Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname (21): Salgının etkisinde Türkiye’de siyaset

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Koronavirüs salgını siyaset yapma biçimlerini, siyasetçinin niteliğini, siyasi rejimleri değiştiriyor mu değiştirecek mi? Siyaseten nereye gidiyoruz?

Geçen ay, bu sorulara dünya ölçeğinde cevap veren Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, bu ayki yayında da aynı çerçeveden Türkiye’yi değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi günler. Medyascope’ta, ‘’Siyasetname’’nin 21. yayınıyla karşınızdayız. Sürekli konuğumuz, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu da bizimle beraber. Hocam hoş geldiniz. 

Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu: Hoş bulduk, iyi günler. 

Pişirici: Geçen ay, “Koronavirüs salgını siyaset yapma biçimlerini, siyasetçinin niteliğini, siyasi rejimleri değiştiriyor mu, değiştirecek mi, siyaseten nereye gidiyoruz’’ diye sormuş ve bu sorulara dünya ölçeğinde bir cevap aramıştık. Bu ay ise Türkiye ölçeğinde bir cevap arayacağız. Koronavirüs salgının, Türkiye üzerinde bir etkisi olup olmadığını konuşacağız. Türkiye’de standart bir siyaset yapma biçimi, bir siyaset tekniği, tarzı var mıdır? Varsa, salgın buralarda etkili olmuş mudur ve ne yönde etkili olmuştur?

Kalaycıoğlu: Salgının önemli etkileri olduğu şüphesiz. Türkiye’de, 2019 sonunda gelmiş olduğumuz noktada, siyaset yapma tarzını derinden etkileyen bazı değişiklikler zaten olmuştu. 16 Nisan 2017’de yapılmış olan halkoylamasıyla, anayasanın bazı maddeleri değiştirilmek suretiyle, yürütme, kurumsal yapısından tamamen çıkartılmıştır. Anayasanın 8. maddesi ve cumhurbaşkanının görevleri tanımlayan 104. maddesini birlikte okursanız “Yürütme, bir tek kişiden, cumhurbaşkanından ibarettir” diyor. Başkanlığı da demiyor, bir kuruma veya bir yapıya, bir örgütlenmeye işaret etmiyor. Kişisel. Tek kişi. ‘’Yürütme, kişidir’’ diyor. Bu bir ilk. Ne cumhuriyet tarihinde ne de ondan önceki yıllardaki siyasetbilimcilerin ‘’patrimonyal yönetim biçimi” diye kabul ettiği yönetim tarzında, yürütmenin tek bir kişiden ibaret olduğu kavramsallaştırması, bu ölçüde açık ve vurgulu bir şekilde, siyasal rejimin temel unsuru değil. Böyle bir noktaya geldik. Padişahlık döneminde, padişahların kişisel özelliklerini ön plana çıkaran bir yönetim tarzı olmuştur elbette. Ama her zaman için, onlarla birlikte hareket etmekte olan bir divan söz konusuydu.O tarihte, bizim anayasamızda bir “dîvân” da tanımlamıyor. Eskiden kalma bir bakanlar kurulu var, başbakan ve bakanlar kurulu. Bu, bir önceki uygulamada, yani 2017 öncesi uygulamada, ‘’yürütme’’ ve ‘’hükümet olarak tanımlanıyor. Hükümet dar anlamda, başbakan ve bakanlardan oluşan, meclisin içinden çıkan, meclisin onayına dayanan bir yapıydı. Bu, tamamen yerle yeksan edildi. Bakanlar kurulunun yeni anlamı ve niteliği, herhangi bir şekilde anayasal olarak tanımlanmadı. Bunun yanı sıra, anayasada mevcut olmayan ‘’kabine’’ kavramı kullanılmaya başladı. Bu kavramı, medya da siyasiler de çok sık kullanıyor, yavaş yavaş akademisyenler de kullanmaya başladı. Bir de bunu uzatarak, ‘’i’’ ve ‘’n’’ arasında ‘’ğ’’ koyarak, ‘’kabiğne’’ olarak kullanıyorlar. Bu kavram “cabinet” kavramından geliyor. İngiltere Kralı’nın “dîvân”ıdır. Yani bizim Osmanlı’daki padişahın dîvânı, orada “cabinet” olarak adlandırılıyor. Zamanla, İngiltere’de bu yetkiler kraldan alınıp hükümete verildiğinde, ‘’Başbakanın kabinesi’’ diye bir tâbir kullanılmıştır. Biz ‘’bakanlar kurulu’’ diyoruz. Bu tanımlanmamış bir kavram. Dolayısıyla, ‘’Kabine anayasal olarak nedir, yetkileri nelerdir, bu yetkiler ne şekilde dağılmıştır, kimler ne derece etkilidir’’ bunlar belli değil. Bir tek yetkili ve sorumlu var. O da  ‘’cumhurbaşkanı’’ olarak tanımlanıyor Anayasa maddesi 8 ve 104’de. Böyle ilginç bir yapılanmaya girdik. 

Bunun yanı sıra, Türkiye Büyük Millet Meclisi var ama birçok temel özelliği, büyük ölçüde değiştirilmiştir. Özellikle, muhalefetin etkili bir şekilde denetim yapabilmesi, iktidarı denetleyebilmesi, demokrasinin temel unsurlarındandır. Demokrasiyi diğer kurumlardan ve diğer uygulamalardan ayıran en temel özelliklerin başında, iktidarın hesap vermesi veya iktidardan hesap sorulması gelir. Bunu halk soracaktır veya halk adına, halkın temsil heyeti olarak seçilmiş yasama meclisi üyeleri ve temel itibariyle de muhalefet soracaktır. Onun yanı sıra, hukuki nedenler dolayısıyla, yargı hesap soracaktır. Aynı zamanda ‘’çapraz denetim’’ diyoruz. Yani halk dikey soruyor, yasama veya yargı yatay soruyor, çapraz olarak da sivil toplum kuruluşları ve medya. Bunların tamamını zayıflatan bazı adımlar atılması için anayasa değişikliği yapıldı, meclisin bazı yetkileri tamamen ortadan kaldırıldı. Çünkü rejimin parlamenter özellikleri iyice yok edildiği için ki daha önce de bunlar biraz azaltılmıştı. Daha önce yapmış olduğumuz 2007 referandumunda yarı başkanlık sistemine geçmiştik. Orada, meclisin yetkileri daha önceki parlamenter espride tutulmuştu ama cumhurbaşkanlığı kurumu biraz daha güçlendirilmişti. 2017’de bu tamamen değiştirildi. Dolayısıyla, gensoru, güvenoyu gibi mekanizmalar, tamamen rejim dışına alındı, sistemde herhangi bir rolleri yok. Onun dışında, yazılı ve sözlü soru sormanın içeriği de değiştirildi. Artık yazılı soru soruluyor çünkü bakanlar meclisin içinde değiller. Eskiden bakanlar meclisin içindeydi, artık değiller. Dolayısıyla, bakanların sözlü soruya muhatap olma olasılıkları pek yok. Çok ender olarak, bir soruşturmaya davet olunur da gelirlerse, o zaman soru sorulabiliyor. Onun dışında, bu süreç içinde değiller. Dolayısıyla soru sorma da büyük ölçüde yazılı soruya indirgendi. Daha önce, parlamenter dönemde yazılı sorulara yüzde 80 cevap verirlerken, bu oran şimdi yüzde 5-6 düzeyine inmiş durumda. Belirli bir süre tanınıyor, bu süre içerisinde yanıt verilmesi gerekiyor. O süre içerisinde yanıtlama, yüzde tek haneli rakamlara düştü. O süre dışında yanıtlama belki biraz daha yükseldi. Son zamanlarda biraz daha itina gösteriyorlarmış gibi görünüyor. Ancak verilen yanıtlar da soruya tam yanıt mıdır, o da belli değil. Dolayısıyla, Meclis’in denetim gücü ciddi ölçülerde azalmış durumdaydı 2019’da.

Pişirici: Geçtiğimiz günlerde, Sağlık Bakanı muhalefetin sorularına cevap vermeye bile tenezzül etmedi. ‘’Web sitesinde yazıyor, oradan bakın’’ diye yanıtladı.

Kalaycıoğlu: Başka bakanlıklar da bunu yapıyor. Çünkü İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, bir sene kadar önce, çok veciz bir şekilde bunu ifade etti. ‘’Ben meclise karşı sorumlu değilim. Ben sadece cumhurbaşkanına karşı sorumluyum’’ diyerek ‘’Sizi herhangi bir şekilde adam yerine koymuyorum’’ îmâsında bulundu.

Pişirici: Ama bir yandan da bu sistemde doğru değil mi hocam?

Kalaycıoğlu: Evet, doğru. Büyük ölçüde devreden çıkar.Çıkartanlar da ve bunun için oy verenler de meclisteki milletvekilleri. Bir kısmı yeniden seçilmiştir. Sorumluluk kendilerine aittir. Kendi kendilerinin yetkilerini ortadan kaldırabilecek bir anayasa değişikliğine oy verdiler. Doğrusu, bu, büyük bir başarı. 

Pişirici: Tamamen teknik olarak soruyorum: ‘’Beni siz seçmediniz, cumhurbaşkanı seçti. Bu nedenle, ben size muhatap değilim’’ diyen bir bakana, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ya da muhalefet partileri milletvekilleri de ‘’Öyleyse sen de bizim muhatabımız değilsin. Bizim muhatabımız cumhurbaşkanıdır, çık aradan’’ diyebilir mi?

Kalaycıoğlu: Cumhurbaşkanı fiilen yürütme olduğu için, muhatabıymış gibi gözüküyor. Ama bu ilişki doğru düzgün kurulabilmiş değil. Dolayısıyla cumhurbaşkanına soruşturma açılabiliyor, bu konuda Yüce Dîvân’a sevki için birtakım girişimlerde bulunabiliyor ama bunun için gereken oy miktarı o kadar yüksek ki bizim tarihimizde de yasama meclisleri tarihinde de bu şekilde oy oranlarının ortaya çıkması fevkalâde ender görülen bir süreçtir. Dolayısıyla, 2017 değişiklikleri ile etkili bir muhalefet yapabilme, denetim yapabilme, hesap sorabilme olanakları büyük ölçüde törpülenmiş bulunuyor.  Bu değişiklikler sonucunda ortaya çıkan manzara şu: Büyük ölçüde güçlendirilmiş ve kişiselleştirilmiş bir yürütme. Kurumsal yapıdan tamamen arındırılmış ve tanımlanmamış bir kabine uygulaması. Bakanlar kurulunun işlevleri ve görevleri hakkındaki düzenlemeler de yarım yamalak yapılmış durumda, tam olarak ne olduğu belli değil. Bakanların buradaki konumlarında, onlara da soruşturma açılabiliyor. Ama aynı şekilde, çok yüksek oranda oylar gerekiyor. Parlamenter yapıda bu süreç meclisin yüzde 10’nun girişimi ile başlarken, şimdi %50 +1 gerekiyor. Dolayısıyla bu çok yüksek bir oran ve bu fiilen, iktidarda bulunan, mecliste çoğunluğa sahip olan partinin kararı haline indirgeniyor. Uygulama üslubumuzda son derece ağır bir rol oynamış olan ‘’partizan çoğunlukçuluk’’ esası aynen devam ediyor. Bizim 100 yıllık parlamento geleneğimiz, partizan bir çoğunluk eliyle yönetilmiş. Herhangi bir çoğunluk değildir, partizan bir çoğunluktur. Partizan demek, bir partinin çıkarları, ideolojisi, öncelikli hedefleri çerçevesinde yönetim anlamını taşır. Bu, siyasetbilimi yazınında, özellikle siyaset teorisinde gayet açık tartışılan bir konudur. Partiler ilk ortaya çıktığında, bunların kamu çıkarına bir şekilde engel olacağı onu zedeleyeceği konusunda tepki veren çok kişi olmuştur. Çünkü genellikle partinin çıkarı, kamunun, yani halkın çıkarıyla örtüşmez. Dolayısıyla, ‘’Bunlar hiziptir’’ denmiştir, “Hizipleşme sonucunda kamuoyu çıkarı gerçekleşmeyecek ve iyi bir yönetim ortaya çıkmayacaktır” diye eleştirilmiştir. Partizanlık, çoğunlukçulukla birleştiğinde, özellikle oy değişimlerinin çok yavaş olduğu ortamlarda, mesela bir dönem bir parti gelse, o ayrılsa, ikinci dönem başka bir parti gelse, ‘’Bu uygulama bir kuşak boyunca yapıldığında, çeşitli partilerin çıkarlarına hitap eden uygulamalar neticesinde bir kamu çıkarına yaklaşma söz konusu olmuştu’’ diyebilirsiniz.  Ama böyle olmuyor. Sağ bir ideoloji, uzun yıllar, kendi partizan hedefleri çerçevesinde politikalar uyguluyor ve bunu herhangi bir şekilde tartışmaya açmadan, olabildiğince inatçı bir şekilde sürdürüyor. Böylece kamu çıkarının yerine, bir azınlığın partizan çıkarı egemen hale gelmiş oluyor. 

Şunu da göz önünde bulundurmak lazım, meclis çoğunluğunun tekabül ettiği seçmen oranı, ender olarak %50’nin üzerindedir. Bu, genellikle oy vermiş olan seçmenlerin çoğudur. Yani bir çoğunluğu bile olmayabilir. Nitekim Adalet ve Kalkınma Partisi, bugüne kadar, oy vermiş olan seçmenlerin çoğunluğunu dahi almamıştır. 1 Kasım 2015 seçimlerinde %49,5 oy almıştır. Bu, çok yüksek bir oy.  Ama demokrasilerde, demokrasinin çalışma ilkelerinde, çok ender olarak, yasama meclislerinde çoğunluğa sahip olan partiler, aynı zamanda seçmen arasında da çoğunluğa sahiptir. Bu, çok enderdir. Onun için bütün yönetimler genellikle azınlık yönetimidir. Partizan ve meclis çoğunluğuna dayanan bir yönetim olduğunda, bir azınlık yönetimi haline gelmektedir. Bu azınlık yönetimi muhalefetten etkilenmez hâle geldiğinde, bir azınlık sultasına veya hegemonyasına dönmektedir.  Oysa demokrasi, çoğunluğun duyarlılıklarına ve duygularına hitap edecek şekilde yönetilmeyi içermektedir. Bu, 2017 değişikliğinden sonra, daha da az başarılabilen bir hale dönüşmüştür. Temel özellik burada. Yani meclisin en önemli işlevi denetim işlevidir. Yasa yapmak kısmı o kadar önemli değildir. Zaten Türkiye’de de yasa büyük ölçüde kamu bürokrasisi tarafından, hükümet tasarısı olarak yapılmaktaydı. 

Ama bu sadece Türkiye’de böyle değildir. Benim uzmanlık alanım, aynı zamanda yasama meclisleridir. Bütün yasama meclislerinde yasa, çok büyük ölçüde kamu bürokrasisi içerisinden ve özellikle onunla yakın temasta bulunan çeşitli çıkar gruplarının etkisi altında oluşturulur, hükümet tasarısı olarak getirilir ve oradaki bu çoğunlukçu uygulama nedeniyle hükümet tasarısı olarak meclisten geçer. Ülkeden ülkeye üsluplar fark ediyor tabii. Ama sonuç itibariyle büyük ölçüde böyledir. ABD’deki başkanlık uygulamasında bu biraz daha az. ABD’de hükümet tasarısı karşılığı olabilecek uygulamalar, yüzde 70 civarına iniyor. Ama mesela, meslektaşlarımızın yaptığı araştırmalarda, demokrasinin beşiği olarak kabul edilen İngiltere’de, bu oran %95’e kadar çıkıyor. Burada gördüğünüz süreç, yasa yapımının büyük ölçüde hükümet işlevi haline dönüşmüş olduğudur. Ama buradaki en önemli mesele, bu uygulamalarda, muhalefetin etkisi ve ağırlığının ne olacağıdır. Muhalefet, denetim yapmak için girişimde bulunmaktadır ve aynı zamanda, yapılan yasaların içeriğindeki hukuk yanlışlarını, bilimsel yanlışlıkları, bazı uygulamalarda ortaya çıkabilecek muhtemel kusurları işaret etmektedir. Bu zaman zaman bu tür görüşmeler ve uzlaşmalar sonucunda, bu, değişikliğe uğratılabiliyor. Bu, önemli bir katkıdır. Bu katkının önünü kestiğiniz zaman, hem kişisel ve keyfi bir yönetim hem bir çoğunluğun, muhalefeti kaale almadan aklına eseni yaptığı bir yönetim biçimi ortaya çıkmış olur. Hem kamu yararı zarar görür hem de bu uygulamalar, istenen sonuçlara varmaz. Hükümet bunu belli bir amaçla çıkartıyor. O amaçla çıkartırken bazı şeyleri görmezden gelmiş oluyor veya göremiyor yahut görmek istemiyor. Muhalefetin sesini kıstığınız zaman, bu kusurlarla çıkmış oluyor ve demokrasinin kalitesinde büyük bir azalma söz konusu oluyor. 2019’un sonunda gelmiş olduğumuz nokta, bütün özellikleri itibariyle bunları taşıyor.

Pişirici: Bugün gelen bir haber var Amerika Birleşik Devletleri’nde Biden hükümetinin çok büyük altyapı yatırımı girişimi, senatoda Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti’nin ortak onayını almış. Ben sistemi bilmiyorum, siz bilirsiniz. Bu nasıl bir şey ve neden oluyor?

Kalaycıoğlu: Amerikan Kongresi böyle çalışıyor zaten.

Pişirici: Türkiye’de, hem Erdoğan’ın bizzat kendisi hem AKP hükümetleri, bu altyapı yatırımlarına, özellikle köprü ve otoyola önem veren bir iktidar olarak tebarüz etmişken muhalefetten onay almadılar, aynen yaptılar ve yürüdüler. Şimdi cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde böyle bir şey söz konusu olur mu? Şunu demek istiyorum; o da başkan bu da başkan, orada niye öyle oluyor, burada niye öyle olmuyor?

Kalaycıoğlu: Biz Amerikan başkanlık sistemini almadık. Bizim aldığımız başkanlık sistemi, daha çok, Nikaragua, Haiti gibi Latin Amerika ülkelerinde görülen türden, sultanistik bir başkanlık rejimi. Çünkü Amerikan başkanlık sisteminde, biraz önce anlatmış olduğum tanımlar çok farklı. Bir kere, kongre diye bir yasama örgütü var. Bu ikiye ayrılmış durumda: Halkın temsilcilerinden oluşan bir alt meclis, eyaletin coğrafi büyüklüğü veya nüfus büyüklüğüne bakmaksızın, her eyaleti eşit sayıda (iki) senatörle temsil eden, 50 eyaletten 100 senatörün seçildiği bir senato var. Her ikisinin de onayını almış olan bir yasa teklifi, ancak yasa haline gelmek üzere başkanın onayına sunuluyor Amerika’da. Doğal olarak, başkanın veto yetkisi var. Bizde de aynı veto yetkisi var. Daha önce de cumhurbaşkanının veto yetkisi vardı biliyorsunuz. Yani, 2017 değişikliği ile kurulmuş bir veto yetkisi değil. Ama oradaki ince nokta şu: Amerika’daki anayasa yapılırken, özellikle senatodaki yasa görüşmelerinin sonlandırılmasını engelleyen “Filibuster” denilen bir sistem kurulmuştur. Yani bir senatör söz alıp, düşüp bayılana veya ölene kadar konuşabilir. Yanılmıyorsam rekor 72 saat. Bu konuşma sırasında, -mesela eskiden New York’ta çok kalın telefon rehberleri vardı- telefon rehberini okuyanlar da çıkmıştı. Susmayacak, gece gündüz devamlı konuşacak, kürsüyü terk etmeyecek, böylece görüşmenin sonlandırılması mümkün olmayacak. O zaman teklif oylanamıyor. Teklifin oylanmasını sağlamak için senatodaki senatörlerin yüzde 60’nın, “filibuster”ı durdurmak için oy kullanması gerekiyor. Bu da senatoda yüzde 60 çoğunluğun olmasını ve onun bu konuda karar vermesini gerektiriyor. Bu çok zor elde ediliyor. Şu anda Amerikan Senatosu’ndaki dağılım %50- 50. senato başkanı, aynı zamanda Başkan Yardımcısı Kamala Harris. Demokrat Parti’den olduğu için, oyuyla %51 teşkil ediliyor ve çoğunluk sağlamak suretiyle Demokratlar’ın önerisi senatodan geçebiliyor. Tabii eğer “filibuster” olmazsa. “Filibuster” olursa yüzde 51 yetmiyor, 60’ı bulmanız gerekiyor. ABD Anayasası’nda, böyle kurallarla, yasama meclisi içerisindeki farklı partilerin uzlaşmalarının temin edilmesine yol açan veya onu teşvik eden uygulamalar söz konusu olmuştur. ‘’Bunlar uzlaşamazsa yasa çıkmaz’’ denmiştir.  

The Federalist Papers”da yayınlanan bu tartışmalar, 18. yüzyılda, 1770’lerin 1780’lerin tartışmalardır, bugünün değil. O tarihte bu konudaki teklifi getiren ve onu savunmuş olan James Madison ilginç bir iddiada bulunmuştur: ‘’Eğer uzlaşmazlarsa, yasa çıkmaz’’ diyorsunuz. Çıkmasın. Yasa çıkmazsa düzenlenme yapılmış olmaz. Çünkü her yasa düzenlemedir. Her düzenleme ise insanların özgürlüğünden feragat etmelerine ve özgürlüğün daralmasına, azalmasına sebep olur. Bizim anayasayı yapmaktaki amacımız ve İngiliz Kralı’na karşı ayaklanmaktaki amacımız, bireysel özgürlükleri garanti altına almaktır. Dolayısıyla esas olan bireysel özgürlüktür, kanun yapılması değildir. Kanun olmasa da insanlar kendi kendini yönetebilirler.’’ Bu, temel varsayım. Siz bu temel varsayımı Türkiye’de yapabiliyorsanız, Amerikan başkanlık sisteminde olduğu gibi, burada da uzlaşma ile çalışabilirsiniz. 

Oysa bizde, ‘’uzlaşmama’’ temel üslup olarak kabul ediliyor. Demin de bahsetmiş olduğum gibi, Meclis’teki temel ilke, partizan çoğunluk esasına göre karar üretme ve bu kararları muhalefete rağmen üretme veya dayatma. Uzlaşma değil. Bizde uzlaşma sadece koalisyon dönemlerinde oldu. O zamanki siyasiler bundan hiç hoşlanmadı. Biz uzlaşmadan hoşlanmıyoruz. Biz, daha çok, çatışmadan hoşlanıyoruz. Çatışmadan ve maliyeti ne olursa olsun kendi görüşümüzün, başkaları üzerinde çalışıp çalışmadığı da belli olmaksızın, zorla kabul ettirilmesinden yanayız. Yoksa karşı tarafı ikna edip, yapmış olduğumuz şeyin ne kadar doğru olduğunu göstermekten yana değiliz. Onun için birçok uygulama son derece başarısız sonuçlara yol açıyor.

OECD’nin 2010’lu yıllarda yapmakta olduğu araştırmalar var. Türkiye de OECD’ye dahil. O araştırmaların bulgularına göre, bize çıkartılan yasaların sonuçlarını ölçüp ölçmediğimiz sorulmuş. 150 kadar soru var. Bu soruların %90’dan fazlasına ‘’Hayır ölçmüyoruz’’ denmiş. ‘’Biz yasayı çıkarıyoruz. Sonra çalışmış mı, çalışmamış mı, işe yaramış mı yaramamış mı, niye yaramış, niye yaramamış, bu konularla hiç ilgilenmiyoruz, umurumuzda değil’’ deniyor. Zaten bu mantıkla giderseniz, birçok yasa, çalışması beklenmeyen birtakım uygulamalar. Siz yapıyorsunuz ama uygulansa da olur, uygulanmasa da olur. Nasıl uygulandığına da bakmıyorsunuz. Dolayısıyla amaç yasa yapmak gibi gözükmüyor. Bir meseleyi çözmek için ‘’Biz bir şey yaptık’’ diye yasayı yapıyorsunuz. Buradaki görüntü, tamamen zevahiri kurtarmak. Yasa bunun için çıkıyor gibi görünüyor. Bu, yönetim üslubunda önemli bir yer.

Bir noktaya daha değineyim: Burada muhalefetin ne olduğu konusunda, bütün siyasi partilerin ve Türkiye’yi yöneten siyasal seçkinlerin, kültürel bir özelliği var. Muhalefeti, daha çok, düşman olarak, kendilerine saldırmakta olan bir ‘düşman ordusu’’ olarak algılıyorlar. Bunu, 1950’ler siyasetinden başlayarak, ilk defa ayrıntılı olarak ortaya koyan, Nermin Abadan, Şerif Mardin, Frederick Frey gibi araştırmacılar olmuştur. Bunun tarihten gelen bir özellik olduğunu söylüyorlar.  Muhalefet fikri bizim tarihimizde de yok. İşlenmemiş durumda. Ortaya çıkmaya başladığı andan itibaren, ‘’bizim düşündüğümüzün tersini söyleyen, özellikle padişahın düşündüğünün yanlış olduğunu söyleyen, bu fitne ve fücurla uğraşanlar, düşmandır, düşman ajanıdır, casustur, namussuzdur, haindir.’’ Bu algılar devam ettiği sürece, muhalefeti yaşatmanız ve muhalefet-iktidar ilişkilerini doğru düzgün kurup işletebilmeniz mümkün değil. Zaten muhalefet olmadan, demokrasi olmuyor. Demokrasiyi işletmeniz mümkün değil. Demokrasiyi her kurduğumuzda… 1876’da başlamış bu süreç. Muhalefet iktidar ilişkileri ilk kez 1866’da ortaya çıkmış, iki-üç sene dayanmış. Sonrasında Abdülhamit Meclisi 30 seneliğine tatil ediyor. Ondan sonra 1908’de tekrar geliyor ve ancak dört sene yaşayabiliyor. Daha sonra 1923’te bir daha, 1924 seçimleri ile devreye giriyor, iki yıl daha yaşıyor. Takrir-i Sükûn Kanunu ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması ile 1945’e kadar bir daha muhalefet yok. 1945’te başlıyor, 15 sene yaşayabiliyor yine çöküyor. Demokrasi, askeri darbelere giden yollarda çeşitli defalarda çöküyor. ‘’Demokrasi çöktükten sonra mı askeri darbe oluyor, demokrasi çökmeden mi askeri darbe oluyor” bunu tartışıyoruz. Benim görüşüm, özellikle 1960’ta, askeri darbe olduğunda çalışan bir demokrasi yoktu. 1959’da demokrasi çökmüştü ve iktidardaki Demokrat Parti, tek parti esprisi ile yönetmekteydi ülkeyi. Demokrat Partililer bunu kabul etmiyorlar. Oysa bununla hesaplaşabilseler, önemli bir yerden dönmüş olacaktık. Burada temel mesele, muhalefetin, siyasal seçkinler gözünde, bizi yönetecek, seçtiğimiz üst kademe gözünde nasıl algılandığı. Dolayısıyla muhalefet, farklı bir fikri ortaya koyan ve bu fikir ortamında, fikir teatisinde bulunabileceğiniz, oradan gerçeğe ulaşabileceğiniz, beraber çalışıp ülkeyi demokrasi olarak yönetebileceğiniz bir kuvvet olarak görülmüyor. Tam tersine, sizi alaşağı etmek için harekette bulunan, meşrûiyeti sorgulanabilecek bir kuvvet olarak görülüyor. O zaman iş, muhalefet-iktidar savaşına dönüşüyor. Bu savaş da demokrasinin çökmesine neden oluyor. Bunu defaten yaşadık. 2015’ten itibaren aynı süreci tekrar yaşıyoruz. 

Demin başta sorduğunuz soruya yanıt olarak ‘’Evet, böyle bir üslûp vardır. Bu üslûp, demokrasiye çok büyük zarar veren bir niteliktedir. Buradan ayrılarak, çalışabilen iktidar-muhalefet ilişkisi kurmayı beceremedik. Amerikan örneğinde verdiğimiz gibi, iki partinin uzlaşması -buna “by partisanshift” diyorlar- Amerika’da zaman zaman görülebiliyor. Zaman zaman büyük savaşlar yaşanabiliyor partiler arasında. Ama zaman zaman da uzlaşabiliyorlar. Bizde uzlaşmalar çok ender de olsa görülmüştür. Yok değil yani. Özellikle 1970’lerde ve 90’larda bunun örneğini görüyoruz. Ama bu uzlaşmalar, uzlaşmaları bizzat yapan siyasilerin gözünde de ‘’tu kaka’’ edilmiş, son derece ağır şekilde eleştirilmiştir. ‘’Koalisyonsuz demokrasi’’ üretmek gibi, demokrasi fikrinin kökeninde olmayan ve demokrasiye zararlı bazı fikirler geliştirilmiştir. Zaten bunun da başarılı olamadığını 2017 sonrasındaki uygulamada görüyoruz. Hâlen Türkiye’de meclis bir koalisyon ile AKP ve MHP koalisyonu ile yönetilmektedir. Adına ‘’ittifak’’ dediğiniz zaman, koalisyon olduğu göz ardı edilebiliyor. ‘’İttifak’’ kabul edilebiliyor ama ‘’koalisyon’’ zinhar kabul edilmiyor, bir felaket olarak görülüyor. Oysa dünyanın en başarılı demokrasileri, koalisyonla yönetilen demokrasiler. Bunları da biliyoruz. Bu olgular çerçevesinde bakarsanız, bizde çok ciddi bir demokratik yönetişim zaafı ortaya çıkmış bulunuyor. Türkiye’nin en büyük siyasi sorunu, bu zaafı aşabilmek ve yolumuza hukuk devletini inşa edebilecek bir demokrasiyle devam edebilmek gibi gözüküyor.

Pişirici: Biraz önce söylediğiniz gibi, zaten siyasetçiler uzlaşmamak için uzlaşıyorlar çoğu zaman. Salı günü Medyascope’taki ‘’Refah İçin Hukuk’’ programında, Daha İyi Yargı Derneği Başkanı Avukat Mehmet Gün de benzer bir konuda konuştu. Hatta programın başlığını ‘’Siyasilerin uyumlu eylemsizlik sahası yargı’’ koymuştuk. O da benzer bir şey söyledi: ‘’Yargı söz konusu olunca, yarın öbür gün biz iktidara geldiğimizde, bugün iktidara yarayan şeyler, bize de yarar, en iyisi değiştirmeyelim’’ diye düşündüklerini söyledi. Koronavirüs salgınının, az önce uzun uzun uzun anlattığınız, tanımladığınız çerçevelediğiniz Türkiye’deki siyaset yapma biçimini, tarzını, tekniğini, nasıl etkilediğini, etkileyip etkilemediğini konuşalım diye başlamıştık programa. Şöyle enteresan bir durum var: Dün, Meclis Başkanı Mustafa Şentop, Haber Global Televizyonu’nda konuk oluyor. Kendisi her ne kadar AKP’nin bir milletvekili olsa da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin başkanı. Koronavirüs salgınından söz ediyor ve şöyle diyor: ‘’Böyle bir olağanüstü tablonun bütün olumsuz sonuçlarını toplayıp, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini yıkmaya çalışan bir anlayış var.’’ Şimdi şunu sormak istiyorum: Biraz önce konuştuk, bu memlekette, bizzat kendilerinin hazırladığı referandumda kabul edilen anayasa değişikliğiyle, olan ya da olmayan her şeyin sorumlusu, doğrudan cumhurbaşkanı. Bugün Recep Tayyip Erdoğan, atıyorum, yarın Sedat Pişirici, orada kim oturuyorsa, sorumlusu o. Şimdi o meclis başkanı ‘’Bunları göstererek sistemi yıkmaya çalışıyorlar’’ diyor. Nasıl soracağımı da bilemiyorum. Yani koronavirüs salgını sistemi mi etkiliyor? Zihinleri mi etkiliyor? Neyi etkiledi?

Kalaycıoğlu: Zihinler nerede belli. Zihinler burada. Bir hususu daha vurgulamak isterim: 2019’a geldiğimizde, koronavirüs öncesinde Türkiye, seçmenin değerlendirmelerine göre -seçim araştırmaları yapıyoruz, ben bunu Halk Yönetimi kitabındaki dördüncü kısımda da yayınladım, veriler oradadır, bakmak isteyen bakabilir- Türkiye, giderek daha aşırı sağa kaymış olan bir zihniyet ortamının ürettiği bir hükümetle yönetilmektedir. AKP, seçmenin gözünde en aşırı sağ partidir. Onun hemen solunda, MHP gelmektedir ve partileri ona göre daha az sola doğru sınıflandırmaktadır. En sola CHP’yi, onun yakınına da HDP’yi koymaktadır. Böyle bir ayrışmış ortamda ve büyük ölçüde aşırı sağ zihniyetin ağırlık taşıdığı seçmenin hemen hemen yarısı, kendini sağa koyuyor. Bunun da üçte ikisi aşırı sağa koyuyor. Böyle bir ortamda çalışmakta olan bir hükümet ve zihniyet var. Bunun ürettiği kamu politikaları ile yönetiliyoruz. Bu kamu politikalarının eleştirilmesini engellemek için, demin söylediğim üslup kullanılıyor: ‘’Muhalefet meşru değildir. Söylediği yanlıştır, yalandır, haince ve düşmancadır. Bunları dikkate almayın ve olabildiğince susturun. Mecliste susturun, meclis dışında susturun.’’ Medyada, sivil toplum örgütlerinde, yapılan her türlü görüşme ve konuşmalarda uygulanan aşırı sağ temelli kamu politikalarının ve iktisadi politikalarının eleştirisi bir şekilde engellensin, susturulsun. Ne kadar haklı olursa olsun, ne kadar doğru olursa olsun, ne kadar gerçeklere uyumlu olursa olsun, ‘’Bunlarla herhangi bir şekilde yüzleşmek, muhatap olmak, tartışmak istemiyoruz’’ diyen bir havadayız. Dolayısıyla otoriter bir üsluba sahip olan bir hükümet yapısı içerisindeyiz. Bunun etkisiyle bu tür açıklamalar da gayet mümkün. 

Koronavirüsün birdenbire ortaya çıkması ve yayılması -ki ilk başta aşı da yoktu- bunun bulaşının engellenmesinin en önemli aracı, maske takmak, kalabalıklara girmemek, iyi havalandırılmış ortamlarda bulunmak, mümkünse bir şekilde insanların kendini koruyabilecek ortamlarda, mesela evlerinde oturarak, şimdi yaptığımız gibi elektronik iletişim araçlarını kullanarak iletişimlerine ve çalışmalarına devam etmek suretiyle olabileceği ortaya konuldu. Buna ek olarak, özellikle Uzakdoğu’da, çok başarılı bir şekilde, “filyasyon” denilen ‘’temas takibi’’ süreci etkili olarak kullanılırsa, onlar da karantinaya alırsa, bunun engellenebileceği görüldü. Nitekim 2020 başında, Güney Kore, Japonya, Malezya, Tayland gibi ülkeler bu konularda çok başarılı oldular. Yüzlerle ifade edilen az sayıda bulaşı yakaladılar. Bunları iyi takip ettiler, karantinaya aldılar ve orada yayılma olmadı. Ama şimdi bu Covid’in evrime uğramış türünün etkisi altında, birdenbire sayılar yüzler değil, binlerle ifade edilir hâle geldi. Filyasyon ekipleri yetişemiyor ve bu ülkelerde birdenbire salgın başını aldı gitti. Böyle bir durumda, özellikle hizmet sektörü bundan çok ciddi etkileniyor. Dolayısıyla tüketim azalıyor. 

Tüketimin hızlı bir şekilde düşmesi, 1929-30’da ilk defa ayrıntılı olarak incelenmiştir. O dönemde, Maynard Keys’in ünlü genel teorisinde ileri sürdüğü gibi, tüketimin âni şekilde kısılması, ekonomide büyük bir daralmaya, hatta depresyona sebep olabilecek sonuçları tetiklemektedir. Tüketim kısılması üretimin düşmesine, üretim düşmesi büyük işsizliğe, işsizliğin artması tüketimin azalmasına neden oluyor. Çünkü işsiz kalan insanların geliri düşüyor veya geliri kalmıyor, tüketemiyorlar. Dolayısıyla toplam tüketim düşüyor. Düştükçe, üretimi de aşağı çekiyor. Böylece bir girdap gibi, giderek küçülen bir ekonomi içerisine giriyorsunuz. Bununla başa çıkabilecek iktisadi adımları atabilmek, önlemleri alabilmek gerekiyordu. Bu başarılamamışsa, hükümet eleştirilir. 1929 ve 30’da ne olduğu bilinmiyordu. Doğru kararlar alınmakta çok gecikildi. Özellikle İngiltere, Avrupa, ABD gibi gelişmiş ekonomilerde, büyük felaketler yaşandı Ama o dönem çok iyi incelenmiş durumdadır. Biz iktisat okurken ‘’bunlarla ne yapılabilir, nasıl halledilebilir’’ diye öğrettiler bize. Keynes’in önerisi, halkın tüketiminin azaldığı dönemde, hükümetin devreye girerek, hükümetin tüketimi artırmasıdır. Yani hükümet projeleri ile tüketimi arttıracak birtakım girişimlerde bulunmaktır. Böylece üretimi artırma imkanı sağlanır, işsizlik belasından kurtulmanın yolu açılır. Bunun için de hükümet, girişimde bulunmalıdır. 

Bizde bu konuda atılan adımlar yeterli olmadı. Tüketimi destekleyecek yardım yeterince yapılamadı. ABD’de, Avrupa’da, Çin’de, Japonya’da Avustralya’da, Yeni Zelanda’da, bunlar çok büyük başarı ile uygulandı. IMF’nin yeni açıklamalarına göre, gelişmiş ekonomiler, beklentilerinin yarım puan daha üstünde büyüyor. Gelişmekte olan ekonomiler, bizim gibi, ortayaçıkmakta olan, büyüyen piyasalarda ise büyüme hızının hâlâ düşük kaldığını, IMF’nin beklentisinin yarım puan altında olacağını ve dünyanın ekonomik büyümesinin de bundan zarar göreceğini açıklamaya başladılar. Dolayısıyla ekonomik politikası başarılı değil; çok büyük sayıda işsizlik var. Türkiye’de önemli bir işsizlik sorunu vardı zaten. 1999 krizi, sonra 2000-2001 krizi, Türkiye’de işsizliği büyük ölçüde zıplatmıştı. Ama genç işsizliği yüzde 14 civarındaydı. Şimdi bu olgu, birdenbire müthiş bir artış gösterdi, ikiye katlandı. Şu anda genç işsizliği, yüzde 25-26 boyutlarında. İşsizlik rakamları da büyük ölçüde arttı. Hoş üzerinde anlaşamıyoruz ya, o rakamların da nasıl takdim edileceği konusu, bir tartışma konusu hâline gelmiş durumda. Ama daha önce görülmedik boyutlarda bir işsizlik var. Daha önceki yaşanan işsizlik, çok büyük ölçüde kadın işsizliği idi. Orada da aile yapısı içerisinde, bu meselenin muhafazakâr çözümleri bir şekilde üretilmişti. ‘’Kadınlar iş piyasasına girmesin. Anne olsun, evde çocuk baksın. Dolayısıyla tüketici olarak yoluna devam etsin, üretime katkıda bulunmasın.’’ İktidar partisi, bu ‘’annelik’’ rolünü büyük ölçüde kültürel şekilde destekleyen açıklamalarla, bunu bir başarı olarak takdim ederek, kadın işsizliğini sürdürmektedir. Oysa kadın işsizliği rakamları, işte veya eğitimde olmayan kadın oranı, OECD’nin en yüksek oranı olarak devam etti Türkiye’de. Burada bir değişiklik yok, bugün de yüksek bir oran. Ama mesela 2015’te, 2016’da, 2017’de de Türkiye’de en yüksek orandadır, 15-29 yaş grubu arasında %40’tır? Bize en yakın gelen Makedonya’da %30, Yunanistan’da -ki müthiş bir işsizlik dönemi yaşıyordu- bunun yarısı kadar, yüzde 20’lerdeydi. Ona rağmen, biz bu sorunu, sorun olarak görmüyoruz. İşsizlik var mı var. Ama siyaseten sorun değil. Bunu birtakım muhafazakar formüllerle çözüyoruz. Bunun karşılığında, şimdi müthiş bir erkek işsizliği, genç erkek işsizliği ortaya çıktı. Bu, yeni bir olgu. Bu olgu, hem nüfusu hem ekonomiyi çok daha derinden etkilemeye başladı. Burada da hükümetin aldığı önlemler, bunu gidermekte yetersiz kalıyor. Doğal olarak eleştirecekler. Buradaki sorun kimdedir? Tabii ki hükümette. Yoksa oy vermemizin bir gereği yok. Biz oy vererek hükümeti değiştirip, politikaları değiştirip, kendimiz için daha yararlı olacak birtakım adımların atılmasını sağlamaya çalışıyoruz. Biz niye oy veriyoruz? Hükümetin bir işlevi olmayacaksa, her yaptığını kabul edeceksek, bize yarayışlı olmayanları da kabul edeceksek, o zaman oyumuzla hükümeti değiştirmenin anlamı ne? Dolayısıyla, bu söylenenlerin tamamı, bilhassa demokrasi fikrine, hatta ‘’halk yönetimi’’ fikrine, halkın kendi kendisini yönetmesi fikrine aykırıdır. Onun için bu iddiaların herhangi bir şekilde kabul edilebilmesi mümkün değil. 

Covid dolayısıyla çıkan sorunlar, ekonomi yönetimi ile birleştiğinde, alınan kararların, bu söylediğim siyasi zihniyetin de etkisiyle, belli bir yere doğru gittiğini ve buradan, ciddi bir ekonomik kriz, büyük bir işsizlik, artan bir enflasyon olduğunu görebiliriz. Bu arada, büyüme rakamlarında, halihazır fiyatları göz önüne alarak yapılan hesaplamalarla büyüme olduğu iddiaları, ama sabit fiyatlarla veya dolara endeksli olarak baktığımızda da ciddi boyutlarda küçülme olduğunu görüyorsunuz. 2019 sonunda 9,260 dolar olan kişi başına gelir, 2000 yılının sonunda 8,599 dolara inmiş durumda. 600 küsur dolar küçülüyor. Bu da yüzde 6,5’a tekabül ediyor. Yani kişi başına gelir, dolar bazında yüzde 6,5 küçülmüşken, “Türkiye ekonomisi büyüdü’’ diye, enflasyonla şişirilmiş milli gelir rakamlarını karşılaştırmak suretiyle, bir algı yanılgısı üretme peşine gidiyor iktidar. Bununla da övünme yolunu seçmiş durumdalar. Tabii iktisatçılar bunu güvenilir bulmuyor. Çünkü bunu yaptığınız zaman, hükümetin güvenilirliği sorgulanır hale geliyor. Hükümetin güvenilirliğini, kredibilitesini sorguladığınız zaman, krizi yönetme şansınız giderek azalıyor. Çünkü insanlara güven vermiyorsunuz. Açıklamalarınıza inanmıyorlar. Bu inançsızlık, aldığınız kararların ve önlemlerin etkisini azaltıyor ya da sıfırlıyor. Dolayısıyla kötü bir yönetim ortaya çıkmış bulunuyor. Bu kötü yönetimde Covid tek başına bir etken değil. Bizim 2017 değişikliğimiz, yönetim üslubumuz, yürütmenin kişiselleşmesi, kişiselleştiği için keyfi hâle gelmesi, özellikle yasama içerisinde kurumsal denetimin giderek zorlaşması, medya ve basının olabildiğince susturulmaya çalışılması. Şimdi sosyal medyaya da cezalar getirmeye çalışıyorlar. Bütün bunların üretmiş olduğu sonuç, ‘’iyi yönetim’’ olarak tanımlayabileceğimiz bir yönetim biçimine imkan vermiyor. Dolayısıyla burada birçok etken bir arada karşımıza çıkıyor. Bunlardan bir tanesi, evet, Covid’tir. Bunun üretmiş olduğu, tetiklemiş olduğu ekonomik krizdir, o da doğru. Ama ‘’Bu konuda ne yaptınız’’ diye hükümete sormak durumdayız. Hükümetin yaptıkları da bunda etkin bir unsurdur, bunu da göz önünde bulundurmamız lazım.

Pişirici: İlk cumhurbaşkanlığı hükümeti, 10 Temmuz 2018’de mecliste yemin ederek göreve başladı. Bugün itibariyle, 3 yıl 19 günü geride bıraktı bu hükümet. Normal şartlarda 2023’te bir seçim var. 2023’e kadar dayanır mı, bilemem. Dayanır mı, onu siz söyleyin. Bu da bir soru olsun. Bu 3 yıl 19 günlük ilk cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi hükümetinin performansı hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Kalaycıoğlu: Buradaki performans, son derece beklenebilir bir içerikle çıkmıştır. Birincisi, siyasal karar üretmekte zorlanan, geciken bir hükümet biçimi. Çünkü kararların alınmasında, tek bir kişinin son derece önemli ve stratejik bir pozisyonda bulunması, o ve çevresindeki danışman ordusunun, herhangi bir şekilde bir kararın alınması için yeşil ışık yakmadığı zaman, en rutin bürokratik kararların dahi alınamaması, daha önce çalışmalarını sürdürmekte olan kamu bürokrasisinin, birçok kararı almakta zorlanması veya engellenmesi sonucunu üretti. 

İkincisi, böyle bir ortamda, muhalefeti de olabildiğince kaale almaksızın veya sindirerek hareket ettiğiniz için, almış olduğunuz kararların doğru olup olmadığını bilemiyorsunuz. Houchang Chehabi ve Juan Linz, bunu gayet açık bir şekilde Sultanistic Regimes kitabında şöyle anlatıyorlar:  ‘’Bu rejimler, istikrarlı karar üretemezler. Aldıkları kararın yanlış olduğunu görüp, ‘şunu da unutmuşuz’’ deyip yeniden değiştirirler.’’ Nitekim ilk iki yıl içinde çıkan cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin net sayısı 24. Ama kararname sayısı 54 veya 55. Bunların geri kalan 30 tanesi, o 24 kararnamenin düzeltilmesi için çıkartılmış kararnameler. Bu da gayet açıkça ne sorununuz olduğunu gösteriyor. Çünkü rutin işleri kamu bürokrasisine bırakmıyorsunuz. O kadar bırakmıyorsunuz ki örneğin kamu bürokrasisinde yaklaşık 3 milyon çalışan var. Bunların sicilleri var. Bunların sicil amirleri, bu sicilleri her sene yeniliyordu. Şimdi bu yaz, yeni bir uygulama başlattılar, bu 3 milyon küsur insanın sicil amiri cumhurbaşkanı oldu. Peki, nasıl sicil verecek bunlara? Bir kişinin, tek tek o dosyaları inceleyip sicil vermesi için 100 küsur yıl çalışması lazım. Böyle bir vaktimiz yok, mümkün de değil. Dolayısıyla burada ilginç bir uygulama söz konusu olacak. Cumhurbaşkanlığında bir bürokrasi üretilecek. Orada kimin, nasıl sicil verdiği belli olmadan… Kamu bürokrasisi içerisinde, bu danışmanların statüsü de tanımlanmış değil. Bunları tanımlamak yerine, ‘’Kervan yolda düzülür’’ türünden bir yöntemle, ‘’Hükümeti kaldırdık. Başbakan yok. Bakanlar devam ediyor.’’ Bakanlar nedir? Bakan mıdır? Amerikan sistemindeki gibi özel kalem müdürleri midir? Orada secretary diye anılıyor. Statüleri nedir? Bunlar havada kalmış, tartışılmamış, doğru dürüst işlenmemiş konular. Onun için bu yapılan uygulamalar müthiş bir istikrarsızlığa sebep oluyor. Aynı zamanda uygulanan politikalarda da istikrarsızlığa sebep oluyor. Mesela, sağlık politikası için bir bilim kurulu kuruldu. Bilim kurulunun ne dediği anlaşılamadan, cumhurbaşkanlığının karar alması söz konusu oldu Sonra bu kararlar değiştirildi. Bilim kurulunun aldığı karar uygulanmadı. Sağlık Bakanı da o kurulun içinde. Sağlık Bakanlığı’nın kararı yerine, yine yürütmeyi temsil eden cumhurbaşkanının kararı olarak ertelendi. Bu ertelemeler dolayısıyla, uygulamalarda, artan vaka sayıları, artan ölüm sayıları ortaya çıktı. Yani siyasi karar almada son derece bunalımlı bir sistem seçtiler. Evet, bu kararları bir kişi alıyor ama kararların etkin olduğu, doğru olduğu, istenen amaca hizmet edip etmediği belli olmayan bir döneme giriyoruz. Eski karar alma mekanizmasına nazaran daha istikrarsız bir döneme girmiş durumdayız. 

Aynı durum iktisadi politikaların uygulanmasında da ortaya çıkıyor. Burada da sık sık karar değiştiriliyor. Hem de Merkez Bankası gibi kritik alanlarda. Bu sık karar değiştirme sonucunda, bir yönetici aygıt olarak Merkez Bankası’nın piyasalarla iletişimi bozuldu. Bu kurumun bağımsızlığı, enflasyonun kontrolü için son derece elzemken, son derece bağımlı bir hâle gelip, sürekli yönetim değiştirilmesi dolayısıyla istikrarsızlaşması, iktisadi bakımdan istikrarsızlığı yarattı. Bunun sonucunda öyle bir tuhaf duruma geldik ki. Bütün dünyada merkez bankalarının temel işlevi olan ‘’fiyat istikrarını koruma’’ işlevi, çalışmaz hâle geldi. Onun yerine ‘’Fiyat İstikrarı Komitesi’’ diye bir şey uyduruldu. Bu işi yapacak olan Merkez Bankası var zaten. Bırakın, Merkez Bankası düzgün şekilde çalışsın. Şimdi bu komiteyi kim dikkate alıyor? Ne kadar dikkate alıyor? Bu komite ne kadar çalışıyor? Hiçbir şey belli değil. Dolayısıyla burada, siyasi uyumsuzluklar ve birtakım siyasi istikrarsızlıklar diye ifade edeceğimiz sonuçlar ortaya çıktı. Hepsinden önemlisi, başta Türkiye Büyük Millet Meclisi olmak üzere Türkiye’nin çalışan kurumları, bunların kurumsal işlevlerinin yetkinliği, etkisi, gücü, işlevselliği doğru dürüst tartışılmadan büyük ölçüde aşınmaya uğratıldı. Dolayısıyla kurumlar aracılığı ile yönetilen bir ülke olmak ve onun sağladığı güce dayanarak yönetilmek yerine, kişisel olarak yönetilen ve keyfi, istikrarsız kararlarla yönetilen bir ülke haline dönüştük.

Pişirici: Hocam yayını artık sonlandırmamız lazım ama bir soru daha soracağım. Kısa ve net bir cevap vermenizi rica edeceğim. Bir hoca olarak, üç yıllık karnesi için bu hükümete 10 üzerinden kaç puan verirsiniz? 

Kalaycıoğlu: Bunu değerlendirmek çok zor. Çeşitli performansları açısından bakmanız gerekiyor. Ama benden geçer not almaz, onu söyleyeyim. ‘’Erken seçim olacak mı’’ demiştiniz. Onun yanıtını bir tek kişi verebilecek durumda. Biz ne zaman erken seçime gitsek, -21. yüzyıldan bahsediyorum- bunun kararını hep Devlet Bahçeli verdi, onu bekleyeceğiz. Devlet Bahçeli ne zaman karar verirse, o zaman erken seçime gideceğiz. Tam tarihini belirlemedi ama erken seçim kararını o belirler. Mesela 2018’de yanılmıyorsam ‘’kasım ayı’’ diye belirtmişti. Onun yerine haziranda yapıldı seçimler. Dolayısıyla tarihi belirlemekte yine AKP etkili olabilir ama erken seçime gitme kararını sayın Devlet Bahçeli veriyor. Dolayısıyla yine o verecektir diye bekliyoruz.

Pişirici: Hocam çok teşekkür ederim değerlendirmeleriniz için. Efendim ‘’Siyasetname’’nin bu ayki yayınının sonuna geldik. Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu’nun değerlendirmeleri, umarım izleyiciler için zihin açıcı olmuştur. Gelecek ay görüşmek üzere. Hoşça kalın.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus