Trump’tan sonra ABD ve dünya – Paul Arbair ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

20 yılı aşkın süredir başlıca Avrupa Birliği kurumlarına yönetim ve politika yapımı konusunda danışmanlık veren ve bu nedenle makalelerini mahlas ile kaleme alan Paul Arbair (@PaulArbair) ile dört yıllık Trump döneminin ardından, Joe Biden yönetiminde ABD’yi ve dünyayı bekleyen gelişmeleri konuştuk.

Işın Eliçin: 6 Ocak’ta ABD Kongresi’nde olan biten ne idi? Darbe girişimi mi? Halk ayaklanması mı? Trump olan bitenden ne ölçüde sorumlu?

Paul Arbair: 6 Ocak günü ABD’nin başkenti Vaşington DC’de ne olup bittiği hâlâ tartışılıyor ve bir süre daha tartışılmaya devam edecek gibi görünüyor. Ama bence olan bir darbe ya da darbe girişimi değildi. Darbeler böyle olmaz. Kongre binasını basan insanlar ağır silahlarla donanmamışlardı ve niyetleri de güç kullanarak iktidarı ele geçirmek değildi –kaldı ki buna niyet etmiş bile olsalar, başarma ihtimalleri yoktu. Türkiye dahil dünyadaki pek çok ülke, tarihleri boyunca çeşitli darbe ve darbe girişimleri deneyimledi ve gayet iyi bilinir ki darbeler Kongre binasına girenlere benzer bir güruh tarafından düzenlenmez. Dolayısıyla o gün orada olan başka bir şeydi.

Elbette olan biten önemsizdi ya da endişe verici değildi, demek istemiyorum. Kesinlikle vahim, endişe verici ve nihayetinde beş kişinin öldüğü düşünülürse, trajik bir olaydı. En azından baskına katılanların bir kısmının hazırlıklı geldiğini ve seçilmiş yetkililere zarar verme niyeti taşıdıklarını düşündüren bulgular var. Ayrıca Kongre binasının gerektiği gibi korunmadığı ve sonrasında da savunulmadığı görüldü ki bu da polis gücünün takındığı tavra dair soru işaretleri uyandırıyor. Her şeyin ötesinde, işlerin çok daha kötü sonuçlanabileceğini ve eğer Başkan Yardımcısı (Mike Pence) veya Kongre üyeleri bu insanlar tarafından bulunmuş olsalardı, gerçek bir siyasi istikrarsızlık yaşanabileceğini düşünmek için de sebepler var. Yine de, bütün bunlar da olmuş olsaydı bile, darbe girişimi sayılmazdı. 

“Halk ayaklanması” da değildi çünkü ayaklanmalar yağmalamadan ve parlamento binasında selfie çektikten birkaç saat sonra bitmez. Meşhur Coup d’Etat: A Practical Handbook (Bir Uzmanın Gözüyle Darbe, Yaba Yayınları) adlı kitabın yazarı Edward Luttwak’ın 6 Ocak’ta yerinde bir tespitle dikkat çektiği gibi, kanımca, olan şey “darbe ya da ayaklanma değil” ve “zaten tam da bu nedenle Wall Street sükûnetle karşılayıp yükselişe geçti” ve “bunun sadece bir gösteri olduğunu biliyorlardı.”

Olan “terörizm” de değildi, öyle olduğunu iddia edenler olsa dahi. Teröristler saldırı planlarını ve hedeflerini haftalar öncesinden duyurmazlar ve eyleme geçtiklerindeyse hem ölmeye hem öldürmeye hazır olurlar. Başkenttekiler bu tür bir profile uymuyordu.

Peki öyleyse neydi olan biten? Kesinlikle şiddete meyilli bir güruhun gerçekleştirdiği bir başkaldırıydı. Modern ABD tarihinde böylesinin eşi benzeri yok ve dolayısıyla, Amerikan halkının önemli bir bölümünde haklı olarak endişe uyandırdı, onları rahatsız etti. Ve elbette olanlarda Donald Trump’ın sorumluluğu çok büyük. Ama salt 6 Ocak sabahı bariz şekilde insanları Kongre’ye gitmeye ve Kongre üyelerine öfke kusmaya kışkırttığı için ya da seçmenlerinin büyük bölümünü seçimin çalındığına inandırdığı için değil. Haziran 2015’te Trump Tower’da başkanlığa adaylığını açıkladığı ilk günden itibaren genel olarak yalanlar ve gerçek-dışı hikayeler yaydığı, nefreti, ayrımcılığı ve çatışmayı körüklediği için de ona düşen sorumluluk payı büyük. Bunları yaparak Amerika’da sayıca giderek artan bir kesimi kendisiyle beraber paralel ya da tersyüz edilmiş bir gerçekliğe taşıdığı için de öyle: Kongre binasını basanların, Kongre’ye saldıran aşırılıkçılar yerine demokrasiyi korumaya çalışan “vatanseverler” sayıldığı; seçim sonuçlarını değiştirmeye çalışan saldırganlar değil de, başkanlık seçiminin çalınmasını engellemeye çalışan dürüst yurttaşlar olduğu yahut bir suçun failleri ve ortakları olmak yerine, Amerika’ya el koyan düşmanların kurbanlarına dönüştüğü bir paralel gerçeklik… Trump’ın da giderek meczuplaşıp yalnızlaşmış birinden ziyade, Derin Devlet’e ve şeytani Demokratlar’a cehennemin kapılarını açacak bir kurtarıcı ve usta bir satranç oyuncusu gibi algılandığı tersyüz olmuş bir gerçeklik… Kasım ayında Trump’a oy verenlerin büyük bölümü şu anda bu paralel gerçeklikte yaşıyor ve (“Amerika’yı kurtarmak” için oyların “çalınmasını engellemek” gibi) en doğrusunu, ahlaki ve vatanseverce olanı yaptıklarına inanıyorlar. Geleceğe dair en çok kaygı vermesi gereken husus, bence bu.    

Işın Eliçin: Trump azledilmekten öte, ayrıca cezalandırılmalı mı?  

Paul Arbair: Buna Kongre ve mahkemeler karar vermeli. Yine de şahsen bir başkanın en ateşli ve aşırılıkçı taraftarlarını başkente toplayarak Kongre’yi basarak “manyağa bağlamaları”nı teşvik ettikten sonra, nasıl olup da cezalandırılmaktan kaçabileceğini bilmiyorum. Amerika kendi hayrı için, özellikle de Trump’ın paralel gerçekliğine kapılmış olanların sayısı artık salgın hastalık boyutuna ulaşmış olduğundan, sarf edilen her bir sözün ve her bir eylemin sonuçları olduğunu göstermek zorunda.

Işın Eliçin: Peki Cumhuriyetçi Parti’nin sorumluluğu nedir olanlara dair? Kongre baskını bu partiyi nasıl etkileyecek sizce?

Paul Arbair: Cumhuriyetçiler’in sorumluluğu elbette büyük. Trump’ın partiyi ele geçirmesine ve son birkaç yılda çizgisini belirlemesine izin verdikleri ve Trump’ın en ölçüsüz iddia ve icraatını destekledikleri için bu böyle. Parti içinde karşı çıkanlar da oldu elbette ama genel olarak Cumhuriyetçi Parti 6 Ocak sabahına kadar büyük ölçüde hâlâ Trump’ın partisiydi. Ancak o günden sonra Cumhuriyetçi liderler saf değiştirmeye ve –bazıları azlinden yana oy da kullanarak- Trump döneminin kapanması çağrısı yapmaya başladılar.

Cumhuriyetçiler’in kimin peşine takıldıklarını ve ne yaptıklarını idrak etmeleri bu kadar zaman aldıysa, bunda partinin Trump’ı ve Trumpizmi kucaklamış olmasının tesadüf olmamasının payını görmek lazım. Tarihçi Rick Persltein’in pek çok kitabında belgelediği gibi, Amerika’da muhafazakâr hareket 1960’lardan bu yana giderek daha fazla sağa sürükleniyor. Cumhuriyetçi Parti’yi –hem parti aygıtları hem de seçmen tabanı bakımından- 2015-2016’da Trump’ı seçmek için olgunlaştıran da, işte bu on yıllardır kesintisiz süregiden sürüklenme ve radikalleşme oldu.

Parti şimdi darmaduman ve Trumplı ya da Trumpsız daha fazla radikalleşme eğilimi taşıyanlar ile bu kaotik sayfayı çevirip ileriye bakmak isteyenler arasında bir büyük çarpışma yaşanması riski bulunuyor. Trump döneminin üzerine sünger çekmek isteyenler arasında parti yönetiminden kişiler bulunuyor olabilir ama daha sağda radikalleşme eğilimi olanların seçmen tabanı muhtemelen daha geniş. Resmen Trumpçı ya da rövanşist bir parti kurulursa, Cumhuriyetçi Parti pekâlâ bölünebilir ve hatta Trump sonrasında yeni bir amaç-hedef belirleyemezlerse kendilerine, Cumhuriyetçiler’in zaman içinde tümden eriyip gitme olasılıkları var. 

Işın Eliçin: Sizce Trump 2024 başkanlık seçimleri için geri dönecek mi?

Paul Arbair: Bilemiyorum ama pek sanmam. Çünkü Beyaz Saray’dan ayrıldıktan sonra onu bir dizi hukuki sorun bekliyor olacak ve hapse düşmesi olasılığını ya da kamu görevinden men edilmesi ihtimalini tümden dışlayamayız. İkinci olarak, bu olanlardan sonra Cumhuriyetçi Parti’nin 2024’te bir kez daha onun peşine takılacağını sanmıyorum ve üçüncü bir partiden adaylığı halinde de başarılı olamaz kanımca. Üçüncü olarak ise, 2024’te Trump 78 yaşında olacak ve ne fiziksel ne de zihinsel açıdan bir başka başkanlık kampanyasını kaldıracak gücü kalmayacaktır. Ama elbette daha 2024’e daha çok var ve bugünden Trump’ın bir kez daha Beyaz Saray’a talip olup olmayacağını öngörebilmek imkansız.

Işın Eliçin: Trumpizm nedir? ABD’de ve dünya da ne kadar geniş bir kitlesi var?

Paul Arbair: Sanırım Trumpizm derken, Donald J. Trump’ın siyaset anlayışı veya dokrini ile onu iktidara taşıyan popülist dalga arasında bir ayrım gözetmemiz gerekiyor. Bir “Trump doktrini” var mı pek emin değilim doğrusu. Nitekim Trump herhangi bir siyaset anlayışı ya da siyasi bir fikir ortaya koyabilmiş değil bunca yıl içinde. Şahsen Trump -kendisinden başka- neye inanır, ben bilmiyorum ve kimsenin bilebildiğini de sanmıyorum. Öte yandan, Trump’ın araçsallaştırdığı ve onu Beyaz Saray’a taşıyan popülist öfke ve hayal kırıklığı dalgası ise yerli yerinde duruyor, muhtemelen de kendisinden sonra devam edecek.

Popülist dalga Batı’da ve hatta ötesinde son 10 yılda gerçekten yükselişte. Farklı ülkelerde ve farklı kültürlerde farklı şekillere bürünse de, kanımca kökeni her yerde aşağı yukarı aynı: Giderek daha fazla sayıda insan için geçerli olan, bir tür –kendi geleceğiniz üzerinde, ülkenizin ya da ulusunuzun geleceği üzerinde – kontrolü ve giderek karmaşıklaşan, açık ve çeşitlilik içeren bir toplumda kimliğini kaybetme duygusu. Popülizmin yükselişi, sözkonusu insanların edinmiş oldukları ve hakları olarak gördükleri şeylerden -makul ölçüde güvenli ve rahat bir yaşam alanı, görece istikrarlı ve düzgün bir siyasi süreç içinde seslerini duyurabilme imkanı, sosyal düzen içinde belli bir yer ya da mevki, topluluk ve aidiyet duygusu, ve hatta amaç ve yön duygusu-  mahrum bırakıldıklarını, giderek mülksüzleştiklerini hissetmeleriyle ilgili. Bu mahrum bırakılma ve “mülksüzleştirilme” hissi yeni değil, Batı toplumlarında birkaç on yıldır alttan alta yayılıyor. Bu his başlangıçta genel bir umursamazlık, inançsızlık ve çözülme şeklinde kendini gösterdi. Ama zamanla ve özellikle de Büyük Finans Krizi ve ertesindeki kaosla birlikte, artan sayıda insan bunun bir şekilde “küreselci” elitler tarafından planlanmış ya da imal edilmiş olduğuna inanmaya başladı ve artan bir öfke ve hayal kırıklığına dönüştü.   

Trumpizm, en derininde, bu “Büyük Mülksüzleştirilme”ye bir tepkidir. Trump da nitekim Kasım 2016’da seçildikten sonra katıldığı “60 Dakika” programında çok net ifade etmişti: “Bu ülkeyi kaybediyoruz. Bu ülkeyi kaybediyoruz. Seçimi bu yüzden kazandım.” Trumpizmin ve modern sağ popülizmin varlık sebebi işte bu “Büyük Mülksüzleştirme”yi durdurmak ya da tersine çevirmek. Trump destekçilerinin amacı, Kongre’yi basarken de, kontrolü geri almak ve kendilerinden haksız şekilde alındığını düşündüklerine sahip çıkmak.

Bu kayıp ve mülksüzleştirilme duygusu Trump’ın başkanlığından sonra yok olmayacak. Aksine, seçim zaferinin de kendilerinden çalındığını düşünen Trumpçı Amerika’da bu his artık daha da yoğunlaşmış durumda. Dolayısıyla, 6 Ocak’taki Kongre baskını daha radikal ve daha fazla şiddet içerme potansiyeline sahip daha güçlü bir popülist reaksiyon döneminin sinyali olabilir.

Işın Eliçin: Peki ya Biden? Amerika’yı birleştirebilecek mi?

Paul Arbair: Bunu pek olası görmüyorum. Joe Biden birkaç nedenden ötürü zayıf bir lider olacak gibi. Öncelikle, salahiyetini Amerikan halkından almış değil. 3 Kasım’da Trump için 74 milyon, Trump’a karşı da 81 milyon kişi oy kullandı. Trump’a karşı oy verenler içinde özel olarak oyunu Joe Biden için kullananlar çok az. Deneyimi ve tanınırlığı nedeniyle Trump’ı Beyaz Saray’dan çıkarmak üzere Amerikalılar’ın çoğunu birleştirebilecek en iyi aday konumundaydı ve Demokratlar da muhtemelen bu nedenle onu başkan adayı seçtiler. Ama bu durum Trump gittikten sonra, ona destek ya da otorite garanti etmiyor. Bill Clinton ya da Barack Obama’nın Beyaz Saray’a getirdiği dinamizm ve coşkunun çok uzağında bir yerdeyiz.   

İkinci olarak, Biden Demokrat Parti’den tam ve koşulsuz destek de bulamayacak. Demokratlar Kongre’nin iki kanadında da çoğunluğa sahipler ama en az Cumhuriyetçi parti kadar da bölünmüş durumdalar. Partinin solcu, ilerici kanadı belli konularda sola kayması için Biden’a azami baskı uygulayacaktır. Buna mukabil ılımlı, patron-dostu kanat da bu tür adımlara ateşli bir şekilde direnecek ya da en azından uygulanacak politikayı sulandıracaktır. Görece kısa süre zarfında parti içindeki çatışmanın şiddetlendiğine tanık olabiliriz ki bu da Biden’ın cesur reformları, anlamlı politikaları hayata geçirmesini zorlaştıracaktır.

Üçüncü olarak ise, Biden hem fiziksel hem zihinsel manada hızlı yaşlanma emareleri gösteriyor. Bu durum yönetme becerisini etkileyebilir, hatta başkanlık süresini tamamlaması mümkün olmayabilir. 78 yaşında gelmiş geçmiş en yaşlı başkan olarak göreve geldi. Zaten dört yılı tamamlasa bile bir sonraki dönem için aday olmayacak. Bu gerçek onu daha yolun en başında “topal ördek” yapıyor. Kampanya döneminde zihinsel becerilerinde gerilemelere de tanık olduk; başkanlığın sorumluluğu ve ağırlığı bu süreci hızlandırabilir. Biden’ın bir noktada görevi, kendisinden çok daha bölücü bir figür olan Kamala Harris’e devretmesi muhtemeldir. 

Sonuç olarak, Joe Biden’ın “ulusu iyileştirmesi” ve Amerikalılar’ı bir araya getirmesi düşük olasılık. Dahası, iki Amerika arasındaki uçurum o kadar büyük ki iyileşme mümkün bile olmayabilir. İmkan varsa bile, bu iki Amerika’nın birbirinden uzaklaşma, birbirini hor görme ve birbirine kafa tutma süreci daha uzunca bir zaman geri çevrilemeyecek gibi görünüyor. Aksine önümüzdeki aylarda ve yıllarda süreç hızlanabilir. 6 Ocak’tan sonra sosyal medyada başlayan cadı avı geçici bir rahatlamaya yol açmış, Trumpizmin bastırılabileceği ya da bitirilebileceği izlenimi yaratmış olabilir ama aslında Trumpçı Amerika’nın “dijital ayrılıkçılığı”nı hızlandırıyor. Bu “iki Amerika” birbirinden daha da kopmaya hazır durumda. Bu gerçek ise ülkenin iyileşmesine ve demokrasi ruhunu yeniden tesis etmeye engel.

Işın Eliçin: Biden dönemi dünyaya ne vaat ediyor? Vaatlerinin kaçı, hangi koşullara bağlı olarak hayata geçirilebilir?

Paul Arbair: Joe Biden çoktaraflılığa geri dönmeye, Trump yönetiminin hasar verdiği ya da ihmal ettiği ittifak ilişkilerini tamir etmeye ve Amerika’nın küresel liderliğini yeniden tesis etmeye çalışacak. Kısmen başarılı olabilir de. Ama Trump öncesine geri dönemez. Trump dönemi Amerika’yı muazzam ölçüde değiştirdi. Dünyayı ve Amerika’nın dünyadaki yerini ise geri dönüşsüz bir şekilde değiştirdi. Amerika birkaç yıl öncesindeki liderlik pozisyonuna asla geri dönemez. Prestij kaybına uğradı, rakipleri cüretkârlaştı ve müttefikleri de bir şekilde ona yabancılaştı. Bütün küresel sistem tektonik bir kayma yaşıyor. Sebebi Trump değil ama Trump bu kaymayı hızlandırdı ve Amerika’nın liderliği önümüzdeki yıllarda giderek daha fazla baskıyla karşı karşıya kalacak. Özellikle ABD’nin Çin ile stratejik rekabeti kızışacak. Çin dünya ekonomisine hâkimiyet konusunda ABD’nin yerini alma konusundaki arzusunu gizlemiyor. Son trendler ve rakamlar da bu amacına önümüzdeki on yılda ulaşabileceğini gösteriyor. ABD’nin temel dış politika hedefi tam da bunun olmasını önlemek. Bu hedef, ABD’nin bundan böyle dünyada yapacağı herşeyi belirleyecek, her şeye egemen olacak.

Işın Eliçin: Küresel koronavirüs salgını tarihin akışını nasıl etkilemiş ya da değiştirmiş olabilir?

Paul Arbair: Küresel salgın hâlâ devam ediyor, tarihsel etkisini ancak uzun vadede anlayabileceğiz. Tarihin akışını değiştirdi mi, yoksa süreci hızlandırdı mı, bunu zaman gösterecek. Bugünden bakışla, sanki kökten bir değişikliğe yol açmaktan ziyade bir süredir var olan bazı “mega-trendler”i aşırı hızlandırmışa benziyor. Her şeyin kontrolden çıkmış şekilde dijitalleşmesinden dünya ekonomisinin finansallaşma-yoluyla-zombileşme’sine; liberal demokrasinin yozlaşmasından gelir ve servet eşitsizliğinin şiddetlenmesine; sivil özgürlüklerin yıpranmasından teknolojik kitle gözetiminin genelleşmesine; sosyal bağların çözülmesinden kurulu küresel düzenin patlama noktasına gelmesine ve Çin’in yükselişine kadar, 2020’de öne çıkan tüm bu evrimler koronavirüs salgınından önce başlamıştı.

Siyasi açıdan koronavirüs ABD başkanlık seçimlerinin sonucunu etkiledi elbette. 2020 başında Trump’ın yeniden seçilmesi yüksek bir olasılıktı ama kötü salgın-yönetimi ve beraberinde gelen ekonomik yıkımın boyutları her şeyi değiştirdi. Dahası koronavirüs salgını ABD’deki eyaletlerin posta yoluyla oy kullanımına erişimini genişletti. Posta yoluyla oy kullanımının yolsuzluk riskini artırıp artırmamasından bağımsız olarak, seçime katılımı artırmak gibi bir sonucu oldu. Bu da Biden’a yaradı. Posta yoluyla oy kullanmak bu kadar yaygın bir şekilde mümkün olmasaydı, katılım muhtemelen düşecek ve sonuç da buna bağlı farklı olabilecekti.

Işın Eliçin: Sizinle bir önceki mülakatımızda gelecek konusunda kötümserdiniz? Aradan geçen süre zarfında bunda değişiklik oldu mu? Olduysa, neden ve nasıl oldu? 

Paul Arbair: Gelecek tahayyülüm karamsar mı emin değilim ama hayır, köklü bir değişiklik olmadı. Fakat itiraf etmeliyim ki koronavirüs salgınının erken aşamalarında dünyanın başlıca merkez bankalarının ekonomik ve finansal hasarı belli bir süre için dahi de olsa kontrol altına almayı başarabileceklerini öngörememiştim. Belli ki kalan cephanelerini hafife almışım. Küresel parasal canlandırma (ve merkez bankalarının varlık alımıyla desteklenen mali canlandırma) 2020’de kesinlikle afallatıcı boyutlardaydı – 2008’deki Küresel Finans Krizi için yapılanın üç katı büyüklükte. Merkez bankaları küresel finans sistemini kelimenin tam anlamıyla parasal likiditeye boğdular ve şu ana kadar ki sel de, yıkımın daha beterinden kurtarmış görünüyor. Fakat yine vurgulamak isterim ki bu yapılan küresel ekonominin altında yatan hastalıkları tedavi etmek değil. Küresel ekonominin finansal belkemiği olan “her şey balonu” daha da şişirildi ve patlaması ötelenmiş oldu. Ne var ki kaçınılmaz olanı geciktirmek onu kaçınılabilir hale getirmez ve aşırı parasal gevşeme de sonu kaçınılmaz bir tuzaktır. Merkez bankalarının varlık alımlarını defalarca artırmaktan (2021’de azalmasını, hatta istikrara kavuşmasını hiç beklemeyin) ve sonra da en iyisini ümit etmekten başka seçeneği kalmadı artık… Yine de, parasal gevşeme sistemi şu ana kadar iyi-kötü ayakta tutmayı başarmış olsa da, gelir ve servet eşitsizliğini de grotesk boyutlara varacak kadar artırmış oldu ve ekonominin suni büyüyen kısmı ile çöküşe geçen kısmı arasındaki makas açıldı (ekonomistlerce “K şeklinde ekonomik iyileşme” olarak tabir edilen durum). Bunlar şunun göstergesi: Küresel finans ve ekonomi sisteminin yapısal krizine çare olarak bulabildiğimiz ve sistemin çöküşüyle aramıza koyabildiğimiz tek çare, hızla sistemin getirisini tüketiyor.

Ya sonra? Kimse sonrası için kesin bir şey söyleyemiyor ama ben kendi koyduğum tanıyı değiştirmek için neden göremiyorum: Küresel sanayi uygarlığımız –gelmiş geçmiş en karmaşık, en başarılı ama en sürdürülebilirlikten uzak uygarlık- muhtemelen yıkılma dönemine giriyor. Kalan yıllarda bütün insanların ve insan topluluklarının en zorlu mücadelesi bu yıkılışın risk ve etkileri ile başa çıkmaya çalışmak olacak. Bunun içinse önce sınırlar çağına girdiğimizi kabul etmek, beklentilerimizi düşürmek ve bu durumun gerektirdiği hazırlıkları yapmakla mümkün. Biteviye “Amerikalıların birlikte çalışırlarsa yapamayacakları şey yok” diyen Joe Biden muhtemelen böyle bir kabullenişten çok uzak. Yine de önümüzdeki dört yıl, yani onun başkanlık dönemi, hem Amerika’da hem de dünya genelinde pek çok kişi için yüzleşme zamanı olacak.    

(Söyleşinin İngilizce orijinaline buradan erişebilirsiniz) 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus