde bulunan hıristiyan demokratlar her zaman mevcut oluyor ama zaman zaman sosyalistler de koalisyonlara girebiliyor. 10’ar aylık çeşitli koalisyonlar kuruluyor. 1945’ten sonra İtalya G7 ülkesi oldu. Demek ki hükümet istikrarsızlığı temel bir unsur değil. Aynı şekilde, 2008’de Avrupa Birliği krize girdiğinde, hükümeti gayet istikrarlı olan PASOK’un, tek başına, parti hükümeti olarak iktidarda bulunduğu Yunanistan’da, ekonomi çöktü. 590 gün hükümetsiz kalan Belçika’da, ekonomi tıkır tıkır işledi. Bırakın istikrarı, ortada hükümet yok. İngilizce’de caretaker government denen, yani bir dahaki hükümet kurulana kadar, geçici olarak işlere bakacak bir hükümet var. Eski hükümet hâlâ bazı işlere bakıyor ama temel kararları almıyor. Çünkü esas olan, sistemin istikrarı. Sistem neye göre çalışıyor? Anayasaya, yasalara, kurallara ve piyasanın esaslarına göre çalışıyorsa, makro ekonomik dengelerde hiçbir problem olmuyor. Özerk bir merkez bankası varsa, kendi ayakları üzerinde durabiliyorsa, temel kararları düzgün alabiliyorsa, ehil kişiler tarafından yönetiliyorsa, piyasa rekabet kurumları, bankacılık kurumları, ehliyeti tartışma götürmeyecek kimseler tarafından yönetiliyorsa, hükümetin bu konularda yapması gereken hiçbir şey yok. Bu olaylar bunu açıkça ispatladı. Burada önemli olan, hükümetin, ehil insanları seçip oraya atayabilmeyi becerebilmesi. Bunu yaptıktan sonra siz hükümet olarak hiçbir şey yapmıyorsunuz, onlar kendilerini yönetiyor. Birey de kendini yönetiyor. Birey de özgürlüklerinden feragat etmeden, hayatını yaşamaya devam edebiliyor. Bu koşulların bu kadar farklı olduğu yerlerde, ortaya çıkan bu sonuçları alıp Türkiye’deki duruma uygulayacak olursanız, biz çözümü yanlış yerde, hükümet istikrarında aradık. Oysa hükümet istikrarı o kadar önemli değil. Önemli olan, yürütmenin iktisat, yargının da adalet dağıtımı konusundaki kurumlarının ehil kadrolar tarafından düzgün bir şekilde kurulmuş ve çalışıyor olmasının temel ilkelerini belirleyebilmek. Bunu da belirleyecek kurumların başında, çıkartacağı yasalarla, ortaya koyacağı ilkelerle ve bunları uygulamaya çalışan kurallarla, Türkiye Büyük Millet Meclisi geliyor. Bu konuda zaman zaman önemli adımlar attık. Örneğin, KPSS (Kamu Personeli Seçme Sınavı) diye bir sistem getirdik. Ama KPSS sisteminin getirdiği yapıda, yaptığınız sınavlarda usulsüzlük ve yolsuzluklar yapılacak olursanız, ‘’ehil kimdir, hangi puan nasıl alınmıştır’’ gibi şeyler belirsiz hâle geldiği için, ehliyete göre atama giderek imkânsız hâle geliyor. Yahut KPSS puanlarına rağmen, yasada mesela 70 gibi bir asgarî puan belirlenmişken, ‘’70 olmasa da olur, 40’la alalım’’ dediğiniz zaman, burada liyakate göre çalışacak bir kamu görevlisi ortaya çıkmayacağını bilecek bilinçte olmanız lâzım. Seçmenin de bu bilinçte olması gerekiyor. Ama bunlara dikkat etmediğiniz zaman, Belçika’nın durumuna değil, Yunanistan’ın durumuna düşüyorsunuz. Parti hükümeti de olsanız, nafile. Ne yaparsanız yapın, hükümette istikrar olsa da siyasetin kendisinde, iktisadın kendisinde, adalet yapısında istikrar maalesef tesis edilemiyor. Tabii o zaman da ‘’esas oluşması gereken hangisidir’’ sorusu ortaya çıkıyor: ‘’Hükümet istikrarlı mıdır, orada duracak mıyız? Yoksa ‘’hükümette kim olursa olsun, hatta hükümet olmasa bile, ülkenin istikrarlı yönetilmesini temin edecek miyiz’’ Türkiye olarak buna bir yanıt bulmamız gerekiyor.

Pişirici: Şunu sormak isterim: 1982 yılında bir anayasa ile kurulan güçlü cumhurbaşkanlığı sisteminin ardından, Turgut Özal, her ne kadar cumhurbaşkanlığının bütün gücünü ve yetkisini kullanmaya çalışsa da bir yerde yeterince güçlü ve yetkili olmadığını düşündü. Ardından gelen Süleyman Demirel de başkan olmak istese de cumhurbaşkanlığının yetkilerine o kadar da yaslanmadı. Sonra gelen Ahmet Necdet Sezer, 2001-2002’deki krize kadar neredeyse görünmez bir cumhurbaşkanıydı. Ardından gelen Abdullah Gül’ün, Recep Tayyip Erdoğan’ın baskın bir siyasî figür olması nedeniyle görünür olması mümkün değildi. Sonunda Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına ve onun ısrarıyla geçilen cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geldik. Bu ülkede gazetecilik yaptığım için bütün bu süreçleri biliyorum. 1982’den 2018’e kadar aradan geçen 36 yılda, geldiğimiz yer sanki aynı yer oldu. Her ne kadar Tayyip Erdoğan’ın başında olduğu hükümetler, Kenan Evren ve arkadaşlarını ‘’darbe yaptı’’ diye kâğıt üzerinde de olsa mahkûm ettirdilerse de Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı ile Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığında gelinen yer aynı yer. Biz niye 36 yıl arayla cumhurbaşkanlığında aynı yere geldik? 1950’den beri bu ülkede iyi kötü çok partili hayat var. Seçmen neyin ne olduğunu biliyor. Her ne kadar sandık her şey değilse de yine de sandığa gidebiliyor. Az önce, “Bunu seçmenin fark etmesi lâzım” dediniz. Biz seçmen olarak neyi fark etmiyoruz? Niye illâ başımızda çok güçlü biri olsun istiyoruz? Onun dağıtacağından nemalanmak için mi? Ne olup bittiğini fark etmediğimiz için mi? Yoksa biz seçmen olarak hâlâ yeterince aklı başında olmadığımız için mi? Neden?

Kalaycıoğlu: Burada birçok konuya değindiniz, bunları olabildiğince teker teker ele alayım. Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı, 1982 Anayasası’nı yapmış olan o günkü konseyin başında olması, 1982 Anayasası’na giden yolda temel bir rol oynaması ve o günkü gücü elinde bulundurması dolayısıyla, diğer cumhurbaşkanlarından ayrılmış durumdaydı. Onun ötesinde, 1982 Anayasası’nı kendi yapmış olduğu ve ‘’kefil oluyorum dediği’’ için, kendisini anayasa ile bağlamıştı. Dolayısıyla, iyidir kötüdür diye anayasa ile didişen bir cumhurbaşkanı değil. Anayasanın koymuş olduğu koşullar içerisinde kalmak ve ona göre cumhurbaşkanlığı yapmak gibi bir kısıtı da vardı.

Bugün gelmiş olduğumuz noktada, anayasa, herhangi bir şekilde cumhurbaşkanının yönetimini sınırlayabilecek bir kurum olarak çalışmıyor. Zaten, çalışsın diye bir anayasa yapılmamış durumda. Bugünkü anayasanın fiilen çalışması mümkün değil. Çünkü anayasada birbiriyle çok ciddi bir şekilde çakışan çeşitli maddeler var. Hangisini uygulasanız, diğerini ihlâl etmiş oluyorsunuz. Örneğin, ‘’tarafsızlık andı’’ var. Onunla birlikte cumhurbaşkanının parti başkanı olması ve partizanlık durumu var. Hem partizan hem tarafsız bir cumhurbaşkanı olamazsınız. İnsanî olarak mümkün değil. Dolayısıyla orada yemin havada kalıyor ve tarafsızlık tamamen bir kenara atılıyor. Oysa Kenan Evren partili cumhurbaşkanı değildi. Tarafsızlık pozisyonunu daha fazla savunacak bir konumdaydı. Onun için tam aynı yerde değiliz. Bugünkü yapı, o günküyle aynı noktalarda olan bir yapı değil. Öbür taraftan söylediğiniz diğer özellik -ki bunu Türkiye’yi yönetmekte olan siyasal seçkinlerin hepsi bir ölçüde vurguluyorlar- kendilerine daha fazla serbest hareket etme imkânı verilirse, daha kolay karar alıp, Türkiye’nin sorunlarını daha kolay çözeceklerini iddia ediyorlar. Bu savın, karşılaştırmalı siyasetbilimi araştırmaları ile desteklenen hiçbir tarafı yoktur. Tam tersine, demokrasi olacaksanız, sınırlı hükümetle olmak, uzlaşmalarla olmak durumundasınız. Çünkü aldığınız kararların birçoğu, özellikle hükümetin temel işlevi, uzun dönemli değerlere ilişkin yapılan birtakım tercihlerden ibarettir. Hangi değerleri ön plana çıkaracaksınız? Türkiye’nin 20, 30, 40 sene sonrası için, hangi değerleri hükümet olarak gerçekleştirmek amacıyla adım atacaksınız? Örneğin çevreyi mi ön plana çıkaracaksınız, yoksa çevreyi gayet hodbin bir şekilde kullanabilecek bir enerji  politikasını mı? Hükümetin işi, bu tercihi yapmak. Seçmenin de işi, hangi tür tercihi yapana daha fazla destek vereceğini göstermek ve o tercihin yapılmasını sağlamak. Bu tercihi yaptıktan sonra buraya nasıl gideceğiniz artık hükümetin işlevi değil. Ondan sonrası, konusunu bilen, konusunun uzmanı olan, ehil şekilde çalışacak olan, bilimi bilen, bilime göre birtakım adımlar atacak olan ve hukuk sistemi içinde kalarak bunu yapacak olan kamu bürokrasisinin işi. Bu işlevleri birbirinden ayırmak lâzım çünkü bunlar birbirlerine eklemlenerek, -Türkçe’ye iyi yönetişim veya iyi bir yönetim diye çevrilen- bir yönetim ortaya çıkartıyor. Bunları birleştirdiğiniz zaman hem sosyal refahı, hem iktisadî refahı hem insanî kalkınma düzeyini artırıyor. Onun için herkesin yapacağı bir iş var. Birinin işinin öbürü tarafından yapılması, siyasal sistemin iyi çalışması anlamına gelmez. Burada bir işbölümü var. Zaten çağdaş dünya işbölümü üzerine oturuyor. Onun için herkes her işten anlamıyor. Herkes bir işten anlıyor. İyi anladığı işi yapıyor, başkalarını başkaları yapıyor. Bu işleri, birbirinin yanı sıra bir şekilde eşgüdüm ve birbirini destekleyecek şekilde bağdaştırmayı becerirseniz, o zaman ortaya düzgün bir sonuç çıkıyor. Bir orkestra gibi düşünün. Herkes piyano çalmayı bilmiyor. Biri keman çalıyor, biri üflemeli çalgı, biri vurmalı çalgı çalıyor. Herkes bunu iyi yaptığı vakit ortaya dinlenebilir bir müzik çıkıyor.

Buradaki anlaşmazlık, ‘’Ben her türlü aleti çalarım’’ diyen bir siyasînin ortaya çıkması ve “Hepsini ben yapacağım” demesi. O zaman ortaya istediğiniz gibi bir sonucun çıkma şansı yok. Esas sorun burada. Siyasî seçkinler arasında bu farklılıkları göz önünde bulunduran bir uzlaşma ve anlaşmanın olması lâzım. Temel itibarıyla seçmene bunu anlatabilecek siyasî seçkinlerdir. Tabii üniversitelerde karşımıza gelen öğrencilere de bunu anlatmaya çalışıyoruz ama onlar küçük bir kitle. ‘’Burada bir konuda kilitlenme var, ben şu adımı atacağım.’’ Hayır, siz burada değer tercihi yapıyorsunuz. Bu değer tercihini seçmene soracaksınız: ‘’Sen ileride çevre kirliliğinin daha arttığı bir dönemde, hayatından bir kısmını soluduğun havadan aldığın kirlilikler dolayısıyla daha çabuk ölmeye ama bu arada gelirini biraz daha yükseltmeye mi eğilimlisin? Yoksa gelirin biraz daha kısıtlı da olsa, daha uzun yaşayabileceğin ve temiz hava alabileceğin bir Türkiye’de mi yaşamak istiyorsun’’ diye sormak lâzım. Kilitlenme burada. Onun için, ‘’hangi tür sanayiye destek vereceksiniz, hangi tür yatırımı yapacaksınız, kimin gelirini kime nasıl aktaracaksınız’’ ile ilgili kararlar masaya yumruk vurularak verilebilecek kararlar değil. Bir kişinin, kimseyi kaale almayacak şekilde tek başına ve cesurane atılacak bir adımla gerçekleşebilecek şeyler değildir. Bunlar hepimizi, burada yaşayan insanların tamamını ilgilendiren ve hangi tür yaşam standartları, hangi tür değerler, nasıl bir yaşam hakkı ile ilgili meselelerdir. Bu meseleler üzerinde uzlaşmak kolay değildir. Bunların doğal olarak ortaya çıkan orta noktaları yoktur. Bunları çok uzun ve ayrıntılı düşünerek, tartışarak gündeme getirip çözebilmeniz lâzım. Onun için bu tür kararların alınmasında meclis gibi, çeşitli partilerin bulunduğu ve birçok siyasî partinin farklı görüşleri dile getirdiği, kimsenin azınlık olarak dışlanmadığı bir genel forumda, halkın da izleyebileceği şeffaflıkta tartışıldıktan sonra verilecek oylara göre belirlenmesi daha etkili ve daha kabul edilebilir bir sonuca sebep oluyor. Demokrasinin erdemi de orada. Onu gerçekleştirmek esastır. Yoksa yönetmekte olan kişilere istedikleri gibi rahat karar almayı sağlayacak bir ortam ürettiğiniz zaman, bunların aldıkları kararların genel olarak herkes tarafından kabul edileceğini gösteren bir kanıt yok. Bunlar zor kararlar. Bunlar bir matematik formülü gibi kararlar değil. Dolayısıyla burada çok farklı sonuçlar var. Problem çözmüyorsunuz. Problemlerin tek çözümü vardır. Karşı karşıya olduğumuz şeyler zorluklar. Zorlukların tek çözümü yok. Beş tane çözüm bulabilirsiniz, hepsi kabul edilebilir. Ama çoğunluk en azından bir süre için hangisinin peşinden gitmeyi tercih edecek? O çoğunluğu üretebilmek için tartışmak, görüşmek ve bunlar üzerinde bir mutabakat sağlayacak bir ortam yaratabilmek gerekiyor. Hem kamuoyunun serbestçe tartışabilmesi lâzım hem meclisin serbestçe tartışabilmesi lâzım. Medyanın, basının özgür olabilmesi zaten bu tartışmaların düzgün yapılabilmesi için temel bir zorunluluk. Bunun ortaya çıkarttığı sonuç, en çok sayıda kimseyi tatmin edebilecek olan ve onların gönüllü olarak destek verebilecekleri, kendilerini daha mutlu hissedebilecekleri bir sonuç olacak. Onun için yöntem yanlış. Ama siyasî seçkinler, kendi içinde bulundukları pozisyon, talep ettikleri iktidar ve psikolojik durum dolayısıyla, herhangi bir şekilde bu tür tartışmalara, tezekkür, tefekkür süreçlerine ve bazı pazarlıklara girmekten imtina ediyorlar; bunu bir nevî, kendilerinin psikolojisine yapılan bir saldırı olarak kabul ediyorlar.  

Ben sosyal psikolog değilim ama sosyal psikologların araştırmalarında bunların karşılığı da vardır. Orada çok ciddi bir siyasal seçkin kültürü problemimiz var. Buyurgan bir kültür, demokrasiyle bağlantılı olarak çalışabilecek bir kültür değil. Onun için buradaki temel sorunumuz, siyasal seçkinlerin içinde bulunduğu bu siyasal kültürün değişip değişemeyeceği. Muhalefeti farklı ve belki de kabul edilebilir bir fikir söyleyen bir alternatif olarak görmek ve onu da sürecin içerisinde tartışılabilir bir ajan olarak kabul etmek ve bunun sonucunda, ortaya bir fikir tartışmasının, hatta çatışmasının çıkması ve bundan da belirli bir uzlaşmanın veya bir gerçeğin doğması. Osmanlı’nın “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar” diye güzel bir tabiri var, bilirsiniz. Müsâdeme-i efkâr olacak ki biz gerçeğin ne olduğunu, bu gerçeği beğenip beğenmeyeceğimizi, onu nasıl değiştireceğimizi, kendimiz için nasıl uygulanabilir hâle getirebileceğimizi görebilelim.

Onun için buradaki esas mesele, ‘’buyurgan bir kişinin, büyük bir güçle donatılarak iktidara gelmesi ve istediğini yapması suretiyle daha iyiye gidebileceğimiz’’ algısının yanlış olduğunu idrak edebilmekten kaynaklanıyor. Çünkü demokrasi, halkın yönetimidir. Abraham Lincoln “Halkın halk tarafından halk için yönetimi” diye tanımlamıştır. Genellikle makul bir tanım. Halkın yönetimi olduğu için, hepimizin burada katkısı olması ve herkesin, alınan kararlarda, çıkan yasalarda, yapılan yönetmeliklerde kendisini biraz görebilmesi lâzım. Oysa siyasal seçkinlerimiz halkın hemen hemen hiç olmadığı, sadece kendilerinin birtakım düşüncelerinin yansıdığı metinler itibarıyla bizi yönetmeye teşneler. Bunun için destek vermemizi istiyorlar. Oysa bu, demokratik espri içinde olan bir yönetim biçimi değil. Onun için kolaylıkla otoriterleşiyor. Özellikle seçim sisteminin sağladığı olanakları da etkili kullanabilirlerse, bu sefer, popüler bir otoriter rejim hâline dönüşüyor. Belirli bir azınlık kitlesinin sürekli desteğini almak suretiyle, belli bir görüşün dayatılması niteliğine dönüyor. O da toplumda büyük tatminsizliklere neden oluyor ve çok geniş bir kitlenin, kendi mutluluğunu takip edebilecek şekilde yaşamasının zorlaşması söz konusu oluyor.

Bundan çıkabilmenin aracı, başkanlıkta bütün bu yetkileri toplayıp, tek elden ve her türlü yasaklamalarla birlikte bizi yönetmek suretiyle gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir sonuç. Buradaki düzenlemede, ayar kaçmış durumda. 2017 sonrasında gelmiş olduğumuz rejim, siyaset sosyolojisi açısından ‘’neopatrimonyal sultanizm’’ rejimidir. Demokrasinin bu rejimlerde çalışma imkânı yok, çok büyük zora giriyor. Bu rejimin bu şekilde devam etmesi otoriterleşmeyi artıracak. Zaten, uluslararası karşılaştırmalarda gözüküyor bu. Türkiye’nin dünyadaki pozisyonunu da ona göre büyük ölçüde değiştirebilecek gibi gözükmekte. Zannederim, en azından ortaya çıkardığı sonuçlar itibarıyla bunun kısmen farkına varıldı. Özellikle bu rejimden yararlanmış olan kişiler gözünde de farkına varılmış olmalı ki, daha bir iki sene geçmeden, ‘’nasıl bir reform yaparız da bu sistemi bu şekilde olmaktan çıkartabiliriz’’ diye üzerinde konuşulmaya başlandı.

Şimdi bu gelmiş olduğumuz pozisyonun, 1982-1989 arasındaki Kenan Evren döneminin dahi çok ötesinde olduğunu gayet açık bir şekilde gösteriyor. Çünkü o dönemde, bir başbakan, yani Özal var. Onun bir bakanlar kurulu var ve yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan bir Türkiye Büyük Millet Meclisi iradesi mevcut. Kenan Evren böyle bir yapıda çalıştı. Onun için, bugünkü yapıya nazaran çok daha sınırlı bir hükümet biçimiydi ve cumhurbaşkanının etkileri de çok daha sınırlı kaldı. Turgut Özal o dönemde, kendi istediği birçok şeyi, mesela ‘’Türk Parasını Koruma Kanunu’’ dâhil makro ekonomik kararlarda ve birçok temel yasada, çok temel değişiklikler yapmayı becerdi. Özal sürekli olarak üç temel özürlükten bahsediyordu: Bir tanesi din ve vicdan özgürlüğü, bir tanesi ifade özgürlüğü ve biri de ekonomik girişim özgürlüğü. Bunları gerçekleştirmek için çalışma yönünde yoğun çaba harcadığını iddia edebiliyordu ve buna örnek de gösterebiliyordu. Bugün geldiğimiz noktada, buralarda çok büyük ölçüde aşınmaların olduğunu, bunları birtakım sınırlara itilmekte olduğunu ve daha fazla yasak üretmek eğiliminde olan bir yapıda olduğumuzu görüyoruz. Dolayısıyla, aynı noktaya gelmedik, daha farklı bir noktaya savrulduk. Oysa özellikle vermiş olduğunuz Ahmet Necdet Sezer ve Abdullah Gül örneklerinde hatırlarsanız, onlar, cumhurbaşkanlığı yetkilerinin çok fazla olduğu, bunların gereksiz olduğu, hükümetin, yani başbakan ve bakanlar kurulunun bu alanlarda çok daha etkili çalışabileceğini, meclise daha iyi hesap verebileceğini ve halka da daha iyi anlatabileceğini vurgulayan açıklamalar da yaptılar.

Onlar üzerine gitmek yerine, cumhurbaşkanlığı kurumunu daha da soyutlayan, bu kurumun, siyasetin seçimle kazanılmasından sonra, adeta siyasetin üzerinde yer alan bir pozisyona doğru evrilmesini sağlayan adımlar atılmış olması nedeniyle, bu söylenenlerin tam tersi yapıldı. Bu süreçte başbakan ve bakanlar kurulu ortadan kaldırıldı. Niye kaldırıldığını kendileri de bilmiyorlar. ‘’Cumhurbaşkanı rahat çalışsın’’ diye kaldırıldığını söyleyebilirsiniz. Neden rahat çalışması gerekiyordu? Başbakan ve bakanlar kurulunun nesi eksikti? Neyi yanlış yapmıştı? Sadece Türkiye’de değil, genel olarak dünyadaki diğer örneklere de bakarak, öğrenerek bunu yapmamız lâzım. Dünyadaki İsviçre ya da Birleşik Krallık gibi en temel ve yerleşik demokrasilerde veya Fransa’daki yarı başkanlık sisteminde başbakan ve bakanlar kurulu var. Memnuniyetsizlik bunlardan ihsan edilmiyor. Kimse “Bu kurumlar çalışmıyor” demiyor. Bununla ilgili bir araştırma sonucu da yok. Özelikle Batı Avrupa’da veya Japonya, Güney Kore gibi Asya demokrasilerinde ya da Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkelerin hepsinde başbakanlık ve bakanlar kurulu var. Meclisin içinden çıkıyorlar ve meclise karşı sorumlular. İyi de çalışıyorlar. Bu iyi çalışan bir kurum. Bu kurumu neden kaldırıyorsunuz?

Pişirici. Hocam, iyi diyorsunuz da geçen hafta, belki de Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez yaşanan bir şey oldu. Cumhurbaşkanlığı hükümetinin TBMM’ye sevk ettiği bütçe görüşülürken, cumhurbaşkanı, 12 gün boyunca bir kere bile TBMM’ye gitmedi. Ne bütçesini sundu, ne bütçesini savundu, ne kabul edildiğinde gidip bunun için teşekkür etti. Böyle bir şey yaşadık. Hocam, bu ay da programın sonuna geldik. Zaman hızla akıp geçiyor. Bu yılın son programıydı. İzleyicilerimize bir yeni yıl ya da eski yıl mesajınız olur mu?

Kalaycıoğlu: Bu sene, insanların sosyal hayatı korkmadan yaşayabilecekleri, sağlıklı bir 2021 temennisinde bulunalım isterseniz. Çünkü 2020 hepimiz için zor geçti, evlere kapanmak zorunda kaldık. Biraz depresif bir dönemden geçmekteyiz. Bunun ağırlığı da hem moralimizi hem düşüncemizi etkilemiştir eminim. 2021 de yavaş yavaş da olsa bunun dışına çıktığımız bir yıl olur diye temenni ediyorum.

Pişirici: Hocam, çok teşekkür ederim.

Kalaycıoğlu: Rica ederim.

Pişirici: Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi ve siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile birlikte yılın son ‘’Siyasetname’’ programını gerçekleştirdik.  Ben de hepinize sağlıklı bir yeni yıl dilerim. Koronavirüs salgınının hepimizden uzak durduğu, sona ereceği bir yeni yıl diliyorum. Bu programlarda hocam daha önce hatırlatmıştı: Antik Yunan’da asker ve devlet adamı Perikles’in “Siyaset yapmayanı zararsız değil, olsa olsa yararsız sayarım” mealinde bir sözü var. 2021, siyasetle daha çok ilgileneceğiniz, mümkünse siyaset yapacağınız bir yıl olsun.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus