Şampiyon Fransız denizci Jean Le Cam: “Liseyi bitiremediğime çok memnunum, sonumun kötü olmasından bu sayede yırttım”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Fransız Le Monde gazetesinde “Ne olmasaydı buralara gelmiş olmazdınız?“ başlıklı söyleşi dizisinde 28 Mart 2021’de Solenn de Royer, Fransız şampiyon denizci Jean Le Cam ile konuştu. Haldun Bayrı çevirdi.

61 yaşındaki denizci, kıdemli Vendée Globe yarışçılarından Jean Le Cam, Kevin Escoffier’yi kurtarmak için giriştiği tehlikeli bir operasyondan sonra, 28 Ocak’ta bu efsanevi yarışı dördüncü bitirdi. Kendi kendini yetiştirip teknelerini de kendi inşa eden bu açık deniz kurduna, Figaro gazetesinin tek kişilik yarışındaki üç zaferi de dahil olmak üzere göz kamaştırıcı kupa koleksiyonu yüzünden, “Kral Jean” (le roi Jean) lâkabı takılmıştır.

“Şu olmasaydı buralara gelmiş olmazdım” dediğiniz şey ne?

Babam beni yarışlara sokmasaydı… O bir “profesyonel” değildi — bayındırlık işlerinde çalışan bir mühendisti — ama bayılıyordu yarışmaya. Sekiz buçuk metrelik bir Armagnac’la yarışıyordu. 14 yaşımda, onunla ve ablam Michèle ile yarışmaya başladım. Bir de en iyi dostum Hubert Desjoyaux. Kış antrenmanları yapıyorduk, tekne yarışları yapıyorduk. Cumartesi sabahı dersleri kırıp tekneyi hazırlıyordum. İyiydik. Bir an geldi, herkes dümene geçmemi istedi; çünkü benim dümende olduğum her sefer kazanıyorduk.

Babam yerini bırakmak zorunda kaldı. Bunu nasıl karşıladığını pek bilmiyorum, hiç konuşmadık bundan. Ben 18 yaşındayken vefat etti. Kalp krizi. Hayattan bezmişti sanırım… Ölümünden birkaç gün evvel, tekneyi La Trinité-sur-Mer’de [Morbihan] bir yarışa hazırlamıştık. Ertesi pazar yarıştık, ama onsuz.

Çocukluğunuzu nerede geçirdiniz?

Coz Burnu ile Concarneau arasında, Güney Finistère’deki La Forêt-Fouesnant’da. İki ablamla bütün tatillerimizi orada geçiriyorduk. Annemle babamın deniz kıyısında karavanlı bir arazileri vardı. Oraya bir ev yaptılar sonra. Glénan Adaları’nın karşısındaki bu yeri severim. Suyu çalkantıdan korunaklıdır, her zaman yelken yapılabilir orada. Işığı ise o kadar güzeldir ki.

Öyleyse yelkeni okulda öğrenmemişsiniz hiç…

Bir yelken okulunda bir hafta geçirdim, hepsi bu! Sekiz yaşında, bir Vaurien’im vardı; komünyon harçlığımla ablamdan satın aldığım ağaç direkli eski bir yelkenliydi bu. Sonra, bir 420 sahibi oldum. Tek başıma, ya da plajın diğer tarafında oturan arkadaşım Hubert’le çıkıyorduk denize. Ne zaman rüzgâr olsa ve hiç kimse denize çıkmasa, biz açılıyorduk. Yasak olduğunda bile. O 420’ye L’Hun-Kon-Sciant (“Şuursuz”, Fr. “l’inconscient”dan) adını koymuştuk, çünkü bir fırtınanın tam ortasında denize açıldığımız için limanda çalışan delikanlıdan sıkı bir fırça yemiştik. “Şuursuz herifler!” diye bağırmıştı bize. Korkan oydu, biz değil.

Sınırlarla mı oynaştınız hep?

Evet. İstediğimi yapmışımdır daima. Kışın Concarneau’da antrenmana gitmeye karar vermişsem ve annemle babam almaya gelmek istemiyorlarsa, mobiletimi alırdım ve ister kar yağsın ister yağmur, oturduğum Quimperlé’ye elli kilometre mesafeyi kendim giderdim.

“Önceden belli bir meslek, zoraki bir yazgı istemiyordum. Ben denizi, doğayı, tekneler inşa etmeyi ve onlarla yarışmayı seviyordum.”

Pazar akşamı ertesi gün okula gidebilmek için dönüyordum. Okul bana göre bir şey değil. Lise bitirme sınavına üç kere girdim. Son defasında, dışarıdan. Annemlere sınava gideceğimi söylemiştim, ama Citroën 2CV arabamda uyuyakalmışım. Bir mazeretim olduğunu da belirtmek gerek: Aynı zamanda Aurore (daha sonra Figaro’nun Tek Kişilik yarışına dönüşecektir) yarışına hazırlanıyordum! Aslında, liseyi bitiremediğime memnunum, sonumun kötü olmasından böyle yırttım. Bitirmiş olsam, muhtemelen bir mühendislik okuluna gider ve bilmem nerede bilmem neyin şefi olurdum… Oysa ben önceden belli bir meslek, zoraki bir yazgı istemiyordum. Ben denizi, doğayı, tekneler inşa etmeyi ve onlarla yarışmayı seviyordum.

Annenizle babanız size hiç baskı yapmıyorlar mıydı peki?

Tabii lise diplomamı almamı isterlerdi, ama daha sonra öğrenime devam etmem için hiç ısrar etmediler. Her halükârda bir işe yaramazdı. Aslında, beni her zaman çok serbest bıraktılar. Böyle bir özgürlüğünüz olduğu zaman, kendinizi ifade edebilirsiniz, kim iseniz o olursunuz. Hubert’le beraber, her zaman hangarlarda teknelerin üzerindeydik. Tekne kullanmayı yalnız öğrendik. Bir gün, Hubert’in babası Henri Desjoyeaux [Les Glénans Yelken Okulu’nun kurucusu] bize, “İyisiniz, kazanıyorsunuz, çünkü bu işi kendi başınıza öğrendiniz. Size şunu bunu yapın dedikleri için değil” demişti. Bu cümle bende iz bırakmıştı.

Yelkeni bir kenara bırakırsak, sizin için önemli olan başka şeyler var mıydı?

Dans. 10 yaşımda klasik dans dersleri aldım. O dönemde, erkek çocukları öyle işlerle pek uğraşmazlardı. Rus balelerinin ve Rudolf Nureyev’in en şâşaalı dönemiydi… Ben kadınlar tarafından yetiştirildim, evin en ufak çocuğuydum, iki ablam vardı ve bana onlardan mîras bir duyarlılık biçimi oldu sanıyorum.

Lise bitirme sınavındaki başarısızlığınızdan sonra ne yaptınız?

Askerliğe gitmem gerekiyordu. Babam öldüğünde, annem çalışmıyordu. Aileye destek olduğum için kendimi muaf tutturabilirdim. Rennes’de bir komisyon karşısına çıkardılar beni. Oraya gelişimde, bir tarımcının oğluyla tanıştım; babası vefat etmişti, annesi de engelliydi, her gün sağılması gereken 40 inekleri vardı… onun üstüne de bir sürü başka iş! Kendi yaptığımdan utandım. Onun gibi darlık çeken bir delikanlının yerini almak istemiyordum.

“Teknemle ben, birbirimize bağlıyız. Ben onu götürürüm, o da beni götürür. Gözüm hep üzerinde. Ve o acı çektiğinde, ben de onunla acı çekerim.”

Aileye destek gerekçesiyle muafiyet hakkından yararlanmak istemediğimi müfettişlere anlattım ve askerliğimi nerede yapabileceğimi araştırdım. Babam tek kişilik İngiliz Okyanus Geçişi yarışını iki kere kazanmış olan ünlü denizci Eric Tabarly’yle [1931-1998] aynı yelken hocasından ders görmüştü. Dünyanın etrafında koşulan bir yarış olan Whitbread’deki [daha sonra The Ocean Race adını aldı] mürettebatında bana bir yer vermesini istememi tavsiye etti. Tabarly deniz subayıydı, askere çağrılanları teknesine alabiliyordu. Tereddüt ettim, çünkü o dönemde çok utangaçtım.

Ya sonra? Gidip onu gördünüz mü?

Citroën 2CV arabamı aldım ve onun yaşadığı Gouesnac’h yoluna koyuldum. Mutfağının kapısını tıklattım ve kendimi takdim ettim. O dönemde, Fransa’da yelkeni demokratikleştirmiş olan Tabarly zaten bir stardı. Hemen benden bir iş için el vermemi istedi: Aşağıda ırmakta demirli teknesine yelken çekmek gerekiyordu. Tombazı aldık [tombaz: ırmaklarda işleyen altı düz kayık]… ve bir yandan kürek çekerken, Pen-Duick VI teknesinde benim için bir yer olup olmadığını sordum ona. Bana baktı ve “Olabilir sanırım…” dedi. 21 yaşında iki kez Figaro’nun tek kişilik yarışına katılmış olduğumu biliyordu — çok sık görülen bir şey değildir bu. O kadar sevindim ki az kalsın kürekleri bırakıyordum!

Eric Tabarly bir model miydi?

Yok; ama böyle bir teknenin üzerinde her zaman bir şey öğrenirsiniz tabii. Daha ne denebilir? Hiçbir şey. Her halükârda efsanelere dokunulmaz. Bense hiç kimsenin hayranı değilimdir. Aslında hayır, Coluche’ün hayranıyım! O dönemde ücretliydim. İyi olmam, ama fazla tanınmamam gerekiyordu. Eğer starları gölgede bırakırsanız, mürettebatlarına almazlar sizi.

Yelken yarışı yapıyorsunuz, ama aynı zamanda tekne de inşa ediyorsunuz… Bu ikisi birbirinden ayrılmaz şeyler mi?

Benim için, evet. Ben bir yarışçı-inşacıyım. Çok erkenden bir şantiyede çalışmıştım. 23 yaşında, patronla artık anlaşamıyordum, o zaman kirişi kırdım ve kendi şantiyem CDK’yı, iki dostla, Hubert ve Gaëtan Gouérou ile beraber kurdum. Kompozit tekneler inşa ediyorduk. Yine de dâhiyane bir şey bu: Sıfırdan yola çıkıyorsun, önünde malzeme yığılı, önce iki ray oturtmaya başlıyorsun, şöyle paralel şekilde… sonra azar azar tekneyi inşa etmeye başlıyorsun; ondan sonra da, üzerinde yarışıyorsun! Kolay bir yol değil bu. Her şeyi yapılmış bir tekne de satın alınabilir. Ama benimle böyle bir şey olma ihtimali yok. Ya da daha ziyade şöyle diyeyim: Son teknemde böyle oldu, fakat onu tamamen yeniden yaptım.

Bu tekneye en iyi dostunuz, daha sonra ablanızla evlenerek enişteniz olan ve 2011’de vefat eden Hubert Desjoyaux’nun adını verdiniz: “Hubert”. Bu tekneyle nasıl bir bağınız var?

Birkaç yıl önce, paraya ihtiyacım vardı, biri onu satın almak istedi. Hayır dedim, satmıyorum. Bir dostum durumu anladı, “Teknen senin canın” dedi bana. Teknemle ben, birbirimize bağlıyız. Ben onu götürürüm, o da beni götürür. Son Vendée Globe yarışında, onu onardım ve tedavi ettim. Gözüm hep üzerinde. Ve acı çektiğinde, ben de acı çekerim. Üstelik başıma musallat olan bir soru bu: Daha hızlı gitmek için tekneni nereye kadar zorlamalısın? Dayanır mı? Ya ben, onu böyle acı çekerken görmeye dayanacak mıyım? Bulmak gereken bir denge var. Teknenin kırılmaması için. Ve kafayı oynatmamak için. Bazen yarış sırasında, yüzüm denize karşıyken, Hubert’in denize vura vura ilerlediğini gördükçe… dayanamıyordum ve iki knotla/düğümle (saatte iki mil) gidiyordum. Temel bir sorunsal bu: Teknelerin performansı sürekli artıyor, git gide daha çok hız yapıyorlar… Ama nereye kadar? Sınırı nedir?

Şimdi geriye dönüp bakınca, bu beşinci Vendée Globe yarışınızdan ne kaldı aklınızda?

Varışı düşünüyorum. Bir hafta öncesinde, sekizinci bitireceğimi zannediyordum, sonra altıncılığa geçtim ve en nihayetinde de dördüncü bitirdim; inanılmaz bu! Ufak bütçem ve 2007 yapımı eski teknemle, hiç kimse benim üzerime bir kuruş oynamazdı. Mimarların ve finansçıların benimkinden on misli pahalı olan ve çok daha hızlı giden tekneleriyle yarışan favorilerden bahsediliyordu sadece…! Eve döndüğümden beri, yarış sırasında karşılaştığım sorunları unutmaya da çalışıyorum.

Musallat olmayı sürdürüyorlar mı size?

İnsan varlığında zor şeyleri unutma kapasitesi var ve iyi ki var bu. Varıştan bir ay önce, teknem ciddi hasar almıştı. Tamir ettim, ama tekrar kırıldı. Teknenin her dalgaya çarpışında, tamiratımın dayanıp dayanmayacağını soruyordum kendime. Bu şekilde beş hafta geçirdim, şiddetli bir şeydi. Sonra bir de Kevin’i [Escoffier] kurtarma işi çıktı.

“Güzel suratlı biri değilim, bir atlet de değilim, hiçbir şey değilim… Vendée Globe yarışının dönüşünde, bütün o insanların bana, ‘Bize ne hayaller yaşattığını bir bilsen!’ demelerine çok şaşırdım.”

Alabora olduğu Afrika’nın güneyinde yedi saat aradım onu. Sonsuzluğun içinde iğne aramak gibiydi. Karım Anne’ı aradım, ağlıyordum: “Sefil bir durumdayım… Onu bulamıyorum!” Tek başınasın, deniz fena, insanı tüketiyor bu. Gece ve ışığı sayesinde, sonunda buldum onu. Ömrümün en güzel ânı sanırım. Bunu izleyen günlerde, kafamda Johnny’nin [Hallyday] bir şarkısıyla uyanıyordum. Sözleri meâlen şöyleydi: İyiliği öğrenmek için dert yaşamak mı, aydınlığa çıkmak için de karanlıktan geçmek mi gerek?

Denizde başınıza sık gelen bir olay mı ağlamak?

Evet. Gözyaşlarının bir meziyeti var… Aynı zamanda hem dışavurum hem de çıkış. Ağlayan kimselere artık başka gözle bakıyorum. Vendée Globe yarışından sonra birkaç günlüğüne Martinique’e gittim. Havaalanında, ağlamakta olan 5 yaşında bir oğlanla göz göze geldik. Ne bir kapristendi, ne de yorgunluktandı; hakikaten kederden ağlıyordu. Daha önce ağladıysan, bu şeyleri hissedersin. O çocukla bir bağlantı kurmuştum.

Siz de bir kere batmıştınız, 2009’daki Vendée Globe yarışında Horn Burnu açıklarında…

Horn Burnu’na 250 mil uzaktayken, salmada bir kırık sorunu yaşadım. Teknem sert bir biçimde yana yattı. İşin tuhafı, hava sapsâkindi. Sonra, direk kırıldı ve tekne suyla doldu. Kendimi başaşağı vaziyette buldum. Su geçirmez hayatta kalma bölmesine sığınmak için tırmandım. Teknenin canı çıkmadan okyanusa uydu bağlantılı bir işaret şamandırası bırakmayı becerdim: bilgisayarlar söndü, sonra da ışık gitti. Karanlıktaydım. Bu şekilde on dokuz saat kaldım; üzerimde, hayatta kalma kombinezonu vardı, su ise 5 ilâ 6 dereceydi. Sonunda Vincent Riou kurtardı beni.

Öteki yarışçıların sizi bulmasını beklerken ne düşündünüz?

Fazla düşünmemeye çalışıyordum. Önceden iki üç kere alabora olmuştum –hele bir seferinde Tabarly’yle birlikteydik–, bunun tahayyül ettiğimizden hep daha kolay yaşandığını aklımda tutmuştum. Paradoksal bir biçimde, Kevin’i kurtarmaya uğraşırken kendim battığım zamankinden daha fazla korktum.

Aşırı durumlarda nasıl dayanıyorsunuz?

Vendée Globe yarışında, her ciddi sorun çıktığında, ertesi gün deniz ve rüzgâr yatışıyordu… Mucizelerdi bunlar! Denizcilerde bir gelenek vardır: Ekvator’u geçince, Aiolos [Yunan mitolojisinde rüzgâr tanrısı] ile Neptün’e [Roma mitolojisinde su ve deniz tanrıçası] adak olarak denize iyi bir şişe boşaltırsınız.

Orada, varışa 150 mil kala, yapacak iki kavançam vardı [rüzgârı arkadan alarak yelkeni bir bordadan öteki bordaya geçirme işi]. Rüzgâr ve deniz tanrılarına bir dua arz ettim. Onlara: “Bakın, sizin için bir şişe Château Thénac 2010 feda etmişim, yani şu rüzgârı bir 15 derece döndürebilirseniz, bayağı işimi görürdü!” dedim. Şu işe bakın ki, ister inanın ister inanmayın, rüzgâr 20 derece döndü ve dosdoğru gidebildim. Bâtıl inanış sahibi oldum.

Denizde aylar geçirdikten sonra karaya dönmek zor mu?

Hakikaten dönüyor muyuz ki? Bu sefer, her zamankinden fazla vaktimi alıyor. Kendimi biraz kayıp gibi, başka yerde gibi hissediyorum. Dalgalanıyor. Bu nekahet dönemi biteceği zaman, artık aynı olmayacağımı biliyorum. Bu son Vendée Globe yarışı değiştirdi beni. Artık daha çok göreceleştiriyorum. Zaten bir şey söylemeden önce dilimi ağzımın içinde kırk kere çevirirdim. Artık iki misli olacak.

Escoffier’yi kurtardığınızdan beri, herkes sizden bir “kahraman” diye bahsediyor. Size nasıl bir etkisi oluyor bunun?

Bana etkisi mi? Çok basit… [Daniel Balavoine’ın şarkısını söylüyor] : “Ben bir kahramaaaan değiliiiim!” [« Je ne suis paaaas un hérooos ! »] Yarış sırasında Anne bana, “Seni takip eden bütün o insanlar, manyak bir şey bu!” diyordu. Nedenini anlamıyordum. Güzel suratlı biri değilim, bir atlet de değilim, hiçbir şey değilim…  Dönüşümde, bütün o insanların bana, “Bizi ne kadar güldürdüğünü, ne hayaller yaşattığını bir bilsen!” demelerine çok şaşırdım. Onlara nedenini sorduğumda, “Lâfı eveleyip gevelemiyorsun, dürüst geliyor” diyorlar bana. Görünüme önem verilen bu taklit ve yapmacık devrinde, samimiyete ihtiyacımız var. Rémi Mauger’nin belgesel filmi “Kendi Hayatında Paul”ü (Paul dans sa vie, 2004) düşündürüyor bu bana. Cotentin bölgesindeki ufak toprak parçasını eken bu tarımcı niye bu kadar etki yarattı? Dünyanın her tarafından mektuplar yollandı ona! Kuşkusuz ondaki sadelikten, hakiki inceliktendi bu. İnsanlara iyi gelmek…, gerçek bir mutluluktur bu. Bunun altında da kalmıyorlar. Ama altmışımdan sonra kıçım kalkacak değil herhalde!

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus