Sosyolog Juliette Rennes: “Yaşlılığı değersizleşmeyle bir tutan toplumlar, insanda yaşlanmaya imrenecek hal bırakmıyor”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Sosyolog Juliette Rennes’nin Fransız Le Monde gazetesinden Valentin Faure’a verdiği söyleşiyi Türkçe’ye Haldun Bayrı çevirdi.

Juliette Rennes

“Yaş ayrımcılığı kavramı, ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığı kavramlarıyla aynı ölçüde yaygınlaşmamış da olsa, aslında yaşlanmayla ilişkimiz üzerine düşünme imkânı sunuyor — hele bu pandemi zamanında” diyor sosyolog Juliette Rennes Le Monde gazetesindeki söyleşisinde.

Sosyal Bilimlerde Yüksek Araştırmalar Okulu EHESS’te doçentlik yapan sosyolog Juliette Rennes, toplumsal cinsiyet ve ayrımcılık sorunları üzerine çalışıyor. Yayına hazırladığı ve girişteki “Yaş” bölümünü yazdığı, “Eleştirel Toplumsal Cinsiyet Ansiklopedisi”nin (L’Encyclopédie critique du genre, La Découverte, 2016) gözden geçirilmiş ve genişletilmiş bir baskısı 11 Mart’ta çıkıyor.

Yaş ayrımcılığının (âgisme) tanımı nedir?

Bu sözcük Amerikalı psikiyatr ve gerontolog Robert Butler tarafından 1969’da kullanıldı. Esasen yaşlı kimseler karşısındaki basmakalıp ve ayrımcı davranışlara işaret etmek içindi. O zamandan beri anlamı genişleyerek, yaşa dayandırılan kişilik ihlâlleri için kullanılıyor.

Daha kesinleştirirsek, bir bireyin bir toplumsal etkinliğe, hizmete, yardıma, hakka erişmek için fazla genç ya da fazla yaşlı olduğuna –yatkınlıklarını ve özlemlerini göz önüne almaksızın– hükmetmeyi “yaş ayrımcılığı” diye niteleme eğiliminde olduğumuzu söyleyebilirim.

Bu kavramın su yüzüne çıktığı dönemde yaşlı kimseleri savunan hareketler var mıydı?

Emeklilerin haklarını savunan dernekler 1970’den hayli önce vardı; ama ABD’deki bu dönemin yeniliği, yaşa dayandırılan kişilik ihlâllerini kınayan seferberliklerin ortaya çıkmasıdır.

1970’de kadın emekliler tarafından başlatılan Gray Panthers Ortak Girişimi, yaş ayrımcılığı terimini kendine mal eder. O militanlar huzurevlerindeki kötü muameleleri, yaşlılığın televizyondaki olumsuz sunumlarını belgelerler; Afrika kökenli Amerikalılar’ın bir ortak girişimiyle birlikte, sağlık sisteminde yaşlı Siyahlar’ın uğradığı ayrımcılıkları kınar ve daha genel olarak da her yaştan insanı, mesela kamu taşımacılığında daha iyi ağırlayan bir toplum talep ederler. Herkesi kapsayan bir sosyal güvenlik sisteminin kurulması için de mücadele etmekteydiler.

Ya Fransa’da?

O dönemde yaşlılık üzerine, ilgili kişilerin üstlendiği, yaşlıların taleplerini seslendiren bu boyutta bir ortak girişim yoktur. Buna karşılık, 1968’in akabinde, sosyal hizmetler, psikiyatri, gerontoloji alanlarında çalışırken meslek yaşamlarında yaşlılıkla yüzleşen ve yaşlıların toplumun kıyısına itilmesini –huzurevlerine, psikiyatriye, yaş ayrımcılığına teslim edilmelerini, ya da emeklileri değersizleştiren üretkenlik tapınmasını– eleştiren profesyoneller var.

Simone de Beauvoir’ın 1970’de yayımlanan kitabı “Yaşlılık” (La Vieillesse), kıyıda kalsa da, eleştirel düşünceleriyle yaşlılığa ve kuşaklar arası ilişkilere bakışı değiştirmek için somut deneylerden oluşan daha geniş bir nebulanın parçası. 

Feminist hareketlerle köprüler mevcut mu?

1970’li yıllarda, kadınlarla erkekleri farklı şekilde etkilemesi yüzünden yaşlanmanın diskalifiye edilmesinden dem vuran, ya da kadın emeklilerin yoksulluğunu kınayan feministler var. Ama bu sorunlar o dönemdeki feminizmin güçlü bir eksenini teşkil etmiyor.

Doğum kontrolü, kürtaj, çalışma hayatına erişimde eşitlik, ufak yaştaki çocukların bakımı ve daha çok genç kadınları etkileyen cinsel şiddet gibi konulardaki taleplerin ajandası, daha ziyade çocuk doğurma, çalışma ve çocukla ilgilenme yaşında olan kadınların yaşadığı tecrübeye göndermektedir.

O dönemde genç militanların annesi yaşındaki bazı feministlerin anlattığı gibi, feminist konuşma grupları kendilerinden bir önceki kuşaktan kadınlara ille de açık olmamışlardır.

Bugünün toplumsal cinsiyet araştırmalarında ve feminist mücadelelerinde yaşlılık ne kadar göz önüne alınıyor?

1990’lı yıllardan beri, yaşlılığı ve yaşlanmayı bir toplumsal cinsiyet perspektifinden tahlil çalışmaları gelişiyor; 21. yüzyılın başında ise, Fransa’da kendilerini “yaşlı” diye tanımlamakta mahzur görmeyen ve bu damgalamayı Babayagalar [Les Babayagas, Fransız feminist militan Thérèse Clerc’in girişimiyle açılan ve yaşlı kadınları ağırlayan yurtlar – Ç.N.] ya da Âsi Menopoz [Ménopause rebelle, Marsilya’daki bir ortak girişim – Ç.N.] gibi durumu tersine çevirmeyi deneyen ortak kadın girişimlerinin su yüzüne çıkışına tanık olduk.

Daha yakın zamanda, Sarı Yelekliler’in bir gösterisinde yaralanan 74 yaşındaki alternatif küreselleşme yanlısı militan Geneviève Legay’ı daha “mâkul” davranmaya çağıran Emmanuel Macron’un o cümlesine tepki olarak kendilerine “Yaşlı, ama uslu değil” [Vieilles et pas sages, Fransızca’da “sagesse” hem bilgelik hem usluluk ve bu arada “mâkul davranmak” anlamına da gelir – Ç.N.] adını veren ortak girişimin şekillendiğini gördük.

Bu ortak girişimler, tıpkı paylaşılan yaşam ortamı etrafında gelişen girişimler gibi, kısmen 1970’li yılların o militan kuşağının eseridir; bu kuşak da âniden yaşlı olarak kategorilendirilme gerçeğiyle yüz yüze gelmiştir. Militanlık içinde gelişen bu sosyalleşme, yaşa bağlı diskalifiye edilme biçimleri karşısında bu kuşağın bir kısmının boyun eğmemesine, bunları hakkaniyetsiz bulup siyasallaştırmasına yardım etmiştir.

Yaşlı kimseler, onları bilhassa vuran Kovid-19 pandemisinin başından beri nasıl telakki ediliyorlar?

Toplumumuzda yaşlılıkla ilişki konusunda hayli ayırt edici bir belirsizlik var gibi geliyor bana: Bir yanda, dolaşım ve toplanma özgürlüklerinin kısıtlanması, bu virüsün özel olarak daha çok tehdit ettiği kimselerin hayatını koruma zorunluluğuyla haklı gösteriliyor. Kuşaklar arası dayanışma ilkesi öne çıkarılıyor.

Ama bu zorunluluk, aynı zamanda hastanelerdeki yığılmayı da engellemek içindi. Oysa hastane çalışanlarının eylemlerinde hep söylenip tekrarlandığı gibi, yirmi yılda 100 bin hastane yatağı lağvedildi; bu yapısal siyasî yönelim, özellikle sağlık krizi döneminde, tam da en kırılgan kesimlerin aleyhine işliyor.

Pandemi elden ayaktan düşmüş yaşlı kimselerin barınma merkezlerindeki (EHPAD) vahim olanak eksikliklerini ve en yaşlılara en ucuz şekilde bakıldığını da gün ışığına çıkardı — üstelik bu olgu, yıllardır bu kuruluşların personeli tarafından her fırsatta belirtiliyordu. Kısacası, her yaştan insana eşit değer verme ilkesine rağmen, bu ilkeye halel getiren yapısal kamu politikaları esaslı bir biçimde sorgulanmamaktadır. En yaşlı kimselerin hayatını onları tecrit ederek koruma olayı, özellikle de ilk evlere kapanma döneminde meşru sorulara yol açmıştır; çünkü hayat, sadece var kalmaya indirgenemez.

Juliette Rennes

Yaşlı kimseler adına kim konuşuyor?

Öncelikle, yaşlı kimselerin hakikaten var olmadıklarını söyleyeyim. İnsan kendini yaşlı hissettiğinde bile, kendini yaşlı bir kimse olarak düşünmüyor; insan, bir yaş kategorisine indirgeyerek bakmıyor kendine; hele bu yaş kategorisi eleniyorsa ve çok bulanıksa, çünkü içine 70 yaşındakileri de, 100 yaşındakileri de alabilmektedir — ki bu insanların yaşlanma anlamında da kuşak aidiyetleri anlamında da pek ortak noktaları yoktur.

Buna mukabil onların ortak noktaları, “biz”in içine alınmıyor olmalarıdır. Radyoda, yaşlı olmayan “biz”lerin huzurevlerindeki “büyükler”imizi ziyaret edebileceğimiz söyleniyor; yaşlanınca ne isteyeceğimizi, ya da şimdi aramızda yaşayan yaşlıların ne istediklerini sormak yerine, “bizim” ne şekilde “büyükler”imizle etkileşmemiz gerektiği üzerine tartışılıyor.

Toplumsal cinsiyet ilişkilerinde cinsiyetçi dilin açığa vurduklarını anlamak için yapılmış olan pedagojik çalışma düşünüldüğü zaman, yaşlanmaktan ve yaşlılıktan söz etmenin yaygın şekillerinin ne anlama geldiği ve neyi açığa vurduğu üzerine ortak bir düşünme çabasının hakikaten uzağındayız.

Acaba yaşlılığı, karşısında elimizden ister istemez pek bir şey gelmeyen bir mukadderat gibi, bir nevi doğal eşitsizlik gibi gördüğümüz için mi bu?

Mukadderat, üzerinde hiçbir etkimiz olamayandır; oysa toplum tercihleri yaşlılık tecrübesini dönüştürebilir. Her ne kadar, kaderci söyleme karşı, bir asırdan az bir zaman önce yaşa bağlı düşkünleşmenin aşılmaz tezahürleri olarak algılanan patolojilerin bugün sorunsuz tedavi edildiğini hatırlatabilsek de, sadece tıptaki ilerlemelerden söz etmiyorum.

Daha geniş anlamda, toplumlarımızda yaşamın bu döneminin anlamından bahsediyorum. Yaşlanmada çekinilen şey, sadece bedensel bozulma değil; toplumdan sürülme ve anlam kaybıdır.

Yaşlılığı faaliyetsizlik, ürünsüzlük, yararsızlık ve değersizleşmeyle bir tutan toplumlar insanda yaşlanmaya imrenecek hal bırakmıyor. Yaş ayrımcılığına karşı mücadele veren ortak girişimler de tam olarak, yaş almayla bu ilişkiyi sorgulama konusu ediyorlar.

Kısa süre önce yapılan bir anketin gösterdiği gibi sağlık krizinin ortaya bir kuşak çatışması riskini çıkardığı fikri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Gelmekte olan kuşak çatışması konusu, bir süredir, salgın idaresinin sonuçlarını zikreden medyada çok görülüyor; dolayısıyla, anketlerde görüşülen kimselere bir “kuşak çatışması”ndan çekinip çekinmediklerinin sorulması şaşırtıcı değil; bu yönde bir gidiş olduğu konusunda muayyen bir mutabakat var. Ama bu mutabakatın kitlesel olmadığını kaydedebilir (cevapların % 43’ü “hayır, hayli az çekiniyorum” ve “hayır, hiç çekinmiyorum”; % 44’ü “evet, biraz çekiniyorum” ve sadece % 12’si “evet, çok çekiniyorum”) ve bu araştırmanın sonuçlarını yayınlarken “kuşaklar arası çarpışma” diye başlık atan makalelere kuşkuyla yaklaşabiliriz.

Özellikle gençlikteki hoşnutsuzluğun bu minvalde yorumlanmasında artniyet var gibi geliyor bana. Genç yetişkinlere salgın sırasında yaşlı yakınları nazarındaki tutumlarıve sosyal politika olarak ortak özlemleri sorulsa, bu kuşak çatışması konusunun öne çıkma ihtimali az.

Kamu erklerinden, çalışma hayatına ve meskene erişim konusunda gençlikten ve öğrencilerden yana yapısal politikalar ve somut önlemler talep etmek elzem ve meşrudur; ama bu önlemlerin alınmamış olmasının, yaşlılara yönelik politikaların ayrıcalıklı olmasıyla hiç alâkası yoktur.

İlk evlere kapanma dönemi öncesindeki emekli hakları için gösterilerde ve grevlerde genç yetişkinlerin mevcudiyeti, gençliğin bir kısmı için hedefin daha genel olarak toplumu gözeten politikaların –özellikle de Ulusal Direniş Konseyi’nin kuşaklar arası dayanışma ilkesine uygun olarak tasarladığı politikaların– savunulması olduğunu iyi göstermektedir. Yaş ayrımcılığına karşı mücadele veren çok sayıda ortak girişim de bu ilkeyi savunmaktadır: Zaten Gray Panthers’in ilk ismi de, “Toplumsal değişim için en genç ve en yaşlı yetişkinler derneği” olmuştur.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus