Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (87): Büyükelçilerin Kavala açıklaması, Türk Lirası’nın değer kaybetmesi & muhalefetin verdiği birlik fotoğrafı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşısındayız. Kemal Can’la birlikte, yine haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba. 

Kemal Can: Merhaba Ruşen. 

Ruşen Çakır: Bu haftalar ne kadar çabuk geçiyor. Her ne kadar çarşamba günü “Adını Koyalı” programlarında birlikte olduysak da, hâlâ dün gibi “Haftaya Bakış”ı yaptığımız gözümün önüne geldi, irkildim. Konuşacak çok şey var aslında; ama birkaç konu üzerinde yoğunlaşalım istiyorum. Zaten öncesinde de konuştuk seninle. Önce, dolar meselesinden başlayalım. Aslında olan, doların yükselmesi değil Türk lirasının değer kaybetmesi. Dolar ya da euro yükselmiyor. Amerikan Merkez Bankası açıklama yaptı da dolar değer kazanıyor değil. Türkiye’de dolar en son 9,60’ı gördü. 9 TL’ye çıkması büyük bir olay oldu. Ne zaman 10 TL olacak diye bekledik. Böyle garip bir kanıksama hâli var. Bunun da kötü bir şey olduğu ortada. Bizim hâlâ jeneriğimizde geçen, Berat Albayrak’ın “Maaşınızı dolarla mı alıyorsunuz?” cümlesindeki küçümsemeyle alâkası yok, çünkü her şey otomatik olarak zamlanıyor. Mesela doğalgazı doğrudan ilgilendirecek. Sen de ben de ekonomiden çok anlayan insanlar değiliz; ama herkesin anlayabileceği bir durum var: “Faiz indirimi olacak mı, olmayacak mı? 1 puan mı olacak, ne olacak?” derken, birdenbire faizi 2 puan birden indirdiler. Üstelik göstere göstere yaptılar. Öncesinde, faiz indirimine direndikleri varsayılan Merkez Bankası yöneticileri, geceyarısı bir KHK ile görevden alındı. Zaten gecenin o saatinden itibaren Türk Lirası değer kaybetmeye başlamıştı. Sen de farkındasındır, insanlarda, “Türk Lirası’nın değer kaybedeceğini bilerek yapıyorlar” tepkisi ortaya çıkmaya başladı. Sonrasında da, “İnsan niye kendi parasının değer kaybetmesini ister ki?” sorusu geliyor. Orada da birtakım spekülatif cevaplar var; ama bu artık çok tuhaf bir hal aldı. Türk Lirası’nın değer kaybetmesi, bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının… Bak şimdi, yine senin ezan saatin geldi. 

Kemal Can: Evet. Sen bu bölümü biraz uzun konuş, ben sonra konuşayım. 

Ruşen Çakır: Nerede kalmıştık? Vatandaşların parasının azalması, aynı zamanda şirketlerin de değerinin azalması söz konusu. Burada bir yatırım yapmak veya şirket satın almak isteyen bir yabancı için, şirketler daha ucuzlamış oluyor. Böyle tuhaf bir sarmal içine girmiş durumdayız. AKP-MHP koalisyonunun zaten zayıfladığı ve bu zayıflamanın temel dinamiğinin ekonomi olduğu bir ortamda yaşanıyor bunlar. Siyaseten bir yanlış yapılıyor ve tabii, bunun siyasî olarak çok ciddi sonuçları olacağını da düşünmek lâzım. Ekonomistlerin tartışacağı boyutu bir kenara bırakıp, siyaset boyutuna baktığımız zaman, Erdoğan inat mı ediyor? Artık Merkez Bankası’nın bağımsız olmadığını biliyoruz. Bloomberg, Merkez Bankası’nın faiz kararını, “Erdoğan’ın Merkez Bankası yine faiz indirdi” başlığını atarak haberi vermiş.  Erdoğan bunu yaparak, hakikaten ekonominin iyileşmesine yönelik bir şey mi umuyor, yoksa son dönemde hep yaptığı gibi inat mı yapıyor? Çünkü biraz sonra konuşacağımız Osman Kavala konusunda da bu inat var. Bu mesele, analiz edilmesini de zorlaştıran garip bir durum. 

Kemal Can: Evet. Galiba birkaç faktör üst üste biniyor. Bu yoğun tartışmanın, liyâkatsizlik, inat, öngörülemezlik gibi kavramlarla açıklanan tarafları var. Bir de, bazı ekonomistlerin isabetle söylediği gibi, iktidarı destekleyen ya da iktidarın özellikle para politikalarında etkili olan bazı kesimlerin kendi arasındaki rekabetle ilişkisi olduğu ve bunun, tamamen inat ve iş bilmezlik değil, bir tercih olduğu tartışması var. 

Ruşen Çakır: Sözünü kesiyorum Kemal. İktidarı destekleyen çevrelerden bahsettin. Bugün bir arkadaşımla konuşurken lâf, hani parasını peşin ödediğimiz ama gitmediğimiz yollar, köprüler meselesine geldi. Bunların hepsi Türk parası üzerinden değil, dolar üzerinden yapılıyor. Türk Lirası’nın değer kaybetmesi, vatandaşın cebindeki parayı eksiltiyor. Ama o ballı ihaleleri alanlar –belli ki iktidara, Erdoğan’a yakın insanlar– durdukları yerde, bir gecede yüzde 1-1,5 para kazanıyorlar. 

Kemal Can: Evet. Bu spekülasyonlarda şöyle bir şey var: Bazı yorumlarda, çok dar bir çevrede büyük vurgunlara imkân veren bir şuursuzluk veya kısa vadeli talan etkisi olduğunu söyleyenler var. Ya da, bazı kesimlerin talep ve beklentilerine uygun davrandığını söyleyen birtakım yorumlar var. Bir de, genel olarak hep konuşulan, işbilmezlik, liyâkatsizlik ve ideolojik gerekçeleri de olan inat siyaseti var. Bunların hangisinin asıl neden olduğuyla ilgili belirsizlik, bir süredir siyasette, ekonomide ve hatta dış politikada, bu iktidarın yönetme biçiminin, o belirsizliği üretmesinin bir tablosu aslında. Bunlardan hangisinin geçerli olduğu konusunda nihâî bir karara varmaya çalışmak çok isâbetli olmayabilir. Çünkü çeşitli aşamalarda, bu yönetememe krizi içerisinde ve kendi belirsizliğini yine başka belirsizliklerle halletme siyaseti yüzünden, bunların hepsi aynı anda işliyor olabilir. Mesela, liyâkat meselesindeki daralma ve sıkışma öyle bir noktaya varmış durumda ki, şimdi, kendi buldukları ve atadıkları Merkez Bankası başkanını bile beğenmiyorlar. Erdoğan Merkez Bankası başkanını defalarca değiştirdi. Yine kendi bulduğu, üstelik eski milletvekili olan bir siyasî aktörü Merkez Bankası’nın başına getirdi. Getirdikten iki üç ay sonra, onu beğenmediği ve yetersiz bulduğuyla ilgili kulis haberleri duymaya başladık. İktidarın liyâkatsizlik meselesinde sıkıştığı öyle bir yer ki, kendi bulabildiği sâdık bendelerini bile bir süre sonra beğenmiyor. Çünkü o yapabildikleri iş ve ürettikleri sonuç itibarıyla, başka ihtiyaçları karşılamıyor. Sadâkat onun da işine yaramıyor. 

İkincisi, benim de bazı açılardan doğru bulduğum yaklaşıma göre, iktidarı destekleyen çeşitli siyasî ve ekonomik aktörlerin ve çeşitli güç merkezlerinin içinde çok sert mücadeleler yaşanıyor. Bunu daha önce bürokrasideki ifşaatlarda da gördük: Çözülmeyi, iktidarın iç yapısında küçük ekip çarpışmaları, temsil edilen grupların etkinlik mücadelesi ve birbiri aleyhine çok yoğun faaliyetleri şeklinde görüyoruz. Bunun ekonomide de karşılığı var. TÜSİAD’ın bu hafta içerisinde yaptığı açıklama var; buna karşılık gıda, tekstil ve ihracatçılardan oluşan ve TOBB kanadına yakın daha reel sektör ağırlıklı, ama çoğunlukla ihracat ve inşaat merkezli bu iktidar çevresinin, düşük faiz politikasını zorlayan, hatta bunu açıkça talep eden tutumlarını da biliyoruz. Dolayısıyla bunlar arasında bir rekabet ve kapışma var. Bunun kendi içinde bir tutarlılık arz etmemesi ve her kanadın ağırlığının, öneminin ve kullanabildiği enstrümanlarının etkisiyle, iktidar üzerinde farklı sonuçlar doğuran tazyikler oluşturmasıyla ilgisi var. İktidar, eskiden bir kanadın dediğini yapıp diğerlerini de ona mecbur ederek, “Buna uymak zorundasınız!” diyerek zorlayabiliyordu — bu rahatlığa sahipti. Şimdi pek çok alanda bunu yapamıyor. O yüzden bu mücadele, bu politik belirsizliğin ve belirli kararlardaki etkinin dağılmasına yol açıyor. Bunun sonucu olarak da bir belirsizlik ortaya çıkıyor. Bu, rastlantısal bir belirsizlik ve beceriksizliğin değil bir tercihin ürünü. Ama bu tercihi uygulamaya koyarken, çok ağır beceriksizlikler yaşanıyor. Dolayısıyla, hem beceriksizlik ve liyâkatsizlik hem de uygulanan tercihlerin sonucu olarak, herkese ağır faturalar ortaya çıkıyor.

Zaten, iktidar birkaç senedir, bu kriz konjonktüründe nimet dağıtarak değil, külfetin kimin üstünde kalacağını belirleyerek yürümeye çalışıyor. Çünkü artık nimet dağıtarak, imkânları paylaştırarak, faydayı bölüştürerek, kârı maksimize edip daha fazla kesimi tatmin ederek yürümenin ne ekonomik ne siyasî araçlarına sahip. Ve artık, fatura ödeme dönemine geçilmiş durumda. “Bunun külfetini kim taşıyacak? Bunun külfeti kimin üstüne bırakılacak?” üzerine iktisadî tercihler söz konusu oluyor. Dolayısıyla bu uygulanan politika da, bu yaşanan krizin faturasının, çalışanların, dar gelirlilerin ve milletin büyük çoğunluğunun üzerine kalacağı bir tablo olarak karşımıza çıkıyor. Peki, siyasî olarak bundan ne fayda sağlıyor? Önünde seçim gibi bir risk bulunan bir iktidar, neden milletin zorlanacağı tercihleri kullanıyor? Ama burada da, elinin çok rahat olmadığı, siyasî desteği sağlayabilecek geniş kesimleri, yoksulları, düşük gelir gruplarını rahatlatacak ekonomik araçlara sahip olmadığı için, sadece kaçınılmaz olarak bu tercihe zorlanıyor. İktidar böyle bir açmazın içinde. Genel olarak Türkiye’yi fakirleştiren ve Türk Lirası’nı ucuzlatan şey, şöyle bir temel tercihin devamı bence: Elinizde sınırlı sayıda paraya çevirebileceğiniz, satabileceğiniz şey varsa, iki yoldan birini seçersiniz. Birincisi, elinizdeki şeyin katmadeğerini yükselten, onu daha kıymetli hâle getiren birtakım yapısal adımlar atarsınız: O ürününüzü daha markalaştırırsınız. Ya da, eğitimizle insan gücünü daha kalifiye hâle getirirsiniz. Tarımda ve diğer sanayi alanlarında verimliliği artırırsınız. Dolayısıyla, bu katmadeğeri yükselterek, elinizdekinin değerini büyütürsünüz. İkincisi de, elinizdeki şeyi satarak, sürüme gidersiniz. Bu, basit esnaf aklı. Türkiye’de elinizdeki şey, ihracata dönük mal, işgücü, doğal kaynaklarınız, topraklarınız, doğanız… Turizm, ihracat, inşaat ve işgücü, emek piyasası üzerinden ülkedeki bütün varlıkları ucuzlatarak, satış miktarını artırmaya çalışarak para akışı sağlarsınız. 

Şimdi, artık birinci aşamayla ilgili hiçbir şey yapamayacak olan bu iktidar, ikinci seçeneği kullanıyor. Türk Lirası’nın değer kaybetmesiyle, ülke bütün olarak ucuzluyor. Ucuz mal, ucuz işgücü, ucuz toprak, ucuz mülk ve ucuz hizmet satan bir yere dönüşüyor. Bunun getireceği bir şeyi umuyorlar. Ama bunun iktisaden ve siyaseten de çok faydalı sonuçlar üretmesi mümkün değil. Ama yapacak bir şey kalmadı ellerinde. Bir de, bunu yapacak aktörler de yok. Burada da belirsizlik, beceriksizlik, liyâkatsizlik unsurları devreye giriyor. Çünkü bunu yaptırdıkları elemanları kendilerinin beğenmeyeceği kadar bir vasıfsızlığa sıkışmış durumdalar. 

Ruşen Çakır: Erdoğan, Afrika dönüşünde, “Yabancı yatırımcılara sesleniyorum. Mevzuatımız çok uygun” demiş ya; senin bu söylediklerine çok denk düşüyor. “Gelin, burada az yatırımla çok kâr elde edersiniz” demeye getiriyor.

Kemal Can: Evet. “Türkiye ucuzluk cenneti” diyor. Türkiye’deki asgarî ücret seviyesi, son rakamlarla, Çin asgarî ücretinin bile altına düşmüş durumda. Ucuz işgücü, ucuz gayrimenkul, ucuz mal, ucuz hizmet. 

Ruşen Çakır: Bunlar dışarıdan gelenlere ucuz gelebilir; ama içeridekilere hayli pahalı. Erdoğan bir taraftan “mevzuatımız çok uygun” derken, bir taraftan da, Batı’nın önde gelen 10 ülkesinin büyükelçilerini, yaptıkları açıklama nedeniyle kapı dışarı etmeye kalkışıyor. Hangi ülkeler bunlar? ABD, Kanada, Yeni Zelanda, Fransa, Almanya, Hollanda, İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka, kısa ve net bir ortak açıklama yaparak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının uygulanmasını ve Osman Kavala’nın, tutukluluğunun 4. yılında serbest bırakılmasını talep ettiler. Erdoğan’ın cevabına gelmeden önce; bu ülkelerin, Osman Kavala’nın tutukluluğunun 4. yılında bu açıklamayı yapmış olmalarının da bir anlamı var. “Çok uzattınız. 4 yıldır boşu boşuna bu adamı niye yatırıyorsunuz?”un da ötesinde. Artık Türkiye’de Erdoğan iktidarının kalıcı olmadığının onlar tarafından da tescili anlamına geliyor. Mesela, TÜSİAD kısık sesle de olsa bir şeyler söylüyor; çünkü rüzgâr değişiyor. Birtakım insanlar “yanlış yapılıyor” diye seslerini çıkartmaya başlıyorlar. Ben, işin bu yönünün de önemli olduğunu düşünüyorum. Artık, doğrudan ve açık bir şekilde konuşuyorlar. Biliyorsun daha önce kapalı kapılar arkasında yapıldı bunlar. Ya da Avrupa Birliği’nin açıklamalarında bunlar dile getirildi. Ama büyükelçilerin, diplomatik teâmülleri bu kadar zorlayarak böyle bir açıklama yapması… Uluslararası sözleşmelere imza atmış bir ülke olarak, “İçişlerimize karışıyorsunuz” diyemezsiniz. Erdoğan’ın “Dışişleri bakanıma söyledim” demesi… Dışişleri Bakanı bizim değil onun bakanı biliyorsun. “Bunları ülkemizde ağırlamak gibi bir lüksümüz olamaz” sözleri… ABD, Fransa, Almanya büyükelçileri gelmiş, bizde barınıyorlar çünkü. Erdoğan’ın bu konuşmasından ne anlıyorsun? Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu talimat verecek ve Türkiye 10 büyükelçiyi “istenmeyen şahıs” ilan edip kapı dışarı edecek. İsrail Büyükelçisi Eitan Na’eh’e bunu yapmışlardı birkaç sene önce. Hatta havaalanında videoları da çekildi. Adeta teneke çalarak geri yolladılar. Ama Erdoğan 10 büyükelçi için bunu nasıl söyleyebiliyor? Olacağını sanmıyorum, ama emin de olamıyorum açıkçası. Sabah kalktığımızda, 10 ülkenin büyükelçisi sınırdışı edilmiş ya da “Şu süreye kadar ülkeyi terk edin” denmiş bile olabilir. Sen Erdoğan’ın bunu yapmayacağını söyleyebilir misin?

Kemal Can: “Olmaz” denilen o kadar çok şey oldu ki, herhangi bir şey için bunu söylemek mümkün değil. 

Ruşen Çakır: 10 büyükelçi değil de 2 tane olsaydı, belki biraz zorlardı; ama 10 büyükelçiyi birden geri yollamak. Üstelik bayağı da ısrar ediyor. Osman Kavala’ya yönelik hakaretler ve suçlamalarla da, yine davanın savcısı olmaya devam ediyor. Erdoğan’ın Kavala ve Demirtaş meselesini nasıl kendi tekeline aldığını biliyoruz, bunu daha önce de konuştuk. Ama büyükelçilerin açıklamasını belli ki beklemiyormuş. Bunu bir cüret olarak görmüş ve kızgınlığını dile getiriyor. Bu sadece lâfta mı kalacak? Bunun birtakım sonuçları olacak mı? Bir sonucu olacağını pek sanmıyorum. Zaten Amerikan Büyükelçisi, yerine yenisinin geleceğini söylüyor. O ayrı bir hikâye tabii. Yeni gelecek büyükelçinin de “Eski büyükelçi böyle bir şeye imza atmış. Ben olsam atmazdım” diyeceğini de sanmıyorum. 

Kemal Can: Zaten bu, büyükelçilerin inisiyatifinde değil ki. O büyükelçiler öyle düşündüğü için olmuş bir şey değil. 

Ruşen Çakır: Değil tabii. ABD, Fransa, Kanada ve diğer ülke yönetimlerinin, en azından, Dışişleri bakanlarının olur onayı ile yapılmış bir şey. Çünkü bu her zaman yapılan bir açıklama değil. Aslında çok ağır bir açıklama. O ülke topraklarında yaşıyorsun ve doğrudan o ülkeyi ilgilendiren önemli bir konuda, iktidarın karşısında bir tavır alıyorsun. İktidarı bir şey yapmaya çağırıyorsun. Bu aslında çok ciddi bir meydan okuma. “Meydan okuma” lâfı, yabancı dilde challenge dediğimiz, ciddi bir şey. Erdoğan bu açıklamasını kendine bir güç atfederek yapıyor; ama bence o güce sahip değil. 10 ülkenin büyükelçisini barındırmama kararı alabileceğini, alırsa da o kararın doğuracağı sonuçların altından kalkabileceğini sanmıyorum. Ama yine de, hâlâ, “yerli ve millî” olarak tarif ettiği duruşları sergilemeden de edemiyor. 

Kemal Can: Birkaç boyutu var, sen de bazılarına değindin. Birincisi, büyükelçiler niye bu kadar sert ve açıktan bir açıklama yaptılar? Ya da, buna neden bu kadar reaksiyon verildi? Erdoğan’ın bu kadar yüksek reaksiyon vermesi… Bir süredir, Batı ve özellikle Avrupa ülkeleri, bu konuları daha kolay geçebilmesi için Erdoğan’a fazlasıyla imkân açmışlardı. Kaygı belirtiyorlardı, bir şey diyorlardı. Hatta Osman Kavala meselesi ile ilgili olarak Bakanlar Konseyi’nde alınan kararla ilgili harekete geçilmesi de ertelendi; Türkiye’ye tekrar bir zaman tanındı. Tekrar bir imkân da açıldı. Bunu daha önce göçmen ve başka meseleler vesilesiyle de konuştuk. Bazı konularda kolay anlaşıyor olmanın yararını düşünerek, Avrupa bu konuları biraz daha ağırdan almak, Türkiye’nin üzerine çok varmamak gibi bir politika yürüttü. Ama Türkiye bu tavrın karşılığı olarak bu tutumunu alenileşti; çünkü verilen süreler, imkânlar açıkça istismar edilerek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı uygulanmadığı için ve bu uygulanmamasını… Biliyorsun, Türkiye’de bu tavrı pek çok davada yaptılar. Hatta Anayasa Mahkemesi’ne bile yaptılar. İç hukukta yerel mahkemeler Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını tanımadılar. Ama bunu uluslararası düzeyde açık açık yapmaya başlayınca, Avrupa Konseyi nezdinde yapması gereken ve Türkiye’nin doğrudan sözleşmeye aykırı davranışı nedeniyle soruşturulmasına neden olabilecek hamleyi yapmamak için böyle bir şey yaptı. Avrupa, sert bir çıkış yapmaktan çok, asıl olarak Avrupa Konseyi’nde yapması gereken ve hukukî prosedürün devamı olan şeyi biraz daha ertelemenin bahanesi olarak, büyükelçilere bir bildiri açıklattı. Aynı biçimde, Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamayarak, göstere göstere çeşitli insan hakları ihlâline devam etmesi konusunda onu cesaretlendiren tutum, bence böyle dolaylı bir yoldan telâfî edilmeye çalışıldı. Halbuki çok açık biçimde, Türkiye bir sözleşmeyle taraf ve bunun muhâtabı Avrupa Konseyi. Avrupa Konseyi’nin bağlayıcı hükümlerine aykırı davranan bir üye ülke var. Dolayısıyla bu süreçte bir karşılık görmesi gerekirken, normal prosedürün dışında, büyükelçiler “Bunu yapın” diye bir bildiri yayınlıyorlar. Ben orada da bir sorun olduğunu, Erdoğan’ın bu yükseklikte tepki verme cesaretini buradan aldığını düşünüyorum. Büyükelçilere yönelik, “Bunları göndermek lâzım” deyip, göndermeyince de üç gün sonra kimse hatırlamaz. “Hani gönderecektin?” diyen de olmaz, dolayısıyla bu böyle kapanır. 

Bu bildiri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı ve daha önce Avrupa Konseyi’nde oturuma neden olan mesele, içişlerine karışma meselesi değil, doğrudan bağlayıcı hukukî prosedürün işletilmesiyle ilgili bir mesele.  Dolayısıyla ortada olan şey, hukukî olarak cevap verilmesi gereken bir mesele; büyükelçilerin niyet açıklamasıyla olacak bir şey değil. Aynı şekilde, Türkiye’nin de, “İçişlerimize müdâhale ediliyor. Bizde yargı bağımsız” çıkışının hiçbir hukukî gerekçesi yok. Çünkü bahse konu şey, sizin hukukunuza müdâhale değil; size, bağlı olduğunuz hukuka uygun davranmayı hatırlatma işi. Bu tarafından bakılırsa, bence iki taraf açısından da biraz şova dönük ve dört senedir devam eden müsâmerenin bir süre daha uzatılacağını düşündürüyor bana. Bir yükselme ânını değil, bir uzatma durumunu gösteriyor. Bu da kaygı verici bir durum.

Ruşen Çakır: Yani fatura yine Osman Kavala’ya kesilecek. 

Kemal Can: Dört yıldır zaten öyle kesiliyor. Çünkü bahse konu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı hem Demirtaş hem Kavala için zaten uzunca bir süredir uygulanmıyor. Yeni bir karar çıkmış da, “Bu kararı uygulayın” değil; çıkmış kararı uygulamamakla ilgili bir mesele. Bunun da normal yolu, Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nde sözleşmeye aykırı davranan ülke muamelesi görmeye başlaması. Bunu yapmıyor Avrupa ve sürekli erteliyor. Türkiye de, “Tamam, uygulayacağız; ama şöyle oldu böyle oldu, tarih istedik, yeniden savunma gönderdik. O dava değildi, öbür davadan içeride” diyerek konunun arkasından dolaşan birtakım formüller bularak idare etmeye çalışıyor. Buna karşılık normal bir prosedürle önüne gelmediği için, bildiri şeklinde geldiği için, Türkiye de, “Büyükelçiler talimat veremez” gibi bir çıkışla bu duruma cevap veriyor. Pek çok kişi, Batı’nın artık Erdoğan iktidarına dayanma kapasitesinin bittiğini ve bunu çok sert cevapladığını düşünüyor olabilir. Daha önce de bu tür baskının artacağı varsayımları vardı. Tam tersi süreçler yaşadık. Açıkçası, bu son tablo da bana böyle düşündürtüyor. Hâlâ, bunun çok değiştiğini düşündüğüm bir tabloyla karşı karşıya olduğum fikrinde değilim. 

Ruşen Çakır: Ben önemsiyorum. Sen başka bir yerden bakıyorsun. 

Kemal Can: Önemli tabii. Ama bunun başka bir yolu var. Niye o yolu yürümeyip, büyükelçilere açıklama yaptırıyorsunuz ki?

Ruşen Çakır: Açıklama, ABD, Kanada, Yeni Zelanda gibi Avrupa Konseyi dışında ülkelerin de olduğu karma bir Batı bildirisi yapılmış gibi duruyor. Son olarak muhalefeti konuşalım. Çarşamba günü Meral Akşener, Kılıçdaroğlu’nu CHP Genel Merkezi’nde ziyaret etti. Belli ki başta Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem olmak üzere, birçok konunun üzerinden birlikte geçmişler. Bence buradaki esas mesele, buluşmanın sembolik anlamı. Hem Kılıçdaroğlu hem Akşener, ayrı ayrı diğer muhalefet isimleriyle görüşüyorlar. Bu arada kendileri de ayrı ayrı, gerek grup toplantılarında, gerek Kılıçdaroğlu’nun yaptığı gibi videolarla ya da Akşener’in yaptığı gibi halkın arasında bulunarak, aktif bir şekilde gündemi de belirleyerek gidiyorlar. Bence bu buluşmanın sembolik önemi daha yüksek. “Biz ayrı ayrı bir şeyler yapıyoruz, ama aslında birlikteyiz ve uyumlu bir şekilde çalışıyoruz” buluşmasıydı bana göre. Herkes bir yerde birileriyle konuşuyor; ama iki ana aktör olduğunu biliyoruz: Kılıçdaroğlu ve Akşener — ya da CHP ve İYİ Parti. Bunlar bir aşamada tekrar bir araya geldiler ve bu sürecin sahibi olduklarını göstermiş oldular diye düşünüyorum. Aralarında birtakım tartışma konuları, pazarlıklar olabilir. Ama dışarıdan bakıldığı zaman, muhalefetle ilgili umutlananlar için iyi bir fotoğraf, muhalefetten rahatsız olanlar için de rahatsız edici bir fotoğraf verdiler. 

Dün akşamki “Güne Bakış”ta Hıdır Göktaş’la, Akşener’in Kılıçdaroğlu’nu ziyareti üzerine konuşurken, Hıdır, iki liderin baş başa görüşme yapacağı beklenirken, heyetler arası görüşme yapıldığını söyledi. Heyetler arasında görüşülünce, çok kritik konuların pazarlığının yapılmasının oranı düşüyor biliyorsun. Baş başa görüşmelerin spekülasyonu daha çok oluyor. Bence burada içerikten ziyade, format ve verilen fotoğraf önemli. Sen ne düşünüyorsun?

Kemal Can: Zaten bir süredir, muhalefet senin söylediğin o fotoğrafa odaklanmış durumda ve büyük ölçüde ivmesini de oradan alıyor. Nasıl ivme aldığını hatırlayalım. Yaklaşık iki yıldır, yerel seçimden bu yana, siyasî gündemi belirleyen temel şey, muhalefet birlikte davranabilecek mi? İktidar, bazen suçlamalarla, bazen aktörleri sıkıştırarak; Saadet Partisi hamlesi, Akşener’e davet operasyonu gibi hamlelerle ya da HDP’yi kullanarak muhalefet blokunu çatlatmak, onu birlikte durma konusunda zorlamak ve seçmende, birlikte duramayacakları fikrini yerleştirmeye yoğunlaştı. Buna karşılık muhalefet, birlikte duracağını, farklılıklara rağmen bu birlikteliğin mümkün olduğunu göstermeye yoğunlaştı. İki senedir her şey böyle bir denklemle yürüdü. Son dönemde bu resim daha ikna edici bir biçimde herkesin kafasında oturmaya başladı. En azından, iktidarın muhalefeti parçalamak için kullandığı enstrümanların düşünüldüğü kadar etkili olamayacağına herkes ikna olmaya başladı. 

İkincisi, muhalefet aktörlerinin, birlikte durmaya devam ederek sağlayabilecekleri avantajı gördükçe daha çok sağlam durmalarıyla bu kanaat pekişmeye başladı. Dolayısıyla bu resim bir tür kabul gördü; borsa tâbiriyle “satın alındı”. Seçmen, dışarıdaki ve içerideki çeşitli güç merkezleri, bunu satın aldılar: “İktidar, sanıldığı kadar bu muhalefeti dağıtamayacak. Bunlar birlikte durma konusunda son derece kararlılar; çünkü bunun faydasını gördüler” diye.  Buraya kadar tamam. Ama muhalefet yavaş yavaş bundan biraz daha ileriye yürümek zorunda. Çünkü bu bir aşama. Birlikte davranabileceğini göstermek bir aşama. Ama birlikte davranarak ne yapacağını göstermeye başlamak için, ikinci bir aşamaya geçmek gerekiyor. O kısımda daha yavaş hareket edildiğini görüyoruz. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem, ortak metin çalışmaları, temaslar yoğunlaşıyor. Bu temasların yoğunlaşması, senin söylediğin o resmi pekiştiriyor. Ama buradaki riskleri düşürmek için, resmin belirginleştirilmesi konusunu biraz ağırdan alıyorlar. Bu aşamayı geçmek, giderek seçmende de belirginlik kazanmaya başlayan “Bu iktidar seçimle değişebilir” fikrinin “Seçimden sonra ne olur?” konusuna doğru evrilmeye başlamasıyla birlikte hareketlenecek. Bu ilk temaslar konusunda en azından riskin daha az olduğu, birbirleriyle bir masada oturmak konusunda daha az sorun yaşayacakları görüntüsü artık iyice pekişmiş durumda. Taraflar, bu resmi artık tartışılmaz kılmak için çok daha fazla enerji harcıyorlar. 

Ama bunun arkasında, “Cumhurbaşkanı adayı kim olacak? Parlamenter sistem çerçevesi ne olacak? O kurucu yeni sistem inşası, hangi aktörlerin, hangi rolleri temsil ederek oluşturacağı bir süreçle ortaya çıkacak?” konusu hâlâ belirsiz. Mesela biraz önce konuştuğumuz Osman Kavala’yla ilgili büyükelçiler bildirisinde, muhalefet içerisinden, “Bizim içişlerimize karışılıyor” çıkışını da görebiliyoruz. İktidarla hiçbir bağlantısı olmamasına rağmen, bu yorumu haklı bulan, paylaşan ve bu müdâhaleyi bir dış müdâhale olarak algılayan tutumlar görebiliyoruz. Önümüzdeki günlerde Meclis’te oylanacak tezkere konusunda da böyle. Muhalefetin, hangi rejimin ve sistemin muhalefeti olacağı, yoksa bu rejim ve sistemin tamamen değişmesinin dinamiğini mi sürdürdüğü konusundaki belirsizlik hâlâ yerini koruyor. Belki de bu, biraz maksatlı olarak, bilerek erteleniyor. Senin dediğin o resmi, o kolay çektirebildikleri resmi çektirmeye devam ederek, albüme yeni bir resim eklemek konusunu biraz erteliyorlar galiba. 

Ruşen Çakır: Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem konusunda kurulan komisyon çalışmalar yapıyor. O çalışmanın sonunda belli ki ortaya bir metin çıkacak. O metinle ilgili olarak, katılan altı partinin liderleri bir araya gelecek. Liderlerin bunun için bir araya gelecek olması, Millet İttifakı’nın fotoğrafı gibi algılanacak ama orada çok ince bir ayrım var: Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem taslağında anlaşan, partilerin liderleri olacak. Millet İttifakı’nın bileşenleri olabilirler, ama bu konuda anlaşıp seçime birlikte girmeyebilirler. Şimdi bir sonraki aşamayı bekliyoruz. Liderlerin birlikte fotoğraf vermesi, sadece ikili değil, ikiden fazla liderin birlikte fotoğraf vermesi meselesi, öğrendiğim kadarıyla bir süredir içeride tartışılan bir konu. Bunu isteyenler var. Ama bundan imtina edenler de var. Benim bildiğim, CHP bu fotoğrafın ilk fırsatta verilmesini istiyor. Ama bazı partiler, çok acele etmeye gerek olmadığını, seçim aşamasına gelinmediğini söylüyorlar. Sanki hâlâ, “Erdoğan’la bir şeyler üzerinden pazarlık edilebilir mi?” düşüncesi var. Sonuçta, içerikten ziyade semboller ve sembolizm üzerine odaklanılmış durumda. Erdoğan’ın, birlikte fotoğraf verebileceği Devlet Bahçeli ve Mustafa Destici’den başka bir siyasetçi kalmadı; bulamıyor. Ama diğer parti liderlerinin birlikte fotoğraf verip vermeyeceği meselesi önemli. Dün Bekir Ağırdır’la yaptığımız yayında KONDA’nın son araştırmasını kendisine sordum. “Hayır, böyle bir araştırmamız yok” demedi. Yani büyük bir ihtimalle, kamuoyuna sızdırılan kendi araştırmalarıydı. KONDA’nın bu son araştırma sonucuna göre, aritmetik olarak İYİ Parti + CHP, Cumhur İttifakı’nı geçiyor. Sonuçta, İYİ Parti ve CHP, tek başına Millet İttifakı’nı kurabilir. Ama onlar bununla yetinmek istemiyorlar ve bunu, HDP’yi dışarıda tutarak, mümkünse, diğer partilerin hepsini katarak yapmak istiyorlar. Herhalde önümüzdeki dönemde bunu konuşacağız gibi görünüyor. Demokrat Parti belli ki yanlarında. Ama en çok merak edilen, DEVA, Gelecek ve Saadet Partisi’nin aktif bir şekilde, “Evet, biz de oradayız” deyip demeyecekleri. Ya da ne zaman diyecekleri?

Kemal Can: Çarşamba günkü “Adını Koyalım”da da konuştuk bunu. Bugün Gazete Duvar’da, Nergis Demirkaya’nın, Kılıçdaroğlu ile Kars’ta yaptığı röportajda da var. Kılıçdaroğlu’nun, “Aslında süre bizim lehimize çalışıyor; ama Türkiye’nin içine girdiği sorunlardan bir an önce kurtulması için biz erken seçimi zorluyoruz” açıklaması var. Evet, şu anda zaman muhalefet lehine. Çünkü bütün kamuoyu araştırmalarında, iktidarda düzenli bir erime, buna karşılık daha küçük bir biçimde muhalefetin oy artışı ve toparlanması olduğunu görüyoruz. Yüzde 60-40’a doğru gidiyor. Bunun Meclis’e yansıyarak ve belki daha da artarak çıkmasının özelliği, artık yüzde 50+1’le cumhurbaşkanının kime seçtirilmesi meselesi değil; sistemi yenilemek ve belki de anayasa değişikliğini mümkün kılacak, rejimi yeniden inşa edecek bir sürecin başlayabilmesi için, buna uygun bir aritmetik desteğin, ama daha önemlisi toplumsal bir desteğin üretilmesi gerekecek. Bu çok daha kritik bir hâle geldi. İş, bu anlamda aritmetikten de çıkıyor ve aritmetiğin önemi büyüyor. Eğer sistem değişikliği iddiası sahici bir iddia hâline gelirse, hangi güçte Meclis çoğunluğu sağlandığı, cumhurbaşkanlığını kimin kazandığından daha önemli hâle gelebilir. Bu konuda o belirginleşme, belirginleşmeden sonra da, birlikte davranabilmenin hukukunu kurmaları gerekiyor. Çünkü metinde anlaşmak da yeterli olmayabilir; o metnin uygulamasını, birbirleriyle ilişkilerini de çerçeveleyen bir hukuka bağlamaları gerekiyor. Bu konuda galiba bütün taraflar aynı düşünmüyorlar. Hem taktik gerekçelerle aynı düşünmüyorlar, hem de teşmil ettikleri siyasî pozisyonlar olarak aynı düşünmüyorlar. Ama büyük ölçüde, şu anda birlikte davranmanın avantajları öncelikli bir strateji yürüttükleri için, bunları daha geri planda tutmayı başarıyorlar. Bu konuda liderlerin önemli bir katkısı olduğunu söyleyebiliriz. Ama işin içine seçim girdiğinde, kaçınılmaz olarak, liderlerden daha fazla faktör, mesela teşkilatlar, partilerin yerel ağları, güç merkezleri devreye girecek. Dolayısıyla biraz daha karmaşıklaşacak. Ekonomik kriz ve benzeri tablonun, toplumda aşağıdan yukarıya doğru erken seçim beklentisini büyütmesi, büyük bir tazyik oluşturması ihtimalini dışarıda bırakmıyorum; ama önümüzdeki dönemde muhalefetin çok hızlandırıcı bir tutum takınmayacağı konusunda daha fazla işaret vermeye başladığını düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Evet, burada noktayı koyalım Kemal. “Haftaya Bakış”ı burada bitiriyoruz. İzleyicilerimize de çok teşekkür ediyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere. İyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus