“İnfodemi ile Etkin Mücadele – COVID-19 Örneği” araştırmasının sonuçları açıklandı: “Emekliler ve işsizler komplo teorilerine daha fazla inanıyor, yanlış bilgilere inanma kurumlara güven derecesiyle ilişkili”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

“İnfodemi ile Etkin Mücadele İçin Bireylerin Yanlış Bilgi Karşısındaki Tutumlarının ve Bu Tutumların Belirleyicilerinin Araştırılması: COVID-19 Örneği” başlıklı TÜBİTAK destekli araştırma projesinin sonuçları açıklandı. Yapılan araştırmanın yürütücüsü Prof. Dr. Emre Erdoğan, “Yanlış bilgi konusunda yürütülen araştırmalar, yanlış bilgilere inanmanın genel olarak kurumlara güven derecesiyle ve komplo teorilerine olan inançla ilişkili olduğunu gösteriyor. Siyasal kurumlara daha az güvenen insanlar, yanlış bilgi yaymaya daha fazla eğilimli oluyorlar” dedi

İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün yürütücülüğünde gerçekleştirilen “İnfodemi ile Etkin Mücadele İçin Bireylerin Yanlış Bilgi Karşısındaki Tutumlarının ve Bu Tutumların Belirleyicilerinin Araştırılması: COVID-19 Örneği” başlıklı araştırma projesinin sonuçları dün (28 Aralık) düzenlenen çevrimiçi toplantıda açıklandı. 

TÜBİTAK’ın koronavirüs salgınının sorun ve etkilerinin araştırılmasına yönelik ARDEB 1001-Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Projelerini Destekleme Programı kapsamında yapılan 120K639 proje numaralı çalışmada; Prof. Dr. Emre Erdoğan yürütücü, Prof. Dr. Pınar Uyan Semerci araştırmacı, Dr. Gizem Türkaslan doktora sonrası bursiyer ve Cankut Kuzlukluoğlu lisansüstü bursiyer olarak görev yaptı. Proje kapsamında Türkiye özelinde koronavirüs salgını örneğinden yola çıkarak bireylerin bilgi arama süreçleri ve yanlış bilgi karşısındaki davranışları araştırıldı. 

“Bilimsel bilgi arttıkça infodemi azalıyor”

Araştırmacı Cankut Kuzlukluoğlu özellikle salgının başlangıcında koronavirüse dair bilimsel bilgi birikimi eksikliğinin, kısaca ve basitçe “yanlış bilgi salgını” anlamına gelen infodemiye yol açtığını vurguladı. Kuzlukluoğlu, “Araştırmamızda analiz ettiğimiz toplam 7 bin 436 internet bağlantısının götürdüğü haber veya köşe yazılarının 348’inde COVİD-19’a dair yanlış ya da yanıltıcı bilgiye rastlandı. 10 Mart-5 Haziran arasındaki haber ve köşe yazılarını incelediğimizde yanlış bilgi ile karşılaşma oranı yüzde 5,7. Bu oranın ağustosta yüzde 2,7, eylülde yüzde 3,2, ekimde yüzde 3,3 ve kasımda yaşanan ikinci dalganın da etkisiyle yüzde 4,9 olduğunu görüyoruz. Bu verilerden hareketle bilimsel bilgi birikiminin ve Dünya Sağlık Örgütü’nün de dahil olduğu birçok aktörün etkisiyle infodeminin yavaşladığını söyleyebiliriz” dedi.

Kuzlukluoğlu, araştırmaya ilişkin şu verileri paylaştı: “Mart-Haziran dönemindeki veriler gösteriyor ki incelenen içeriklerin yüzde 30’u yanıltıcı, yüzde 29’u uydurma, yüzde 16’sı bağlamından koparılmış, yüzde 11’i hatalı ilişkilendirilmiş, yüzde 8’i çarpıtılmış ve yüzde 6’sı da manipüle edilmiş içeriklerden oluşuyor. Mart-Haziran döneminde saptadığımız yanlış bilgilerin yüzde 42,2’si köşe yazılarından kaynaklı iken yüzde 57,8’i ise haber içeriği kaynaklı. Ağustos-Kasım döneminde saptadığımız yanlış bilgilerinse yüzde 9’u köşe yazılarında, yüzde 91’i ise haber içeriklerinde bulundu.”

“Bilgiyi paylaşmadan önce doğrulama ihtiyacı duymuyoruz”

Araştırmanın nitel kısmını aktaran Dr. Gizem Türkarslan şunları söyledi: “Yaptığımız derinlemesine mülakatlar gösteriyor ki herhangi bir bilgiyi paylaşmadan önce doğrulama ihtiyacı duymuyoruz. Görüştüğümüz kişiler iyi niyet ile paylaştıklarını söylüyor ancak çok az sayıda katılımcı dışında mülakatlarda doğru ya da yanlış bilgiyi ayırt etmeye dair bir çaba belirtilmedi. Bu nedenle yaptıkları paylaşımların yanlış olma olasılığı yüksek oluyor. Doğru/yanlış bilgi ayrımının yapılamamasının en önemli nedeni ise bilgi kaynaklarına karşı güvensizlik. Kişiler bilgi ekosistemine dair yoğun bir güvensizlik duyuyor. Bu güvensizlik hem hükümet, siyasetçiler, üst düzey bürokratlar, Dünya Sağlık Örgütü gibi uluslararası ve Bilim Kurulu, Sağlık Bakanlığı, yerel yönetimler gibi ulusal kurumlar gibi iktidar odaklarının yanı sıra, çeşitli medya araçlarına karşı da yoğun bir şekilde öne çıkıyor.”

“Emekliler ve işsizler komplo teorilerine daha fazla inanıyor”

Araştırma projesinin bir parçası olarak, Türkiye 18 yaş üstü nüfusu temsil eden 1629 kişilik bir örneklemle, 29 ilin mahalle ve köylerinde yüz yüze görüşmelerle anket çalışması gerçekleştirildi. Anketler, salgında ve kısıtlamalarda “İkinci Dalga” adı verebileceğimiz bir dönemde, koronavirüs tedbirlerine uygun bir biçimde korunan anketörler tarafından yapıldı.

Yapılan anket çalışmasının sonuçlarını yorumlayan Prof. Dr. Emre Erdoğan şu bilgileri paylaştı: “Görüşülenlerin yüzde 77’sinin dünyada halkın hiç haberdar olmadığı önemli şeyler olduğuna, yüzde 63’ünün siyasetçilerin kararlarının ardındaki gerçek niyetlerini vatandaşlara söylemediğine, yüzde 51’inin birbiriyle ilişkisiz gibi gözüken olayların gizli eylemlerin sonucu olduğuna, yüzde 51’inin siyasi kararları etkileyen gizli örgütler olduğuna ve yüzde 45’inin hükümetin bütün vatandaşları gözetlediğine inandığını gördük. Alınan sonuçlar, Türkiye’de komplo teorilerine inananların oranının yüksek olduğunu gösteriyor. Yaptığımız çok değişkenli analize göre eğitim seviyesi ortaöğretim olanlar, emekliler ve işsizler; diğer kişilere göre komplo teorilerine daha fazla inanıyorlar.”

Koronavirüs komplo teorileri 

Erdoğan salgın döneminde paylaşılan en yaygın komplo teorilerini ise şöyle aktardı: “Görüşülenlerin yüzde 56’sı virüsün ABD ya da Çin gibi büyük güçler tarafından üretildiğine inanıyor. Yüzde 52’lik bir kesim hükümetlerin verdiği koronavirüs istatistiklerini güvenilir bulmuyor. Koronavirüsün Çin’deki bir laboratuvarda üretilip bir kaza sonucu dünyaya yayıldığına inananların oranı yüzde 50. Hükümetlerin yaşlı nüfustan kurtulmak için bu virüsü ürettiğine inananların oranı yüzde 44 iken virüsün ucuz bir tedavisi olmasına karşılık hâlâ gizlendiğine inananların oranı yüzde 40. Koronavirüsün geleceğini yıllar önceden öngörenler olduğunu ancak bu kişilerin susturulduğu görüşünü belirten yüzde 36’lık bir kesim var. Görüşülenlerin üçte biri koronavirüsün tedavisinin bulunduğunu ancak zenginlere saklandığını söylüyor. Hükümetlerin virüsten yararlanarak herkesi aşılamak istediklerini düşünenlerin oranı yüzde 28. Yine yüzde 28’lik bir oran koronavirüsün herkesi evde tutmak isteyen hükümetlerin işi olduğuna inanıyor. Yüzde 20’lik bir kesim hükümetlerin koronavirüsün öldürücülüğünü abarttığını düşünürken yüzde 20’lik başka bir kesim de insanların çok fazla aşı yaptırmasının koronavirüsün yaygınlaşmasına katkıda bulunduğu görüşüne katılıyor.”

Komplo teorileri yanlış bilgiyi tetikliyor

Türkiye’de koronavirüs hakkında yanlış bilgilerin de yaygın şekilde kabul gördüğü araştırma sonuçlarından biri. 

Araştırma çalışmasına göre; işkembe, kelle paça çorbası gibi besinlerin yiyenleri koronavirüsten koruyacağı görüşüne katılanların oranı yüzde 50; yüzde 27’lik bir kesim koronavirüs yayılmadan önce ABD’de aşısının geliştirildiği görüşüne katılıyor. Yüzde 29’luk bir kesim koronavirüsün yarasa çorbası yiyenlerden bulaştığı inancını taşıyor. Evcil hayvanlardan koronavirüs bulaşabileceğini inananların oranı yüzde 28, yüzde 18’lik bir kesim maske ve benzeri tedbirler alınmasa da koronavirüsten korunabileceğini; yüzde 15’lik bir kesim de Türkiye’de yaşayanların genetik yapısının koronavirüse karşı dirençli olduğunu düşünüyor. Yaşlıların daha fazla yanlış bilgiye sahip olduğunu gösteren araştırma, aynı zamanda komplo teorilerine inananların da yanlış bilgiye daha fazla sahip olduğunu ortaya koydu.

“Komplo teorileri ve güvensizlik aşı karşıtlığına neden oluyor”

Araştırma kapsamında görüşülen kişilere farklı ülke kaynaklı aşıları yaptırıp yaptırmayacağı sorulduğunda Almanya’nın geliştirdiği aşıyı yaptırma eğiliminin yüksek olduğu görüldü, görüşülen kişilerin yüzde 39’u ise bu aşıyı yaptıracaklarını söyledi. Bu oran Çin ve Rusya tarafından geliştirilen aşılar için yüzde 29, ABD tarafından geliştirilen aşı için yüzde 31. Katılımcıların yüzde 58’i Türkiye tarafından geliştirilen aşıyı yaptıracaklarını söylüyor.

Prof. Dr. Emre Erdoğan, koronavirüs hakkında komplo teorilerine inanç derecesinin aşı karşıtlığını tetiklediğini, buna karşın devlet kurumlarına ve bilim kurumlarına güven arttıkça hangi ülkeden olursa olsun aşı yaptırma eğiliminin arttığını belirtti. Bu durumun neden infodeminin bir sağlık sorunu olduğunu gösterdiğini anlatan Erdoğan, komplo teorilerinin yaygınlaşmasının mücadele konusu olduğunu da sözlerine ekledi.

“Siyasi kurumlara olan güven azaldıkça yanlış bilgi yaymaya eğilimli oluyoruz”

Erdoğan sözlerini şöyle sürdürdü: “Yanlış bilgi konusunda yürütülen araştırmalar, yanlış bilgilere inanmanın genel olarak kurumlara güven derecesiyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Siyasal kurumlara daha az güvenen insanlar, yanlış bilgi yaymaya daha fazla eğilimli oluyorlar. Siyasi kurumlardan başlayacak olursak, Sağlık Bakanlığı’na güvendiğini söyleyenlerin oranı yüzde 58. Belediyelere güvenenlerin oranı yüzde 48 iken, Cumhurbaşkanlığına ve hükümete güvenenlerin oranı da yüzde 48. Diyanet İşleri Başkanlığı’na güvenenlerin oranı yüzde 46, bu tür kurumlar arasında en düşük güven oranına ise yüzde 41 ile Meclis sahip. Görüştüğümüz kişiler arasında üniversitelere güvendiğini söyleyenlerin oranı yüzde 60 iken Türk Tabipleri Birliği’ne güvenenlerin oranı yüzde 52. Dünya Sağlık Örgütü’nün güven oranı da yüzde 45. Diğer kurumlara gelince basın kuruluşlarının güven oranı yüzde 28 iken, Avrupa Birliği yüzde 24, Birleşmiş Milletler yüzde 22’lik güven oranına sahipler.”

“Doğrulama kuruluşları tanınmıyor”

Araştırma sonuçları Türkiye’de doğrulama kuruluşlarının bilinmediğini de ortaya koydu. Evrim Ağacı Sitesi’ni duyduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 11, Doğruluk Payı’nı duyduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 10 ve Teyit.org sitesini duyduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 8.

Gençlerin ve yüksek eğitimlilerin yanı sıra, interneti bilgi kaynağı olarak kullananların doğrulama kuruluşları hakkında daha fazla bilgi sahibi olduğunu ortaya koyan araştırma, doğrulama kuruluşlarını tanıyanların koronavirüs hakkında daha az yanlış bilgiye sahip olduğunu da gösterdi. 

“İnfodemiyle etkin mücadele gerekli”

Prof. Dr. Pınar Uyan Semerci infodeminin, yanlış haber salgınının önüne geçilmesi için alınması gereken önlemleri şöyle sıraladı: “Araştırmanın odaklandığı temel konulardan biri de, görüşülen kişilerin koronavirüs hakkındaki bilgileri doğrulayabilecekleri kaynaklar hakkında ne kadar bilgi sahibi oldukları ve bu bilgi kaynaklarının kullanıp kullanmadıklarıydı. Çıkan sonuçlar ülkemizde doğrulama kuruluşlarının bilinmediğini açıkça gösterdi. Araştırma bulgularımız doğrultusunda bireylerin yanlış bilgi sahibi olmaları sonucunu doğuran nedenlere baktığımızda, doğrulama yapmayı bilmemenin de yer aldığını görüyoruz. Doğrulama kurumları hakkında gerekli farkındalığı sağlamak ve bireylere paylaşılacak bilgileri doğrulamanın kolay olduğunu göstermek infodemiyi azaltmamızı sağlayacaktır. Bireyler komplo teorileri konusunda akılcı tutum sergilediklerini düşünüyorlar. Bu nedenle onlara doğru bilgileri aktararak, ikna etmeye çalışmak önemli. Özellikle sağlık alanında yanlış bilgi yayılımının risklerini, olası sonuçlarını göstermek ve bilinçli paylaşımın önemine vurgu yapmak gerekiyor.”

“10 binden fazla tweet incelendi”

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından “insanların bir kriz karşısında güvenilir kaynaklar ve rehberlik aradığı bir dönemde doğru/yanlış çok fazla bilgiyle karşı karşıyla kalmaları nedeniyle bu arayışlarının zorlaşması” olarak tanımlanan infodemiyi, sosyal bilimler literatüründe “Üçgenleme-Triangulasyon” adı verilen yaklaşımla farklı yöntemler kullanarak anlamaya çalışan araştırmada üç farklı yöntemle veri toplandı. Araştırma kapsamında, ilk olarak koronavirüs salgını sürecinde bireylerin salgın hakkında yanlış bilgileri hangi kaynaklardan edindikleri ve nasıl yaygınlaştırdıkları, Twitter verileri kullanılarak incelendi. Salgınla ilişkili Türkçe dilinde atılan yedi milyondan fazla tweet arasından toplam 10 binden fazla tweet örneklem yöntemiyle çekilerek Mart-Mayıs; Ağustos-Kasım ayları olmak üzere iki ayrı dönemde analiz edildi. Bu yöntemle yanlış bilginin yaygınlık derecesi, hangi özelliklere sahip olduğu ve nasıl yayıldığı araştırıldı. Araştırmada ikinci olarak, eylül ayında farklı demografik özelliklere sahip 48 kişiyle derinlemesine görüşmeler gerçekleştirildi. Son olarak da Kasım–Aralık aylarında, Türkiye yetişkin nüfusu temsil eden 1629 kişilik bir örneklemle yüz yüze görüşmeler yöntemiyle anket çalışması yapıldı. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus