Erdoğan’ı sandıkta kim, nasıl yenebilir? Ruşen Çakır & Levent Gültekin tartışıyor

Ruşen Çakır, konuğu Levent Gültekin ile 15 Temmuz darbe girişiminin beşinci yılını, Sedat Peker’in tekrar gündeme getirdiği kayıp silahları ve muhalefetin ortak aday arayışını konuştu.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Levent Gültekin ile uzun bir sohbet için yine karşınızdayız. Esas olarak muhalefetin nasıl bir profilde cumhurbaşkanı adayı çıkarması gerektiği konusunu konuşacağız, ama gündemdeki başka konuları da ele alacağız. Levent, merhaba.

Levent Gültekin: Merhaba, iyi yayınlar.

Ruşen Çakır: İyi yayınlar. Şimdi onu sona saklayalım, arada birkaç husus var, onları da bir konuşalım istiyorum. Muhakkak senin de söylemek istediğin şeyler vardır. Öncelikle bir kere, bu hafta biliyorsun, Perşembe günü 15 Temmuz’un beşinci yılı ve bayağı bir gündemde olacak. Ama ilginç bir şekilde, beşinci yıl olmasına rağmen, ya ben fark etmiyorum, iyice koptum, ama çok fazla bir şey görmüyorum. Hani bir propaganda faaliyeti vs. birtakım filmler falan yapılmış, ama çok büyük bir heyecan yok gibi geliyor bana. Galiba ben yanılıyorum, bilmiyorum. Her neyse, bu beşinci yıla, geldiğimiz noktada ne diyorsun? Yani sonuçta bu beş yılda çok şey oldu, acayip şeyler oldu. Ama ne oldu sonuçta, nasıl bir yere geldik?

Levent Gültekin: Darbenin zararını Türkiye çekti, kaymağını da iktidar yedi. Beş yılın özeti bu. Beş yılda darbenin suyunu çıkarmış, her türlü menfaati için her türlü şeyini istismar etmiş bir iktidar var. Ben 15 Temmuz olduğunda da böyle bir tanımlama kullanmıştım; bugün aynı tanımlamayı tekrar edeyim: Darbe Türkiye’ye karşı yapıldı, ama iktidar da onun sayesinde kendine büyük bir alan açtı, otoriterliği daha da kurumsallaştırıcı adımlar atmak için darbeyi bir bahane olarak kullandı. Zaten bunu gizlemediler, biliyorsun. Erdoğan’ın “Allah’ın bir lütfu” cümlesi ile yaptığı bir tanımlama vardı 15 Temmuz üzerine. Türkiye’ye kaybettirenden kastım, evet, Türkiye’nin canına kastettiler, her kimse. Ne kadarı kurgu olursa olsun, ne kadarı oyun olursa olsun, ne kadarı bizim bildiğimiz Cemaat’in devleti ele geçirme çabasına mâtuf davranışlar olursa olsun, her ne ise orada Türkiye’nin canına kastedilmiş bir darbe vardı. İktidar bunu kendisine yapılmış gibi gösterip, üzerinden büyük bir nemalanma, büyük bir kaymağını yeme yolunu seçti. Peki, arkasına baktığımızda ciddi bir FETÖ eylemi var mı? O da yok. Garip gurebayı hapse tıkmakla, KHK ile işinden atmakla, pasaport vermemekle, SGK’dan atmakla, buna benzer şeylerle garip gurebayı mahvederek FETÖ ile mücadele ettiği yalanını da uyduruyorlar, yargı borsaları da ortada. Zaten FETÖ dediğimiz, ben FETÖ dediğimde, Cemaat’in bütününden bahsetmiyorum, Cemaat’in üst kademelerinden belki birkaç bin kişilik böyle bir kulüp, büro üyesi gibi diyebileceğimiz bir grup var; onların hesaplar vardı, planları vardı; devletteki kadrolaşma, derin devlet olma çabası vardı: Yargıda, askerde, emniyette, eğitimde, bütün bürokraside ülkeyi yöneten pozisyonuna geçmek ve istedikleri gibi yönetmek. Ülkeyi o kalıba sokma çabası. Bu birkaç bin kişinin kaçmasına, yurtdışına gitmesine göz yumdular. Kalan garip gureba ile, yok bilmem Bank Asya’ya üç kuruş para yatırdı, yok bilmem filan sendikaya üye oldu dedikleri garip gurebayı hapse atarak mücadele yaptıklarını söylüyorlar — o da yalan. Dediğim gibi darbenin zararını Türkiye gördü, kaymağını da iktidar yedi.

Ruşen Çakır: Burada tabii şöyle de bir husus var: O giden kaymak tabaka da burada büyük bir kısmını garip gureba diye tarif ettiğin o insanların yaşadıkları mağduriyetler üzerinden kendi varlıklarını sürekli yeniden üretiyorlar. Mesela Meriç Nehri’nde hayatını kaybedenler, Ege’de hayatını kaybedenler ya da hamile kadınlar, cezaevlerindeki çocuklar vs.. Bütün bunların hepsi çok büyük dramlar. Ve bu dramlar üzerinden yurtdışındaki kendi varlıklarını –hepsi olmasa bile büyük bir kısmı–, eninde sonunda hayatlarını idâme ettirebiliyorlar, buradaki insanlar ise ettiremiyor. Öteki taraftan, AKP ile ilgili de şöyle bir hususu özellikle hatırlatmakta tekrar tekrar fayda var: 2015 Haziran seçimi ile iktidarı kaybetmiş bir AKP ve Erdoğan var. Arada yaşanan gerilimli süreç ve Kasım’da zorla yeniden iktidarı almış, ama çok ciddi bir şekilde bir meşruiyet sorunu olan bir iktidara Kasım’dan altı, yedi ay sonra büyük bir meşruiyet alanı açtı. Yani “AKP’nin, Erdoğan iktidarının ömrü tamamlanıyor mu, tamamlanmıyor mu?” tartışmasının ortasında, gerçekten çok büyük bir alan açtı. Ve onun üzerinden zaten olağanüstü hal vs. ile, senin de söylediklerinle beraber, gerçekten halktan gelmeyen ya da azalan ve daha da azalacağa benzeyen desteği bir şekilde Fethullahçılar, bu darbeyi tezgâhlayanlar resmen sundular. Çok acayip bir olay hakikaten.

Levent Gültekin: Şimdi sen konuyu açtığın için ben de bununla ilgili birkaç cümle diyeyim; çünkü uzun zamandır söylemek istediğim, fakat bir türlü fırsatını bulamadığım bir cümleydi. Şimdi diyoruz ya — ben genel olarak sık kullanırım: “Türkiye’nin en büyük kaybı, utanma duygusunu kaybetmiş olmasıdır” diye. Ben bu cümleyi ettim diye insanlar genel olarak iktidara yönelik zannediyorlar sadece. Halbuki iktidar değil, senin söylediğin gibi Cemaat mensuplarının kimilerine baktığında, onlarda da zerre kadar bir utanma duygusu kalmamış gibi hareket ediyorlar. Mesela AK Parti seçmenini fanatizmle suçluyorlar, körlükle suçluyorlar, gerçeği görememekle suçluyorlar. Kimi gazeteciler –yurtdışında yaşayıp da Türkiye’ye yönelik hâlâ konuşan, yazan çizenleri kastediyorum, önemli bir kısmını– bir gün dönüp bakmıyorlar, “Biz nasıl bir utancın parçası olduk?” diye. Hâlâ konuşmaya devam ediyorlar, “Nereden yüz bulup da hâlâ başkasını suçlama hakkını nereden buluyoruz?” demiyorlar. Yahu gözümüzün önünde kumpaslar kuruldu, ortaktınız; gözümüzün önünde insanlar hapse atıldı, ortaktınız; gözümüzün önünde iktidarla beraber ülke yıkıma götürüldü, siz ortaktınız. Gözümüzün önünde… Ya, ben şahit oldum, yani emniyet müdürüne kumpas düzenlendi, ben şahit oldum, adam geldi ağladı. Hiç unutmuyorum, anlatayım. Şimdi bak hâlâ şey yapıyorlar. Biz o zaman Star’dayız Ruşen, bir kaset geldi, CD geldi, Emniyet İstihbarat Daire Başkanı ile ilgili bir fuhuş operasyonu çekiliyor. Ben de yayın işlerine katılmıyorum, ama yöneticiyim; fakat yayın toplantısında konuşuluyor “Bunu yayınlayacak mıyız yayınlamayacak mıyız?” diye. Biz bunu konuşurken –o zaman İbrahim Kiraz koordinatördü–, bu adı geçen Emniyet İstihbarat Daire Başkanı –şimdi adını unuttum, ben sonra tanıştım kendisiyle–, o çocuk apar topar ulaşıyor bizim İbrahim Kiraz’a. “Abi,” diyor, “gözünü seveyim ben imam-hatip mezunuyum” diyor. Ben böyle bir şey yapmam, yapmadım da. “Bunlar” diyor, “Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nı almak istiyorlar” diyor, “benim ayağımı kaydıracaklar” diyor, “başka bir yol bulamadılar” diyor, “bana böyle bir kumpas düzenlediler” diyor. Neyse, bunun üzerine Tayyip Bey bu çocuğu oradaki görevinden aldı, yerine kim geldi? Meşhur olan, neydi adı? O Cemaat’in en bilinen İstihbarat Daire Başkanı vardı ya?

Ruşen Çakır: Evet, anladım, eski isimleri unuttuk ne zamandan beri…

Levent Gültekin: İsimlerini unuttuk ne zamandan beri. Neyse, onu getirdiler koydular. Sonra bu çocuğun bu haberi Sabah’ta haber oldu, STV’de haber oldu, Bugün’de haber oldu. Sonra bu çocuk gitti Ruşen, mahkemede kazandı, sahte olduğuna dâir, delil üretildiğine dâir belge elde etti ve bu çocuk bir gün, hiç unutmuyorum, STV’nin yayın yönetmeni Hidayet Karaca ile bir yere karşılaştığında, Hidayet Karaca ne diyor bu çocuğa biliyor musun? Şöyle bir sırtına vuruyor, “Ya, kusura bakma, sana da çok büyük ayıp ettik, ama o makam bize lâzımdı” diyor. 

Ruşen Çakır: Hidayet Karaca da içeride yatan ender üst düzey isimlerden birisi.

Levent Gültekin: Şimdi, buradan baktığımızda Hidayet Karaca, gazetecilik yapmış, hapis yatıyor gibi oluyor. Şimdi bu insanlar bunun ortağıydılar. İnsan bugün konuşmak için biraz utanır, biraz bakar “Ben ne söylüyorum?” diye. Yıllarca biz anlattık siz duymadınız. Ha, diyelim haberiniz yoktu; biz anlattık, bunların hiçbirini duymadınız. Yukarıyı kastediyorum; tekrar söylüyorum: Aşağıdakiler hakikaten gariban, hakikaten temiz insanlar; onlar da “Bu cemaat bu ülkeye iyilik yapar, temiz hizmet yapar, çalmaz çırpmaz” diye gittiler oraya gönül verdiler. Kimse, “Ya kardeşim, bu ülkeye zarar verir, kumpas kurar, ona kaset düzenleyeyim bunu tehdit edeyim” diye Cemaat’in üyesi olmadı yani; bunlar tertemiz insanlar, Anadolu insanı. Ama yukarıdaki o çakal grubu, onlar biliyorlardı; bilmekle de kalmadılar, sen söyledin biz söyledik. Dönüp de, “Bir dakika arkadaş, bu adamlar ne diyor? Ya, bunlar delirmiş mi? Bizimle ilgili böyle ithamlarda bulunuyorlar” demediler bir gün. Şimdi kalkmış hiçbir şey yokmuş, sanki biz bu ülkede bunları yaşamamışız gibi, AK Parti seçmenine lâf sokuyorlar, onları aptallıkla suçluyorlar, gözü kör olmakla suçluyorlar, menfaatin çıkarın peşine gitmekle suçluyorlar. O yüzden diyorum: Türkiye’nin en büyük kaybı utanma duygusunu kaybetmiş olmak. Ama bunlar zannediyorlar ki: “Biz böyle konuşuruz, yarın Türkiye’ye geliriz”. Şunu unutuyor bu arkadaşlar: Kaybettiler. Hepimiz sussak, hepimizi görmezden gelsek, ağaçlar onların yaptıklarını unutmaz. O yüzden bence sussunlar, kenara çekilsinler; güya muhalefet yapıyoruz diye hizmet yaptıklarını zannediyorlar. Bence kötülük yapıyorlar ülkeye.

Ruşen Çakır : O çakal lâfını tuttum. Benim gündelik hayatta çok kullandığım bir lâftır, ama böyle yayınlarda pek kullanmıyorum, ama güzel lâf. Şimdi, 15 Temmuz’dan biraz daha devam edelim. Sedat Peker nedense artık şey oldu, tüm Türkiye’yi kibrit kutusuna koydu, videoları kesti ve ama bu kayıp silahlar meselesi yine ortalığı biraz karıştırdı. Aslında kayıp mıdır değil midir o da birazcık tartışmalı bir hikâye. Sedat Peker’in bir yığın konuda söyledikleri üzerinden insanlar çok çok konuştular; ama bu konuda, çok netâmeli bir olay olduğu için biraz ellerini sürmeye korkuyorlar bu olaya. Genel olarak baktığımda çok köpürtülmüyor. Çünkü hakikaten silah var; işte, Özel Harp Dairesi adı geçiyor, şu oluyor bu oluyor. Bayağı bir miktar silahtan bahsediliyor; yüz bini aşkın, değil mi?

Levent Gültekin: Beş tabur silah. Evet, yüz bini aşkın beş tabur ediyormuş.

Ruşen Çakır: Evet, ne diyorsun? Aslında insanlar birazcık çekiniyor konuşmaktan, ama bir yandan da biz gazeteciler ve yorumcuların da biraz temkinli yaklaşmasında yarar var sanki; gerçek olmadığı anlamında demiyorum. Hiç şaşırmam; yani bu silahların alınıp dağıtılması falan, ama burada sanki birazcık dikkatli olmak gerekiyor. Ne dersin?

Levent Gültekin: Bence bir kere şöyle: Hem gerçek olma ihtimali çok düşük, yüz bin silahtan bahsediyoruz. Bu çok büyük bir rakam. Bu böyle envanterle kolay ortaya çıkabilecek bir rakam. Kimsenin o yüz bin insanın ne yapabileceğini göze alacak kadar gözü dönmüş olma ihtimali yok. Tayyip Erdoğan’ın yüz bin tane müridi olsa veyahut Süleyman Soylu’nun yüz bin tane müridi olsa, insan onlara bile güvenip de eline silah veremez. Çünkü yarın kime doğrultacağını bilemez; insan bu, sonuçta robot değil ki. Hani ben kurdum ettim, bu yüz bin kişi benim düşmanıma saldıracak. O yüzden hem abartılı bir rakam; ikinci olarak da bu silah meselesi iktidarın çok işine yarayan bir propaganda aracına dönüştü. Şimdi biz biliyoruz ki otoriter yönetimler, daha doğrusu bütün otoriter yönetimler, bilhassa bizim ülkemizde Erdoğan iktidarını korku imparatorluğu yönetiyor. 2015 Haziran’ından sonraki süreci hatırlayalım: Adam sadece korku ile tekrar iktidarı kazandı, yaydığı korku ile. Elindeki tek sermayesi: 1) kutuplaşma 2) korku yaymak. “Bunlar iktidarı vermezler” duygusunu yerleştirmek; “Yakarız yıkarız çatışırız öldürürüz, ama vermeyiz” duygusu. Yani bu öğrenilmiş çaresizliğe itmektir rakibi, karşı tarafı. Şimdi bu silah meselesinin çok sorumsuzca dolaştırıldığı kanaati var bende. Yazan muhalif kesim de, “Ya biz dikkat edelim, hayır, böyle bir saçmalık olur mu?” demiyor. Demiyor, çünkü işine geliyor o korkunun yayılması. Varmış gibi, “Biz gerekirse ölümü göze alırız, gerekirse çatışırız da bu iktidarı vermeyiz” duygusunun yerleşmesi iktidarın çok hoşuna gidiyor. O yüzden bu tip şeylere pabuç bırakmamak lâzım; bunlara inanmamak lâzım. Velev ki gerçek olsa bile, bu işler öyle hani kabında durduğu gibi durmuyor. Silah verdi, onlar alacak sokağa dökülecek. Muhalefet kendi etkinliğini göstersin, %60 çıksın sandıktan, açık ara bir farkla, bakalım iktidar vermiyor muymuş iktidarı. Görelim nasıl vermediğini. Öyle bir dünya da yok. Onun altından da kalkamaz, zaten yönetemez hâle gelir. Bugün Tayyip Erdoğan’ın, Devlet Bahçeli’nin veririz vermeyiz tartışmalarının zerre kadar kıymet-i harbîyesi yok. Dediğim gibi, sadece, “Karşı tarafın yüreğine bir korku salabilir miyiz?” çabası. Asıl bu tarafın yapması gereken şu, bütün anketler şunu gösteriyor: “Çoğunluğuz; korkması gereken biri varsa sizsiniz. Çünkü hukuksuzluk yaptınız, çünkü demokrasiyi katlettiniz, çünkü ekonomiyi mahvettiniz, çünkü yolsuzluklar ortada. %60 kazandığında, yargının önüne çıkacaksınız.”

Ruşen Çakır: Ama işte %60 derken dönüp dolaşıp bütün yayınlarda bunu yapıyoruz. Aritmetik olduğu o zaman şimdi %40-%60 diyelim, o zaman tamam; ama eğer onu iyice deşersen, bir bakıyorsun ki %60 dediğinin içinde aslında çok ciddi bir şekilde HDP oyu var. Yani orada açıkçası HDP’nin seçmeni önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminin –diğerlerinin de olabilir, ama özellikle cumhurbaşkanlığı seçiminin– kaderini belirleyecek ve artık bunu biliyoruz. Ve Erdoğan’ın iki buçuk yıl sonra Diyarbakır’a gitmesi, çok bir şey söylemeden dahi olsa gidip orada gözükmesi, “Serok” diye karşılanması ya da Kürtçe pankart açılması vs. olabildiği kadar oyu almak ya da en azından HDP seçmenini nötrleştirmek hesabı yatıyor. Çünkü biliyor ki ikinci tura kaldığı zaman, eğer HDP seçmeni kendisinin karşısındakine oy verirse kaybedecek. Ya onu yanına alacak… ama Bahçeli yanındayken onu yanına alması da pek mümkün gözükmüyor; o zaman en azından alabildiği kadarını alıp, en azından sandığa gitmemesini sağlamak, boykot etmesini sağlamak. Bu aslında naif bir şey gelebilir, ama öte yandan hep aynı şeyi konuşuyoruz. Muhalefetin de HDP’ye hâlâ bir “çantada keklik” gibi bakması hususu var, oradan cesaret alıyor. Yani öyle değil mi? Yani orada dediğim gibi %60’lık bir blok oluşmuş olsa, ona göre, ya Diyarbakır’a gitmeyecek, ya da Diyarbakır’da çok daha başka mesajlar verecek. Şimdi böyle bir kilitlenme hâli var. Ve herkes bir şekilde ortadaki o gruba, “Hadi tercihini yap” diyor; ama tercihini yap derken kendisinin iyiliğini değil, öteki tarafın kötülüğünü anlatarak yapmaya çalışıyor. Yanılıyor muyum?

Levent Gültekin: Şimdi ben %60 derken partileri kastetmedim. Şunu söyleyeyim: Halk olarak bakıyorum ben. Yani ülkenin gidişatından memnun olmayan bir %60-65 var Ruşen. Bu AK Partili de olabilir fark etmez, HDP’li de olabilir CHP’li de. Önemli olan bu %65’i konsolide edebilmektir. Zaten kazanmanın formülü buradan geçiyor. Bu %65’i değerler ve ilkeler etrafında toplamadığı müddetçe, bizim konuşmamızın bir anlamı kalmıyor. O yüzden muhalefete habire konuşmamız gerekiyor; o yüzden artık yüzümüzü muhalefete dönmemiz gerektiği kanaatindeyim. Ben o yüzden sıklıkla bütün sözlerimi, bütün konuşmalarımı muhalefet üzerine yapıyorum; çünkü burada var zaten %65. Artık buradaki %35’le vakit kaybetmenin bir anlamı yok. Oradan bir iki tane daha gelsin demenin de bir faydası yok. Burası kaybetmiş zaten, Erdoğan kaybetmiş; rakamsal olarak baktığımızda, psikolojik olarak baktığımızda üstünlüğü hep kaybetmiş, anket verilerinde kaybetmiş, iktidarı yönetmeyi kaybetmiş, ittifakla mecburiyetinden dolayı… anlatabiliyor muyum? Burada kazanan yok. Şimdi bu kazanmanın organize edilmesi lâzım. Organize %65’i bir duygu etrafında toplamak, bir amaç birliği sağlamak. Bu HDP’yi, İYİ Parti’yi, şunu bunu bir araya getirmek. Ya şimdi bugün olan bir şeyi anlatayım da izleyicilerimiz de biraz gülsünler. Hadi bu HDP seçmen matematiksel olarak baktığımızda, burada HDP meselesi değil, zannediyorlar ki biz illa HDP’yi de aramıza alalım çabasındayız. Bu değil arkadaşlar; bunu anlatamıyoruz insanlara. Bu bir HDP meselesi değil; bu çok basit: Bir restorasyon yapılacaksa, o masada herkesin olması lâzım. Birinci neden bu. İkinci neden: Matematiksel olarak bu partilerden biri olmadığında kazanamıyorsunuz. HDP olmadığında da kazanamıyorsunuz, İYİ Parti olmadığında da kazanamıyorsunuz, Deva ile Gelecek olmadığında da kazanamıyorsunuz, diğeri CHP olmadığında da kazanamıyorsunuz. İşin doğası gereği mecburen bir arada olmanız gerekiyor, matematiksel olarak. Şimdi bu o kadar çok kafama takılmış ki, rüyamda –anlatayım da izleyicilerimiz de biraz gülsünler–, rüyamda Meral Akşener ile konuşuyorum. Meral Akşener’e diyorum ki — çok ama damardan bir konuşma: “Abla,” diyorum, “gözünü seveyim” diyorum, “belki” diyorum, “ittifak adaylığı sana kalabilir. Belki sen olabilirsin aday” diyorum, “çünkü ne olacağını bilmiyoruz bu hafta. Millet ittifakı kime karar verir kestiremiyoruz” diyorum. “Abla belki sen aday olursun” diyorum. “Ya belki sen aday olduğunda, peki çıkıp HDP seçmenine ne diyeceksin? Ya, ben muhalefetken sizinle hiç do*ru düzgün bir yakınlık kuramadım, dostluk kuramadım ya da görüşmedim bile, ama şimdi gelin cumhurbaşkanlığı seçiminde bana oy verin” diyemezsin dedim. “Abla, bugünden bir şey yapman gerekmiyor mu?” diyorum. O da bana böyle rüyada diyor ki, göz kaş deviriyor, “Ya, haklısın, çok doğru söylüyorsun” diyor. Efendim, gözümü açtım ve baktım rüyaymış; şöyle dedim kendi kendime: “Ulan bu kadar konuşma boşa mı gitti ya!” Şimdi bunu niye söylüyorum? Yahu artık rüyalarımıza giriyor. Bu kadar matematiksel bir şey. O kadar konuşuyoruz, bu artık iktidarı tartışmak meselesi değil. Burada bir birliktelik sağlama. Ama abi, bak ben kâğıt üzerinde bir ittifaktan bahsetmiyorum; bunu zorluğunun da farkındayım, ama kâğıt üzerinden bir ittifak yapmadan da duygusal ittifak yapılabilir; sembolik adımlar, yakın durmalar, görüşmeler, ortak bir amaç belirleme, birkaç ilke belirleme. Mesela ortaya dört tane madde koyarsın; bütün partiler der ki: “Ben de o maddeler için varım”; öbürü der ki: “Ben de varım arkadaş”; öbürü der ki: “Ben de…” Otomatik olarak doğal bir ittifak oluşur zaten, o sıcaklık oluşur ve o kutuplaşma ortadan kalkar.

Ruşen Çakır: Ve o maddelere gelmeden önce biz geçen Kadri ile cuma günü bunları çok uzun uzun konuştuk, hâlâ ortada şöyle bir sorun var: Birlikte fotoğraf verme. Ben buna taktım artık. Şimdi Meral Akşener ile Davutoğlu beraber, Meral Akşener ile Kılıçdaroğlu beraber, Kılıçdaroğlu le Temel Karamollaoğlu beraber fotoğrafları var — hepsinin ayrı ayrı. HDP’yi saymıyorum; HDP ile çok olağanüstü bir iki şey dışında fotoğraf vermediler biliyorsun — bir HDP’nin ziyaretleri kapsamında, CHP ve diğerleri ile oldu, İYİ Parti hariç. Esas yan yana hepsinin birlikte olduğu… herhangi bir bağlamda, herhangi bir sembolik bir şey olabilir, çok gündelik. Yani biz genellikle hep şunu yapıyoruz; muhalefet resmi koymak istediğimiz zaman photoshop yapıyoruz. Hepsinin ayrı ayrı fotoğrafını alıp yan yana koyuyoruz. Kaç tane parti var? İlk akla gelenler altı tane mi? Ya da yedi tane. Altı diyelim. Altı tane liderin fotoğrafını yan yana koyuyoruz photoshop’ta; ama bir tane kare yok şöyle. Var mı? 

Levent Gültekin: Yok.

Ruşen Çakır: Olacak mı?

Levent Gültekin: Ben hiç ihtimal vermiyorum.

Ruşen Çakır: Ama o zaman nasıl konuşacaklar? Yani diyorsun ya? Dört madde diyorsun. Şimdi birisi dört maddeyi yazacak; o A partisine gidecek B partisine gidecek. Halbuki bunun ideali nedir? Masanın etrafında otururlar, öyle değil mi? Dört maddeyi beraber…

Levent Gültekin: Ya bir şey söyleyeceğim: Aynı masa etrafında da denk gelmelerine gerek yok. En basiti, bunun altını çizerek söylüyorum: Biraz önce söylediğim gibi Kemal Bey Meral Hanım’ı ziyaret ediyor diyelim, beraber basının karşısına çıkıyorlar, ama HDP’yi ziyaret ettiğinde beraber çıkmıyorlar. Ya bu bile ayıp bir şey; çok yakışıksız bir durum. Ya, arkadaş! Ya ziyaret etme, gerçekten bunu meşru bir parti olarak görmüyorsan, gerçekten terörle ispatlı bir parti olarak görüyorsan ziyaret etme. Ediyorsan da bu kadar korkak davranma. Çünkü ettikten sonra böyle davranmak çok çok yakışıksız ve insanı zayıf gösteren bir şey. Bak Ruşen, Türkiye’de siyasî aktör, muhalif kesimde gerçek bir lider olsaydı HDP’yi de derleyip toparlardı. Yani mesela Erdoğan muhalefette olsaydı, şu an HDP’ye kol kanat gererdi. Kol kanat germek demek korumak anlamında demiyorum, yanlışa düşmesini de engelleyen anlamında diyorum. Hani orada bazen radikal çıkışlar oluyor ya? Ona gitmesini de engelleyen bir faktör hâline gelebilirdi. Doğru düzgün muhalefette cesur bir lider olsaydı, “Biz HDP ile bir oluyoruz çünkü Türkiye’nin bölünmesini istemiyoruz, çünkü Türkiye’de bir toplum kesiminin dışarıda bırakılmasının ülkeye çok büyük bir zarar vereceğini düşünüyoruz. Evet, HDP’de bazı radikal çıkışlar var, bu sorun; ama bizim sorunumuz o radikalizmi azaltmak için yanına gidiyoruz. Çünkü biz eğer diyaloğumuzu kurarsak, beraberliğimizi yakınlığımızı sürdürürsek, hem HDP törpülenir hem de biz törpüleniriz” derdi. O törpülenmekten kastım da… radikal kısımları kastediyorum. O değerlerde buluşuruz. Bu cesaretle, bunu cesaretle topluma söyleyecek bir lider yok. Muhalefetin zaten bu günlerde bu halde olması bu cesareti gösteremiyor olmasındandır. Erdoğan, bak Erdoğan bunu yapıyor. Erdoğan kalkıyor Diyarbakır’a gidiyor, Kürtçe şeyleri yapıyor. Erdoğan’ın amacı HDP seçmenini kazanmak değil. Senin dediğin gibi, ben de onu savunuyorum: Erdoğan’ın amacı, senin dediğin gibi küstürmek, muhalefete küstürmek. “Bana gelmese bile, muhalefete küssün yeter” diyor. Şimdi o küstürmenin yolu da, “Ben bile onlardan daha fazla sizinle konuşabiliyorum” diyor hâlâ buna rağmen. “Yeri geliyor Öcalan’dan mektup istiyorum, yeri geliyor öbür Öcalan’ı televizyona çıkarıyorum, yeri geliyor geçen hafta Karayılan’ın açıkladığı gibi Kandil’e ekip gönderiyorum. Bak sizinle bir şekilde diyalog halindeyim, ben bile bu kadar.” Şimdi bunu söylüyor ve doğası gereği HDP’liler şunu diyor: “İki tane kötüden birini seçmek durumunda bırakıyorlar bizi. Eh o zaman niye seçelim ki? Biz ikisini de seçmiyoruz”. Tayip Temel’in o son yaptığı açıklama o anlama geliyor. “İki tane kötüden birini neden seçmek zorunda kalalım?” Şimdi muhalefet şöyle bir şımarık… –muhalefetin hepsini kastetmiyorum; bir kısmını, bunun da altını çizeyim–, şimdi böyle tehlikeli bir noktaya geldi muhalefet. Benim aldığım arka bilgi, kulislerden duyduğum ettiğim. Türkiye’de büyüyen Erdoğan karşıtlığını kendi hanelerine yazıyorlar ve “Nasıl olsa kazanıyoruz, artık ittifaka birlikteliğe gerek yok” şımarıklığı sardı her tarafı. Bu çok tehlikeli bir şey. Eskiden daha fazla ihtiyaç duyuyorlardı; şimdi AK Parti seçmeninden koptukça, Erdoğan giderek zayıfladıkça, “O kadar da mecbur değiliz canım, biz nasıl olsa kazanıyoruz. Haliyle ne yapacak Erdoğan’dan kurtulmak için? Ne yani? Kemal Bey’e tıpış tıpış gidecekler verecekler” sözü var ya? Onun ete kemiğe bürünmüş dönemini yaşıyoruz şu anda. Bu çok tehlikeli.

Ruşen Çakır: Burada isimler üzerinden… şimdi, Kadri beni şaşırtacak ölçüde Kılıçdaroğlu’nun adaylığını mümkün görüyor; hatta bir gün beraber bir yayın yapalım. Kılıçdaroğlu adaylığına, “Neden olmasın?”ın da ötesinde, en iyi formül gibi yaklaştı; şimdi tam olmadı ama, izliyorsa beni sonra tekzip eder; ama aslında söylediği birçok argüman bence doğru, yani özellikle Alevi kimliğinde birisinin Türkiye Cumhurbaşkanı olması, ya da Başkan seçilmesi; yani böyle mucizevî ve iyi bir şey olur bence de. Ama orada çok sorun var hâlâ. Hem kendi partisi içerisinde, hem diğerleri içerisinde, yani ittifaka girmesi muhtemel diğer partiler arasında. Şimdi bir de işin ilginç tarafı, partili cumhurbaşkanına karşı olup parti liderini cumhurbaşkanı adayı olarak telaffuz etmenin bir çelişki yaratıp yaratmadığı yolunda da bir tartışma var. Seninle daha önceki konuşmalardan biliyorum, sen bunun doğru bir fikir olmadığını düşünüyorsun, yanılıyor muyum? Hâlâ o fikirde misin?

Levent Gültekin: Şimdi bak, Kemal Bey’in adaylığı meselesi Alevilik meselesi değil. Türkiye öyle bir dönemde değil. Yani “Türkiye’de Alevi biri cumhurbaşkanı olur mu olmaz mı?” tartışmasının yapılacağı bir siyasî ortam yok. O tartışma siyaset zemininin olduğu bir yerde yapılabilir. O zaman öyle bir şeyi bir kazanç olarak görebilir ülke. Bence de çok büyük bir kazanç olur; bütün o önyargıların kırılmasına, gerginliğin kalkmasına da büyük bir vesile olur. Ama Türkiye’de şu anda Kemal Bey’in adaylığının yanlışlığı Alevi olmasından dolayı değil; benim iki tane kendimce argümanım var. Bir tanesi, bu mücadelenin “Demokrasi mi otoriterlik mi?” mücadelesinden çıkarılıp, “A partisi mi B partisi mi?” mücadelesine dönüştürülmemesi gerektiği kanaatindeyim. Yani bu Ak Parti mi CHP mi? AK Parti mi İYİ Parti mi? AK Parti mi bilmem Deva Partisi mi? Seçmenin tercihine girdiğinde, insanlar doğal olarak durumun vahametinin etkisini kaybediyorlar ve siyasî refleksle hareket etmeye başlıyorlar, doğası gereği. “CHP geleceğine biz gelelim. Onların da yolsuzluk yapanları var, bizim de var. Tamam, ne yapalım? Yapmasaydı bizimkiler” duygusu. Diğer bir nedeni ise, biraz önce söylediğim gibi, biz kapı kapı dolaştık her birimiz. Ben de sen de konuşmalarımızda söylüyoruz. Partili cumhurbaşkanı bu ülkeye büyük zarar veriyor. Yani bunu söylüyoruz. “Parti devletine dönüştürüyor” diyoruz. “Tarafsızlığını kaybettiriyor” diyoruz. Sonra dönüyoruz, “Parti lideri aday olsun, biz alalım sonra geri vereceğiz” diyoruz. Teknik olarak inandırıcılığımızı kaybederiz. Yani muhalefet inandırıcılığını kaybeder bununla. Yani bu CHP-AK Parti yarışına döküldüğünde, Ruşen, Kemal Bey’in adaylığıyla beraber bu doğası gereği CHP-AK Parti yarışına dökülür. Orada geriye kalan aktörler ister istemez silik hâle gelirler. Bu CHP-AK Parti yarışına döküldüğünde, ne Deva Partisi seçmenini sandığa götürebilirler, ne Saadet Partisi seçmeni, ne Gelecek Partisi seçmeni o duygu ile, aşkla seçime sandığa gider, ne HDP seçmeni, ne İYİ Parti seçmeni. Çünkü her parti, doğal olarak, “Biz dışarda kalacağız” der. Çünkü parlamenter sisteme dönmek öyle anlatıldığı kadar kolay değil, 360 milletvekiline ihtiyaç var. 360 milletvekili olmadıktan sonra referandum bile yapılamıyor. 360 milletvekili almak için asgari %60 oya ihtiyaç var. Diyelim Kemal Bey seçildi, diğer partiler kumda mı oynayacaklar? O yüzden ki, ben heyecanın, duygunun, enerjinin altı partinin ortak kararıyla belirlenecek isimle oluşacağını söylüyorum. O zaman herkes de, “Ben elimi taşın altına koydum, bu masada ben de varım” duygusuyla hareket edecek. O yapılmazsa, o ismin kim olduğu önemli değil, o isim dışarıdan bir olabilir, partili biri olabilir, küçük partilerden biri olabilir, anlatabiliyor muyum? Önemli olan demokratik kültürü olan, biraz dirayetli, biraz kararlı ve barışçıl bir üslûp kullanabilecek bir isim. Bu altı yedi parti, kimlerse onların ittifak ettiği, bir isim olması gerekiyor. Parti başkanlarını ben buradan şöyle görüyorum: Kabul edelim ki Kemal Bey iyi bir insan olabilir, iyi bir siyasetçi olabilir; ama çekip çevirmek, halkı peşinden sürüklemek, heyecan dalgası yaratmak… bunlar tek tip, hani öyle görüldüğü gibi değil, aday…

Ruşen Çakır: Şimdi söylediğin yerler şimdi diyor ki, yani Youtube’a yazıyorlar hemen: “Kim o zaman Levent Gültekin, söyle var mı öyle bir isim?” diye.

Levent Gültekin: Bunun çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Herkes getirip bunu bir isme indirgiyor. Ben ismin seçiminde o altı kişilik, altı partinin ittifakının önemli olduğunu düşünüyorum. O altı parti ittifak ettikten sonra, onlarca yüzlerce isim bulunur; onu söylüyorum. Ben böyle cumhurbaşkanlığına olağanüstü bir insan profili çizmiyorum. Şundan eminim: Sokakta ortalama eğitimli bir genç, iyi eğitimli üniversite mezunu bir genci götürün, Tayyip Erdoğan’dan daha iyi yönetir. Bu kadar eminim bundan. Çünkü yönetebilir. Tayyip Erdoğan’ın şu andaki iktidarı yönetmiyor bile. Yani birazcık ülkenin iyiliğini isteyen herkes mevcut iktidardan çok daha iyi yönetir.

Ruşen Çakır: Şimdi bu söylediğinden hareketle, biliyorsun, Ekrem İmamoğlu’nun ve Mansur Yavaş’ın isimleri hep gündemde. Şu âna kadar Mansur Yavaş daha çok söyledi, “Ben belediyeye bakıyorum” dedi. Ekrem İmamoğlu açık bir reddedişe girmedi; ama benim gördüğüm kadarıyla, ikisi de aslında bunu istiyorlar. Olur olmaz ayrı bir şey; ama bunu istiyorlar. Bu senin çizdiğin profile mesela İmamoğlu ya da Mansur Yavaş uyuyor mu? Kafanda, hani olur dediğin?

Levent Gültekin: Altı parti anlaştıktan sonra tabii ki uyabilir. Ama orada başka bir şey daha var, burada söylemeli miyim bilmiyorum. İki profil için de söyleyeceğim: Suya sabuna dokunmadan cumhurbaşkanlığına koyun yaklaşımı pek sağlıklı bir yaklaşım değil. Ben özellikle Ekrem Bey’in, mesela hem cumhurbaşkanlığı hevesinde olup hem de Türkiye’nin temel meseleleriyle ilgili tek bir cümle etmiyor olması, kenarda durup Tayyip Erdoğan ile sıcak diyalog kurma çabasını biraz sorunlu görenlerdenim. Mansur Bey için ise, hem bir taraftan en temel konularda hiçbir cümlesi yok; mesela bilmiyoruz fikirlerini. Tamam, çok iyi bir belediye başkanı; ben Mansur Bey’i çok yakından tanıyorum, çok dürüst. Türkiye’de tanıdığım en dürüst siyasetçilerden biridir diyebilirim, yani başında geliyor. O kadar dürüst, namuslu, temiz bir insan. Şimdi sadece bu değil; demokratik kültürü, hangi meseleye nasıl yaklaştığı, o birleştiriciliği yapıp yapamayacağı, çekip çeviremeyeceği… anlatabiliyor muyum? HDP’lilerle diyalog kurup kuramayacağı… bütün bunları bilmiyoruz. Bunları bize göstermiyorlardı zaten. Çünkü göstermeleri durumunda tepki alacaklarını, bazı kesimlerden tepki alacaklarını düşünüyorlar. Bazı kesimlerden tepki alacaklarını düşündükleri konulara hem girmiyorlar, ama hem de adaylıklarda adlarının dolaşmasından da rahatsız olmuyorlar ve bunu da engellemiyorlar. Ve şimdi tekrar söylüyorum: Meral Hanım bile, bak Meral Hanım bile çıkıp “Ben aday değilim, önemli olan ittifaktır, önemli olan bu birlikteliği sağlamaktır, o birlikteliği sağladıktan sonra isim kolay, onu buluruz” dediği halde, kamuoyunun bazı isimleri habire pompalaması. O isimlerin çıkıp da, “Ya arkadaş, mesele ben meselesi değil, filan meselesi değil. Mesele bu birlikteliği sağlamak. O birliktelikle beraber Türkiye’de yeni bir restorasyon süreci başlatabilmektir. Bu restorasyonu başlatmanın yolu da bu birliktelikten geçiyor. İsim önemli değil. Lütfen manipüle etmeyelim, hedef şaşırtmayalım. Bu ittifakı zorlaştırmayalım” demesi gerekirken, hiçbir şey demiyorlar. Hiçbir şey demiyorlar ne yazık ki. Bu da ister istemez Millet İttifakı’nın kendi arasında tartışmalara neden oluyor, ben bildiğim için söylüyorum. Ciddi bir rahatsızlık var mesela. Millet İttifakı’nın diğer mensupları arasında. “Ya arkadaş, yani bugünkü isimlerin mi dolaşması gerekiyor ortalıkta? Önce bir ilkeler, önce bir birliktelik olması gerekmiyor mu?” diyenler var bir sürü. Resmî olarak Millet İttifakı’nın parçası olmasalar da, aynı zamanda orada görünen diğer küçük muhalefet parti liderlerinde de var aynı rahatsızlık, büyüklerinde de var. O yüzden bize düşen, bu rahatsızlığı büyütmeden olabildiğince yapıcı, oradaki o birlikteliği kolaylaştırıcı ve muhalefeti cesaretlendirici olmaktır. HDP ile bir araya gelmekten korkan davranışından vazgeçirici bir baskı tavrı ve yaklaşım geliştirmek.

Ruşen Çakır: Burada aklıma şimdi şey geldi: 2005-2006, öyle bir tarihti, Mehmet Ağar Doğru Yol Partisi’nin başındayken, “düz ovada siyaset” demişti hatırlıyor musun?

Levent Gültekin: Evet, evet.

Ruşen Çakır: Mehmet Ağar gibi birisi o tarihte –tabii konjonktür şu bu falan–… böyle bayağı ilginç bir çıkıştı. Yani bir tarafta Türkiye’de şahinliği ile özdeşleşmiş bir ismin çıkıp böyle bir şey söylemiş olması. Şimdi o noktanın bile gerisinde bir pozisyonu var Meral Akşener’in, şu hâli ile baktığımızda, Kürt meselesinde…

Levent Gültekin: Sadece Meral Akşener’in mi?

Ruşen Çakır: Efendim? 

Levent Gültekin: Hepsinin. Sadece Meral Akşener’in değil de hepsinin.

Ruşen Çakır: Evet de, ben şimdi Meral Akşener doğrudan benzer bir profil olduğu için onu söylüyorum. Hani şunu söyleyeceğim: Bir daha rüyanda görürsen söyle, en azından “düz ovada siyaset”e benzer bir açılım yapsın.

Levent Gültekin: Aa bu arada izleyicilerimize de rüyanın sonunu anlatayım. Aradım bugün kendisini; rüyayı anlattım — öyle bırakmadım ortalıkta yani. Neyse, şu anlamda söyleyeceğim: Şimdi Mehmet Ağar’ın çıkışı da Tayyip Erdoğan’ın çıkışı da özgüvenden geliyor Ruşen. İnsanın özgüveni biraz şeyle ilgili bir şey, kendi haklılığına olan inancın, özgüvenin kaynağı insanın kendine olan inancıdır. Yani kendi sözünün davasının, o sürdürdüğü siyasetin haklılığına olan inancıdır. Şimdi Mehmet Ağar, dediğin gibi en şahin, en bu uçtaki siyasetçi, “düz ovada siyaset” deyip siyasetin önünü açacak bir çıkış yapabiliyorsa, mevcut muhalefetin onun on katını yapabiliyor olması lâzım. Yapamıyor olmalarının nedeni, kendilerine olan güvensizlikten kaynaklanıyor; kendi duruşlarına, kendi iç dünyalarına, kendi sürdürdükleri siyasete olan güvensizlikle ilgili bir şey. Şimdi sadece o değil; LGBT meselesinde Erdoğan en İslâmcı olduğu dönemde çelenk gönderdi 2005 yılında, anlatabiliyor muyum? Şimdi zaten bu tip cesaretleri gösterebiliyorsan lider oluyorsun ve kazanıyorsun. Ne yazık ki şöyle bir tersliği var muhalefetin: Siyasetçi lider toplumu dönüştürendir; eğer toplumu dönüştürebiliyorsan, inandırabiliyorsan lider oluyorsun. Bizim talihsizliğimiz, muhalefet tam tersine toplumdan etkileniyor. Toplum muhalefeti dönüştürüyor. Ama o da gerçek olan değil, çünkü algı üzerinden… yani algılar bize diyor ki: “Burada büyük bir kutuplaşma var”. Algı bize diyor ki: “HDP’ye yönelik bir rezerv var toplumda”. Ve o algı üzerinden de mevcut muhalefet liderleri, “Acaba böyle bir cümle dersek, toplumu kaçırır mıyız?” duygusuna kapılıyor. Halbuki hem bu gerçek değil, hem de zaten böyle bir algı gerçek olsa bile, çıkıp da, “Bakın biz HDP ile bir araya geliyoruz, çünkü ülkenin bölünmesini istemiyoruz, siz istiyor musunuz? Dışlayalım bölünsün mü bu ülke?” diyecek kadar o toplumun zihnini dönüştüremiyorsan, yani HDP ile bir araya gelmenden rahatsız olan seçmene bir araya gelmenin elzem olduğunu anlatamıyorsan; bunun hem birlik için, hem barış için, hem matematiksel sonuç için inanılmaz bir gerçeklik ve mecburiyet olduğunu anlatamıyorsan, o zaman siyaset yapamıyorsun demektir. Şimdi o yüzden muhalefete ben biraz daha fazla kızıyorum. Hiçbir şey yapmıyor. Yani “hiçbir şey yapmıyor”dan kastım şu değil: Konuşmuyorlar, demeç vermiyorlar, tweet atmıyorlar, tepki göstermiyorlar meselesi değil. Daha önce de bir örnek vermiştim: Ruşen, bir çark dönüyor; mevcut çark şu anda da dönüyor. Bu çarkın arasına bir çelik leblebi atmak gerekiyor. O leblebiyi attığınızda çark atar. Şu anda mevcut iktidarın çarkı dönüyor ya? Muhalefet bir leblebi aramıyor. “Nedir o leblebi?” demiyor mesela. Tamam, biz tepki veriyoruz, kınıyoruz, pankartlar asıyoruz, grup toplantılarında konuşuyoruz, esnafı ziyaret ediyoruz; ama çark dönmeye devam ediyor, bozulmuyor çark. O zaman bizim bu çarkı attıracak bir demir leblebi bulmamız lâzım. O bir söz müdür, bir davranış mıdır, bir politika mıdır, bir isyan mıdır, bir tavır mıdır?… Mesela meclisi terk etmek midir — örnek veriyorum? Ya da HDP’ye gidip, kalkıp başsağlığı vermek midir? Bir anda ortalığı darmadağın edip iktidarı savunmaya sevk edecek gibi bir şey. Bu alanda hiçbir şey yapmıyor, çark dönmeye devam ediyor; onlar da o çarkın bir dişlisi gibi devam ediyorlar, konuşmalarla esnaf ziyaretleriyle. Türkiye’nin açmazı burada. Yani evet, Erdoğan kaybetmiş; ama kazanan bir türlü netleşmediği için muhalif kesimde, yani toplumun muhalif kesimini kastediyorum, toplumsal muhalefette o yeterli heyecan, yeterli dirayet, yeterli enerji oluşmuyor. %60 büyük bir rakam Ruşen; %65 ülkenin gidişatından memnun değil, daha ne olsun ki? Kopmuş zaten halk.

Ruşen Çakır: Peki, son olarak toparlayalım da. Şimdi aslında bunu daha önce seninle yaptığımız yayında konuştuk; ama her seferinde dilimin ucuna geliyor: Gelecek ve Deva partilerinin yaşadıkları… Geçen Diyarbakır’dan arkadaşlarla iki ayrı yayın yaptım. Birisine Altan Tan, Reha Ruhavioğlu, en son dün yaptığımda Mehmet Kaya, Cuma Çiçek vardı. Orada hatırlıyorum, daha partiler kurulmadan önce Rawest’çiler bir kamuoyu araştırması yapmışlardı. Ve biz Medyascope’a yüklemiştik raporlarını. Binlerce insan okumuştu; yani “Yeni partilere Güneydoğu’da seçmen nasıl bakıyor?” araştırmasına. Sonra partiler kuruldu; şimdi Güneydoğu’dan bahsediyorum, ama bunu tüm Türkiye’ye de aktarabiliriz belki. Yani orada ne oldu? Bir yerde bir tıkanma var; ikisi için de ayrı ayrı, belki ayrı gerekçelerle ama, iki parti de bir türlü bir eşiği aşamıyorlar, aşacak gibi de gözükmüyorlar şu hâliyle bakıldığı zaman. Yani bir tekrar olacak ama…

Levent Gültekin: Aşamazlar. Ben seninle yaptığım programlarda daha kurulmamıştı; Deva da kurulmamıştı, Gelecek de kurulmamıştı. Daha kurulmadıklarında ben iki partinin de bir varlık gösteremeyeceklerini, bunun teknik olarak mümkün olmadığını söylemiştim. Niye? Bu sistemde partilerin bir anlamı yok. Yok. Babacan yüzde beş alsa ne olur, yedi alsa ne olur? Seçmen de bunu görüyor. On alsa ne olur? Diyelim yirmi beş alsın. Ne olur ki mesela? Ya da Davutoğlu beş değil yedi alsa, on alsa, on beş alsa ne olur? Bu sistemde partilerin bir karşılığı yok Ruşen; bir kere bu birinci neden. İkinci neden, siyaset rüzgâr meselesidir. Toplum güçlü olana gider. Şu anda iki kutup arasında bir yarış var, ya da mücadele var. O iki kutuptan birinin dışında kaldığında doğası gereği oy alamazsın. Yani iki kutuplu, iki partili sisteme geçtik biz bu başkanlık sistemiyle beraber — ister istemez geçtik: %50-%50. Diğer partiler Meclis’te sadece misafir olacaklar; %5 alan, %7 alan 10 milletvekili ile 7 milletvekili ile… Meclis’in zaten bir hükmü yok, zaten bir anlamı yok. O yüzden bu kutuplarda burada önemli olan CHP’dir ve biraz da İYİ Parti diyelim beraberlik anlamında; sonuçta CHP temsil ediyor burayı. Burada AK Parti’dir. Geride kalanlar, ancak ötekine eklemlenerek kendine bir değer atfedebilir. Seçmen de bunu görüyor. Seçmen diyor ki mesela — doğası gereği: “Ben Deva’ya oy versem ne olacak ki? En fazla bu nerede duruyor Millet İttifakı’nda. Peki CHP’nin eklemi mi olacağım?” Ama seçmen bunu istemez zaten. Seçmenin şu anda kararsız kalması, %24 kararsız olmasının nedeni de bu. Şimdi sorsam, tek başına Gelecek Partisi’ni beğeniyor olabilir kararsız seçmen. Tek başına Ali Babacan’ın partisini de beğeniyor olabilir. Ama şunu biliyor: Gittiğinde bir anlamım yok, hiçbir karşılığım yok. %10 da alsam karşılığı yok; %8 de alsa karşılığım yok. Parti sistemi yok artık siyasette. Gruplar ya da kutuplar arası bir mücadele var. O kutuplarda toplanarak bir birlik oluşturuyorlar. O birliğe de şu anda kararsızlar gelmiyor. O yüzden burada birlik, önemli dediğimiz kısım.

Ruşen Çakır: O zaman şöyle bir şey söyleyebilir miyiz: Millet İttifakı içerisinde Deva’nın ve Gelecek’in net bir şekilde deklare edilmiş bir şekilde yer alması durumunda o ittifakın yaratacağı câzibe ile, tereddüt eden seçmen onlara yönelebilir diyebilir miyiz?

Levent Gültekin: Şöyle söyleyebiliriz: Deva ve Gelecek Millet İttifakı’nın ortağı olduğunda, iki artı iki beş eder orada. Yani o oluşturulacak heyecan dalgası demokrasi, hukuk, temel ilkeler değerler etrafında. O zaman insanlar şunu diyebilir: “Tamam, Babacan işin ucunda, masanın bir tarafında oturuyor artık. Ülkenin yönetiminde olacak.” Cumhurbaşkanı değildir de ekonominin başındadır örnek veriyorum. Veyahut Davutoğlu, veyahut HDP, veyahut diyelim ki İYİ parti. Zaten ittifak bu yüzden mecbur. Ben o yüzden diyorum, Kemal Bey aday olduğunda ittifakın doğası gereği Saadet Partisi dışarıda kaldı mı, Deva Partisi dışarıda kaldı mı? Gelecek Partisi… Bu tabanın, bu partinin seçmenini buraya eklemleyemez, teknik olarak eklemlenemezler. O zaman siyasî refleksle hareket etmeye başlayacak. Şöyle diyecekler: “Ee? Ak Parti gidecek CHP mi gelecek? O zaman ben de şimdi istemiyorum.” Sandığa gitmeyecekler. Peki bu sadece bizde olan bir olay mı? Hayır. Bütün otoriter yönetimlerin girdiği bir sarmaldır bu. Seçmen bir süre sonra ikisini de beğenmez hâle geliyor ve katılım düşüyor. Venezuela’da böyle oldu, İran’da böyle oldu, Mısır’da böyle oldu. En son İran’daki katılımı görüyorsun: Yüzde 42 katılım. Katılım düştüğünde… yani insanlar…HDP seçmeni mesela, diyorlar ki: “İki tane kötüden birini seçmek zorunda değiliz”. Tam da o kararsızlık iktidarlara yarıyor. Çünkü iktidarların bir fanatiği var, %30’luk bir fanatik kesimi. Çoğunluk hâlâ fanatik olarak burada. O çoğunluk da iktidarlarını koruyor. O yüzden muhalefet sadece bu birlikteliği iktidarın karşısında güç olmak için değil, aynı zamanda kendi dağınıklığını toparlamak, kararsızları çekmek, Ak parti seçmeni içerisinde Ak Parti’de olup da, “Nasıl olsa iktidar olamayacağız” deyip, yani “Öbür taraf iktidar olamaz “deyip orada kalanları ikna edip almak için o birlikteliğe ihtiyaç var. Yoksa biz kendimizi niye paralayıp duruyoruz? “İllâ birliktelik illâ birliktelik” diye. O sinerji ancak böyle oluşuyor.

Ruşen Çakır: Evet, seçime katılma oranının yüksekliği, var olan iktidarın aleyhine olur gibi bir ön kabul çok gerçekçi, bana da öyle geliyor. Evet Levent…

Levent Gültekin: Evet, evet.

Ruşen Çakır: …yine güzel bir yayın oldu. Çok teşekkürler sana. Kolay gelsin.

Levent Gültekin: İyi yayınlar. 

Ruşen Çakır: Arada yaparız. Şimdiden bayramını da kutlayayım, nice bayramlara.

Levent Gültekin: Ben de izleyicilerimizin hepsinin bayramını tebrik ediyorum şimdiden.

Ruşen Çakır: Ben nasıl olsa Medyascope izleyicilerinin karşısına çıkacağım bayram gelene kadar, ama sen…

Levent Gültekin: Maşallah, bayram seyran devam ediyorsun.

Ruşen Çakır: Evet. Evet, Levent Gültekin ile “Erdoğan’ı sandıkta kim nasıl yenebilir?” sorusunun cevabını aradık. Kendisine çok teşekkürler, sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus