Amador Fernández-Savater: Ya itaat, ya dünyanın sonu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Amador Fernández-Savater’in 22 Temmuz 2020’de Mediapart’ta yayınlanan yazısını Türkçe’ye Haldun Bayrı çevirdi:

Amador Fernández-Savater

Yeni virüs odaklarının, ikinci ve üçüncü salgın dalgalarının belirdiğini ve buna karşılık yeni karantinaların ve önlemlerin artırıldığını tahayyül edelim… Kıyâmetin hayâleti, yeni bir caydırıcılık stratejisinin etkinleştiği ideal bir dekor oluşturuyor: Ya itaat, ya dünyanın sonu.

Her ne kadar göze çok batmasa da, “tırmanış” ve “düşüş” terimleri, pandemiyi siyaseten idâre etme şekillerine, yani kendi kişisel maliyet-kâr hesaplarına anlam (“anlatı”) üretivermek için çok sayıda yönetimin kullanmayı seçtiği dilin bir parçası.

Bu terimler ABD ile SSCB arasındaki Soğuk Savaş sırasında sürdürülen “caydırıcılık stratejisi”nde kullanılmıştı. Bu strateji, hasmına, ölümcül yara alındığı takdirde bile nükleer bir saldırıyla karşılık verme kapasitesini “iletmek”ten ibâretti.

Kubrick’in dâhiyâne yergisi Dr. Strangelove/Doktor Garipaşk filminde, ABD’de Başkan danışmanlığına getirilen eski nazi doktor Strangelove (Peter Sellers) gibi söylersek, caydırıcılık, “düşmanın zihninde saldırıya geçme korkusunu yaratma sanatı”dır.

Caydırıcılık doktrini, “Ya barış, ya dünyanın sonu” gibi cehennemî bir alternatife dayalı bir “yeni düzen”in baş ilkesi olma iddiasındaydı. Teorisyen General Von Clausewitz’e göre, savaşın özünü “ölümüne bir düello” diye tanımlayan “aşırılığın tırmanışı”, böylelikle tam bir yok oluşun önüne geçmek için donakalıyordu. O meşhur dehşet dengesidir bu: Ya birlikte ölmek, ya birlikte yaşamak.

Fakat caydırıcılık savaşın başka araçlarla sürdürülmesi’nden başka bir şey olmamıştır. Karşıdakine kendi tahrip kapasitesini göstermeye hizmet eden “tırmanış”, bir silâhlanma yarışına, galaksiler savaşına, ya da, mesela 1962’deki füze krizinde olduğu gibi, somut bir çatışma noktasının arz ettiği riskin fütursuzca yoğunlaşmasına dönüşmüştür.

Si vis pacem para bellum, barışı istiyorsan, savaşa hazırlan; zira bu hazırlık onun önünü alma olanağı sağlar. Şiddetin diplomasisi. Mutlak efendisi ölümün tehdidine dayanan bir düzen.

Pandeminin idâresi bağlamında caydırıcı belâgatin güncelleştirilmesinin bugün nasıl bir anlamı olabilir? Göründüğü kadarıyla hiçbir anlamı yoktur. Yönetimlerimiz ona silâhlanma güçlerini (tırmanış) ve bu gücün getireceği tam imha tehlikesini ilettiler diye geri adım atmayacaktır virüs.

Kovid-19’u onlarca yıldır süren terörizme karşı asimetrik savaşlardaki “uyuyan hücre”yle bile karşılaştıramıyoruz: Batı uygarlığının işini bitirme ya da sanal bir hilâfet dayatma diye bir niyeti de, projesi de hiç yok. Virüs sadece kendi varlığında (fiziksel ya da kimyasal) tutunmak istiyor.

Gerçekte, yönetimlerin virüse karşı yürürlüğe koydukları pratik ve gerçek strateji, ayaklanmaya karşı uygulanan askerî taktiklere çok daha yakın: Ölmesi için doğrudan balığın suyunun boşaltılması, ahâlilerin umumî olarak evlere kapatılması üzerinden uygulanıyor burada.

Fakat sözcükler mâsum değil; yaşamakta olduğumuz gibi bir anda tüm dünyadaki yönetimlerin kullandıkları sözcükler ise hiç mâsum değil. Davranışları ve tasavvurları etkilemeye uğraşan operasyonlar bunlar. Tehditler, tâlîmatlar, içimizden geçen metaforlar. Bir krizin idâresi baştanbaşa bir iletişim vâsıtasıdır. Devletin üst makamlarının kullandığı terimler karşısında ne bön ne de saf olmak gerek; asıl gereken, onları stratejik bakımdan okumayı öğrenmek. Yönetimlerimizin caydırıcı belâgati neyi iletiyor ve kime yönelik?

Düşman kardeşler

Bir anlığına Soğuk Savaş bağlamına geri dönelim. En basiretli eleştirel analizciler caydırıcılığı sadece süper güçler arasındaki bir “diyalog” ve “karşılıklı etkileşim” biçimi olarak değil, aynı zamanda ve bilhassa dünyayı birlikte yönetme şekli olarak düşünmeyi önerdiler.

ABD-SSCB diyalektiği özellikle gezegeni paylaşmaya hizmet etmişti; bu şekilde küçük ulusların potansiyel özerkliğini tâbi kılmış ve hesapta olmayan herhangi bir “üçüncü aktör”ün ortaya çıkma imkânını önceden bertaraf etmişti.

Nükleer caydırıcılıkla yaratılan düzen Amerikan ya da Sovyetik değildi, karşı karşıya iki taraf değildi. Tüm dünyayı siyahlarla beyazlar arasında düzenleyen satranç tahtasıydı; üstten yapılan bir planla tüm yerel çatışmaları –ulusal kurtuluş süreçleri, toplumsal hareketler– kodluyordu.

“Düşman kardeşler” arasındaki felâketimsi maçın berabere sürmesi, mekânı tıkayan ve öngörülmemiş, tasarlanmamış, benzeri görülmemiş bir şeyin vuku bulma imkânını ablukaya alan apolitik bir strateji gibi işlemekteydi. Herkes için barıştı, evet, ama dâima süper güçlerin vesâyetçi ve polisiye garantisi altındaydı.

Büyükler arasındaki husûmet küçüklerin patırtılarını bertaraf eder. Çok büyük bir çatışma ufak çatışmaları etkisiz hâle getirir. Üçüncü bir aktör böylelikle caydırılır.

Koronavirüs pandemisinden beri yeni bir caydırıcılık stratejisi mi harekete geçirilmiştir? Burada virüsle –ya da müstakbel veya hâlihazırdaki tehlikelerin sonsuzluğuyla– aranan, bir dehşet dengesi değildir; ahâlileri caydırma stratejisi olarak kıyâmet hayâletinin kullanılmasıdır. Ahâliler neden caydırılmaktadır peki?

Tıkamalar

Her kriz, kişisel de olsa kolektif de olsa, bir delik açar. Alışkanlıklarda ve yapılarda maddîleşmiş ve şimdiye kadar yaşamlarımızı destekleyen anlamların kesintiye uğramasıdır. İçimizi daraltır bu; ama aynı zamanda ortak yaşam üzerine köklü/radikal sorular sorulması için de bir potansiyel zemini açar.

Deliği sorgulayabiliriz, ondan yola çıkarak düşünebiliriz ve hatta onun içinden geçip öte tarafından çıkabiliriz. Delikler –yani uymayan, ıskalanan her şey; anlamın sendelemesi– düşüncenin ve dönüşümün (mahrem ve toplumsal anlamda) koşullarıdır.

Koronavirüs krizi sırasında, kişisel ve toplumsal çerçevede aynı anda ve gezegen düzeyinde çok sayıda delik açıldı (ve tekrar açıldı). İlgisiz ya da uyuşuk kalmamayı becerenler, önceki bilgilerimize başvurmanın hiçbir şeye yaramadığını görebilenler, deliklerden bakmak için yaklaşabilenler, pek çok şey görme imkânını buldular.

O görülenlerden biri de, toplumumuzda muazzam bir çatlak oluşturan sınıfsal, cinsel, ırksal ya da kuşaksal bölünmenin haşinliğidir. “Bağışıklaşmışlar” ile “korunmasızlar” arasındaki, kendini koruyabilenler ile bu imkânı bulamamış olanlar arasındaki, evlerine kapanabilenler ile diğerlerinin evlerine kapanabilmelerini sağlayanlar arasındaki, sağlık hizmetinin önemi ile toplumda ona verilen değer arasındaki köklü ayrım — ki güvencesiz sağlık çalışanları bu ayrımın tam simgesidir.

O görülenlerden biri de, çapulcu sistemimizin dayandığı, doğanın inkârıdır ve doğaya dâimî tecâvüzdür. Kentin bir fare kapanı gibi algılanması ve sosyal ağlarda binlerce videoyla dolaşıma giren, betona akın etmiş hayvanların kutlanması, şehirlerde kuş sesleri dinlemenin sâde tecrübesi, amaçsız rastgele gezintiler ve trafik yokluğu … bütün bunlar dünyayla mümkün başka ilişkilerin taslak halinde şekillenmesine, başka şey arzularının su yüzüne çıkmasına mahal verdi.

O görülenlerden biri de, “hep daha fazla” rejimine boyun eğen yaşamın amansız çılgınlığı: O dâimî üretme ve tüketme zorunluluğu. Eve kapanma tecrübesi birden, gündelik gürültü ve stres dinamiklerinden köşesine çekilmiş bir hayata muayyen bir düşkünlük tecrübesi yoluyla, “temel faaliyetler” meselesini açmış oldu. Bu halde hakîkî bir ferâset yokmuş gibi “kulübe sendromu” diye damgalanmakta olan da budur.

Ve başka bin örnek, onca garip bu tecrübeyi nerede ve ne şekilde yaşadığımıza göre…

Kişisel, çevresel, toplumsal kriz… Hem şeylerin durumu karşısında memnuniyetsizliği, hem de dünyada başka bir tarzda yaşama/ikamet arzularını büyüterek aralarında yankılanabilen ya da birbirine yansıyabilen farklı delikler — o memnuniyetsizlik de, o arzular da, gelmekte olan yeni çatışma, direniş ve firar dışavurumlarının kaynaklarıdır.

Şimdi, savaş söyleminin iddiası, deliklerle benek benek bu mekânı tıkamaktır. Olup biten hiçbir şeyin bizi düşündürmemesi ve harekete geçmeye itmemesidir.

Caydırıcılık savaşı artık ordular arasında yapılmıyor; delikli bir düzen ile, sorgulayabilen ve deliklerden geçebilen, gelmekte olan bir halk arasında oluyor. Bu savaş daha ziyâde bilinmeyenin verdiği endişe ile felce uğratan bir dehşeti karıştırmayı deniyor; tehlike karşısındaki birbirine bağımlılığı bir risk faktörüne indirgemeyi ve bilmeme olgusunu güçsüzlük ve vekil tâyiniyle birleştirmeyi deniyor. Gerçekte hiçbir şey değişmeden her şeyin değişmesini (“yeni normallik”). 

Savaşın başka araçlarla sürdürülmesi olarak caydırıcılık, bölünmesiz, yani yeni bir politikleşme kaynağı olabilen mahrem ve kolektif sorunların bulunmadığı bir biz (“birimiz hepimiz için”) üretmeye uğraşan bir toplumun askerîleşmesidir. Sadece korunma talep eden kurbanlardan ve kazâzedelerden oluşmuş homojen bir ahâli.

Bilmiyor, yapamıyor ve istemiyor

Yeni virüs odaklarının, ikinci ve üçüncü salgın dalgalarının belirdiğini ve buna karşılık yeni karantinaların ve önlemlerin artırıldığını tahayyül edelim… Dünya, düşmanın açıkça belli olmayıp daha ziyâde potansiyel, dağınık ve her yerde mevcut olduğu sürekli bir soğuk savaş türüne girebilir mi? Bunun zemininde ise, gezegene hükmetme ve onu yağmalama üzerine kurulu yaşam tarzımıza “Gaia’nın [Yunan mitolojisinde yeryüzünü simgeleyen, arzın tecessümü olan tanrıça – Ç.N.] farklı istîlâları” (Isabelle Stengers) yaşanırken…

Kıyâmet hayâleti yeni bir caydırıcılık stratejisinin yeniden etkinleştirilmesinin ideal dekorudur: Ya itaat ya dünyanın sonu. Düşüncede bunun önünü alabiliyor muyuz? Bizim bildiğimizden hangi anlamda farklı?

Şunu belirtelim: Caydırıcılık, bilmeyen, yapamayan ve istemeyen bir iktidardır.

Bilmiyor. Politikacıların bilgisizliklerini şu günlerdeki kadar açık bir biçimde îtiraf ettiklerini görme fırsatımız nâdiren olmuştur. “Bilmiyoruz” dediklerini işitince şaşırdık. Ne ile karşı karşıya olduğumuzu bilmiyoruz; bu virüsün nasıl bir şey olduğunu, mütasyona uğrayıp uğramadığını, ikinci bir dalganın mümkün olup olmadığını bilmiyoruz. Genellikle kendilerini bütünsel bir bilginin, ideolojinin ya da uzman söyleminin korumasına alan iktidarlara alışkınız. Ama bu ânî bilgisizlik îtirafı hiçbir şekilde bir denetim kaybı anlamına gelmiyor, iktidarın farklı bir biçimde dağıtılmasına da izin vermiyor. Hepimiz bilgisiziz, ama bazıları diğerlerinden daha bilgisiz. Ve asgarî olmasına rağmen, bütünsel bir felâketi öngörebilen tek bir bilgi var. Eğreti ve sallantıda bir garanti, ama başka hiçbir şey yok. Caydırıcı iktidar kesinlikler dayatmıyor, belirsizliği idâre ediyor.

Yapamıyor. Politikacıların güçsüzlüklerini kabullendiklerini duymaya da alışkın değiliz. Yapamıyoruz, duruma hâkim olamıyoruz, hiçbir konuda temînat veremiyoruz, planlamasız deneme-yanılma zemininde çalışıyoruz. Genel olarak siyasetçilerimiz kuvvet teşhir ederler, denetim vaat ederler. Ama caydırıcı iktidar daha ziyâde iki anarşi’den birini seçmemizi istiyor. Bir tarafta, irtical/doğaçlama, değişken istisnâ hâli, just-in-time/tam zamanında idâre etme var. Diğer tarafta ise son felâketin yüksek anarşisi, nihâî çöküş, toplu yok oluş var. Zayıf devlet savunma durumunda, ama işlevini böyle görüyor ve yönetiyor; kendisini “kuşatılmış bir kale”, meçhul bir gücün tehdidi altındaki kırılgan bir denge olarak takdim ediyor. Caydırıcı iktidar bir düzen dayatmaz, düzensizliği dâimî şekilde idâre eder (ve bunu saklamaz).

İstemiyor. Ne bir olumlu ufuk bildiren ne bir cennet vaat eden caydırıcı iktidar, bize ancak varkalma imkânını sunuyor. Daha iyi bir yaşamı değil, sadece yaşamayı. Hiçbir nihâî çözüm yok; sadece yıkımı durdurmak, zaman kazanmak var. İyi’ye ulaşmak değil, Kötü’den kaçınmak var. Düş yok, sadece kâbusu uzak tutmak var. Umut silinmiş, artık ufuk olarak sadece felâket kalıyor. Arzuyla bağı olan her câzip teklif ortadan kaybolmuş, sadece korku dağları bekliyor. Caydırıcı iktidar hiçbir şey vaat etmez, tehdidin teşhirinden başka.

Asla bir şeyden yana değil, dâima bir şeye karşı. Caydırıcılık uçurumun kıyısında yer alan bir politika. Ölümü saklamıyor, onu aşırı sergiliyor, tehlikeyi ve tehlikenin idâresini dünyanın kaderinin sırrı hâline getiriyor. İşbirliği yapmayan herkes hasmın piyonu oluyor. Ama hasım kim ki? Virüs, felâket, kıyâmet!

Yatay caydırıcılık

Achille Mbembe pandeminin en ayırt edici özelliğinin “hepimizin bir silâha dönüşmemiz” olduğunu vurguladı. Hepimizin bedenlerinde öldürme gücü var.  “Öldürme”nin hükümran gücü demokratikleşiyor: Her birimiz ufak bir nükleer bombayız. Dolayısıyla caydırıcılık da yatay hâle geldi.

Şu son zamanlarda bu kadar çok bahsedilen birbirine bağımlılığın karanlık tarafı bu: Hepimiz ölüme neden olabildiğimize göre, birbirimizi caydırmak, gözetlemek ve karşılıklı olarak denetlemek zorunda kalıyoruz; bunun öncülü, umumîleşmiş bir ihbar ortamındaki güvensizliktir ve dışarıdan dayatılan kuralların kolektif biçimde militanca içselleştirilmesidir.

Bu yeni dehşet dengesinde, hepimiz artık sadece seyirci değil oyuncuyuz da. Paylaştırılmış, girift, ademimerkezi, kendi kendini yöneten caydırıcılık. Her birimizin kafasındaki devlet ile, bir şüpheliler toplumu.

Virüsün kime bulaşmış olduğunu bilmiyoruz, herkes olabilir. Kimileri diğerlerinden daha şüpheli olmasına rağmen: evde kalamayanlar, daha geniş bir toplumsal ağa bağımlı olanlar, yeterli temizlik alışkanlıklarını edinmemiş olanlar, yoksullar, göçmenler, ötekiler. Dokunulması ölüm tehlikesi arz edenler!

“Savaşın mânevî unsuru” diye adlandırılandır bu: Etkin biçimde itaatkâr öznelliklerin üretilmesi, tür’ün savaş için ve savaş yoluyla eğitilmesi.

Cehennemî alternatifler

“Ya itaat, ya dünyanın sonu” Isabelle Stengers’in “cehennemî alternatifler” diye adlandırdığının uç bir örnek vakasıdır. Nedir bu alternatifler?

Cehennemî alternatif durumunun tasviri sadece tevekkül ya da ölüm önerdiği vakit belirir; seçenek olarak sadece itaati ya da felâketi göz önüne getiren bir “gerçekçilik” tipi.

Bundan nasıl kurtulunur? Cehennemî alternatifi bir yalandan ibâretmiş gibi, basit bir yanılsama ya da manipülasyonmuş gibi “eleştirmek” söz konusu değildir. Mesela virüs örneğini alalım. Bir fesat girişimini, bir sorun yaratılmasını kınamak vb. değildir bu. Cehennemî alternatif somut biçimde işleyen çok pratik bir sorundur; her alternatifi ablukaya alır, bağlantıları keser, düşünceyi engeller.

Cehennemî alternatiften, ancak onun “ortasından” geçerek; başka şekilde düşünüp hissedebildiğimizi, benzersiz bir imkânı açıp icat edebildiğimizi gördüğümüz “çıraklık güzergâhları”nın açılmasıyla çıkabiliriz. Bu durumun tasviri, sadece dehşetin kurbanları ya da meflûç seyircileri olmamızı değil, yeni bir şey öğrenip harekete geçebilen özneler olmamızı gerektiriyor. Kavranılmaz olanı ve bizi rehin alan şantajları teğet geçme yollarını bulmamızı gerektiriyor. Tıpkı kendilerine özne olma hakkını tanımayan bir tıbbî iktidar ile kesin ölüm arasındaki cehennemî alternatife yakalanan AIDS hastalarının yapmış oldukları gibi.

Dikey-polisiye bir evlere-kapanma ile kamusal sağlık sisteminin çöküşü arasında, normalliğe dönüş ile umumîleşmiş yoksulluk arasında, paranoya ile bakımlardaki sorumsuzluk vb. arasında bir teğetlik. Bu teğetlikler asla basit eleştiriler değildir; pragmatiktir, deneyseldir, somuttur, risklidir. Risklidir, çünkü cehennemî alternatifin sınırlarının içimizde korkuyla sabitlendiğini unutmamak gerekir.

Arjantinli düşünür León Rozitchner’in tasvir ettiği gibi, yönetme biçimi olarak dehşet, Batı kültüründe derinlemesine yer etmiştir. Psike dünyasına ilk yerleştiği, Oidipus’un iğdiş edilme tehdidiyle; kapitalist ekonominin hep ardında olan kamulaştırma şiddetiyle; aşağıdakiler iktidara açıkça meydan okudukları zaman siyaset kaynağı olarak savaşla (darbe)…

Dehşet bedenlerimize nüfuz ediyor, bağları kopartıyor, kolektif direniş dürtülerini ketliyor, bizi fiziksel olarak caydırıyor. Bu sınırlara yer değiştirtmek, tenimizdeki ve düşüncelerimizdeki dehşet damgasından kurtulmak, ilk bir zamanda iç daralmasını katetmeyi, tekil ve kolektif bir bünyeye tepki verdirmeyi gerektiriyor. Birbirimize bağımlılığı bir kuvvete, belirsizliği bir güce, deliği bir geçide dönüştürmeyi gerektiriyor.

Fransızcaya çeviren: Anouk Deville

Kaynaklar:

Le discours de la guerre (“Savaşın Söylemi”), André Glucksmann, L’Herne, 1967

Les maîtres penseurs (“Düşünce Ustaları”), André Glucksmann, Grasset & Fasquelle, 1977

Cybermonde, la politique du pire (“Siberdünya, Beterin Politikası”), Paul Virilio, Textuel, 2001

Perón, entre la sangre y el tiempo (“Perón, Kan ile Zaman Arasında”) , León Rozitchner, Biblioteca Nacional, 2015

La sorcellerie capitaliste (“Kapitalist Büyücülük”), Isabelle Stengers ve Philippe Pignarre, La Découverte, Poche Essais, 2007

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus