Adını Koyalım (20): Kürt sorununun çözümünde muhatap kim olmalı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Adını Koyalım’ın 20. bölümünde Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek, Kemal Can ve Ruşen Çakır, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun HDP’yi Kürt sorununun çözümünde meşru organ olarak göstermesiyle başlayan tartışmayı yorumladı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Ruşen Çakır: Merhaba. “Adını Koyalım”la yine karşınızdayız. Her zaman olduğu gibi yine Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve Kemal Can’la birlikte bir konuyu ele alıp adını koymaya çalışacağız. Bu haftaki konumuz “Kürt sorununun çözümünde muhâtap kim olmalı?” Tartışmayı asıl başlatan Kemal Kılıçdaroğlu’ydu; fakat Sezai Temelli’nin ona cevâben çıkışı olmasaydı, bu kadar geniş yankı bulur muydu emin değilim. Bugün tam da bu konuyu konuşacağız. Kılıçdaroğlu, Kürt sorununun çözümünde HDP’yi meşrû organ olarak gösterdi. HDP eski eş genel başkanı Sezai Temelli ise, “Kürt sorununun çözümünde tabii ki HDP var, ama asıl muhâtap İmralı’dır” açıklamasını yaptı — İmralı’dan kastı Abdullah Öcalan. Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Genel Merkezi, “Kürt sorununun demokratik çözümünün esas muhâtabı Sayın Öcalan’dır” diye açıkladı. Bu açıklamaların üzerinden 24 saat geçmeden, Selahattin Demirtaş sosyal medya üzerinden, muhtemelen avukatları aracılığıyla, Kürt sorununun çözümüne yönelik muhâtabın HDP, adresin de Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğunu söyledi. HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar da, Mezopotamya Ajansı’na yaptığı açıklamada benzer bir şekilde, “Çözümün adresi HDP ve Meclis’tir” dedi. Bugün, bütün bu tartışmaların üzerinden geçeceğiz. Önümüzdeki süreçte bu konuyu bol bol konuşacağız gibi görünüyor. 

Arkadaşlar, merhaba. Konuyu iyi özetlemeye çalıştığımı sanıyorum. Ayşe, seninle başlayalım. Bu mesele, Türkiye’nin epeydir konuştuğu, konuşmak zorunda olduğu, konuşur gibi yaptığı bir konuydu ve birden önümüze geldi. Böyle birdenbire önümüze gelmesi bir tesâdüf müydü?

Ayşe Çavdar: Tabii ki değil. Muhâlefet partileri kendilerini AKP sonrasına hazırlıyorlar. Bu son hikâyenin iki tarafı var: Bir tanesi, “Kürt sorunu”nun çözümüyle ilgili bir adım atılması — ki bu adım zaten gerekliydi. Ama bence daha önemlisi, stratejik olarak şu anda olmasının önemi, muhâlefet partilerinin HDP ve Kürt sorununun “kırmızı çizgi” olma hâlini ortadan kaldırmaya yönelik girişimleri. Bu ilk defa söylenmiyor. Kılıçdaroğlu ilk defa “Kürt sorunu Meclis’te çözülecektir” demiyor. Ama “HDP meşrû bir partidir ve burada muhâtap alınacaktır. Bu mesele, HDP aracılığıyla, meşrû bir siyâsî parti aracılığıyla Meclis’te çözülecektir” vurgusu, yıllar süren, Çözüm Süreci’nin sona ermesiyle ortaya çıkan, HDP’yi köşeye sıkıştırma, AKP’nin sadece kendisi için değil rakipleri için de HDP’yi dokunulmaması gereken bir siyâsî aktör olarak belirlemesi hikâyesinin sonuna geldiğimizi gösteriyor. Daha da güzeli, bu tartışmanın hemen her kesim tarafından umut verici bulunması. Tabii bu adımın AKP ve MHP tarafından umut verici bulunduğunu sanmıyorum. Bu tartışma, bu adımın bu şekilde atılması, HDP’nin kapatılmasıyla ilgili süreci de çok yakından etkileyecektir. Çünkü muhâlefet partileri ile HDP arasında böyle bir diyalog kurulursa, daha doğrusu bu karşılıklı iteleme hâli ortadan kaldırılırsa, AKP açısından HDP’nin kapatılması daha bir “sakıncalı” hâle gelecek. Çünkü böyle bir durumda, HDP seçmeninin, önlerine konan sandığı umutsuzluk dolu bir protestoyla boykot etmelerine gerek kalmayacak. Dolayısıyla AKP, kendisi açısından, muhafazakâr Kürt oylarından bir daha dönülmez şekilde vazgeçmiş olacak. Bu nedenle, bu son iki üç gündür yaşananların siyâsete birçok katkısının olduğunu düşünüyorum. Bu katkılar da tesâdüfî değiller; belli hazırlıklarla yapıldılar. Çünkü hepimiz biliyoruz ki bir taraftan da Millet İttifakı’nın HDP ile ne yapacağı, nasıl bir pozisyonda olacağı, CHP’nin HDP ile nasıl bir pozisyonda olacağı, HDP’nin İYİ Parti ile CHP arasındaki ilişkilerde nasıl bir rol oynayacağı aylardır arka planda konuşuluyordu. Bu tartışmanın yapılması da sağlıklı bir şey. Sonunda, kamusal tartışmaya dönüşme aşamasında bir uç verdi. Dediğim gibi, bu da AKP sonrasını hazırlayan ve hızlandıran bir şey aslında. “Muhâtap kim?” tartışmasına gireyim mi? Yoksa onu sonra mı konuşacağız?

Ruşen Çakır: Bu ilk turu böyle sırayla hızlı hızlı geçelim. Sormak istediğim birtakım sorular var, sonra onlarla devam ederiz. Burak, aynı soruyu sana da soracağım. Bu tur biraz hızlı olsun istiyorum. Kılıçdaroğlu’nun bu açıklamaları, aslında “Bay Kemal ve İttifakları”adlı belgeselde söylediği bir şey. İlk defa söylenmiş bir şey değil belki; ama çok açık ve net olarak söylenmiş cümleler. Bu sadece CHP’nin HDP ile ilişkisini değil, anlaşıldığı kadarıyla Millet İttifakı’nın da çerçevesini çiziyor sanki. Nitekim Ali Babacan da, dün kendisine sorulduğunda, “Kürt sorunu vardır ve bunun çözüm yeri de siyâsettir” diyerek topa girdi. İYİ Parti’den herhangi bir açıklama gelmedi; ama en azından Grup Başkanvekili Müsavat Dervişoğlu, “Bizim muhatabımız İmralı olamaz” dedi. Yani “HDP olamaz” gibi bir şey demedi. Bu zemin gerçekten Millet İttifakı’nın bir zemini olarak şekilleniyor mu sence?

Burak Bilgehan Özpek: Bence evet. Bunda da Sezai Temelli’nin açıklaması çok önemli bir rol oynuyor bence. Şunu görüyoruz biz: HDP’yi ve PKK’yı birbirine bitişik gören ve Kürt sorununu yekpâre bir şekilde algılayan paradigma, aslında hem hükümette var, hem de HDP içerisindeki bir grupta var. Dolayısıyla, Kılıçdaroğlu ve diğer muhâlefet partileri Kürt sorununa yönelik daha esnek bir tavır gösterdiği zaman, bütün bu denklem bozuluyor. Yani herkes ezberler üzerinden siyâset konuşuyor. Akşam televizyonlardaki tartışma programlarına baktığınız zaman, ezber üzerinden siyâset konuşuyorlar. Partiler ezberler üzerinden siyâset yapıyorlar. O ezber de, PKK ve HDP’nin birbiriyle olabildiğince yakın olduğu ve bunun su götürmez bir gerçek olduğu önyargısı üzerine kurulu. 

Şimdi, son iki günde, aslında bu kadar net bir tablo olmadığını gördük. Bu kadar net bir tablonun ortaya çıkmasını önleyen şey de, Kemal Kılıçdaroğlu’nun daha esnek bir politika izlemesi. O esneme, HDP’yi de kendi içinde çözdü bana sorarsanız. Çözüm Süreci’nde de, Çözüm Süreci’nden sonraki dönemde de, bu muhâtaplık meselesi çok enteresan gelişti; çünkü hükümet ısrarla Kürt sorununu PKK ile özdeşleştirmek ve onun dışındaki aktörleri çok fazla ciddiye almamak gibi bir strateji izledi. Bu, Çözüm Süreci’nde doğrudan İmralı ile görüşmeler şeklinde oldu. Çözüm Süreci’nden sonra da Kürt sorunundan bahseden herhangi bir grubu hızlı bir şekilde terörize etmek, kriminalize etmek şeklinde devam etti. Yani Dicle Haber Ajansı muhabiriyle ya da bir imzacı akademisyenle PKK’lı terörist arasında hiçbir fark görmeyen bir paradigmayı îmâ ediyordu. Çünkü Kürt sorununun ele alınması aşamasında tek temsilci olarak PKK’yı gördüğü için, barışırken de savaşırken de karşısında onu görmek istiyor. Dolayısıyla, diğer PKK dışı daha sivil aktörleri ve onların söylemlerini hızlı bir şekilde kriminalize etmeyi beraberinde getiriyor. Şimdi ezber bu. Bu ezberi nasıl bozuyorsunuz? Muhâlefet partileri ya da Millet İttifakı’nın partileri olarak, Kürt sorununun içerisindeki aktörleri birbirlerinden ayrıştırarak ve meşrû kabul edebileceğiniz aktörün kim olduğunu –soyut da olsa–, ya da kim olması gerektiğini söyleyerek bu ezberi bozuyorsunuz. Attığınız taş da ürküttüğünüz kurbağaya değiyor ki bir yerden ses geliyor. Hükümetin anlattığı hikâyenin, yani PKK ile Kürt hareketinin o simbiyotik ilişkisinin doğru olmadığını, farklı aktörlerin farklı siyâsî ajandalara sahip olduğunu ve Kürt hareketini temsil edebilecek sivil siyâsî aktörlerin de meşrû siyâsete yönlendirilebileceğini görüyorsunuz. O yüzden, artık şunu keşfediyoruz: Meselâ, Sezai Temelli’nin açıklamasından dolayı, kendisinin haklı olduğunu düşünen milliyetçiler olabilir, AK Partililer olabilir. Muhâlefet içerisinde, HDP ile oturmamayı savunan insanlar da kendilerinin haklı olduğunu düşünebilirler. Sezai Temelli’nin açıklamasından hemen sonra, “Bakın işte: HDP=PKK” diyebilirler. Ancak, Temelli’nin ısrarla cevâben bir açıklama yapma sebebi ve hemen arkasından Demirtaş’ın devreye girme ihtiyâcı, aslında muhâlefetin bu soruna biraz normatif yaklaştığı zaman, yani Kürt sorununu kabul edip karşısında meşrû bir muhâtap görmek istediği zaman, nasıl PKK’nın o meselenin içerisinden ayrıştığını göstermesi açısından da çok ilginç. O yüzden, PKK=HDP söyleminin çok zayıfladığını düşünüyorum. Sezai Temelli’nin söylemini devam ettirmek de, açıkçası hükümetin kurduğu güvenlikçi paradigmanın beslendiği bir kanal. Kılıçdaroğlu onu kırmak için bir hamle yaptı. O hamleye biraz yer açmak, biraz sempatik yaklaşmak, biraz kredi vermek ve Vahap Coşkun’un yazdığı gibi, Kürt meselesinden konu açıldığı zaman, iman tazeler gibi hemen Öcalan ve İmralı meselesini de gündeme getirmemek gerekiyor demek ki. Gündeme getirdiğiniz zaman hükümetin paradigmasını besliyor olursunuz. 

Neyse ki, muhâlefet içerisinden çok aklı başında açıklamalar geldi. Sadece Kılıçdaroğlu’nun açıklaması değil. Bugün, İYİ Parti’de milliyetçiliğinden şüphe duymayacağınız, yani 70’lerin sokak hareketlerinden gelen Müsavat Dervişoğlu, “HDP Grup Başkanvekili Meclis’te oturum yönetiyor ve biz de o oturumlara katılıyoruz. Burada bir gariplik yok mu?” sorusunu sordu. Dolayısıyla HDP’nin parti olarak meşrûluğunun Türkiye Cumhuriyeti kanunları tarafından teslim edildiğini, sübjektif yorumların ötesinde, objektif kanunlarla teslim edildiğini söyledi. Ali Babacan’ın, Ahmet Davutoğlu’nun, Temel Karamollaoğlu’nun bu konudaki yaklaşımlarını da biliyoruz. Hepsinden önemlisi, Selahattin Demirtaş’ın devreye girerek, tek adres olarak Meclis’i ve meşrû siyâseti göstermesi de çok önemli. Böylece, muhâlefet partilerine açıkçası o eski paradigmayı aynı torbaya sokup, kendilerini farklı bir şekilde tanımlama imkânı doğdu. 

Ruşen Çakır: Kemal, sıra sana gelene kadar, “Bu iş hayırlara vesile oldu” şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşım var. Aynı kanıda mısın?

Kemal Can: Evet, aynı kanıdayım. Hatta, biraz daha ileri giderek söylersem, Burak, Sezai Temelli’nin başka bir paradigmayı dillendirdiğini söyledi; ama bazen, bazı çıkışlar, bazı tepkiler, kendi temsil ettiği iddianın güçlenmesini değil, tam tersine o iddianın başka bir bağlamda yeniden tartışılmasının kapısını da açar. Aslında Sezai Temelli’nin çıkışı bu bağlamda, “Neye niyet etti? Bunu niye yaptı? Neyi öngördü?” tartışmalarını bir kenara bırakarak –çünkü bu, başka bir sürü gerekçeyle farklı tartışılabilir–, ama neye yol açtığı açısından bakılınca, verilen tepkilere bakılınca, o tartışmanın başlaması dolayısıyla ilerleyişinin genel olarak olumlu bir hava yarattığı kanaatindeyim. İşin iki boyutu var: Bir tanesi, Kürt sorununu tartışırken gerçekten bir muhâtaplık sorunu var; ama bugün tartışılan şey ve Kılıçdaroğlu’nun çıkışının asıl gâyesi, “Kürt sorununun muhâtabı kim?” meselesinden ziyâde, bugünkü güncel, reel siyasetin, iktidar tarafından çizilmeye çalışılan meşrûluk sınırlarını yeniden târife dönük. Aslında tartışmanın en önemli tarafı bu. “Kürt meselesi hangi muhâtaplarla, nasıl çözülür?” tartışmasından daha güncel bir karşılığı var. O güncel karşılık da, “Bugünün siyâsetinde aktörlerin, ilişkilerin, sorunlarla ilgili tartışmaların meşrûluğunu iktidar mı belirleyecek? Yoksa siyâset mi belirleyecek?” Bunu özellikle söylüyorum. Çünkü iktidar siyâset yapmıyor. Onun için de siyâseti iktidârın karşısına koyuyorum. Yani güvenlikçi politikalar çerçevesinde bir “ideolojik devlet partisi” hüviyetine kavuşan iktidar ittifâkı, siyâsî araçları değil siyâset dışı araçları kullanarak siyâseti tanzim etmeye çalışıyor. Ve burada yürüttüğü politika, ağırlıklı olarak, Ayşe ve Burak’ın değindiği gibi, hem aktörlerin meşrûluk sınırlarını hem onların ilişki sınırlarını, hem de sorunları ele alış biçimi ya da muhâtaplık seviyesini belirleyecek bir müdâhale yapıyor. Buna karşılık siyâset kurumu ve muhâlefet aktörleri, özellikle Kılıçdaroğlu’nun çıkışı bu anlamda çok önemli bir sonuç doğurdu ve yeniliği de burada aslında. Senin de söylediğin gibi, Kılıçdaroğlu ilk defa söylemiyor bunu. Hatta Kılıçdaroğlu’ndan önce bile CHP, “Çözüm yeri Meclis’tir” diyordu. Yani bu lâf yeni değil. 

Ayşe Çavdar: Evet. Barış süreci zamanında da CHP bunu söylüyordu.

Burak Bilgehan Özpek: İlk söylendiği tarih: 5 Ocak 2013.  

Kemal Can: Evet, yeni değil. Neredeyse 8 yıl olmuş. Ama bugünün bağlamında yeni. Çünkü başkanlık rejimine geçildikten sonra, özellikle 2018 seçimi ve peşinden gelen yerel seçimde oluşan ve muhâlefetin kurmaya çalıştığı yeni siyâsî alanda, başka bir bağlama oturuyor. “Çözüm yeri Meclis’tir” önermesi, daha derin bir sistem tartışmasını ve bu sistemin oluşmasında ortaya çıkacak bütün aktörlerin meşrûluk sınırlarını iktidâra bırakmayan, siyâsetin kendisinin târif edebileceği bir şey olarak çizme irâdesini ortaya koyuyor. Bu anlamda yeni bir bağlama oturuyor. Tartışma da tam böyle ilerledi. Burak’ın da değindiği gibi, Müsavat Dervişoğlu da, HDP’nin Meclis’teki rolünün hukukî pozisyonunu işâret ederek, dolaylı olarak, “Elbette meşrûdur” demiş oldu. Ali Babacan Kürt meselesi üzerinden meşrûluğu târif ederek tartışmaya dâhil oldu. Zaten Kılıçdaroğlu HDP’yi işâret ederek bir meşrûluğu ortaya koymuştu. Sezai Temelli, yaptığı çıkışla, HDP’nin Kılıçdaroğlu’nun çıkışına belki biraz daha yavaş vereceği tepkiyi hızlandırıcı bir etki yarattı. Önce Selahattin Demirtaş, peşinden de Mithat Sancar, çok güçlü bir şekilde, “Elbette ki biz muhâtabız. Elbette ki çözüm yeri Meclis’tir” dediler. Bu, şöyle bir sonuç yaratıyor: Birincisi, muhâlefet artık iktidârın çizdiği sınırlar içerisinde bir siyasî alan târif etmenin dışına taşabileceğini, bu cesâreti gösterebileceğini, Burak’ın söylediği gibi ezberlerle davranmaktan vazgeçebileceğini gösteren bir tutum içerisine giriyor. Ama daha önemli başka bir sonuç daha oluşuyor: İktidârın, bu meseleyi kullanarak kurmaya çalıştığı stratejiyi bozuyor. Sezai Temelli’nin çıkışının asıl burada etkisi var. Müsavat Dervişoğlu, Muharrem Sarıkaya’ya verdiği röportajda buna değinmiş: “Sezai Temelli aslında Kılıçdaroğlu’nun elini güçlendirdi” demiş. Orada şunu işâret ediyor aslında: “Bu konuda muhâtap İmralı’dır” diyerek, aslında Çözüm Süreci’nde de, seçim sırasında alınan mektupta da, Kürt meselesi, hatta Kürt seçmenle kurulan ilişkiyi bile İmralı üzerinden yürütmeye çalışan iktidârı açığa düşürüyor. Çünkü “Muhâtap İmralı’dır” tezi, aslında iktidârı târif eden bir şey. Hem Çözüm Süreci’nde de böyleydi. Hatta hatırlarsanız, yakın bir zaman önce, Sırrı Süreyya Önder, “Biz bu Çözüm Süreci’ni kapalı bir müzâkere olarak yürütmekle hata ettik. Bunu kamuoyuna, topluma, diğer siyâsî aktörlere ve Meclis’e açmak gerekiyordu” eleştirisini yapmıştı. Zaten süreci kilitleyen nokta, bu eylemin oluşmaya başlamasıydı. Hani o meşhur “Seni başkan yaptırmayacağız” denkleminin Erdoğan’ı tetikleyen tarafı şöyle oldu: Erdoğan’ın Batı ile ilişkilerinde de, “Bırakın bu toplumları, siyâseti filan, bunlar karışık işler. Biz ilişkileri teke tek yürütelim” yaklaşımı vardı ya; Çözüm Süreci’ne de böyle girilmişti. 

Ruşen Çakır: Kemal, buradan İmralı bahsine geçelim. Sen cümleni tamamla ama.

Kemal Can: Evet, bu işin Kürt sorunu tarafı. Ben asıl önemli tartışmanın siyâsetle ilgili olduğunu düşünüyorum. Kürt sorunu tartışmasına da bunun açacağı kapılar var; onu ikinci turda konuşuruz. 

Ruşen Çakır: Cuma günü yaptığımız ‘’Haftaya Bakış’’ta, “Önümüzdeki günlerde Öcalan tekrar devreye girebilir” demiştim hatırlarsan. Peki nasıl olur bu? Devlet istediği için devreye girebilir. Şu âna kadar söylenenlerde, özellikle Kemal’in vurguladığın gibi, devlette bu konuyu Öcalan’la görüşerek halletme, Öcalan’ı kontrol etme yaklaşımı hâkim. 31 Mart seçimlerinde bunu denediler, beceremediler. Ama orada şöyle bir şerhi düşmek lâzım: Bunu Öcalan üzerinden yapmak istiyor, ama Öcalan’a da güvenmediği için, onu bir tür tecritte tutuyor. Öcalan bir dönem avukatlarıyla düzenli olarak görüşürdü. Çözüm Süreci döneminde milletvekilleri de gidiyordu. Sürekli haber geliyordu. Ama ne zamandır haber de yok. Ama diyelim ki önümüzdeki günlerde Öcalan’dan bir mesaj geldi. Meselâ, kendilerinin istediği birine medyada bir mülâkat verdirebilirler. 23 Haziran İstanbul seçimleri sürecinde Tunceli’den bir akademisyeni (Ali Kemal Özcan) İmralı’ya yollamışlardı hatırlarsanız. Ama adını kimsenin bilmediği birisiydi; ne olduğu anlaşılamadı. Özcan, Abdullah Öcalan’dan mektup getirdiğini söyleyerek, Öcalan’ın “İmamoğlu’na oy vermeyin” dediğini iddia etti, ama bu iş karambole gitti, Selahattin Demirtaş belirleyici oldu. Şimdi de yine devletin istediği bir şekilde Öcalan’dan mesajlar gelse ne olur? HDP’nin hazırlamakta olduğu bir tutum belgesinden bahsediyoruz. Anlaşıldığı kadarıyla da bu tutum belgesi, Millet İttifakı ile bir şekilde yan yana durabilmenin zeminini oluşturmaya yönelik. Demirtaş ve Mithat Sancar’ın açıklamaları ortada. Devletin elinde bir Öcalan kartı var mı Ayşe, ne dersin?

Ayşe Çavdar: Bence, olmadığını son yerel seçimlerde gördü. Öcalan devletin elinde olduğu müddetçe… Ya da “AKP devletinin” diye ayıralım. Çünkü söyleyeceklerim bunları biraz ayırmakla, onun tarihselliğiyle ilgili olacak. Öcalan AKP devletinin elinde olduğu müddetçe, artık AKP’nin elinde bir kart değil. Olmayacağını, son yerel seçimlerde, özellikle İstanbul seçiminde gördük. Çünkü AKP’nin, bütün seçmen kitlelerini kendi seçmen kitlesi gibi zannetmesi, üstelik kendi seçmen kitlesini de çok iyi tanımamasıyla, AKP’nin zamanla o gerçeklikten kopmasıyla ilgili bir sorun var. Çünkü Kürt seçmen kendi içinde çok çoğulcu; en sertten en diyaloğa açığı olmak üzere pek çok çözüm önerisi var. Pek çok değişkenlik var. Kürt seçmenler arasında da pek çok katmanda müzâkereler var. Monolitik bir seçmenden bahsetmiyoruz. Hiçbir seçmen grubu için bahsetmiyoruz; ama bu konuda galiba en deneyimli olan Kürt seçmen; çünkü Kürt seçmen, şimdiye kadar hem Kürt hareketi içindeki aktörlerin çoğulluğuyla uğraşmak zorunda kaldı, hem de Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun farklı hükümetleri altında gösterdiği farklı siyâsetlerle uğraşmak zorunda kaldı. Dolayısıyla, kiminle nasıl mesâfeleneceğini, hangi zamanda neye göre karar vereceğini, o aktörlerden de bağımsız ama o aktörlerle müzâkere hâlinde, onların aralarındaki ilişkileri de değerlendirerek karar verebilecek, siyâsî yetiler ve siyâset yapma açısından Türkiye’nin en deneyimli seçmen kitlesinden bahsediyoruz. Dolayısıyla, Öcalan’ın şu AKP’nin elinde bir kart olması bana pek mümkün görünmüyor.  

Muhâtaplık konusuna geleyim. Bu meselede HDP de tek başına muhâtap değil. “Muhâtap İmralı” demiyorum; çünkü sorunun adını yanlış koyduğumuzu düşünüyorum. Çünkü Kürt sorunu aslında “Eşit yurttaşlık” problemi. Dolayısıyla “Bu sorunun muhâtabı kim?” sorusunun cevabı: Herkes. Çünkü hepimizin birlikte yarattığı ve hepimizin birlikte yaşadığı bir sorun bu. 2013’ten beri Türkiye’nin bu kadar gerilmesinde ve demokrasinin bu kadar gerilemesinde, “Kürt sorunu” dediğimiz sorunun çözülmesiyle ilgili, kimin ne tür bir irâde sergileyeceği meselesi çok önemli bir paya sâhip. O yüzden ben “Muhâtap herkes” diyorum. Tartışmayı biraz da açmak açısından şunu da ekliyorum: Siyâsî partilerin görevleri, herkesin tartışmaya, sorunun çözümüne katılma kanallarını oluşturmakta bir işlev görmektir. Elbette çözüm Meclis’dir. Fakat Meclis’teki o çözüm, kimler arasında, nasıl müzâkere edilecektir? Meclis dışında kalanlar… Meclis’teki temsili biliyoruz. Şu Meclis’te değil tabii ki, sonrakinde. Ama sonuçta parlamenter sistemin kendi sınırları var. Onun ötesine geçmekte siyâsî partiler nasıl rol oynayacaktır? Ben, HDP’nin kendi iç çoğulculuğu dolayısıyla, bu konuda çok şanslı ve avantajlı olduğunu düşünüyorum. Bunu idâre edebilecek mi? Göreceğiz. Fakat elinde önemli bir malzeme var. Zaten HDP’lilerin çok da gönülsüz olmadıkları, önceki barış sürecinin eleştirisi… 

Söylemek istediğim özetle şu: Burada kimlerin nasıl muhâtap olacaklarıyla ilgili çizginin kaynağı, önceki barış sürecinin eleştirisi ve tarafların özeleştirisi. Orada ise şöyle bir sorun vardı: Söylemiyordum ama, barış süreci başladığı andan itibaren aklıma gelen şuydu: Bu barış süreci AKP ile olacak iş değil; çünkü sadece Kürtler değil, herhangi biri AKP ile barıştığında, devletle barışmış olmuyor. Bunun kalıcılığını da garanti etmek mümkün değil. Çünkü AKP öyle bir aktör değil. İki nedenle değil: Birincisi, AKP’nin kendi değişkenliği, kendi güvenilmezliği dolayısıyla. 2002’de başladığı yerden, 2013’e geldiğimiz yerde de bir hayli farklılık vardı. O farklılık özellikle 2007-2010 aşamalarından sonra olmaya başlamıştı. Ama asıl önemlisi, AKP’nin devlet bürokrasisiyle, “Ben vesâyet mekanizmalarıyla mücâdele ediyorum” diyerek girdiği kavga, şöyle bir manzara yaratıyordu: Devletin problemli olduğu iki mesele var orada. Birini, dindarlık ve İslâmcılık tarafını AKP temsil ediyor; diğerini Kürtler temsil ediyor. Güvenlik bürokrasisi ve genel olarak devlet bürokrasisinden bahsediyorum. O problemli olduğu iki aktör, kendi aralarında bir barış süreci yürütmeye çalışıyorlar. Bu süreç, Meclis çatısı altında olmuyor ve birçok başka mekanizmayı bertaraf ediyor. Siyâsetin ne zaman bittiği hikâyesinde, barış sürecinin özellikle AKP tarafından nasıl aktarıldığını hatırlarsınız. O dönemde “Sayın Öcalan” demenin nasıl teşvik edildiğini, desteklendiğini, bugün aksi yönde kullanılan kimi sloganların, o zaman barış süreci için kullanıldığını biliyoruz. AKP’nin, daha orada, siyâsetin ve müzâkerenin yerine propagandayı koyan, hatta “Amalarınızı, fakatlarınızı da alın gidin” gibi söylemlerle gâyet tersleyen ve aktörleri, endişeleri dışlayan bir tavrı vardı. HDP’yi başka bir yere koyuyorum. AKP ile barış sürecinin olmayacağının nedeni buydu. Dolayısıyla artık alınmış dersler var. Şimdi de muhâtaplık tartışmasında önemli olan, mümkün olduğu kadar çok kesimi, çok sesi, çok endişeyi… Bu endişeden, sadece Türklerin barış süreciyle ilgili endişelerini kastettiğim düşünülmesin; o, en son şey. Ama asıl, bir kez daha, “Biz devletle ya da CHP ile ya da her kimse onunla, bir siyâsî kümeyle müzâkereye gireceğiz. Daha öncekine benzer bir şey mi olacak?” ya da “Daha önce ne gördük ki buradan ne göreceğiz?” seslerinin de dâhil edildiği bir müzâkere sürecinin işlemesi gerekiyor. Burada da partilere düşen, birbirleriyle muhâtap olmaktan çok, bütün muhâtap alınacak kesimlerin seslerinin Meclis’te nasıl duyulabilir hâle geleceği konusunda kafa yormak. 

Ruşen, sen az önce “HDP ile Millet İttifakı arasında bir şey” dedin. Belki biraz ters gelecek ama ben, HDP’nin Millet İttifakı’na doğrudan dâhil olmasının doğru olacağını düşünmüyorum. O bağın, sanki aynı seçim ittifâkının içinden konuşan iki aktörmüş gibi olmasının uzun vâdede iyi sonuçlar vereceğini düşünmüyorum. Çünkü o zaman, sınırları seçimle çizilmiş bir müzâkere ortamına dönüşür, hoş da olmaz. Çünkü bu çok uzun erimli bir sorun. Çözümü de bir iki günde olmayacaktır. Önceki barış sürecinin en önemli problemlerinden bir tanesi de buydu. Hatırlarsanız, AKP o dönemde, önündeki seçime, 2014’e yetişsin diye bakıyordu; bu öyle olacak bir iş değil. Millet İttifâkı ile HDP’nin, belki başka bir ittifâkı oluşturarak –bir sürü formül bulunabilir–, ama ayrı varlıklar olarak bunları konuşabilmeleri de çok önemli. Çünkü bir şeyin içinden ve ortak bir şey için konuşmuyoruz. Masanın etrafında tartışan ayrı insanlar olarak, çoğu zaman aynı görüşte olmayan insanlar olarak, ortak bir derdi tartışıyoruz. Ben bunun siyâsetin alanını açmak açısından da önemli bir jest olacağını düşünüyorum. Siyâseti yalnızca seçime, parlamento seçimine, cumhurbaşkanı aday seçimine indirgemeden, ancak o zaman “Kürt sorunu”nu, Türkiye’nin demokrasi sorununu, eşit yurttaşlık sorununu çözecek bir zemin olarak görmenin vesilesi olacak bir şeye dönüşür. Teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Burak, muhâtaplık meselesini cevaplarken bir ek soru daha sormak istiyorum. Biraz önce Ayşe’ye de sorduğum gibi: Öcalan faktörünü nasıl değerlendiriyorsun? Devlet Öcalan’ı bir şekilde kullanmak isterse, bunun karşılığı olabilir mi? Öcalan ya da İmralı ile Kandil arasında var gibi gözükse de birebir bir özdeşlik yok. Kandil’in, son dönemde ABD ile en azından Suriye üzerinden stratejik bir işbirliği yaptığını da biliyoruz. Orada PYD-YPG ile ya da Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile kurulan ilişki aslında PKK ile kurulan ilişki. Bu faktörü önümüzdeki dönemde de akılda tutmamız gerekir mi? Ne dersin?

Burak Bilgehan Özpek: Gerekir. En zor soruyu bana sordunuz. Bunu kısa bir zaman diliminde nasıl açıklayacağım bilmiyorum. Burada da bazı ezberler üzerinden konuşmamak gerekiyor. Meselâ, yerel seçimlerden önce Öcalan’ın mektubu ve Demirtaş’ın pozisyonu arasında bir ikilem görüyoruz. Biz, zihinsel olarak, liderlerin toplumu şekillendirme konusunda büyük bir kudret sâhibi olduğunu varsayarak bunları söylüyoruz. Ama bu, topluma aktörlük atfetmiyor. Bu ülkede Kürtler var, veya etnik olmayan başka azınlıklar var. Bu insanlar da bir hayat yaşıyorlar ve bu hayattan memnuniyetsiz olabilirler. Tek yara aldıkları yer, bu insanların kimlik meseleleri olmayabilir. Suları akmıyor olabilir. Sokaklarından çamur akıyor olabilir. Günde 18 saat sırtlarında damacana taşıyarak çok yoruluyor olabilirler ve çok az para kazanıyor olabilirler. Yani, bu insanların, kimlik sorunlarının ötesinde, hayatlarını doğrudan etkileyen sorunları olabilir. Bu sorunlar onları hükümet dışındaki aktörlere oy vermeye de itebilir. Bugün Ekrem İmamoğlu’na oy veren Kürtler, acaba Selahattin Demirtaş onları öyle yönlendirdiği için mi oy verdiler, yoksa zaten onlar oy verecek olduğu için mi Demirtaş iyi bir siyâsetçi olarak o dalganın üzerine çıktı? Bunu da bir hesaba katmak gerekiyor. Kürtlerin, Öcalan’ı dinlemeyip Demirtaş’ı dinlemeleri, çok alıcısı olan bir söz. Ama hâlihazırda, zâten bu liderlerinin etkisinin olmadığı bir dönem de yaşıyor olabilir miyiz acaba? İnsanlar tamamıyla kimliksel motivasyonlarla mı oy verme davranışlarını şekillendiriyorlar? Yoksa, vatandaş olmaktan mütevellit bazı sıkıntılarından dolayı mı farklı arayışlar içerisindeler? O nedenle, Kandil, İmralı ve Demirtaş’ın, Olimpos Dağı’ndaki tanrılar gibi insanların kaderine hükmeden figürler olarak tartışılmasına da karşıyım. Türkiye’de politik bilinci en yüksek olan seçmen grubundan bahsediyoruz belki de. Üstelik büyükşehirlerde yaşayanlar, iktisâdî olarak da en zor koşullarda yaşayan toplum kesimi. Bu insanların oy verme davranışı, başka parametreler tarafından şekillenecek bence. 

İlginç bir şekilde, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Türkler ve Kürtleri yakınlaştıran bir an yaşıyoruz. Türklerin de, yaşadıkları hayattan çok fazla keyif almadıkları, yoksullaştıkları, Kürtlerin de ülke meseleleri üzerinde kafa yordukları ve temel problemler üzerinde bir noktaya geldikleri bir durum yaşıyoruz. Bu durum, çok ilginç bir fırsat sunuyor bize. Bu fırsat, 2000’lerin başından beri anlatılan, bize hap gibi dayatılan çözümlerin dışında bir çözüm. Özellikle post-Kemalist anlatı ya da 2000’lerin ilk 10 senesindeki liberal anlatı, “Türkiye’nin çok temel sorunları var. Mesela sivil-asker ilişkileri çok temel bir sorun. Veya Kürt sorunu çok temel bir sorun. Türkiye’nin demokratikleşmesi lâzım. Dolayısıyla bu sorunları çözerse, Türkiye demokratikleşir” gibi bir denklemdi. Neden-sonuç ilişkisinin kilitlendiği nokta, sivil-asker ilişkilerinin ve Kürt sorununun çözülmesiydi. “Eğer bunlar olursa Türkiye demokratikleşecek” gibi bir önermede bulundular. Fakat biz ampirik olarak şunu gözlemledik: Sivil-asker ilişkileri sivillerin lehine çözüldü ve Türkiye’de bir çözüm süreci başladı. Ama biz çok daha fazla otoriterleştik. Dolayısıyla o neden-sonuç ilişkisi işlemedi. Demek ki konuşmamız gereken şey, bu tip sorunların çözümünden sonra demokrasinin geleceği değil, demokrasinin, kurumlarıyla, metotlarıyla, aktörleriyle ortaya çıkmasından sonra bu tip sorunların çözüleceği gibi bir durum olabilir. Bu aktörlerin siyâsî beklentileri, bu aktörlerin siyâsî aklı, pragmatizmi bize ne söyler bilmiyorum. Ama şunu çok iyi biliyorum: Türkiye’nin, sadece Kürt sorunu değil, birçok sorunu var. Bu sorunları çözmemiz için de bizim bir müzâkere kültürüne ihtiyâcımız var. 

Müzâkere kültürü de, kimliğinizin veya ideolojinizin ötesinde, sizin Kürt olmanız, milliyetçi olmanız, Kemalist, sosyalist veya liberal olmanızın ötesinde, bir metodoloji üzerinde ortaklaşmanızı beraberinde getiriyor. O yüzden, çözüm yerinin Parlamento olması, aslında parlamenter sistemin sorunları çözebileceği, aktörlerin birbirlerinin meşruluklarını reddetmeden masaya oturma kültürünün sorunları çözebileceğini îmâ etmesi açısından son derece anlamlı. Ayşe çok güzel söyledi: “HDP’nin Millet İttifakı’na doğrudan dâhil olmasının doğru olacağını düşünmüyorum” dedi. Olmasına gerek var mı gerçekten? Biz Kürt sorununu, Tayyip Erdoğan yönetimini sandıkta mağlup etmek için, üç beş ay sevimli sözlerle okşayarak mı çözeceğiz? Ya da, Kürt sorunu, gerçekten seçimlerden önce gündeme gelen, siyâsî aktörlerin kısa vâdeli çıkarlarıyla alâkalı bir mesele mi? Hayır. HDP’nin Millet İttifakı’nda olmasına gerek yok. Fakat Kürt hareketinin, Kürt ulusçuluğunun veya Kürtlerin sosyalistlerinin, liberallerinin, dindarlarının, orta sınıflarının, yoksullarının, zenginlerinin, bir şekilde, meşrû müzâkere zeminleri üzerinde temsil edilmesi gerekiyor. Toplumun diğer aktörlerinin de onların meşrûluğunu kabul etmesi gerekiyor. Sezai Temelli’nin açıklamasından bahsediyoruz. HDP içerisindeki bazı kişilerin de bunu kabul etmesi gerekiyor ki o müzâkere kültürü ortaya çıkabilsin. Türkiye, demokratikleşebilsin ki diğer sorunlarını çözebilsin. Benim bakış açım böyle. 

Ruşen Çakır: Kemal, muhâtaplık meselesini sana da soracağım tabii. Bir de İmralı ve Kandil’in hiç mi etkisi yok? Kürt sorununu düşündüğümüz zaman, bu süreçte “Onlar muhâtap alınsınlar alınmasınlar” tartışmasının ötesinde, İmralı ve Kandil’i bir şekilde hep akılda tutmamız gerekecek mi? Ne dersin?

Kemal Can: Tam tarihini hatırlamıyorum, ama Selahattin Demirtaş’ın bir televizyon programında söylediği bir şeyi hatırlıyorum: “Çatışma çözümü, çatışan tarafların arasında olur. Ama geniş ve çok katmanlı bir sorunun çözümünün muhâtabı toplumdur. Bunun da aracı siyâsettir” şeklinde formüle ettiği, katmanlı bir muhâtaplık çerçevesi çizdiği bir konuşmaydı. Bu, bence doğru bir mesele. Çünkü Kürt meselesi dediğimiz şey, çok eski, derin ve uluslararası boyutundan toplumsal taraflarına, kimlik siyâsetinden ekonomik sonuçlarına kadar çok katmanlı bir sorun. Bunun yanı sıra, çok uzun süren, çatışmalı bir süreç hâlinde devam eden bir problem. Bunun çeşitli merhalelerinin çözüm muhâtapları ya da çözüm denklemine dâhil edilme biçimleri üzerine çokça konuşulması gerekiyor. Sezai Temelli’nin ya da başka birinin söylediğine, bağlamından kopartıp çok genel bir önerme olarak bakıldığında, doğru olan taraflarını da görebilirsiniz, çok yanlış taraflarını da. Çünkü bu derece saçaklı bir problem, “Bunun muhâtabı bu. Şununla çözdüğünde çözülür” denemeyecek bir şey. Ama bu bir sorun olarak, Türkiye’nin bir meselesi olarak, hem Kürtlerin hem Türklerin, bu toplumun, bu ülkenin bütünüyle muhâtap olduğu, “Hepimiz parçasıyız”a denk gelen bir mesele ve böyle çözülmesi mümkün. Bunun her bir aktörünün, bu tartışmaya ve bu çözüm çabasına dâhil olma biçiminin kolaylaştırılması; yani bunun dışına itilenler, burada söz söyleyemez hâle getirilenlerden değil, herkesin buraya bağlamınca katılabileceği ve kendini parçası hissedebileceği bir şey olarak çözülebilmesi gerekiyor. Bu, bütün sorunlarda aslında böyle. Avrupa Birliği meselesini de böyle yaşadık, Kürt sorunu meselesini de böyle yaşadık. Türkiye’nin uluslararası ilişkiler sorunlarını da böyle yaşıyoruz. Bunların hepsinde, aslında bu yaygın olan, siyâseti âdeta teknik bir şeye dönüştüren ve yanı sıra muhâtapları sâdeleştiren bir yaklaşım var. Aslında otoriterliği esleyen şey bu.

Biraz önce konuşmayı bıraktığım yer şuydu: Bütün otoriter liderlerin vasfı nedir? Meselâ Putin, “Ben Erdoğan’la kolay anlaşıyorum” diyor. Ya da Trump, “Biz Erdoğan’la hallediyoruz işleri” diyordu. Aynı şeyi Erdoğan da söylüyor. Çünkü muhâtaplar sâdeleştirildiğinde, çeşitli dinamiklerin ona dâhil olması, siyâset kurumunun bütün olarak burada rol alması engellendiğinde, bazı güç merkezleri için hızlandırıcı bir etki yaratabilir. Çözüm Süreci de böyle yaşandı Türkiye’de. Aslında, muhâtaplar sâdeleştirildi, azaltıldı. Son derece sınırlı muhâtaplar içerisinde gelişen kapalı bir müzâkere süreci hâlinde yaşandı. Başka bir sürü nedenin yanı sıra, başarısızlığın önemli nedenlerinden biri de buydu. Biraz önce Burak da değindi, Türkiye toplumu ve özellikle Kürt siyâsî hareketinin temâsa geldiği taban, burada bir öğrenme süreci de yaşadı. En son yerel seçimde, Öcalan’ın mektubuyla Demirtaş’ın açıklamasının karşılaştırması yapılıyor; ama Gezi zamanını hatırla. Gezi zamanında da Çözüm Süreci aktif olduğu için, Gezi hâdisesi Çözüm Süreci’ni provoke eden bir şey olarak yorumlanmaya kalkılmıştı. Bu konuda çeşitli açıklamalar yapılmıştı. Ama böyle açıklamalar yapılmasına rağmen, HDP tabanından pek çok genç insanın aktif olarak o protestoların içinde yer aldığını biliyoruz. Hatta daha sonra Demirtaş da bu konuda özeleştiri yaptı. Aslında bu, işleyen bir süreç. Bir yandan muhâtapları sâdeleştirmek, bunu siyâset alanı dışında, daha kapalı, toplumdan kaçırarak konuşulur bir mesele hâline dönüştürmek, her alanda uygulanan bir şey. Buna karşılık, toplum da bu süreçlerin içerisinde, hem bunun sorunlarını yaşarken hem de bunları izlerken bir şeyler öğreniyor. Bence bu süreç biraz böyle işledi. Bugün, HDP seçmeni de, diğer muhâlefet partisi seçmenleri de ve o seçmenlerin öğrendiklerinden etkilenen liderleri de, başka türlü davranmanın mümkün olabildiğini görüyor. 

Kürt meselesiyle ilgili, ilk turda konuştuğum konuya referans vererek söyleyeceğim: Burak, daha çok bu taraftaki ezberleri söyledi; ama aslında ezberin büyüğü iktidar tarafında. Bu yeni siyâsî süreçte, iktidar, bildik ezberlerle, bu konuyu kolay provoke edebileceği, kışkırtabileceği hassâsiyetlere nereden dokunacağını çok iyi bildiği ve bunu kullanarak yürüyebileceği bir şey olarak baktı ve bunu sivrilterek ilerledi. Ama bugün gelinen noktada, bence, Kılıçdaroğlu’na da bu cesâreti veren, bu tartışmanın evrildiği noktada Müsavat Dervişoğlu’nun, Ali Babacan’ın ve HDP içerisinden çıkışların da bu kadar netleşebilmesini sağlayan şey, iktidarın stratejisinin, tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi burada da artık sonuç alamaz, kendini yenileyemez, yeni bir şey yapamaz hâle gelmesi. Hani hep, “Tekrar Çözüm Süreci’ne döner, tekrar Kürtleri kazanır. Tekrar oraya döner, milliyetçileri kazanır” diye konuşuluyordu ya. Sanki birkaç düğme var, iktidar onlara basarak her şeyi idâre edebilirmiş gibi. Ama böyle olmadı. 

Çok yakın bir zaman önce, hem Kılıçdaroğlu hem Akşener, HDP ile yan yana duruyor diye fizikî saldırılara muhâtap kılınmaya çalışıldı. Hatta “Bunlar daha iyi günleriniz” dendi. Daha birkaç ay önce yaşandı bunlar. Ama bugün, dört beş muhâlefet partisinin “HDP meşrû bir muhâtaptır. Bunu beraber konuşabiliriz” diyebildiği bir zemini tartışıyoruz. Bu önemli bir değişim. Aritmetik sonuçlarından, seçime nasıl yansıyacağından bağımsız bir şey. HDP’nin ittifak içerisine alınıp alınmamasının bence de bir önemi yok. Burada mesele, “Muhâlefet, meşrûiyet sınırlarını, o kesin olduğuna inanılan hassâsiyetlere teslim edip iktidâra mı bırakacak? Yoksa kendi ilişki ve meşrûiyet sahasını kendi mi tanzim edecek?” Şimdi bu süreç bunu hızlandırıyor. Bunun devamı olarak, Kürt meselesindeki muhâtaplık meselesini de, daha çok, toplumu muhâtap eden, daha fazla muhâtabın dâhil olabildiği ve sorunları aktarma ve çözüm üretme anlamında, kendisini, daha çok parçası olabilecek bir hâle dönüştürmek mümkün. Bütün sorunlar için böyle. Daha birkaç ay önce göçmen meselesini konuştuk. Daha önce ekonomi meselelerini konuştuk. Yerel yönetimler dolayısıyla pek çok meseleyi tartışıyoruz. Bunların hepsinde şunu görüyoruz: Demokratikleşmeyi taşıyan şey, her türlü problem noktasında, muhâtapları büyüten, çeşitlendiren, artıran ve onların dâhil olma yollarını tıkamayıp açan süreçlere doğru mu gidiyoruz, yoksa muhâtap sâdeleştirmesine mi gidiyoruz? Ana muhâtabı bulmak, faydalı bir süreç üretmiyor.

Kürt meselesinde Çözüm Süreci’ndeki önemli sorunlardan bir başkası da şuydu — Burak başka bir çerçevede anlattı bunu: İlk 10 yıldaki liberal anlatı meselesinde şöyle bir akıl yürütme vardı: Bir sürü sorunlu toplumsal dinamiği dönüştürmeye çalışmak yerine, meseleyi iktidarla halletmek; “’Bunların bunu yapmaya ihtiyâcı var. Dolayısıyla, bunlarla bu işi çözebiliriz.” Üstelik Kürt siyâsî hareketi de konuya böyle yaklaştı. Hatta o zaman uluslararası çatışma çözümleri teorisi üzerinden, “Zaten bu işler böyle çözülür” tezleri filan ortaya atıldı. O genel yaklaşımla, “AKP’nin merkeze gitme ihtiyâcı var. Batı ile entegrasyon ihtiyâcı var. Tabanındaki sosyoloji de zorunlu olarak demokrasiye aç. O zaman, bunlarla demokrasiye gidilebilir” gibi bir varsayım yürütülüyordu. “Niye siyâsetle filan uğraşacağız? Onlarla pazarlık yaparak bu iş sonuca erdirilebilir.” Ama bunun böyle işlemediği, tam tersine bir sürecin çalıştığı, muhâtapları azalttığında ve sâdeleştirdiğinde, meseleleri teknik bir düzeye indirgediğinde, aslında oradaki ana aktörlerin bundan güç devşirerek kendi alanlarını büyüttüklerini ve mümkün olan herkesi de bunun dışına itmeye yöneldiklerini, bunun da sonucunun otoriterleşme olduğunu görüyoruz. 

Ruşen Çakır: Kemal, görüntünde bir sorun oldu. Evet, şimdi hepinize tek bir soru soracağım. Her ne kadar “Toplumu katmak” diye konuşulduysa da, yine de aktörlerin belli bir önemi ve değeri var. Sadece Selahattin Demirtaş’ı sormak istiyorum. Bu son olayda da, tartışmanın bir yerinde girdi ve akışın değişmesini bence çok ciddi bir şekilde hızlandırdı. Ne düşünüyorsunuz? Ayşe, senden başlayalım.

Ayşe Çavdar: Selahattin Demirtaş’ın özelliği, HDP’li olmakla birlikte, HDP’nin mevcut siyâsetinin seslenebileceği kitlelerin çok ötesinde bir karşılığı olması. Yalnızca “Kürt” bir siyâsetçi olarak değil, bir siyâsetçi ve kamusal bir figür olarak HDP’yi de aşan bir kitleye seslenebilmesi. Başka bir özelliği daha var: Kürt gençlerle Kürt olmayan gençler arasında, siyâsî diliyle, jestleriyle bir bağ kurabilmesi. Dolayısıyla, oyunun şeklini, içeriğini değiştiren, en azından tonunu değiştiren –iletişimci gözüyle söylersem– tarafları rahatlatan ve konuşmaya hazır hâle getiren bir niteliği var. Tamam, Selahattin Demirtaş HDP’lidir, HDP’de siyâset yapmaktadır; kendisi de ısrarla bunu söylüyor zâten. Ama onu aşan bir aktör olarak görmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Elbette onun siyâsetini götürecektir, fakat sadece bundan ibâret biri de değil Demirtaş. Dolayısıyla, henüz oynamasa da, bulunduğu yerden bile müthiş bir moderatör potansiyeli sunuyor. Zannediyorum, cezaevinde olmasının, rehin tutulmasının sebeplerinden biri de bu niteliği ve gösterdiği bu potansiyeldir. 

Ruşen Çakır: Burak, sen ne dersin?

Burak Bilgehan Özpek: Evet, Selahattin Demirtaş, açıklamasıyla muhâlefete bir alan açtı. Başta da söylediğim gibi, PKK=HDP paradigması, aslında hükümetin öne sürdüğü bir önerme. Sezai Temelli de bu öneriden memnun gibi görünüyor. Birbirine karşıt gibi gözükse de, aslında aynı önerme üzerinde buluşmuş aktörler gibi gözüküyorlar. Demirtaş’ın açıklaması, bu kısırdöngüyü kıran bir açıklama. Muhâlefet partilerine de bir alan açmış oldu. Muhâlefet partileri HDP’den bahsettikleri zaman, parti içerisinde farklı görüşlerin olduğu, sivil siyâset yanlısı ve siyâset dışı aktörlere yaslanmayan kişilerin olduğunu artık muhâlefet partileri rahatlıkla söyleyebilecek. 

İkincisi, çok ilginç bir durum ortaya çıktı. Yine cüretkâr bir şekilde şunu söylemek istiyorum: Kürt meselesinin çözümü için Meclis’i ve sivil aktörleri işâret eden Selahattin Demirtaş içeride. Kürt meselesinin çözümü için İmralı’yı işâret eden milletvekilleri Meclis’te. Bunu bir şekilde ortaya koymak lâzım. Burada bir gariplik yok mu? Sivil siyâsetle meşrû zemin çağrısı yapan bir aktörün içeride tutulması, ve içeride olmasına rağmen bu beyanlara devam etmesi, ancak Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre terör örgütü olarak tanımlanan bir örgütün liderini ısrarla muhâtap kılmak isteyen birisinin, böyle bir devlet gadrine uğramaması bence enteresan. Bu da muhâlefet aktörlerinin elini güçlendirecek.

Üçüncüsü, biz hakikaten şunu hiç tartışmadık: Dün Faik Öztrak bir tweet atmıştı. Bu ülkede, yerel seçimlerden önce, MHP bir mektup yayınladı ve Abdullah Öcalan’ın müdâhalesinin, HDP’nin seçimleri manipüle etme girişimine karşı olduğunu beyan etti. Yani Kürt seçmene, Demirtaş’ı değil Öcalan’ı dinlemesini salık verdi. Bu meseleyi biz pek konuşmadık. Bence, Selahattin Demirtaş’ın açıklaması sâyesinde, artık İmralı’nın hükümetin kucağına bırakıldığını, ondan geri kalan meşrû siyâsetin de muhâlefet aktörleri tarafından rahatlıkla sahiplenilebileceği bir zemin oluştu.

Ruşen Çakır: Evet Kemal, programı seninle bitirelim. Demirtaş’la ilgili sen ne diyorsun?

Kemal Can: Selahattin Demirtaş, daha önce de böyle kritik aşamalarda el rahatlatan, cesurca çıkışlar yaptı ve önemli bir rol oynadı. “Selahattin Demirtaş, zaten hâkim ve güçlü olan eğilimin sözcülüğünü mü yapmaktadır, yoksa bu tabanı belirli bir yöne doğru ilerletmekte mi katkı sunmaktadır?” diye konuşulabilir. “O mu ondan etkileniyor, onlar mı onu belirliyor?” tartışması her zaman yapılabilir. Ama ben bu tür şeylerin biraz karşılıklı olduğunu düşünüyorum. Aynı şeyin, Kılıçdaroğlu ile CHP tabanında geçmişe göre çok değişen pek çok dinamikle doğrudan bir ilişki olduğunu düşünüyorum.

Aslında bir süredir, partilerin “lider partisi” olması hâlinin, ilginç biçimde, siyâsî aktörlerin ve siyâsî parti liderlerinin, tabanlarıyla daha doğrudan bir ilişki kurdukları ve ondan karşılıklı olarak etkilendikleri bir süreci de yaşattığını düşünüyorum. Aslında, parti profesyonelleri tipindeki ara kadrolar, hem tabandan hem de liderlerinden daha tutucu. Böyle ilginç bir süreç yaşıyoruz. Bu da anlaşılabilir bir şey. Siyâsî süreç ve siyâsî alan bu kadar kapalı olduğu için, kaçınılmaz olarak, böyle normal diyebileceğimiz siyâsî süreçlerle belirlenmiyor; bundan kaynaklanan bir şey var. Kılıçdaroğlu gibi, Selahattin Demirtaş gibi, Akşener gibi bazı aktörlerin, kendi parti varlıkları ve parti kadrolarından daha cesur şeyler yapabilmeleri ve söyleyebilmeleri, onu açabilmeleri, tabanlarını zaten belirmiş eğilimler konusunda biraz daha cesâretlendirmeleri ya da orada beliren eğilimleri cesâretle dillendirmeleri mümkün oluyor. Selahattin Demirtaş’ın bu konuda önemli noktalarda bir katkısı olduğunu ve doğru çıkışlarla, siyâsî alanın yeniden şekillenmesinde etkili olabildiğini düşünüyorum. Ama bu, tek tek aktörlerin belirlediği bir süreç değil. Tabanlar da önemli bir öğrenim sürecinden geçmiş ve orada da bir şeyler oluşmaya başlamış. Dolayısıyla bu tür sözler kolay karşılık buluyor. Sonra, “O dediği için oldu” diye düşünüyoruz; ama bir yandan, onun demesini mümkün kılacak bir zeminin oluşmasını da önemsemek lâzım. O da kaçırılmaması gereken bir mesele.

Ruşen Çakır: Mesela, diyelim ki, beş yıl önce yine böyle bir tartışma olsaydı, Demirtaş bu şekilde çıkamazdı. Ya da, çıksaydı, kendi tabanından başka bir tepki alırdı.

Kemal Can: Evet, başka türlü söyleme ihtiyâcı duyardı. 

Ruşen Çakır: Evet. Karşılıklı bir etkileşim olduğu muhakkak. Artık “Adını Koyalım”a noktayı koyuyoruz. Ayşe Çavdar’a, Burak Bilgehan Özpek’e ve Kemal Can’a çok teşekkürler. “Kürt sorununda muhatap kim olmalı?” sorusunu beraber tartıştık. Sizlere de bizi izlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus