Adını Koyalım (24): Kılıçdaroğlu’nun peş peşe gelen hamleleri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Her çarşamba olduğu gibi “Adını Koyalım”la karşınızdayız. Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve Kemal Can’la birlikte, yine gündemde öne çıkan bir konuyu ele alacağız. Bu hafta, Kemal Kılıçdaroğlu ağırlıklı bir yayın yapalım istedim. Daha önce Meral Akşener’den epeyce bahsetmiştik. Aslında, Kılıçdaroğlu ve Akşener, bir ikili hâlinde gidiyorlar. Hattâ bugün de bir görüşme yaptılar. Millet İttifakı istim üzerinde gibi görünüyor. Özellikle Kılıçdaroğlu’nun önce “siyâsî cinâyetler” uyarısı, ardından halkı da tanık göstererek bürokratlara yönelik yaptığı uyarı var. Kimileri bunu tehdit olarak yorumlamış. Bu konuşmanın içeriği ve üslûbunun, üzerinde konuşulması gereken bir konu olduğunu düşünüyorum. Açıkçası, Kılıçdaroğlu’nun yaptığı bu konuşmayla, inisiyatifin muhalefete geçtiğini ve iktidârı tepki vermek zorunda bıraktığını düşünüyorum. Hatırlarsanız, Erdoğan Afrika ziyareti öncesinde yaptığı basın toplantısında, gazetecilerin sorularına cevaplarını, yazılı olduğu önündeki kâğıtlardan okumak zorunda hissetti.

Burak, seninle başlayalım. Kemal Kılıçdaroğlu’ndaki değişikliği nasıl görüyorsun? Neden böyle oluyor ve bundan sonra ne olabilir?

Burak Bilgehan Özpek: O konuda benim kafam çok net değil açıkçası. Önümüzdeki aylarda anket sonuçlarına bakmak lâzım. Evet, Kemal Bey bir özgüven patlaması yaşıyor ve tam anlamıyla bir liderlik sarf ediyor.  Bu bahsettiği konular da hiçbirimizin îtiraz edemeyeceği konular; netîcede devletin kurumsal yapısının yeniden tesis edilmesi, kanun üstünlüğüne uyulması, bürokratların gayri şahsî ve sorumlu davranması gibi konular. Bu, hepimizin arzu ettiği bir şey. Kemal Bey bunu yüksek perdeden dillendiriyor. Meselâ, göçmen meselesinde önemli bir çıkış yapmış ve Türkiye’nin gündemini değiştirmişti. Bürokratlar meselesinde de yine aynı şekilde, ben muhâlefetin gündemi belirlemesi açısından çok olumlu buluyorum. Artık, iktidârın belirlediği gündemin peşine takılmış bir muhâlefet yok. Kemal Bey’in muhâlefetin gündemini belirlediği, bunu da Türkiye’nin gündemi hâline getirdiği bir dönemden geçiyoruz. Bu îtiraz edilecek bir şey değil açıkçası, olumlu da bir şey. Üstelik bu bahsedilen kavramlar, ideolojik karışıklığa sebep olacak kavramlar da değil. Genel olarak insanların üzerinde uzlaşabileceği, vatandaşlığa ve modern devlete âit kavramlar. Dolayısıyla, Kemal Bey’in bir kimlik politikası ya da bir ideolojik politika izlediğini de söyleyemeyiz. Çok “siyâset üstü”, siyasal karşıtlığa çok fazla mahal vermeyecek bir dille konuşuyor — bu açıdan gayet olumlu. Ama bu açıklamaların Kemal Kılıçdaroğlu tarafından yapılması, CHP açısından ve Kemal Bey’in kişisel kariyeri açısından olumlu mu ya da genel îtibâriyle, hükümeti değiştirme sürecinde muhâlefetin elini güçlendiriyor mu? Benim kafam tam olarak o noktada karışık açıkçası. Bu açıklamaları Meral Akşener yapsaydı, muhtemelen daha farklı tepkilere neden olurdu. Kemal Kılıçdaroğlu yaptığı için daha farklı algılanabilir. Bence bunun üzerinde düşünmemiz gerekiyor bence. Çünkü Akşener’in “devlet” vurgusu ve hükümet değiştiği zaman iktidârın ana sütunlarından birisi olma hâli, yıllardır AK Parti’ye ve MHP’ye oy veren insanlar için aslında bir sigorta niteliği taşıyor. Şunu unutmamamız lâzım: AK Parti’nin yarattığı ekonomi-politikten çok dar bir elit çok yüksek paralar kazandı. Ancak bu, bir anlamda toplumsal bir fenomene de işâret ediyor. Bence, geride bıraktığımız 20 senede, Türk milleti kendi kendisini ifşâ etti. Yani herhangi bir insan hakları ve demokrasi probleminde tepki vermeyen, fakat ancak ekonomik göstergeler kötüye gittiği zaman oy verme tercihini değiştirmeyi düşünen bir seçmen profilimiz var. Bu, bâzı açılardan çok avantajlı. AK Parti seçmeninin çok idealist insanlar olmasından daha iyi bence — en azından oy tercihlerini değiştirebiliyorlar. Ancak, Türkiye’nin atlattığı bâdirelerde, eşiklerde tepki vermemiş bir seçmen kitlesinden bahsediyoruz. Bunu şunun için söylüyorum: Ortaya çıkabilecek bir devri sâbık durumu, bir hesaplaşma durumu, sadece dar bir eliti değil, geniş toplum kesimlerini ilgilendiriyor. Üstelik Türkiye’de halkın cellâda dönme meselesini de çok iyi biliyoruz. Ucu bucağı olmayan, sınırı doğru çizilmeyen suç tanımlamalarının aslında toplumun tamâmını zan altında bıraktığını düşünüyoruz. Açık konuşmak gerekirse, muhafazakârlar da kendilerini bu işin bir parçası olarak görüyorlar. 

Meselâ otoriterleşme literatürüne baktığımız zaman, otoriter liderlerin en iyi becerdikleri şey, suç kavramına yeni ortaklar bulmak. Yani suç sadece küçük bir elit tarafından işlenmiyor, birçok network’ler tarafından işleniyor. Aslında, o suç kardeşliği bu otoriter rejimi ayakta tutuyor. Burada sorulması gereken soru şu: Acana AK Parti’nin 20 yıllık hükümet döneminde, gerçekten günahsız olan, dolayısıyla taşı atmaya hak sâhibi toplum kesimleri kimler? Ne kadar insan bu kategoride değerlendirilebilir? Asıl bunu sorgulamamız lâzım. Bu insanlar Kılıçdaroğlu’nun beyânatları karşısında tehdit algılıyor olabilirler. Ama aynı beyânatlar sağ bir liderden, meselâ Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan veya Meral Akşener’den gelseydi, bu, farklı bir şekilde duyulabilirdi. Ama şunu da netleştirmek isterim: Kemal Bey’in söylediklerinde herhangi bir yanlışlık yok. 

Ruşen Çakır: Kimin söylediği önemli diyorsun. Aynı şeyi Millet İttifakı’ndan başka birinin söylemesinin etkisi ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun söylemesinin etkisi farklı. Yani iş, daha önceki “Adını Koyalım”da konuştuğumuz bu “endîşe” meselesine geliyor, öyle mi?

Burak Bilgehan Özpek: Evet. Bizim tecrübelerimiz var. Biz bu toplumu tanıyoruz. Dolayısıyla, bir suçlu ilân etme kültürü ortaya çıktıktan sonra, insanlar kendi kişisel ihtiraslarını, kendi kişisel maddî beklentilerini, o îcat edilmiş soyut suçun arkasına gizleyip hesap görme eğiliminde oluyorlar. Yani meselâ 15 Temmuz’dan sonra çok rastladığımız manzaralar bunlar. Bürokraside yükselmek isteyen, ihâle almak isteyen veya kişisel meselesine bir şekilde son vermek isteyen kim varsa, bunu Fethullahçılık’la mücâdelenin arkasına gizledi. O süreçte büyük skandallar oldu, halk cellâda döndü. İnsanlar, özellikle muhafazakârlar korktular; çünkü ucu bucağı belli olmayan bir Fethullahçılık tanımlaması vardı. Fethullahçılık meselesinin tek objektif kriteri vardı 17-25 Aralık’tan sonra: “AKP’liysen Fethullahçı değilsin, AKP’li değilsen Fethullahçı’sın.” Böyle bir kriter üzerinden ilerledik. Bu tecrübeler hâlâ bizim zihnimizde canlı. Dolayısıyla, bir iktidar değişiminin benzer bir tablo üretebilme ihtimâli de var. Çünkü böyle başı sonu belli, somut suç tanımı üzerinden gitmek hakîkaten çok zorlaşıyor Türkiye’de. Atmosfer değiştikten sonra, insanlar böyle soyut tanımlamalar üzerinden birbirini suçlayıp baskılayabiliyorlar. Bu büyük bir korku. Dolayısıyla, aktörün kişiliğini yadsıyarak ilerleyemeyiz. Meselâ, Kemal Bey’le Meral Hanım’ın aynı noktadan hareket etmesi, günün sonunda bir inisiyatif kullanılmayacağı anlamına gelmiyor. Netîcede, siyasal bir dil ve tavır ortaya konacak. Her ne kadar Kemal Bey öyle bir çizgide olmasa da, sağ seçmen, CHP kimliğinden dolayı o tavrın Kemal Bey tarafından konulmasından rahatsız olabilir.  Şunu da belirteyim…

Ruşen Çakır: Sözünü unutma. Kılıçdaroğlu’nun Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı olması fikrine nasıl bakıyorsun? Bunu ikinci turda konuşabiliriz. Sen kaldığın yerden devam et.

Burak Bilgehan Özpek: Türkiye’de devlet kurumlarının rehabilite edilmesi için, bir hukukî sürecin başlatılması bir tercih değil bana sorarsanız. Yani Kılıçdaroğlu’nun, Akşener’in veya Babacan’ın yapacağı bir tercih değil; bu bir zorunluluk. Kılıçdaroğlu da gelse, Akşener de gelse, kurumları yeniden ayağa kaldırmak için bizim bâzı adımları atmamız lâzım. Meselâ, hiç İngilizce yayını olmayan veya hiç atıf almayan 68 rektörün görevden alınması lâzım. Veya AK Parti bürokrasisi içerisinde görev aldıktan sonra, büyükelçilikle jübile yapan insanlar var; bunların görevden alınması lâzım. Bir hareketlilik olacak zâten. Ama bu bir tercih değil, bir zorunluluk. Bunu yapmak zorundayız. Kamu-Özel işbirliği projelerini yeniden gözden geçirmeliyiz. Geçiş garantili köprülerin, havaalanlarının sözleşmelerini yeniden ele almalıyız. Bunu bir tercih olarak sunmak yerine, bir zorunluluk olarak sunmak aslında çok daha mantıklı olabilir. Liderlerin tekil açıklama yapmaları yerine, bir yol haritası üzerinden hareket etmelerini beraberinde getirecek. Bunu haftalardır bu programda söylüyoruz. O yol haritası, atılacak adımların somut ve liderlerin inisiyatifinde olmadan ilerleyeceği mesajını verecektir. 

Ruşen Çakır: Kemal, sen Pazartesi günkü “5 Soru 10 Cevap”ta “Devr-i sâbık” konusunu işledin. 

Kemal Can: Evet, “Olsun” dedim.

Ruşen Çakır: “Neden olmasın?” değil, “Olsun” dedin. O zaman Burak’ın bıraktığı yerden seninle devam edelim. 

Kemal Can: Pek çok konuda önümüze geliyor ama, özellikle muhâlefetin yeniden iktidâra yürüdüğü fikrinin, sâdece kendilerinin ürettiği bir özgüven değil, son anketlerde, kamuoyunda da ciddî biçimde yüksek bir olasılık hâline geldiğini görüyoruz. Yapılan bâzı anketlerde, parti tercihleri ne olursa olsun, önemli bir çoğunluğun, bu iktidârın değişebileceği ya da kaybedeceği fikrine daha çok yaklaştığını görüyoruz. Bunun yarattığı bir etki var. Bu etkinin, siyâsî alanı hareketlendirdiğini de görüyoruz — bu çok açık. Şimdi, çok ikili bir durum söz konusu. Bir yandan, biraz önce Burak’ın işâret ettiği gibi, hem Türkiye’nin siyâsî geleneğinden gelen bâzı yerleşikleşmiş şeyler var, hem de bu 20 yılın bakıyesi olan birtakım yerleşikleşmiş ve son süreçte o kutuplaştırma, kimlik siyâseti katılaşmasının yarattığı birtakım realiteler var. Bunları dikkate alarak yürümek, buradaki endişeleri ve beklentileri doğru karşılamak, onlara cevap üretmek önemli bir şey. Siyâsetin fırsatlar ve imkânlar alanından yeni formüller üretmek gibi bir tarafı var.

Ama diğer yandan, Türkiye’nin ekonomisinde, TÜGVA meselesinde tartıştığımız gibi, üniversitesinden yargısına, emniyetinden yerel yönetimlerine kadar, devlet yapılanmasının bizzat kendisine yayılan büyük bir bozulmanın rehabilitasyonu gerekiyor. Bunlar çözülmediği gibi, daha da kangrenleştirilmiş, daha da kötü noktalarına abanılarak iyice içinden çıkılmaz hâle getirilmiş çok önemli siyasal, toplumsal ve yapısal sorunları var. Bir yandan da bunlara ilişkin, sâdece bunun kötülüğünden bahsetmek değil, bunun nasıl ve hangi yöntemlerle, bir daha yaşanmamak üzere nasıl çözülmesi gerektiği konusunda bir umut, bir siyâset üretilmesi ihtiyâcı var. Bunlar birbirine çok yakın görünen şeyler olmakla birlikte, yakın dönem siyâsî gündemden, bunların muhâlefet üzerinde birbirini ters yönde çeken vektörler hâlinde etkili olduğunu görüyoruz. Bâzen, muhalefete çok fazla verili durumun içinde düşünme aklının muhâlefete hâkim olduğunu görüyoruz. Bâzen de, çok daha şahsî çıkışların, hedeflerin, hattâ kişilerin öne çıktığı tablolar görüyoruz. Bu dalgalanma, aslında bir yandan bâzı sorunlar üretiyor, bir yandan da tuhaf bir canlanma yaratıyor. Muhâlefet çok yüksek siyâsî projeler üretmekten çok, bu hareketlilikten besleniyor. Bu hareketliliği o kadar unutmuşuz ki… Türkiye’deki siyâset o kadar dar bir alana sıkışmış, o kadar tatsız ve üzerine konuşmanın bile son derece sıkıcı olduğu, ama buna karşılık çıkışı herkes orada beklediği için herkesin de konuşmaya devam ettiği, ama o konuşmanın hep aynı biçimde yapılmak zorunda olduğu bir alana sıkışmışız. “Kutuplaşma var. Aman kutuplaşmaya dokunmayalım. Aman, onları korkutmadan sonuç almanın formülünü bulalım. Onlara lâf söyleyebilecek adam bulalım.” Senelerdir, bu kısır alanda bir şey üretilmeye çalışılıyordu. Bunun yanlışlığı bir tarafa, tatsız ve verimsiz bir imkân yaratıyor. Şimdi “gündem hareketliliği” dediğimiz şey, her söylenen şeyin bir canlılık yarattığı bir durum. Üstelik bu canlılık yine tek taraflı yürüyor. Bu canlılığı muhâlefet tarafında görüyoruz. Kılıçdaroğlu’nun bir süredir siyâset yapma hevesi ve cesâretine ilişkin çok fazla çıkış görüyoruz. Bâzıları sorun da üretebilir; ama bunun bir hareketlilik yarattığı açık. Hattâ “128 Milyar dolar nerede?” kampanyasından başlayarak, peşinden, ödeme garantili ihâleler meselesinde bunları ödemeyeceğini söyleyerek, daha sonra göçmen meselesinde, Kürt meselesinde, HDP’nin meşrû muhâtap olması meselesinde, yangın sırasında Türk Hava Kurumu’na, görevden almalar sonrasında Merkez Bankası’na ziyâreti, peşinden bürokratları uyarması… bütün bunlar, siyâsî alan içerisinde olan ya da olmayan birtakım aktörlere, doğrudan harekete geçme, taraf seçme ya da pozisyon almayı zorlayan bir hareketlilik yaratıyor. Bunun, kendisi için ne imkân yaratacağı ya da genel olarak muhâlefetin oy oranını nasıl etkileyeceği kadar, siyâsî alanın açılması ve hareketlenmesi açısından ne işe yaradığına baktığımızda, ben artı-eksi dengesini çok denk görmüyorum. Buradan endîşelenebilecek birileri tabii ki olur. Ama insanların, artık bir seçim yapmayı gerektirdiği düşüncesiyle, siyâsî her konuda neden-sonuç ilişkisini yeniden gözden geçirmeye yönelmelerinin –belki küçük komplikasyonları olsa da– hayırlı sonuçlar doğuracağını düşünüyorum.

Burak’ın söylediği “suç ortaklığı” meselesinden devam edeyim. Bu iktidârın, sadece kendisini alkışlayanları değil, kendisini destekleyenleri de suç ortağı hâline getirmesi, hattâ onları buraya mecbur ederek rehin alması, onlar üzerinde sadece etkileyici bir aktör olarak değil, onları zaman zaman bununla da tehdit eden, bu endîşeleri onlara karşı kullanan bir rolü hep zorladığını biliyoruz. Evet, suç ortaklığı bu tür endîşeleri çok yükseltebilir; ama 15 Temmuz deneyimi, bu tabanın suç ortaklığından sıvışma konusunda da son derece becerikli olduğunu gösterdi. Uzunca bir süre, Cemaat’in de dâhil olduğu bir sürecin içinde şu ya da bu biçimde olmuş, bundan faydalanmış, o kanalları kullanarak işlere girmiş, çocuklarını işlere, okullara sokmuş ya da onun ekonomik dolaşımına girmiş pek çok insanın, birinci derecede sorumlu aktörler olmasına rağmen, bir gece birdenbire, sanki bunlara hiç dâhil olmamış gibi bundan sıyrılabildiklerini ve kendilerinin devr-i sâbıkını yaratarak, Burak’ın söylediği gibi, bunu neredeyse bir lince çevirebildiklerini gördük. Türkiye’de, daha önce de bu tür belirsiz suç ve kolektif linç ataklarına dâhil olan siyâsî kalabalıklar gördük. Ama aynı biçimde, hızla bu ortaklıkları terk ederek, sanki hiç olmamış gibi davranabilen son derece pragmatik refleksleri de gördük. Konuşmamın başında söylediğim ikili yaklaşım açısından, bu tür ataklar hangisini daha fazla tetikler? Siyâsetin bir tarafı açısından başka bir şey ağırlık kazanıyor, diğer tarafı açısından da başka bir şey ağırlık kazanıyor. Yani kopmayı ve çözülmeyi artırmak ve “Artık bu iktidarla birlikte misiniz, değil misiniz buna bir karar verin” demek, seçmen açısından da, bürokrat açısından da, iş dünyası açısından da önemli sonuçlar verebilir. Çünkü artık bununla ilgili bir karar vermeleri gerektiğini ve bir tavır değişikliğine ya da değiştirmeyeceklerse bu konudaki sorumluluğa hazır olmaları gerektiğini söylemek böyle bir sonuç doğurur. 

Diğer taraftan, endîşe yaratması ihtimâli de var. Bunu tarttığımızda, hangisinin öne çıkacağı tartışmalı olabilir; kısa ve orta vâdede hangisinin daha “iyi” sonuç verebileceğiyle ilgili bir tartma gerçekçi olabilir. Ama ben bu konuda trendin ikinciden yana olduğunu düşünüyorum. Bunu illâ, “Buradan pozitif şeyler gelecek” anlamında söylemiyorum; iktidarla ilişkisini artık gözden geçirme anlamında söylüyorum. İfşâlar dolayısıyla bürokrasideki çözülmeyi görüyoruz; kısmen seçmende de görüyoruz. Ben, trendin bu tarafa doğru gittiğini, artık endîşelerin siyâsî tabloyu tutma yeteneğinin azaldığı kanaatindeyim. Ama daha önemli bir şey var: Adına ister devletin kurumsal kapasitesi, ister evrensel demokrasi kuralları veya normalleşme, ne derseniz deyin, sonuçta muhâlefetin bütün bu bozulmayı düzeltme iddiasının temeline yerleştirilecek şey, temel hukuksal normların ve demokrasinin standart işleyişi… Bu, meşrûiyet tartışmasında da böyle, bürokratların suç teşkil eden eylemlere katılmaları, göz yummaları, hattâ parçası olmaları meselesinde de aynı. Burada, sadece ilkesel ve ahlâkî olduğu için ya da siyâseten doğru olduğu için değil; kendi iddiasının arkasını doldurabilmek için de bunu yapmak zorunda. Devr-i sâbık bu yüzden gerekli. Devr-i sâbık’ın temel esprisi –zâten kavram öyle çıkmış bir şey–, endîşeli olabilecek kesimleri endîşeden uzak tutmanın kavramı aslında. Yani “Bir şey yapmayacağız” demek. Ama “Bir şey yapmayacağız”ın çerçevesi belirsiz bırakıldığında, “Tamam, beyaz sayfa. Bunlar gitsin, gerisi tamam. Herkes kaldığı yerden devam edecek” demenin, hem bugüne bir karşılığı yok, hem kendi iddianı boşta bırakan bir şey. 

İkinci bir önemli nokta daha var. Bunu ikinci turda konuşacağız dedin, ama kısaca değineyim: Kılıçdaroğlu’nun “tarafsız ve siyaset-üstü cumhurbaşkanı” kimliği çizmek ve o iddiaların biraz altını doldurma temrinleriyle de ilişkisi var. Çünkü hepsine birden baktığımızda, öyle bir resim de görünüyor. Bunu da dikkate almak gerekir. 

Ruşen Çakır: Evet, bunu ikinci tura saklayalım. Özetle, sen artılar ve eksiler dengesi hesaplandığında, artıların daha fazla olduğunu söylüyorsun. Ayşe, sen nasıl buluyorsun Kılıçdaroğlu’nun son dönemdeki performansını? Kaç yıldır parti yönetiyor, en önemli çıkışı Adalet Yürüyüşü’nde oldu. Aslında son yerel yönetim seçimlerinde de onun önemli bir rolü vardı; ama tabii biz daha çok, kazananları, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ı gördük. Kılıçdaroğlu’nun son dönemdeki çıkışlarını sen nasıl yorumluyorsun? Cumhurbaşkanlığı adaylığını ikinci turda konuşacağız. 

Ayşe Çavdar: Ben, Kılıçdaroğlu diye değil, CHP olarak bakayım. Burak ve Kemal’in söylediklerine de biraz eleştirel yaklaşacağım. Çünkü şu anda Türkiye’nin nasıl bir kader değişimi aralığında olduğunu biraz daha vurgulamak lâzım. Aslında söyleyeceğim de bu kadar. Ben biraz sağ seçmen tarafından bakacağım. Öyle baktığımda, “CHP ne anlama geliyor? Merkez sağ partiler ne anlama geliyor?” diye detaylı düşünmek lâzım. İslâmcılar’ın, dindarların bir zamanlar nasıl bir devlet eleştirisi yaptıklarını hatırlarsınız. Onların “devlet” dediklerinde eleştirdikleri şey, Erdoğan’ın sonradan “CHP zihniyeti” olarak târif ettiği şeydi. Peki şimdi ne oluyor? Şimdi devlet için bir restorasyon, hattâ bir restitüsyon gerekiyor. Çünkü hiçbir şey kalmadı ve muhafazakârlar da bunu gayet iyi görüyorlar. Özellikle 2015’ten, yani 15 Temmuz’dan beri giderek daha fazla görüyorlar ve bunun ayırdına varıyorlar. Dolayısıyla, devleti bir şekilde “inşâ etmek’” gerekiyor. Bu kelimeyi de sevmiyorum ama, yerine bir şey kullanmak gerekiyor. Devleti “yeniden kurmak” diyelim. Böyle bir dönemde CHP’nin bu kadar merkezî bir konumda olması, yalnızca Kılıçdaroğlu’nun başarısı ya da CHP teşkilâtlarının çok çalışıyor olmasıyla ilgili değil; aynı zamanda, CHP’nin devletle özdeş bir tarafı olmasıyla ilgili. Dolayısıyla, bence Kılıçdaroğlu yapması gerekeni yapıyor. Çünkü bu devlet yeniden kurulacaksa, onu yıkan, parçalayan her ne ise, onun ortaya çıkarılması ve devleti parçalayan o şeyin bertaraf edilmesi gerekiyor. 

Peki, merkez sağ partiler ne işe yarıyorlardı? Merkez sağ partiler, muhafazakâr seçmen için, devlet ve onun arasında kurulan köprüydü; bir tür “konteynır” diyebiliriz. O yüzden, meselâ Demirel, muhafazakâr seçmen gözünde, hiçbir zaman İnönü’nün olduğu kadar, hattâ Ecevit’in olduğu kadar devlet olmadı. Muhafazakâr seçmenin altını vurguluyorum. Meselâ Tansu Çiller hiçbir zaman öyle birisi olmadı. Demirel veya Özal, Erbakan’dan ve diğerlerinden farklıydı — ki buna cemaatleri de katabilirsiniz. Cemaatler çok uzun yıllar, 1990’lara, o merkez sağ çökeyazmaya başlayana kadar, merkez sağ partilerle, Demirel’in veya Özal’ın partileriyle ilişkili olmayı tercih etmişlerdir. Mutlaka, öncelikli olarak Demirel’in partisi hangisiyse onunla ya da Anavatan Partisi (ANAP) ile müzâkere ve pazarlık hâlinde olmayı tercih etmişlerdir. Çünkü bu partilere verdikleri görev şudur: “Benimle devlet arasındaki ilişkiyi düzenle. Bu düzende hem bir yer bulabileyim; ama bir kriz ânında başıma bir şey gelecek gibi olduğunda, onun gözünü benden uzak tut”. Dolayısıyla, merkez sağ partiler, onların gözünde “CHP ile temsil edilen” devletle, kendi dayanışma örgütlenmeleri, gündelik hayatları, çoluk çocukları arasında açılıp kapanabilen bir köprü. Millet İttifakı’nın birincil ortakları, Akşener ve Kılıçdaroğlu, böyle mi bakıyorlar bilmiyorum. Yoksa bu, siyâsetin geldiği düğüm noktasının zorunluluğu mudur? Bilemiyorum. Ama bu rolleri gayet iyi oynuyorlar. 

Tam bu noktada, Kılıçdaroğlu’nun devleti temsil eden bir söylem geliştirmesi gerekiyordu. Hem “siyâsî cinâyet” söyleminde hem yolsuzluk söyleminde, “Acaba içeriden hiçbir bilgi almadan mı bu çağrıyı yapıyor?” diye önce korktum. Çünkü bürokratlara, “Şu tarihten îtibâren, aldığınız kanunsuz emirlere uymayacaksınız; çünkü yasa size bunu hatırlatıyor” demesi bayağı riskli bir şeydi. Ama dünkü konuşmasından anladığım kadarıyla, elinde bir hayli bilgi belge var. İçeriden, bürokratlar ve belki memurlar da bu söylemi besliyorlar. Belki de onlar üzerine kurdu. Dolayısıyla, devlete ikinci kez devletliğini hatırlatmış oldu. “Siyâsî cinâyetler” söyleminde devlete, “Şimdi artık kendin ol, güvenliği ve düzeni sağla. Çünkü sana hükümet etmekte olan siyâsî parti, bunun önündeki temel tehdittir. Kendini bundan temizleyecek misin?” sorusunu sordu. Birinci söylemi buydu. İkinci söyleminde de, “Sana hükümet etmekte olan siyâsî partinin suçlarını üstlenip devam edecek misin?” diye sordu. İkisinde de galiba “Böyle bir şey olmayacak” cevabını verdi. CHP, kendisine, “Devletin kurucu partisi” der. Kılıçdaroğlu, CHP’nin tarihsel misyonunu yerine getirip, devlete, kendisini AKP’den nihâyet ayrıştırabileceği bir koridor sunuyor: “Senden geriye ne kaldıysa, o, kendini buradan ayrıştırarak devam ettirecek” diyor. Bu, süreklilik açısından önemli. “Devr-i sâbık” sanki bir kesintiymiş gibi geliyor. Hani sanki bir dönem bitecek, o dönemin fâilleri cezalandırılacak ya da yargılanacaklar. Bu, bir kesinti yaratacakmış gibi duruyor. Orada Kemal’e katılıyorum. Hayır, bu, devlette sürekliliğin mümkün olması için, devletin bu aralık sonrasında kendi öncesiyle devam edebilmesi için, bir kesintinin açtığı yaraların sarılabilmesi için gerekli. 

İkinci bir şey daha var: Halkın cellâda dönüşmesi hikâyesinde Burak’a katılmıyorum. Çünkü bir kurgu var mıydı bilmiyorum ama, 15 Temmuz’un nasıl yürüdüğüne bakalım: Birileri devlete ait tanklarla köprülere meydanlara çıktılar, uçaklarla bir yerleri bombalamaya başladılar. Hükümet kenara çekildi ve kendisini savunmak üzere halkı meydana çağırdı. Burada ise, Kılıçdaroğlu’nun yaptığında tam aksi bir durum var: “Hesabı yargı önünde ben soracağım. Sizin sormanıza gerek kalmayacak.” Belge ve bilgi paylaşıyor, gösteriyor. Asıl bu olmazsa halk cellâda dönüşebilir. Niye? Çünkü bu halk bu kadar büyük bir kayıp yaşamadı daha önce. Cumhuriyet tarihi boyunca, kaynaklarının bu kadar ağır bir şekilde hebâ edildiği bir şey yaşamadı. 

İkincii, TÜGVA belgelerinin ortaya çıkması, kayırmacılığın ifşâ edilmesi, devlette devamlılık anlamına gelen “devr-i sâbık” hikâyesinin içine girmesi, muhafazakâr halkı endîşelendirir mi? Hayır artık endîşelendirmez. Çünkü hatırlarsanız, Erdoğan, başörtülü kızların kendisine, “Ben ne zaman atanacağım?” diye sorduğu meydan toplantılarında, “Bu soruları bana soramazsınız, başkalarına sormanız lâzım. Bunlar bana sorulacak şeyler değil” demişti. Ve bunu defalarca yaptı. Meydanda soğan patates fiyatlarını hatırlatanlara, “Bir kurşun kaç para biliyor musunuz?” diye sordu. Bu gayet açık hikâyeler yaşanmadan olsaydı, “Evet, muhafazakârlar da bundan endişelenir” derdim. Fakat AKP artık muhafazakâr seçmenle devlet arasında bir köprü işlevi görmüyor ki. Zâten AKP’ye yapılan yatırım neydi ki? AKP, hem muhafazakâr seçmenle devlet arasında köprü işlevini, o dinî söylemi radikalleştirip ona indirgeyerek görüyor, hem de elinde tuttuğu kaynakları o muhafazakâr seçmeni temsil etmeyen gayet dar bir çevreye dağıtıyor.  Dolayısıyla AKP’nin bir köprü işlevi de kalmadı. Zâten TÜGVA’nın kendisi, TÜGVA belgelerinin ortaya koyduğu manzara, o hikâyenin nasıl dar bir kesimde işlediğini gösteriyor. İkinci bölümde, Kılıçdaroğlu üzerinden, pratikte ve söylemde bunların ne anlama geldiğini tartışabiliriz. Ama dediğim gibi, şu anda Kılıçdaroğlu ikinci bir hamleyle bürokrasiye ve memurlara, “devlet olma”, devletin çıkarını korumak suretiyle devlette kalma şansı sunmuş oluyor. “Bu bir fırsat. Bunu değerlendirebilen bizimle devam edecek” diyor. Devlette sürekliliği, AKP iktidârında işlenmiş suçlardan temizleme hamlesiyle kurgulamaya çalışıyor. Ben gayet akıllıca olduğunu ve tarihsel îtibâriyle de tutarlı olduğunu düşünüyorum. Kılıçdaroğlu’nun, “Muhafazakârlar, dindarlar, bizden korkmanıza gerek yok. Biz de sizin gibi Müslümanız” deme hâlinden daha inandırıcı ve tutarlı bir güven verme söylemi olduğunu düşünüyorum. 

Ruşen Çakır: Öncelikle şunu söyleyeyim: Bana göre, Kılıçdaroğlu’nun bu son çıkışlarıyla, aynı zamanda cumhurbaşkanı adaylığını istediğini ve bunun hazırlıklarını inşâ ettiğini düşünüyorum. Bu benim kişisel görüşüm. Siz katılırsınız ya da katılmazsınız, bilemiyorum. İkinci turda size, iç içe geçmiş üç soru sormak istiyorum. Biri, Kılıçdaroğlu aday olur mu? İkincisi, aday olursa seçilir mi? Üçüncüsü de, seçilirse o geçiş döneminin cumhurbaşkanlığı fonksiyonunu yerine getirir mi? Bunu neden soruyorum? Çünkü Meral Akşener açık açık, “Ben cumhurbaşkanı adayı değil, başbakan adayı olacağım” dedi. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçilecek ve ilk yapılacak seçimde birinci parti olacağını düşünüyor herhalde — ki hiç de şaşırtıcı olmaz. Dolayısıyla, cumhurbaşkanı adayının, büyük ölçüde CHP’den çıkacağı anlaşılmış durumda. Hattâ adaylık için üç isim var: Kılıçdaroğlu, İmamoğlu ve Mansur Yavaş. Kılıçdaroğlu da kendisini açıkça ortaya atıyor. Kılıçdaroğlu Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı olur mu? Olursa seçilir mi? Seçilirse başarılı olur mu? Ne dersin Burak?

Burak Bilgehan Özpek: Hepsine evet, hepsine hayır.

Ruşen Çakır: Güzelmiş.   

Burak Bilgehan Özpek: Çünkü biz, “Nasıl bir cumhurbaşkanı?” ya da “Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası nasıl bir süreç işleyecek?” sorularına karşı net bir cevap veremiyoruz. Sembolik bir ismin geçiş sürecini hızlı bir şekilde idâre edip, bir an evvel parlamenter sisteme döndüğü bir durum mu olacak? Yoksa iki senelik bir geçiş sürecinde, Türkiye’nin AK Parti döneminde uğradığı tahrîbatı onararak, bir şekilde Türkiye’yi yöneterek, iki senenin sonunda parlamenter sisteme geçen bir yapı mı olacak?

Ruşen Çakır: Galiba bu ikinci söylediğin daha yüksek bir ihtimal gibi görünüyor, ama yine de tam olarak belli değil. 

Burak Bilgehan Özpek: Evet. Çünkü Akşener’in “Ben başbakan olacağım” demesi, yürütme erkinin başında olmaya duyduğu isteği yansıtıyor. Cumhurbaşkanlığı sembolik bir makam olacaksa, başbakanlığı tercih edeceğini söylüyor. Dolayısıyla bence erken konuşmamak lâzım. Eğer iki yıllık yönetim süreci olacaksa ve parlamenter sisteme geçiş bir takvime bağlanacak ama çok acele edilmeyecekse, o pozisyon da revize edilebilir. Dolayısıyla, Kılıçdaroğlu, İmamoğlu ve Mansur Yavaş arasında giden bir yarıştan ziyâde, Akşener’i de o listeye dâhil ederdim ben. Çünkü şu anda gerçekten hiçbir şey belli değil. Eski sistemin devamı olan bir başkanlık sistemi mi, geçiş süreci mi olacağı, yoksa sembolik bir ismin hızlı bir şekilde bizi parlamenter sisteme mi taşıyacağı konusunda bir netlik yok. Eğer yürütme erki iki seneliğine cumhurbaşkanı olacaksa, orada Akşener’in iddiasının tekrar dirileceği kanaatindeyim. Bu, birinci görüşüm.

“Kılıçdaroğlu seçilebilir mi?” sorusuna yanıtım: Son anket sonuçlarına göre hayır. Benim aldığım araştırma sonuçlarına göre, şu anda ikili rekabette, Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu ve Meral Akşener, Tayyip Erdoğan’ı mağlup edebiliyor. Ancak, Kılıçdaroğlu’nun adaylığı durumunda, Tayyip Bey’in oyu da yükseliyor. Akşener’in karşısındaki Tayyip Erdoğan’ın oyu yüzde 38 iken, Kılıçdaroğlu Tayyip Bey’in karşısında aday olduğu zaman, Erdoğan’ın oyu yüzde 41’e çıkıyor. Ancak ben Türkiye’nin, Mart ayı itibariyle o kadar ciddî hasar almış, ekonomik olarak sıkıntı çekmiş ve artık Tayyip Bey’den kurtulmak ve bir sonraki seçimde yeni bir hükümeti işbaşına getirmek için çok daha kararlı bir tutum sergileyeceği kanaatindeyim. Yani, ne olursa olsun, artık yeniden bu insanlara hükümet teslim edilmeyecek. O “Ne olursa olsun” psikolojisi, bence Kılıçdaroğlu’nu seçim galibiyetine taşıyabilir. Ama bunun riskli bir mesele olduğunu kabul etmemiz lâzım. Çünkü 6 muhâlefet partisinin bir koalisyonu olacaksa, Davutoğlu’nun gidip Konya’dan oy istediği, Akşener’in gidip Erzurum’dan oy istediği, Babacan’ın Afyon’dan oy istediği bir durumu düşünüyorsak, bu insanlar bu oyları Kılıçdaroğlu için isteyecekler. Ama Kılıçdaroğlu için oy isteme sürecinde biraz zorlanabilirler. Meselâ, özellikle Selçuklu coğrafyasında Mansur Yavaş için hiç zorlanmazlar. Netîcede Mansur Yavaş siyâsetçi değil ve siyâset yapmadan çok popüler olduğu için zorlanmayacaklardır. Ama Kılıçdaroğlu için çok zorlanacaklarını düşünüyorum. Orada benim başka rezervlerim var. Kılıçdaroğlu tam bir siyâsetçi; elini kirletiyor, risk alıyor. Bunlar, bir anlamda kendi imajından götürüyor. Bu kadar oy düşüklüğü olacak. Ama diğer koalisyon aktörlerinin Kılıçdaroğlu için gönül rahatlığıyla oy istemesi ve oy alabilecek olması, diğer adaylara göre biraz daha zor. 

Ruşen Çakır: Peki, üçüncü sorumun cevabı? Kılıçdaroğlu seçilirse başarılı olur mu?

Burak Bilgehan Özpek: Evet, olur. Benim en net söyleyebileceğim şey bu. Ancak, oradaki şartım da şu: Biraz önce söylediğim gibi, Türkiye bir dönüşüm yaşayacak. Bu dönüşüm, “devr-i sâbık” olarak adlandırılmamalı. Bir anlamda kurumları yeniden ihyâ edeceğiz. Dolayısıyla o dönüşüm süreci içerisinde, farklı bürokrat gruplarının ve farklı halk kesimlerinin desteğine ihtiyaç duyacağız. O anlamda da, geniş koalisyonun mutlaka bu iş içerisinde olması, hattâ mümkünse bu işin bir komisyon üzerinden devam etmesi gerekiyor. Yani Kılıçdaroğlu’nun kişisel yetenekleri ve devlet adamlığından ziyâde, orada siyâsetin daha egemen olduğu, ancak siyâsetçilerin de bürokrasiyle bağlantılarını sağlayan insanların süreç içerisinde aktif olduğu bir yapı öngörüyorum. Ancak bu şekilde olabilir. Kılıçdaroğlu koordinasyon kapasitesini gösteriyor aslında. Diğer aktörlerle çalışabilme yeteneği yüksek bir lider. Her aktörü ayakta ve oyunda tutabiliyor. Dolayısıyla, o süreci koordine edebilir ve onu başarabilir. Ancak dediğim gibi, orada Kılıçdaroğlu’nun kişisel özelliklerinden ziyâde, tekrar bir yapı üzerine odaklanmak gerekiyor. Bu çok zor bir iş.

Son olarak da Ayşe’ye bir cevap vermek istiyorum: Ben “endîşeli muhafazakârlık” kavramından bahsetmiyorum. Muhafazakârlıktan kaynaklanan kimliksel bir endîşeden bahsetmiyorum. Tam tersine, burada daha pür, daha müstehcen bir çıkar meselesi var. Seninle aynı fikirdeyim: Muhafazakârlar AK Parti’den tedirgin olsunlar. 

Ayşe Çavdar: Oluyorlar zâten. 

Burak Bilgehan Özpek: Daha önce de söyledim: Tedirgin olmaları gereken aktör AK Parti. Muhafazakârların kaç üniversitesini kapattı, kaç muhafazakâr ailenin ocağına ateş düştü — bunu söylemek lâzım. Muhafazakârlar, îtiraz edebilme özgürlüklerini kaybetti, haysiyetleri zedelendi. Dolayısıyla, onlar AK Parti’den korksunlar. Ama burada daha pür bir mekanizma var. Kendini bir siyâsî ideolojiyle tanımlamayan, fakat sıradan hayatını devam ettirirken AK Parti’nin patronaj mekanizması içerisine girmiş insanlardan söz ediyorum. Hastâne kuyruğunda beklemek istemeyip de il başkanı vasıtasıyla bir an evvel doktora gözükebilen ya da çocuğunu bir şekilde polis okuluna sokmuş veya kantin ihâlesi alan yüz binlerce insan olabilir ve hukuk karşısında suçlu da olabilirler. Ama her suçluyu didik didik arayıp, bulup, bir şekilde onu cezâlandırma motivasyonu, toplumun büyük bir kısmının da tedirgin olmasına yol açabilir.

Hepimizin bildiği gibi sağ seçmen hükümete, kamu kaynaklarına kanal olabilecek isimleri seçer; onların derdi budur. Bu aslında, sağcılık ve solculuk dışında, şehirleşmeyle de alâkalı.

Ayşe Çavdar: İYİ Parti’nin yükselmesi de bunu gösteriyor zâten. 

Burak Bilgehan Özpek: Evet. Çünkü kanal arıyorlar. Dolayısıyla, ben orada kimliksel bir şeyden bahsetmemiştim, onu düzeltmek istedim.

Ayşe Çavdar: Teşekkür ederim. 

Ruşen Çakır: Kemal, seninle devam edelim. Demin sorduğum üç soru için ne düşünüyorsun? Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanı adayı olur mu? Olursa seçilir mi? Seçilirse başarılı olur mu?

Kemal Can: Senin sorularına cevap vermeden önce, şu konuya değineyim: Kılıçdaroğlu’nun 18 Ekim tarihini vermesi aslında kendi iddiası açısından sorunlu bir şey. Devletin sürekliliği ve hesap verebilirliği açısından böyle bir mîlat ifâde edilemez. Tıpkı 15 Temmuz meselesindeki gibi. Yani hangi tarihten önce Cemaat’le temas etmek suç, hangi tarihten sonra suç değil? Belirli bir tarihten sonra suç olan bir kanun düzenlemesi yok. Ama zâten bunu söylerken ifâde etmeye çalıştığı şey, biraz önce Ayşe ve Burak’ın söylediği, o siyâsî ya da kimliksel olmayan, girdikleri network, o sorunlu ilişkiye dâir bir şey. Kılıçdaroğlu aslında, hukuken ve siyâseten biraz sorunlu olmakla birlikte şunu söylemiş oldu: “Burada bir tercih yapın. Tamam, bundan uğrayacağınız bir zarar olabilir. Ama bu tercihinizi doğru yönde kullanırsanız, uğrayacağınız başka bir zarardan kendinizi kurtarmış olursunuz” iddiasını dile getiriyor. Tam da, Burak’ın söylediği türden, eli gitmeyen, tavır değişikliğine yaklaşmayan kesimleri korkutmak değil, tam tersine biraz cesâretlendirmek isteyen bir şey olarak düşünülmeli. Zâten –galiba Bahçeli ya da bir başkasıydı– “Niye o tarihten sonra?” dendi. Kılıçdaroğlu’nun daha önceki çıkışlarında da, bu son çıkışında da, hani hep konuştuğumuz, “Bu düzeltme, yeniden kurma süreci bundan sonra nasıl olacak?” meselesinin, oradaki şeyi biçimlendirmekten çok, bugüne dâir çıkışlar olduğunu düşünüyorum. Bugüne dâir çıkış olmasını da zâten buradan kurabiliriz. Burada da birkaç programdır, “devlet partisi” olmak ve Erdoğan’ın bu seçime “devlet olarak girme” yaklaşımını tartıştık. Cumhurbaşkanı adaylığında, kendisini bir tür devletle özdeşleştiren ve devlet olarak seçime girme yaklaşımına karşın, Kılıçdaroğlu da onun tam karşısında, “Devlet siz değilsiniz. Başka bir devlet var” varsayımıyla hareket eden, ona konuşan, dolayısıyla bu konuda karar verecek olan, bürokrasisi, iş dünyası, dış dengeler ve seçmen bazında bütün aktörlere de, “Bunu kabul edecek misiniz, etmeyecek misiniz?” seçimini ortaya koyan ve bugünkü sürece dönük bir şey olduğunu düşünüyorum. Bunun içerisinde, tabii ki bu trendin, bu yoklamanın ve burada oynadığı rolün alacağı sonuçları da görmek istemek… Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığına heves ettiğini sadece duyumlardan, bilgilerden değil, bu yoklamalardan da anlayabiliyoruz. Zâten, bir yandan Ekrem İmamoğlu’nun gezileri, bir yandan Kılıçdaroğlu’nun böyle çıkışları, bir yandan Akşener’in açıklamaları derken, bu çeşitlilik ve yoklama zemininin devam ediyor olması, aslında şu anda hâlâ tam bir çözülme hâline dönüşmemiş trendi hızlandırmaya dönük şeyler. 

Çok net olarak, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını açıkladığı ve buna göre tahkim edilmiş bir sürece dönüşmemesinin nedeni, sadece taktik siyasî meselelerle ilgili değil; öncelikli olarak herkesin, iktidar bloku ve iktidâra olan desteğin çözülmesini hızlandırmaya yönelik adım atıyor olması. Kılıçdaroğlu aslında bu son ataklarıyla, muhâlefeti bir arada tutan, koordine eden, bu konuda fedakârlık yapan bir liderden, yavaş yavaş, aslında iktidar blokundaki çözülmenin ana motoru hâline dönüşme arzusunu gösteriyor. Çünkü şimdiye kadar, hep şöyle yorumlanıyordu, hâlâ da öyle yorumlanıyor: İktidar blokundaki çözülmeyi kim sağlıyor? Akşener sağlıyor; çünkü sağ seçmenle bir ilişkisi var; Davutoğlu ve Babacan sağlar mı? Sağ blok içerisnde sağ aktörlerle çözülme. Şimdi, bunun içerisinde devleti, başka bir politik figür olarak daha tarafsız ve koordinatör bir siyasî aktör olarak öne çıkarak, bu çözülmenin ana sağlayıcısı olup olmayacağını test ediyor, deniyor ve zorluyor. Ben buradan bakıyorum. Bundan sonuç alabildiğini gördüğünde, bu adaylık meselesinin, hem senin sorduğun soru açısından olasılıkları değiştirebileceğini düşünüyorum; yani Burak’ın Mart ayı için işâret ettiği, pek çok iktisatçının da söylediği o derinleşme ve aslında hayatın kendisinden gelen ve iktidar blokunu önemli ölçüde sıkıntıya sokacak konjonktürün ayrıca bir de bu tür daha hevesli ve cesur siyasî ataklarla hızlandırılabilmesi durumunda, bugün için tespit ettiğimiz olasılıklar çok değişebilir. Zâten neredeyse 6 ay, ya da 1 sene içerisinde, Erdoğan’ın birileri karşısında kazanma şansının nasıl sistematik olarak erimeye başladığını; önce 1 adayın, sonra 2 adayın, sonra 3 adayın onu geçebildiğini; hattâ bâzı araştırmalarda Kılıçdaroğlu’nun bile onu geçebildiğini adım adım izledik — bu bir trend. Dolayısıyla, “Erdoğan devlet değil. Devlet olarak girdiğinde, arkasında bütün devleti blok olarak bulamayacak artık” görüntüsünün üzerine, bir de bu erimenin karşısına kim gelse, temel iddia ve ortak bir muhalefet perspektifi içinde çok da önemli olmayacağı bir tabloda, bugünkü aritmetiğin çok geçerli olmayacağı bir resim çıkabilir. O yüzden, “Kılıçdaroğlu seçilebilir mi? Aday olur mu?” sorularına ben de, “Evet” cevâbını veriyorum. 

Ama önümüzdeki trendin, muhalefetin de erken seçim konusundaki aceleciliğini biraz geriye çektiğini, tema olarak kullanmakla birlikte, böyle bir tazyik yaratmaya çok da abanmadığını görüyoruz. Çünkü sürecin lehlerine çalıştığını düşünüyorlar. Belirleyici olan, bu tablodan sâdece iktidârı yenebilecek aritmetiği çıkartmak değil, o kurucu ortaklığı yaratabilecek bir güç çıkartmak önemli. Sadece 50+1 meselesi olmaktan çıkacağı ve seçmenin de meseleye öyle bakmayacağı çok açık. Dolayısıyla, o güce doğru yürümek zorunda. O güce yürümek için, bir yandan o çözülmeyi artırmak, o çözülmeyi sağlayan aktörlerin çeşitliliğini artırmak gerekiyor. Sadece 3-5 sağ politik aktörün, sağcılar için risksiz olan bir erimeyi kendi tarafına çekmesi yeterli değil. Başka aktörlerin de bu erimenin üzerinde etkili olmaya başlaması lâzım. En belirleyici aktörün de, bunun taşıyıcısı olan CHP hâline getirilmeye çalışıldığını anlıyorum; Kılıçdaroğlu’nun perspektifinde bunu görüyorum. Bunun sonucunda, aday olma arzusunda şaşırtıcı bir şey yok. Ama hâlâ nihâî bir tablo oluşmamasının gerekçesini de bugünün aritmetiğine bağlıyorum. O yüzden: Olabilir, aritmetik bambaşka bir noktaya varabilir. Bunların sonuçlarının da, revizyon ve restorasyon programının netleşmesi durumunda bambaşka sonuçlar üretebileceğini düşünüyorum. Bu adayların hepsinin hâlâ geçerli olduğunu, hattâ başka adayların bile bahsinin geçebileceği bir zeminin tamâmen yok olmadığını, “Artık Kılıçdaroğlu ile gidiyoruz” havasına girmenin de çok gerçekçi olmadığını düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Zâten ezan sesiyle birlikte manevî desteği de arkasına almış durumda. Ayşe, bu turu seninle tamamlayalım. Sorular aynı. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?

Ayşe Çavdar: Ben, Kılıçdaroğlu’nun aday olmak istediğini, aday olmasının iyi bir şey olduğunu ve kazanabileceğini düşünüyorum. Ama hepsinde, “ama”larım var. Bugün Burak’la atışıyormuş gibi olacağız, ama vallahi öyle değil. Akşener’in, tekrar dönüp, “Cumhurbaşkanı uygulayıcı olacaksa, o zaman ben cumhurbaşkanı olmak istiyorum, adayım” demesi, hem Millet İttifakı açısından hem de Akşener açısından ve İYİ Parti açısından iyi sonuçlar vermeyecektir. Çünkü bu seçim, önümüzdeki dönem, kimsenin kendi seçmeniyle yetinebileceği bir dönem değil. Herkesin bir diğer tarafa, hattâ en yakın ve en uzak rakibinin seçmenlerine başvurması, onların da gönlünü kazanması gerekiyor. Ben böyle bir şeyin olmadığını düşünüyorum. Ama tekrar edeyim: Akşener, daha sonra “Ben başbakanlığa aday olacağım” diyerek, önümüzdeki dönemde belirlenecek cumhurbaşkanı adayının, dolayısıyla seçilirse cumhurbaşkanının, zâten uygulayıcı, icrâcı bir cumhurbaşkanı olmamasını garanti altına almış oldu. “Seçilecek olan cumhurbaşkanının uygulayıcı irâdesini sınırlayan taraf ben olacağım” diyerek, “Ben, o iki yıllık dönemde başbakan gibi çalışacağım”dan çok, bence “O esnada cumhurbaşkanının böyle bir şey olarak çalışmayacağının garantisi ben olacağım” demiş oldu. O yüzden Akşener’in, şimdi dönüp, “Eğer uygulayıcı olacaksa ben de adayım” demesini, muhalefetin şimdiye kadar bir hayli uğraşarak inşâ ettiği şeye bir hayli zarar vereceğini düşünüyorum. Akşener’in de böyle bir ihtimal üzerinde durduğunu açıkçası zannetmiyorum; hikâyenin bu tarafa doğru gittiğini, zannediyorum görüyordur. 

Mansur Yavaş’ı bir tarafa koyuyorum; çünkü Mansur Yavaş’ın İYİ Parti ve CHP teşkilâtlarıyla arasının nasıl olduğunu bilmiyorum. Biraz daha kopuk görünüyor. Burak ona, “Siyâset yapmayarak, sâdece yaptığı işle ve Belediye Meclisi’nde yaptığı birkaç konuşmayla popüler olmuş birisi” dedi. Dolayısıyla, ben Mansur Yavaş’ın, onu sevenlerin düşündüğü kadar aday olmaya yakın ve yatkın olduğunu düşünmüyorum. Çünkü cumhurbaşkanı adaylığı, özellikle bu dönemde, teşkilâtların taahhüdüne ihtiyaç duymak demek. Ve yalnız kendi teşkilâtının değil, diğer partilerin de desteklerine ihtiyaç var demek. Mansur Yavaş’ın bu yönde bir yatırımı olduğunu düşünmüyorum. Dolayısıyla bir adaylık tahayyülü olduğunu sanmıyorum. Olursa çok şaşırırım ve çok zorlanacağını düşünüyorum.

Gelelim Ekrem İmamoğlu’na. Ekrem İmamoğlu’nun önündeki en büyük engel: Popülerlik. Eğer iki yıl icrâcı olmayacak, mevcut Millet İttifakı’nı dışarıdan ve içeriden kurgulayanların, parçası olanların, her şeyi hep birlikte mutâbakatlar ölçeğinde yapacakları bir şey olacaksa, İmamoğlu’nun popülerliği, onun önündeki en büyük engel. Çünkü genç bir politikacı. Önü açık, kariyeri açık. Gittiği her yerde, Bayburt’ta bile –kendi memleketim diye söylemiyorum– büyük bir sevgiyle karşılanmış birisi. Millet İttifakı ve dostları içindeki dengeleri zorlayacaktır. Bu konuda Babacan ve Davutoğlu ne düşünecek? Çünkü Kılıçdaroğlu, yaşı ve kariyerinin sonuna gelmiş olması îtibâriyle ve ayrıca bütün bu ittifakı örmek için yaptığı fedakârlık itibariyle de –ki çok akıllıca yapılmış bir ittifaktır–, orada olmasından rahatsızlık duyulmayacak birisi. Fakat hem Babacan’ın hem Davutoğlu’nun, ileride rakipleri olacak birine; fiilî olarak mevcut başkanlığın tüm yetkilerine sâhip, ama bunları uzlaşmacı ve müzâkereci olduğu için ve halka bir söz verdiği için arzusu ölçüsünde kullanmayacak bir figüre muhâlefet etmeleri, sonra kendilerini onun ekibi olmaktan ayrıştırmaları çok zor. O yüzden, İmamoğlu’nun aday olmasının, bu kadar popüler bir siyâsetçi olması dolayısıyla, Millet İttifakı içindeki dengeleri çok sarsacağını düşünüyorum. Reel politiğe fazla girmiş görünüyorum, farkındayım, ama şimdilik çok iyi dost göründüklerini biliyorum. Fakat öyle bir durumda, İYİ Parti ve CHP arasındaki ilişkiler de zorlanacaktır. O yüzden, ben İmamoğlu’nun mükemmel bir aday olduğunu düşünüyorum; ama Millet İttifakı’nın geleceği ve o geçiş döneminin kazâsız belâsız atlatılması açısından, aday olmaması gerektiğini, bunun daha doğru olacağını düşünüyorum. Dolayısıyla, sorduğun soruların hepsine “Evet” diyorum. Ama Kılıçdaroğlu da, ancak mevcut başkanlık yetkilerini kullanmayacağı sözüyle başkan seçilebilir. Çünkü böyle bir durumda, yalnız İYİ Parti ve CHP değil, diğer siyâsî partiler de, hattâ şu anda o ittifakın içerisinde olmayan partiler de, Kılıçdaroğlu’nun başkanlığı için sahada çağrıda bulunabilirler. 

Şuna dikkatinizi çekmek istiyorum: Toplumun bu ittifak siyasetini satın almasının bir sebebi var: Bu da, kutuplaşma sonrasını hazırlayan bir siyâset olması. AKP, bunu istemedi. Kutuplaştırmak için ittifak siyâsetini mecbur kılan bir sistem öngördü. Ama demek ki, daha o dönemde bile kutuplaştırma siyâseti doyma noktasına gelmişti ve toplum bunun tam tersini kullandı. Burada, Kılıçdaroğlu ve Akşener’in çok büyük payı ve emeği var; takdir etmek lâzım. İttifak siyâsetinin kendisi, kutuplaşma sonrasını hazırlamaya başladı. Kılıçdaroğlu’nun vaatlerinden birisi, cumhurbaşkanı adayının sâdece uzlaşmacı değil, “partisiz ve uzlaştıran”, birisi olmasıydı. Ekrem İmamoğlu uzlaşmacı olabilir, ama uzlaştıran konumda değil. Eğer Kılıçdaroğlu bu pozisyonla ve o geçiş sürecini yukarıdan gözeten birisi olarak aday olursa ve meydanlarda bu iyi anlatılırsa…  Bunu Kılıçdaroğlu değil, İmamoğlu, Akşener, gerekirse Mansur Yavaş, Ali Babacan, Davutoğlu, dışarıdan destek verecek olanlar her kimse –çünkü o isim, dışarıdaki başka partilerle de konuşulacak muhtemelen– Kılıçdaroğlu’na oyu onlar isterlerse, Kılıçdaroğlu’nun o geçiş dönemini de kolaylaştıran, üstelik de o seçime hazırlık sürecinde kutuplaşma sonrası dönemi, sokakta da siyasî meydanda da gösteren ve mümkün kılan bir şeye dönüşeceğini zannediyorum.

Ruşen Çakır: Evet, arkadaşlar, yine keyifli bir muhabbet oldu. Bir şeyler eklemek isteyeniniz varsa, son sözlerinizi söyleyin. Yoksa bitiriyorum.  

Çavdar- Özpek- Can: Hayır, yok. 

Ruşen Çakır: Tamam o zaman, burada noktalıyoruz. Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve Kemal Can’a çok teşekkürler. İzleyicilerimize de çok teşekkür ederiz. Haftaya buluşmak üzere.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus