Transatlantik: ABD-Rusya arasında Erdoğan, Biden’ın bütçe açmazı ve Tunuslular artık demokrasi istemiyor mu?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

Işın Eliçin: Merhaba, Ömer Taşpınar ve Gönül Tol ile “Transatlantik” başlıyor. Özür dileriz, biraz gecikme oldu teknik aksaklık nedeniyle. Sevgili Gönül, istersen seninle başlayalım. Geçen hafta da Ruşen ile konuşmuştunuz: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Washington ve onu izleyen Soçi ziyaretlerini; Türkiye’nin kendini Amerika ile Rusya arasında konumlandırma sorunsalı diyeyim ben genel olarak. Onunla ilgili daha güncel meseleleri konuşacağız, ama sanırım geçen haftadan bugüne aktarmak istediklerin var.

Gönül Tol: Evet Işın, teşekkürler. Merhaba. Geçen hafta konuşmuştuk, evet, Ruşen’le Erdoğan’ın New York ziyaretini değerlendirirken orada önemli bir gelişmeden bahsetmiştik. Neydi o? İçerisinde Türkiye adına lobicilik yapan insanları da barındıran bir çatı örgütü var Amerika’da, adı Türkiye Amerikan Ulusal Yönlendirme Komitesi (TASC) olarak geçiyor. Onlar, dediğim gibi Türkiye adına lobicilik yapıyorlar. New York’ta Ortodoks Yahudi Ticaret Odası ile bir deklarasyon yayımlamışlardı bu New York’taki BM Genel Kurul toplantıları sırasında. Ve deklarasyonun 4. ve 5. maddeleri tartışma yaratmıştı. Neydi o maddeler? Biliyorsun İsrail’i hedef alan bazı bir yaptırım hareketi var; İngilizce BDS deniyor. İsrail’in işgal ettiği topraklarda elde edilen ürünlerin satışından kazandığı parayla ilgili; buna dâir bir yaptırım uygulama hareketi başlamıştı. Türkiye bu deklarasyonla buna karşı çıktığını söylüyor ve daha da önemlisi, BDS’i aşırılık yanlısı bir grup olarak nitelendiriyor. Tabii Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler’de, “Filistin meselesi sahipsiz kalmıştır” başlığı altında yaptığı ve İsrail’in çok sert eleştirdiği konuşma çerçevesinde bunu değerlendirirsek, herkes bunu garipsemişti. Twitter’da çok insan bunu tuhaf bulmuştu ve bugün deklarasyon metnini ellerine alıp arkasında fotoğraf çektirenlerden bir tanesi de Türkiye Dışişleri Bakan Yardımcısı’ydı ve tabii deklarasyonu imzalayan taraflardı. Bütün bunlar bana ve benim gibi bir sürü insana şunu düşündürmüştü: “Türkiye adına lobicilik yapan bir örgütün böyle bir şeyi Erdoğan’ın onayı olmadan yapması çok güç” demiştik. Bunun üzerine Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Sayın Murat Mercan aradı beni ve “Bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek istiyorum” dedi, “bundan kesinlikle bizim haberimiz yoktu, Sayın Erdoğan’ın haberi yoktu. Bu TASK denen çatı örgüt bunu bütünüyle kendi inisiyatifiyle yaptı, bunu lütfen dinleyicilerinle paylaş” dedi. Ben de tabii bunu paylaşma ihtiyacı duydum; fakat sonuçta nihâî kararı izleyicilerimize, dinleyicilerimize bırakmak lâzım.

Işın Eliçin: Haklısın, o zaman Ömer Taşpınar’la devam edelim buradan, yani tabii arada şöyle şeyler var: Ben de yeni güncel bir haberi ekleyerek sormuş olayım –genel bir soru olacak ama– şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan New York’a Biden ile görüşmek umuduyla gitti, görüşemeyince duyduğu hayal kırıklığını hiç gizlemeden döndü, akabinde Soçi’ye gitti. Soçi dönüşü uçakta ilginç açıklamalar yaptı; gerçi konuşulanlara ilişkin bir basın açıklaması olmadı, ama Cumhurbaşkanı Erdoğan demiş ki: “Biz Rusya’yla uçak motorları, denizaltılar, silah alışverişine devam edeceğiz” gibisinden açıklamalar yapmış. Biliyorsunuz zaten S-400 konusunda CBS’e verdiği röportajda da ısrarcı konuşmuştu, “Ondan vazgeçmeyeceğiz” gibi. Fakat bu sabah bir haber vardı; gerçi Yunan basınındaydı, ama Türkiye’de savunma sanayiiyle ilgilenen çevrelerin çok bir ilgisini çekti, paylaşıldı sosyal medyada. O haberde Türkiye’nin F-16 alımı için –ben güzel ifade etmiyor olabilirim, ama F-16’larla ilgili olduğundan eminim–, bir letter of request verdiği, yani bir teklif mektubu verdiği söylendi. Hani “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” denilecek bir durum, ama bu son dönemde dış politikada açıklamalara, eylemlerine baktığınız zaman Türkiye’de zaten her şey böyle git gel. Hem böyle bir şey duydunuz mu? Hem de neler konuşuluyor bu Soçi sonrası?

Ömer Taşpınar: Teşekkürler Işın, ben açıkçası tam vâkıf değilim konuya; çünkü bilmiyorum şu anda böyle bir mektup geldi mi gelmedi mi. Senden duyuyorum. Fakat spekülasyon olabilir diye söyleyeceğim. Şöyle düşünüyorum: Türkiye şu anda Amerika tarafından yaptırım altında. Ciddi CAATSA yaptırımları var, bazı yedek parçaları bile almakta zorlanıyor Türkiye. Mesela ATAK helikopterlerini Pakistan’a satmak istiyor; fakat onun yapımında kullanılan bazı parçalar Amerika’dan gelmediği için, o Pakistan’a satmak istediği helikopterleri bile satamıyor. Böyle bir durumda, Türkiye’nin F-16 almaya çalışması, yeni jenerasyon F-16 veya F-15’ler var, onlardan almaya çalışması bana zor geliyor. Yani şu anda yaptırım altında bir ülke olarak, S-400’leri topraklarında bulunduran bir ülke olarak, F-35’ten çıkarıldı ve yaptırımlar altında. Alım için başvurduğu F16’lar gerçekten Türkiye’ye bu yaptırımın kapsamı dışında mı? Buna bakmak lâzım. Bir de tabii haberin Yunanistan’dan geliyor olması ilginç. Yunanistan geçen hafta Fransa ile çok ciddî bir askerî anlaşma imzaladı. Macron bir bakıma Avustralya’nın denizaltı alımı meselesinde Amerika ile yaşadığı hayal kırıklığı sonrasında, daha ciddi bir Avrupa savunma gücü kurma aşamasında hem Yunanistan’la konuşmaya başladı, hem de aslında Avustralya’ya satamadığı denizaltıları şimdi Hindistan’a satmaya çalışıyor. Dolayısıyla yani Yunanistan da, Doğu Akdeniz nedeniyle Türkiye’nin ciddi bir şekilde ilgilendiği bir ülke ve “Türkiye de belli hamleler yapıyor bize karşı” diyerek orada bir sansasyonel haber çıkmış olabilir. Dolayısıyla ben henüz bilmiyorum, biraz erken; fakat spekülasyon yapmak gerekirse, şu aşamada CAATSA yaptırımları varken Türkiye’nin Amerika’dan bir silah alımı yapması bana zor geliyor. Öte yandan, Soçi ile birleştirecek olursak, Soçi’de somut olarak ne konuşuldu? Türkiye yeni, ikinci paket S-400’ler için başvuruda bulundu mu? Veya bu F-35’ler yerine Rusya’nın kendi –SU-35 ya da SU-40 olabilir– onların beşinci jenerasyon uçakları konusunda bir pazarlık içinde mi Putin’le? Bunları da bilemiyoruz; çünkü ciddi bir açıklama gelmedi o görüşmeden. Fakat benim tahminim, burada da genelde Türkiye’yi takip eden bir iki yorumcu ile konuştuğumda, Türkiye’nin Rusya konusunda şu anda eli çok zayıf. Yani Rusya/Putin neredeyse bütün kartları elinde tutuyor. Ve bugün New York Times’ta Tom Friedman tarafından yazılan ciddi bir yazı var; o, Putin’in/Rusya’nın şu anda Avrupa’ya karşı –sadece Türkiye’ye karşı değil–, bütün Avrupa’ya karşı doğalgaz fiyatlarının son derece yükselmiş olması nedeniyle elinin çok güçlendiğini söylüyor. Bana göre, Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinde bir öncelik sırası varsa, ben önceliği hep İdlib’e koyuyorum, çünkü İdlib’de yaşanacak bir kriz Türkiye’nin sınırına bir anda… İdlib bombalanırsa, Türkiye’nin sadece orada, bir bakıma hiç korumasız, hava koruması olmayan 15 000 askeri var — 33 şehit verdi daha önce, o bir kriz. Ama onun dışında daha da zorlayıcı bir mesele, uzun dönemde daha yapısal bir mesele, 3 ilâ 4 milyon arası Suriyeli var bu bölgede. Ve bu bölge bombalandığı takdirde, sadece Türk askerlerine bir zarar gelme ihtimâli değil, aynı zamanda Türkiye sınırına da yüz binlerce Suriyeli’nin yığılması riski var. Böyle bir risk varken, İdlib konusunda Putin’in eli bu kadar güçlü iken, “Türkiye nasıl oluyor da Ukrayna’ya dron satabiliyor veya Kırım konusunda bu kadar rahat konuşabiliyor?” diye şaşırıyordur. Elinin güçlü olduğu ikinci mesele tabii ki doğalgaz. Türkiye doğalgaza muhtaç ve oldukça yüksek rakamlar veriyor. Bu konularda Putin’in eli zaten güçlü. Bir de tabii Türkiye’nin “S-400 alırız” demesi, Rusya ile bir bakıma askerî savunma sanayiindeki işbirliğini derinleştirmek istiyor olması da Putin’i bir bakıma Türkiye’yi NATO’dan koparma, Amerika’dan koparma aşamasında da daha güçlü bir yere getiriyor.

Işın Eliçin: Gönül, eğer bu konuda eklemek istediklerin varsa lütfen ekle. Ama ondan sonra, Tunus’la ilgili sorularım olacak sana. Ama istersen eklemek istersen söyle, yoksa soracağım soruyu.

Gönül Tol: Evet Işın’cığım, birkaç şey söylemek istiyorum; yani Ömer bahsetti, şimdi senin de başlangıçta söylediğin gibi Soçi’den sonra bir ortak basın toplantısı olmadı. Ne konuşulduğuna dâir insanların merakını tatmin edecek herhangi bir açıklama yapmadı iki taraf da. Dolayısıyla İdlib gerçekten… Erdoğan da bunu söyledi: “Gündemin en önemli maddelerinden biriydi Suriye” dedi. Dolayısıyla İdlib’de nasıl bir anlaşmaya varıldı? Ya da bir anlaşmaya varılıp varılmadığını bilmiyoruz. Ama varılmamış olma ihtimâlini ben çok yüksek görüyorum, neden? Çünkü bugüne kadar Rusya Türkiye’nin Suriye’deki hassasiyetlerini gözetti. Peki, neden gözetti bugüne kadar? Çünkü Türkiye’yi bir ayağı Batı’da bir ayağı Moskova’da, her an Batı’ya kaptırma ihtimâli olan bir müttefik olarak gördü Putin. Bu nedenle de Türkiye’yi kendi tarafına çekebilmek için, aradaki ilişkilerin bağını daha fazla güçlendirebilmek ve Batı’dan biraz daha uzaklaştırabilmek için ne yaptı? Türkiye’nin Suriye’deki çıkarlarını biraz daha gözetmeye çalıştı. Dolayısıyla Türkiye’ye Suriye’de bir manevra alanı açtı Putin. Fakat ben artık Putin’in öyle bir motivasyonunun olmadığını düşünüyorum. Çünkü Türkiye artık her an Batı’ya kayabilecek bir ülke değil. Yani bunu en son New York’ta gördük, Sayın Erdoğan’ın açıklamalarında gördük. Bugüne kadar hiçbir Amerikan Başkanı ile olmadığı kadar sorunlu bir ilişkisi olduğunu söyledi Biden’la. Biden’la bir görüşme olamadı. Dolayısıyla Batı ile bağları o kadar koptu ki Türkiye’nin, Putin artık Türkiye’yi Batı’ya kaybetmekten korkmuyor. Ve bu nedenle Suriye’de Türkiye’nin çıkarlarını artık gözetmek zorunda değil. İkinci konu: Şu anda Türkiye’nin en önemli önceliği ne? Suriye’de İdlib, öyle değil mi? İç siyasette en önemli önceliği, mümkün olduğunda zaten 4-4,5 milyon mülteci var ve bu çok büyük bir siyasî baskı yaratıyor Erdoğan üzerinde, buna bir çözüm bulmak. Artık Suriye’deki önceliği bu. Rejimi devirmek değil ve bence Kürtler konusunda da artık öncelik eskiden olduğu gibi, 2015 sonrasında olduğu gibi en tepede değil, ikinci önceliği olabilir Suriye’de; fakat Suriye’de Türkiye için, Erdoğan için bir numaralı öncelik: Yeni bir mülteci akınının önüne geçmek. Dolayısıyla İdlib artık Türkiye’nin Suriye politikasının en önemli gündem maddesi. Şimdi burada bir sürü insan, “Türkiye de çok iyi bir iş yapıyor İdlib’de; çünkü Türkiye’nin İdlib’de askerî gücü olmasaydı, bugüne kadar Rusya’nın desteğiyle rejim İdlib’i ele geçirmişti” diyor. Ben çok öyle düşünmüyorum, çünkü bir kere en sonunda rejim Rusya’nın desteğiyle, Esad Rusya’nın desteğiyle İdlib’i ele geçirecek. Fakat Rusya şu anda bunu yapmak istemiyor. Çünkü birincisi, artık hem askerî olarak, hem diplomatik olarak Suriye savaşını istediği yere getirdi Rusya. Askerî olarak zaten biliyoruz; yani Kürtlerin elinde tuttuğu bir alan var, muhalif olarak İdlib var; ama onun dışında rejim askerî olarak gücünü konsolide etmiş durumda. Diplomatik olarak da artık Arap rejimlerinin Esad’la normalleşmeyi düşündüğü, bunun için adımlar attığı bir dönemdeyiz. İşte en son, Ürdün Kralı ilk kez Esad’la bir telefon görüşmesi yaptı; Suriye’de iç savaş başladıktan sonra yaptığı ilk telefon görüşmesiydi. Diğer taraftan Körfez ülkeleri de normalleşme yönünde adımlar attı. Şimdi Rusya Suriye’yi istediği noktaya getirdi. Eğer şu noktada bir operasyon yapılırsa, Avrupa’yı da çok zor bir durumda bırakacak — ki İdlib’den kaynaklı bir mülteci akını sadece Türkiye’yi değil, Avrupa’yı da çok endişelendiren bir şey. Böyle bir operasyon, yani Esad’ın bütün İdlib’i ele geçirdiği bir operasyon herkeste kaygı uyandıracak bir gelişme olur ve belki de bu normalleşmenin önüne geçer. Yani Arap rejimlerinin Esad’la diplomatik ilişkilerini normalleşme adımlarını sekteye uğratabilir. Bence bu yüzden –yani Türkiye’nin askerî varlığı bir faktör olabilir, fakat temel parametre o değil–, dolayısıyla Putin kendi belirlediği takvime göre, İdlib’i Esad’ın ele geçirmesi için elinden geleni yapacak; fakat şu anda bunu yapmak istemiyor. Dolayısıyla bu resimden ne çıkıyor? Bu ilişkide eli güçlü olan Putin. Putin’in rahatsızlığı ne? Artık Rusya’da çok büyük önem teşkil etmiyor Suriye. Rus politikasında şu anda Ukrayna meselesi çok daha önemli Rusya için. Ve Ukrayna konusunda da Türkiye ile bambaşka noktadalar. Ve Putin Türkiye’nin Ukrayna siyasetinden, özellikle savunma alanında Ukrayna ile yakınlaşıyor olmasından çok büyük rahatsızlık duyuyor. Dolayısıyla bu Soçi’den özellikle İdlib konusunda çok bir şey çıkmamış olması bana şaşırtıcı gelmiyor; fakat bence Erdoğan’ın, yani Ankara’nın şunu anlaması gerekiyor: Putin’den özellikle Suriye bağlamında istediklerini alabilmesi için Amerika ile işleyen bir ilişkisi olması gerekiyor. Yani Türkiye’nin Batı ile bağları ne kadar zayıflarsa, Putin nezdinde de eli o kadar zayıflıyor.

Işın Eliçin: Son derece iknâ edici bir şekilde analiz ettin Gönül. Öyle de örtüşüyor, Aydın Sezer –sık sık bizde yorum yapar, Rusya’yı çok iyi bilir, eski müsteşar Moskova’da Dışişleri Bakanlığı adına– bugün benzer bir şey söyledi: “O görüşme sadece ve sadece Ukrayna-Kırım konusundaydı” diyordu; o da, “Herhalde Putin eli güçlü olan taraf olduğu için sert çıktı” şeklinde yorumluyordu. Çok ilginç. Tunus teaser olsun, sonra söyleyeyim; Ömer’e sorayım şimdi, Amerika’yı sorayım, ekonomiyi sorayım: Hepimizin geleceğini etkileyebilir mi bilemiyorum, daha önce de görmüştük buna benzer bir ola;y ama şimdi bir anlatır mısın ne krizi yaşanıyor? Yani şöyle, borç krizi deniyor değil mi? Yani hükümet kullanmak istediği parayı bir şekilde alamıyor, ama bunu engelleyen de Cumhuriyetçiler. Biraz bize izah eder misin? Ve dünya ekonomisini, Türkiye’yi ve herkesi etkileyecek sonuçları olabilir mi? Nasıl çözmeye çalışıyorlar?

Ömer Taşpınar: Evet Işın, şimdi gerçekten de bu bütçe meselesinde, aslında her bütçe döneminde yaşanan bir sorun var. Amerika Batılı demokrasiler içinde belki de yasama örgütünün en güçlü olduğu yerlerden bir tanesi — güçler ayrımı nedeniyle. Yasama derken de tabii ki Temsilciler Meclisi ve Senato’dan bahsediyoruz, Kongre’den bahsediyoruz. Şimdi burada Senato’da, normalde her bütçe döneminde Amerika’nın borçlanma limiti dediğimiz bir rakam var; o borçlanma limitinin üzerine çıkıldığı anda, yeni bir borçlanma limiti, seremonik bir şekilde, aslında teâmüllere uygun bir şekilde, normalde iki taraf da –hem Cumhuriyetçiler hem Demokratlar– Amerika’nın kamu borcunun bu kadar büyümesinde neredeyse aynı derecede suçlu oldukları için, iki taraf da bunu çok partizan, politize bir hâle getirmeden normalde bu bütçe sınırını kabul ediyorlar ve Amerikan Hazinesi bono satmaya ve borçlanmaya devam ediyor. Fakat bu yıl yeni bir dinamik söz konusu. Nedir bu dinamik? Şu anda COVID sonrası göreve gelmiş Biden yönetimi, COVID ile bir bakıma krize girmiş Amerikan ekonomisini canlandırma, stimüle etmek için Trump’ın başlattığı politikaları daha da güçlendirerek devam ediyor. Bu politikalar Amerikan ekonomisine sadece para pompalama politikaları değil; yani şu anda iki tane büyük harcama paketi var yasamanın önünde — hem Kongre’nin hem Senato’nun. Bunlar altyapı projeleri ve çok yüksek rakamlarda altyapı projeleri. Amerikan ekonomisini hem bu krizden çıkarmak, daha güçlü bir şekilde kalkındırmak ve aynı zamanda sosyal devlet yaratmak için altyapı projeleri. Projelerden bir tanesi fiziksel altyapı, yani çok daha fazla yol yapılması, daha fazla demiryolu yapılması, mesela elektrik ağının daha modernize edilmesi. Yani bildiğimiz fiziksel mühendislik işleri ve altyapı işleri için 1 trilyon dolarlık bir altyapı paketi. Bu altyapı paketi Senato’da görüşüldü ve Senato’da buna Cumhuriyetçiler de destek verdi ve 100 senatörün olduğu Senato’da zannediyorum 67’lik bir çoğunlukla Temsilciler Meclisi’ne geldi. Temsilciler Meclisi’nin de, yani bir alt meclisin de onay vermesi gerekiyor. Temsilciler Meclisi’nde, “Tamam, bu 1 trilyon dolarlık altyapı yatırımına onay vereceğiz; ama bir şartla” dediler. Amerika’da bir de sosyal altyapı dedikleri, 3 buçuk trilyon dolarlık, gerçekten bir sosyal devletin kurulmasına adım atacak –eğitim sistemi olsun, iklim meselesi olsun, sağlık meselesi olsun–, yani bir sürü alanda devletin özellikle eğitim ve sağlık alanında daha ciddi bir şekilde sosyal hizmetler vermesini sağlayacak bir bütçe var. Ama aynı zamanda iklim konusunda da bazı ciddi adımların atıldığı bir bütçe — buna daha çok “sosyal altyapı” diyorlar, 3 buçuk trilyon dolarlık bir bütçe daha var. Ve “Bu bütçeyle beraber geçsin” dediler. Yani “O birinci 1 trilyon dolarlık fiziksel altyapı ile sosyal altyapı projeleri, toplam 4 buçuk trilyon dolarlık altyapı projesi beraber geçsin” dediler. Buna bazı Demokratlar bile, “Ya, fazla para mı harcıyoruz acaba? Enflasyon gelir mi? Bütçe açığı yükselir mi?” diyerek, bazı daha ılımlı Demokratlar diyelim, yani bütünüyle daha sol, sosyal devlet veya Keynesçi, para pompalama ve ekonomiyi bir şekilde canlandırma politikalarına karşı biraz rezervli olan, enflasyondan korkan bazı Demokratlar da frene basılmasını istedi. Ve Biden’ın partisi içinde şu anda ciddi bir tartışma var. Yani bu altyapı yatırımları, 4 buçuk trilyon dolarlık bu altyapı projeleri acaba bütçeyi fazla mı artıracak? Cumhuriyetçileri fazla mı güçlendirecek? Trump bir yandan 2024’ü bekliyor ve “Amerika sosyalizme kayıyor, Demokrat Parti bir komünist parti haline geldi” diyerek propaganda yapıyor. Bütün bunlar nedeniyle Demokratlar da dediler ki: “Ya, bu bütçe çok fazla büyüyor; başladığımız konuya, bütçe sınırına geri gelelim”. Burada bu sefer Cumhuriyetçiler dediler ki: “Biz daha fazla borçlanmasını engellemek için bu bütçe limitine onay vermeyeceğiz bu sefer, Demokratlar kendileri geçirsinler”. Yani “50 çoğunluk elde edip, 50+1, Demokratlar Senato’dan kendileri geçirsinler” dediler. Ve şu anda o nedenle bir tartışma var; çünkü Demokratlar ilk defa Cumhuriyetçiler’in bu borç limiti dedikleri konuda kendilerine yardımcı olmayacaklarını fark ettiler — normalde %60 ile geçmesi gerekirken bunun; çünkü Senato’da %60 ile geçiyor bu tür paketler, bunu şu anda bu “Filibuster” dediğimiz şeyi engellemek için, Demokratlar %50+1 ile geçirmek zorunda kalacaklar gibi gözüküyor. Eğer Demokratlar’ın içinde “Hayır, geçirmeyelim” diyecekler olursa –ki bu küçük bir ihtimal, yani mesela “Fazla borçlanıyoruz” diyen o Arizona senatörü var, West Virginia Senatörü var–, eğer onlar yeni bütçeye onay vermezlerse, o zaman 18 Ekim’de Amerikan Hazinesi borçlanamaz duruma geliyor ve bu Amerikan tarihinde yaşanmış bir şey değil. 18 Ekim’de, yani bundan on üç gün sonra göreceğiz. Eğer Amerikan Hazinesi borçlanamaz duruma gelirse, Amerika bonolarını ödeyemez duruma gelecek ve bu sadece Borsa’da ciddi bir panik yaratmaz, aynı zamanda Amerika’nın ileride borçlanması için vermesi gereken faiz oranlarını artırması anlamına gelir, bir faiz riski ortaya çıkar. Bütün bunlar nedeniyle Biden dün çok sert bir açıklama yaptı, “Amerika’yı bir finansal uçurum önüne getiriyorlar” dedi, “ucuna getiriyorlar” dedi. Cumhuriyetçiler’e seslendi ve “Bunu yapmaya hakkınız yok. Yıllarca bu konularda uzlaşmacı olarak hem Demokratlar hem Cumhuriyetçiler borçlanma limitini beraber yükseltiler” dedi. “Bu konuda sizden sorumlu davranmanızı rica ediyorum, istiyorum” dedi. Ve kendi partisine de, “Aynı zamanda hazır olmalıyız; biz bunu gerekirse tek başımıza geçireceğiz” dedi. Yani sonuçta baktığımızda, Amerika’da kutuplaşma devam ediyor; sadece bir kültürel siyasî kutuplaşma yok, Demokrat Parti’nin bu “Altyapı nedeniyle enflasyon geliyor mu? tartışmasından beslenen bir Cumhuriyetçi Parti var. “Komünizme mi gidiyoruz?” tartışmasından güçlenen bir Cumhuriyetçi Parti var ve 15 ay sonra Amerika ara seçimlere gidiyor, o ara seçimlerde Biden’ın partisinin, Demokratlar’ın oy kaybetme ihtimâli çok yüksek. Hem Senato’yu kaybedebilirler, hem Kongre’yi kaybedebilirler. O zaman zaten bu altyapı projeleri eğer geçirilmemişse, bütünüyle unutulması gerekiyor. Demokratlar’ın şu anda önünde bir fırsat penceresi var, onu kullanmaları gerekiyor; sola kayacak parti, sola kaydıkça da Trump güçlenecek. Dolayısıyla 2024’te Trump‘ın gelmesine ben şu aşamada aday olarak kesin bakıyorum, kazanma ihtimâli de güçleniyor gibi.

Işın Eliçin: Çok ilginç; gerçekten önemli bir süreçmiş, açmaza bakın. Öyle yapsam Trump gelecek, yapmasam halk zor durumda ve vaatleri yerine gelmeyecek”. Programı isterseniz Tunus’la kapatalım. Başından beri Tunus Tunus diyorum, sevgili Gönül Tol. Aslında Amerika’da bu tartışma varmış, senden öğrendim; ama sanırım her yerde tartışılıyor, çünkü 25 Temmuz’da Devlet başkanı Kays Said el koyduktan sonra, daha doğrusu yönetimi devralıp, Parlamento’yu kapattıktan sonra, yeni bir hükümet kurma süreci başlattı. Tam oturmuş değil, ne olduğu çok net değil; en azından yakından takip etmeyenler için. Ve bir başbakan getirdi, bir kadın başbakan, ilk kez Tunus’ta bir kadın başbakan oluyor. Bir tartışma oldu; bir anda Kays yönetime el koydu; bütün bu süreç, demokratikleşmeden tekrar uzaklaşma olarak algılanırken, bir kadının başbakanlığa gelmiş olması, hem kadın hakları savunucuları arasında bölünme yarattı anladığım kadarıyla, hem Washington’da. Seni dinliyoruz.

Gönül Tol: Işın, sesin kesildi, ama sorunu anladım galiba, umarım beni duyuyorsundur?

Ömer Taşpınar: Duyuyoruz.

Gönül Tol: Evet, anlattın zaten Said’in Meclis’i askıya almasının ardından, birkaç gün evvel Necla Bouden Romdhan’ı başbakan olarak tâyin etti. Üstünde çok uluslararası baskı da vardı; iki ay geçti hâlâ bir şey yok, son başbakanı görevden almıştı ve bir kadın başbakanın atanmasıyla, sadece Tunus’un ilk kadın başbakanı değil aynı zamanda Arap dünyasındaki ilk kadın başbakan oldu. Tabii bu özellikle Batı’da çok heyecan yarattı; bakarsanız, son Batı medyasına, sosyal medyada da bu son derece pozitif bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Ama şunu söylemek gerekiyor: Meseleye şu açıdan bakan bir kamp var ve ben aslında katılıyorum bu kampın görüşüne. Bu seçime şöyle diyorlar: “Tamam Necla Bouden’in Arap dünyasının ilk kadın başbakanı olarak atanması elbette çok memnuniyet verici bir şey; fakat bu gelişmeyi politik bağlamından bağımsız okuyamayız”. Nedir o politik bağlam? İşte, Cumhurbaşkanı Kays Said Meclis’i askıya almış, anayasal süreci askıya almış, ülkenin en büyük demokratik kazanımlarından birisi olarak görünen 2014 Anayasası’nı büyük ölçüde askıya almış ve gücü, yetkiyi bütünüyle kendi elinde toplamış. Üstelik bu gücün ve yetkinin denetlenemediği yeni bir anayasal sistem yaratıyor. Bunu Cumhurbaşkanı yapıyor. Ve bu kadar gücü kendi üzerinde toplamaya çalışan bir liderin arkasında halk desteğinin olması bence bu gerçeği çok değiştirmiyor. Böyle bir lider bence sadece Batı’nın da gözünü boyamak için bir kadın başbakan atıyor, üstelik yine Kays Said’in adımları nedeniyle, şu son iki ayda yaptığı şeyler nedeniyle başbakanın yetkileri son derece sınırlandırılmış durumda. Dolayısıyla haklı olarak Tunus halkında da birçok insan –yani biz Said’i destekleyen protestoları görüyoruz, fakat diğer Tunus’tan insanlarla sahada insanlarla konuştuğumuzda– diyorlar ki, “Aynı şekilde Said’e karşı çıkan gösteriler de var. Böyle protestolar da var; bu nedense Batı medyasında çok yer almıyor?” deniyor. Şimdi bu insanların, Said karşısında sokağa çıkan insanların söylediği şey nedir tam olarak? “Evet, Necla Bouden’in atanması pozitif bir şeydir, fakat diğer taraftan da senin bir an evvel o anayasal düzene dönmen gerekiyor, demokratikleşme adımlarını atman gerekiyor ve her şeyden önemlisi, halkın en temel talebi olan ekonomik reformlar konusunda bir adım atman gerekiyor” — talepleri bunlar. Fakat yine son günlerdeki bu Batı medyasını takip ettiğinizde şunu görüyorsunuz: Bütün bunları yapmış, demokratik süreci askıya almış bir lider birden sanki liberal demokrat bir lider olarak bazı yayınlar tarafından lanse edilmeye çalışılıyor. Bu da şöyle bir tartışma yaratıyor: Batı, söz konusu Arap dünyası olduğunda, liberal değerleri, kadın hakları gibi, azınlık hakları gibi liberal değerleri demokratik sürecin önünde tutuyor. Demokratik süreçten çok daha fazla önem atfediyor bu liberal değerlere. Dolayısıyla şöyle bir komik durum ortaya çıkıyor: Kays Said bütün otokrat eğilimleri gösteriyor; üstelik elinde o kadar çok güç topladı ki, olağanüstü hal ilan etti mesela ve bunu geriye çevirecek bir Anaysa Mahkemesi yok ülkede. Üstelik her kararda, mesela şimdi başbakan kabineyi açıklayacak, kabineye kimin gireceğinden atılacak her siyasi adıma, her kararı Kays Said’in kendisi verecek. Ve bunu herhangi bir denetleme mekanizması yok, Meclis askıya alınmış durumda. Dolayısıyla böyle bir liderin bir kadını başbakan ataması bütün bu gerçeği değiştirmiyor. O nedenle bahsettiğim eleştirel kamp şunu söylüyor: “Yani liberal değerleri atıf yapmak önemli olabilir, o demokrasi ile birleştiğinde anlamlı olur. Demokratik süreci askıya alıp, Arap dünyasında iç siyaseti sadece kadın hakları ve azınlık hakları üzerinden okursanız, o zaman gerçekten her şeyden önce Arap halklarına siz çok büyük bir haksızlık yapmış olursunuz”. Ve ben de buna büyük ölçüde katılıyorum. 

Işın Eliçin: Ben de katılıyorum, ayrıca hemen aklıma mesela Suudi Arabistan geldi. Prens Salman o eğilimi çok iyi okuduğu için muhtemelen bütün o korkunç icraatı sırasında dahi kadınların araba kullanmasına izin vermek, daha fazla kadın göstermek gibi adımlarla da bir anda aslında son derece despot, anti-demokratik bir rejimi cici göstermeyi denemişti. Gerçi onun da eline yüzüne bulaştı ama, değil mi? Sevgili Gönül, Ömer Taşpınar çok çok teşekkürler. Bu haftalık Ruşen’siz oldu, haftaya Ruşen Çakır ile yeniden buluşarak belki daha uzunca da konuşursunuz, çok çok teşekkürler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus