Adını Koyalım (25): Muhalefet dış politikada ne kadar muhalif?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Adını Koyalım”da Burak Bilgehan Özpek, Kemal Can, Ayşe Çavdar ve Ruşen Çakır, büyükelçiler ve tezkere tartışmalarından hareketle muhalefetin dış politikadaki tutumunu, özellikle de tezkere konusunda CHP ile İYİ Parti’nin ayrı düşmesinin Millet İttifakı’nı nasıl etkileyebileceğini tartıştı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Adını Koyalım”la yine karşınızdayız. Burak Bilgehan Özpek, Ayşe Çavdar ve Kemal Can’la birlikte yine bir konuyu ele alıyoruz. Bu haftanın konusu: “Muhalefet dış politikada ne kadar muhalif?” Bugün bu soruyu tartışacağız. Çünkü bu hafta dış politikayla ilgili iki önemli olay yaşandı. Bunlardan biri 10 büyükelçi kriziydi. İkincisi de Meclis’te Irak ve Suriye tezkeresinin uzatılması oylamasıydı. Muhalefetin bu iki olayda nasıl bir duruş sergilediklerini tartışacağız. Özellikle tezkere oylamasında, İYİ Parti ve CHP’nin iki ayrı tutum benimsemesi başlı başına dikkat çekiyor. 

Burak, sen erken ayrılacağın için önce seninle başlayalım; ikinci turda da seninle konuştuktan sonra seni yollayacağız, biz devam edeceğiz. İYİ Parti, Meclis’te tezkerenin uzatılmasına “Evet” dedi. CHP’nin serbest bir tutum izleyeceği beklentisi vardı. Ama sonra çok açık bir şekilde “Hayır” kararı aldılar ve bunu çok güçlü bir şekilde dile getirdiler. Şimdi ortada iyi niyetli ve kötü niyetli olarak soru soranlar var. Kimileri kötü niyetle, “Millet İttifakı daha ilk günden çatladı” diyor. Kimileri de bundan tedirgin. “Millet İttifakı” denilince, CHP ve İYİ Parti, yani Kılıçdaroğlu ve Akşener’den bahsediyoruz. Geçen haftaki “Adını Koyalım”da da bunu uzun uzun konuştuk, biliyorsunuz. Bu konu gerçekten Millet İttifakı’nı çatırdatacak bir olay mı? Millet İttifakı’nın iktidara gelmesi durumunda, dış politika konularında bu iki parti nasıl uyum sağlayacaklar?

Burak Bilgehan Özpek: Burada iki farklı yorum var: İyimser yoruma göre, Akşener tezkereye taraftar olanların oyunu cezbederken, Kılıçdaroğlu tezkereye karşı olanların oyunu kendisine çekebilmeyi başarıyor. Dolayısıyla, bir nevi “iyi polis-kötü polis” oyunu oynayarak, aslında iki parti de kendi tekil alanlarında olabildiğince genişleyebiliyorlar. Günün sonunda, eğer birlikte hareket etmeye devam edeceklerse, bu iyi bir şey. Yani, Millet İttifakı çok sayıda insanın temsilini kendi bünyesinde barındırmayı becermiş oluyor. Bu çok iyimser bir yorum. Kötümser yorum ise, Millet İttifakı içerisindeki güç mücadelesine işaret ediyor. 

Biz geçtiğimiz haftalarda Türk siyasetinin iki kutuplu olduğunu ve partilerin ayakta kalabilmek için birbirine muhtaç hâle geldiğini söylemiş ve bunu da Soğuk Savaş dönemine benzetmiştik. Bu doğru. Ama Soğuk Savaş dönemi, yani çift kutupluluk her ne kadar istikrarlı olsa da, bu, aynı blok içindeki ülkelerin ilişkisinin son derece uyumlu olduğu anlamına gelmez. İYİ Parti ve CHP’nin aynı kanatta yer alması, bu iki partinin birbirleriyle herhangi bir güç mücadelesi içinde olmadıkları anlamına gelmez. Dolayısıyla her iki aktör de, birbirleriyle, ittifakın geleceği, cumhurbaşkanı adayının kim olacağı, nasıl bir geçiş sürecinin tasarlanacağı, kabinenin nasıl ortaya çıkacağı konusunda bir müzakere süreci içindeler. Bu müzakere sürecinde her iki aktör de ellerinin olabildiğince güçlü olması gerektiğini düşünüyor. Siyaset, Millet İttifakı’nın Cumhur İttifakı’na karşı yaptığı bir şey değil. Millet İttifakı’nın partilerinin de kendi içinde birbirlerine karşı siyaset yaptığını görüyoruz. Burada en büyük tehlike, merkeze gelmiş iki partinin, kendi oy tabanlarını genişletebilmek için sağa ve sola direksiyon kırmaları — CHP’nin sola, İYİ Parti’nin de sağa direksiyon kırması. Bu açıdan, son dönemdeki gelişmeler ittifakın geleceği açısından çok ümitvar değil. İYİ Parti’nin kuruluş yıldönümünde yayınladığı reklam filmi “Ömer’in Yolu”, aslında buram buram sağcılık kokan ve İYİ Parti’nin sağcı kimliğini tahkim eden bir reklam filmiydi. CHP’nin tezkere konusundaki tavrı ise, partinin direksiyonunu biraz sola kırdığını gösteriyor. Aktörler, sağdan ve soldan aldıkları destekle, birbirlerine karşı daha kuvvetli masaya oturmaya çalışıyorlar. Orada bir bilek güreşi olduğunu düşünüyorum. Yani çok iyimser değilim. Günün sonunda, sorunsuz, siyasetsiz bir alan olduğu kanaatinde değilim. 

Tezkere konusunda İYİ Parti’nin anlamadığı birçok nokta var. 2021 senesinin 2018’den, 2019’dan, 2020’den niçin daha önemli olduğunu anlamıyorlar. Çünkü geçtiğimiz senelerde CHP de tezkerelere “Evet” demişti. Hatta Kılıçdaroğlu İdlib ve Afrin’de bulunmanın iyi bir şey olduğunu söylemişti. İYİ Parti’nin anlamadığı şey de bu: CHP’nin aslında bir dış politika tavrı göstermekten ziyade, iç politika tavrı gösterdiğini düşünüyorlar. İç politikada gösterilen tavır, kendi kimliğini yeniden tanımlaması ve kendi oy havuzunu genişletmesi gibi hırslı bir gündeme işaret ediyor olabilir. 

Ruşen Çakır: Erdoğan’ın, iç politikada çok sıkıştığı için, birtakım açılımları dış politika üzerinden yapmaya ve “ulusal güvenlik” gibi konuları öne çıkartarak muhalefeti en aza indirgemeye çalıştığını biliyoruz. Senin söylediğin gibi, daha önceki dönemlerde CHP buna dâhil oluyordu. Sonuçta, Erdoğan’ın tezkeredeki esas muradının, iç politikada yaşadığı krizi örtmek olduğunu CHP de İYİ Parti de biliyor. Hatta Meral Hanım bunu en iyi bilenlerden birisi. 

Burak Bilgehan Özpek: Doğru. Ama 2021 senesi, bunun farkına varmak için doğru bir sene değil. 2018’de, Afrin meselesiyle yatıp kalktık. Afrin’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir başarısı söz konusu oldu ve hemen ardından erken seçim ilânı geldi. Yükselen milliyetçi dalganın üzerine çıkmayı sadece Tayyip Erdoğan değil, dünyada da, herhangi bir zafer kazanmış herhangi bir lider hemen seçime gitmek ister. Biliyorsunuz geçmişte, Kıbrıs Zaferi’nden sonra Ecevit’in de benzer bir tutumu olmuştu; bu böyle bir şey. Tabii ki iç politika-dış politika etkileşimi bizim inkâr edemeyeceğimiz bir şey. 

2019’da Barış Pınarı Operasyonu olduğunda, hiç kimse ağzını açamaz hâldeydi. Hatta ben Daktilo 1984’te bir yazı yazmıştım. O esnada bir sessizlik vardı. Çok dikkatli yazmama rağmen, o yazıdan sonra bir yargı sürecinin başlayacağını düşündüm. Hatta hiçbir şey yapmamalarına rağmen, birkaç gazeteci gözaltına alınmıştı o günlerde.  Siyasetçiler o günlerde suskundu. Dün CHP’nin paylaştığı soruların hepsi doğru sorular. Bu sorular, Suriye politikasının temelden ne kadar yanlış yürütüldüğünü gösteren sorular ve içinde cevabı da barındırıyor. Ama 2021 senesi, bu soruları sormak için doğru bir dönem değil. 2018’de, 2019’da sorulması gerekiyordu bu soruların. Tezkereye karşı çekimser veya karşıt bir tavır ortaya koymak, 2018- 2019 senesinin işiydi. Mesela, bizler 2020 senesinde tezkerenin Meclis’e gelip gelmediğinin farkına bile varmadık; hiç konuşulmadı. Bunu niçin 2021 senesinde konuşuyoruz? AKP ve MHP’nin, tezkereyi uzatmak gibi bir problemi yok ki, bunu uzatabiliyorlar. Zaten çoğunluktalar. Muhalefetin tavrından bağımsız bir hâdise bu. Üstelik önceki tecrübeler de bize şunu gösteriyor: Seçime göre savaş planlanmıyor, savaşa göre seçim planlanıyor. Savaştan galip çıktığı zaman seçime gidiliyor. O süre ayrıntısı, 2021’de niçin tepki verildiğine dâir soruma karşı beni çok ikna etmedi. O yüzden ben, CHP’nin sorduğu soruların doğru olduğunu, dış politika yapım tarzına yönelik eleştirilerinin doğru olduğunu, ancak doğruların siyasette söylenme zamanının doğruların hayata geçmesinden bağımsız bir iç politika stratejisi olabileceğini iddia ediyorum. Bu durumun, ittifakın geleceği açısından sorunlu olduğunu düşünüyorum. Çünkü CHP’nin bu ahlâkî duruşu, bir anlamda, İYİ Parti’nin siyasî pozisyonunu tehdit eden, o pozisyonu yeniden tanımlamaya iten bir hâle dönüştü. Bu da, İYİ Parti’yi çok memnun eden bir durum olmayacaktır kuşkusuz.

Ruşen Çakır: Kemal, seninle devam edelim. Soru aynı. İki farklı pozisyon var. Burak bunun bir kırılganlığa yol açabileceğini söylüyor. Çünkü özellikle İYİ Parti için çok hayatî bir olay ve çok temel bir konu. CHP’nin son dakikada gelen bu tavrı bana biraz sürpriz oldu. Açıkçası ben son âna kadar grubu serbest bırakacağını düşünüyordum. Bu kadar vurgulu bir şekilde karşı çıkmaları bana şaşırtıcı geldi. “İttifakı gölgeler mi gölgelemez mi?” sorusunu da sorayım. Bu bölümde olabildiğince özlü konuşalım. İkinci turda daha geniş devam edelim. 

Kemal Can: Tabii ki bu, her iki partinin ve genel olarak muhalefet blokunun pozisyonları açısından yeni bir durum. Ben de senin gibi, CHP’nin grubu serbest bırakacağını düşünüyordum. Ama CHP çok daha açık bir tavır takınıp, sorduğu sorularla birlikte, daha önceki programlarda da konuştuğumuz gibi, Kılıçdaroğlu’nun bürokrasiye dönük mesajları, daha önce “128 Milyar dolar nerede?” kampanyası, daha önce göçmen meselesi dâhil olmak üzere çeşitli konularda inisiyatif alması gibi, daha açık politik tutumlar ve biraz da ileriye doğru konuşan, değişikliği tarif eden, insanların kafasında ana muhalefet ve muhalefetin hangi başlıklarda yeni bir durum oluşabileceği vaadini ortaya koyduğuna kulak kabarttığı bir aşamada oluyor. Muhalefet partilerinin bir sonuç için bir arada olduğunu, çok büyük bir politik örtüşme içerisinde olmadığını biliyoruz. Dolayısıyla ekonomi, dış politika, laiklik veya herhangi bir konuda her tür politik netleşme, kendi içinde bir sıkıntı potansiyeli taşıyor. 

Aylardır hep tartıştığımız bir şey vardı: “Şimdi bu mevzulara girmek mi lâzım, girmemek mi lâzım? Muhalefetin gücünü büyütmek açısından girmemek mi hayırlı bir şeydir, girmek mi? Ya da ileriye doğru konuşmaya başlamak mı biraz daha hareket getirir?” Bunun ikisinin de getirisi götürüsü var. En az dikenli konuya temas ederek ve daha çok bugüne odaklanarak bir arada durma gayreti, şu âna kadar muhalefetin taşıyıcısıydı. Bu, birkaç ayın meselesi değil. Yerel seçimi de içine alan, muhalefetin birlikte davranma süreci başladığı günden itibaren, bir ortalamayı koruma ve ortalamada herkesin rahatsız olmadan durabilme önceliği belirleyici. Ama bütün anketlerde ve tartışmalarda şunu görüyorduk: Bu, iktidar blokundaki bir zayıflamayı, muhalefet blokunda aynı ölçüde bir tırmanmaya dönüştürmüyor. Bu konuda iki farklı tez vardı. Biri, seçmende çeşitli endişeler nedeniyle oluşan tereddüt ve hareketsizliği kırmak gerektiği. Hatta bunun fazla kurcalanmaması. İkinci tez de: “Ne olacak, nasıl olacak, hangi yöntemle olacak? Olduğunda da ne olacak?” konusunda biraz daha bir şeyler söylemek lâzım ki, kararsız blokunda yığılan insanların kafasında, “Hakikaten bir şeyler değişecek. Bu değişmenin yönü de üç aşağı beş yukarı şöyle olacak. En azından yöntemi şöyle olacak” konusunda bir şeyler şekillensin. Şu anda Kılıçdaroğlu yaptığı birtakım ataklarla daha çok konuşuluyor. Ama diğer yandan Meral Akşener de, alan çalışmasıyla bayağı politik bir yığınak yapıyor. Herkes şu andaki pozisyonunu tahkim etmeye, kesinleştirmeye ve bundan sonraya ilişkin bir şeyler söylemeye başladı. Hem kendi pozisyonlarını muhalefette netleştirmek, hem de bir şeyler söylemeye başlamak, aslında muhalefette hareket yaratan etkiyi oluşturdu. Bu, yavaş yavaş anketlere de yansıyor. 

Kılıçdaroğlu yaptığı açıklamasında, daha önce söylenmesi gereken dış politika bakışı konusunda önemli şeyler söyledi. Ama hemen onun yanında, dış politikanın, muhalefetinden iktidarına aynı sesin çıkartılması gereken partiler üstü bir şey olduğunu da ekledi. Bu hâlâ sorunlu bir şey. O yüzden bu atağı, sahici bir dış politika atağından daha çok, biraz önce söylediğim iç politika pozisyonlarına dâir bir tutum olarak okunmaya müsâit hâle getiriyor. 

Ruşen Çakır: “Partiler üstü dış politika yaklaşımı” dedin ya, ikinci turda sormak istediğim soru buydu. Programın başlığına da aldığımız “Muhalefet dış politikada ne kadar muhalif?” konusunda, Kılıçdaroğlu’nun, en sert çıkışı yaptığı anda bile o şerhi düşmesi işi tartışmalı kılıyor. “Buna karşı çıkıyorsak, bunun iç politik hesaplarla yapılmasına karşı çıkıyoruz” dediğini söylüyorsun. 

Kemal Can: Ama Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı o 14 soru, bu hamleyi yaparken kendisini haklılaştıran argümanlar, dış politikaya dâir. Bunu da iç politikayla ilişkilendirerek açıklıyor. Senin sorduğun soruya daha net bir cevap vermek açısından şunu söyleyeyim: Kılıçdaroğlu’nun bu tutumunu, şimdiye kadar iktidarın dış politika enstrümanını kullanarak muhalefeti sıkıştırma hamlesini de boşa çıkartacak bir çıkış olarak görüyorum. Asıl mesajının bu olduğunu düşünüyorum. Ama tersine dönersek, İYİ Parti’nin tutumunun da, yine dış politikada, bu tezkerenin çerçevesinin doğru olup olmaması ile ilgili bir “Evet” kararı olduğundan emin değilim. Onlar da kararlarını, iç politikada şimdiye kadar geçerli olan dengeler içerisinde, bunun yaratabileceği sıkıntı ya da kendi hitap ettiği tabanın hassasiyeti, öncelikleri, yönelimine göre biçimlendirdiğini görüyoruz. Dolayısıyla fark şöyle oluşuyor: Şimdiye kadar mevcut durumun oluşturduğu koşullara ve bu ülkenin ideolojik siyasal vasatına uygun davranmanın hangisi olacağıyla ilgili bir ayrışma tablosu olduğunu görüyoruz. Eğer bunu doğru biçimde bir çerçeveye oturtabilirse, bunun kısa vadede bir tartışma zemini yaratabileceğini, en azından iktidarın bunu böyle kullanabileceğini, ama çok da büyük bir sorun yaratmayacağını düşünüyorum. Siyasî alanı açmak, bütün başlıkların konuşulabilir olmasını ve konuşulacağı zeminin yeniden tarifiyle mümkün olur. Konuşulacak zeminin tarifi de şimdiye kadar iktidarın çizdiği kırmızı çizgilerin tartışılmazlığını ortadan kaldırmakla mümkün. Bence burada bir ayrışma var. Bence, CHP burada doğru bir hamle yaptı. Burak’ın söylediğine katılıyorum, daha önce yapması gereken şeyi şimdi yaptı. Ama iç politika açısından, “Artık o kırmızı çizgilerle davranmama kararlığını/cesaretini göstermek niyetindeyiz” demiş oluyor — ki bu önemli bir aşama. Bundan yola çıkarak, farklı olmanın ayrışma nedeni olmayabileceğini… Zaten şimdi “normalleşme” dediğimiz şey, farklı şeylerin müzakere edilebilir, konuşulabilir olduğu bir zeminin inşası. Muhalefet, daha ilk temel meselede farklılaşmasını konuşamaz ve bu birlikteliğini imha eder, yan yana duramazlığını, konuşamazlığını yaratan bir şey olarak gösterirse, çok sorunlu olur. Ama bence bunu halledebilirler. Şu anda, öyle bir potansiyel olmakla birlikte, reaksiyonlardan böyle bir dalganın oluştuğunu görmüyorum açıkçası.

Ruşen Çakır: Ayşe, aynı soruyu sana da soracağım. Çünkü sen sosyal medyada, “CHP yine ‘Evet’ mi diyecek?” derken, oylama sonrasında mutlu oldun, gördüm. Ama sonuç da ortada; iki ortağın farklı pozisyonları var. Bu bir kriz mi? 

Ayşe Çavdar: Burak, senin kaçta çıkman gerekiyor, ona göre konuşayım. 

Ruşen Çakır: Birazdan çıkacak. 

Ayşe Çavdar: O zaman ben bu turu kısa geçeyim, hakkımı ikinci tura saklayayım. Bu arada, Burak’ın söylediğiyle ilgili bir iki ufak şey söyleyeceğim: İyimserlerin de kötümserlerin de söylediklerinin doğru olmadığını gözlemliyorum. Çünkü dünden beri, “Bu nasıl oldu? CHP nasıl ‘Hayır’ dedi, bunu nasıl başarabildi?” diye kendim de araştırdım, etrafı bir yokladım. Son âna kadar, partinin üst kademelerinde, sırf Millet İttifakı içinde bir ayrılık olmasın diye “Evet” görüşünün ağırlıklı olduğunu, ama kararın verileceği sabah, bazı milletvekillerinin devreye girmesiyle, konunun yeniden gözden geçirildiği anlaşılıyor. Ben, CHP açısından bunun kıymetli bir şey olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla ortada iyimserlerin söylediği gibi “CHP ‘hayırcılar’ın beğenisini, İYİ Parti de ‘evetçiler’in beğenisini ittifaka alıyor” gibi bir durum yok. Aynı ittifak içinde “iyi polis-kötü polis” oyunu olduğu doğru değil. Bu biraz, CHP liderliğinin partiyi bu konuda ikna edememesiyle ilgili bir durum. Bunun ayrıca konuşulması gerekiyor. Hatta belki ayrıca bir CHP konuşulması gerekiyor. 

Bu meselenin ittifak açısından çok kötü sonuçlar doğuracağını zannetmiyorum. Endişe olabilir, doğru. Ama bunun sebebi de Tayyip Erdoğan. Erdoğan bugünkü grup konuşmasında, İYİ Parti’ye teşekkür ettikten sonra, Kılıçdaroğlu’nun Çubuk’ta linç edilmeye kalkışıldığı görüntüleri bir kez daha göstermiş. Ben şu aşamada, Erdoğan’ın uçakta yaptığı konuşmalar, son birkaç aydır giderek yoğunlaşan bu tehditkâr dili mevzubahisken, ittifakın öyle kolay kolay parçalanacağını zannetmiyorum. Önümüzdeki anketlerde, İYİ Parti, Tayyip Erdoğan’dan gelen her türlü övgünün ya da onamanın kendisi lehine pek çalışmayacağını, AKP’den gelen seçmeni almanın yolunun bu olmadığını görecektir zannediyorum. Dolayısıyla bu ittifak burada kalacaktır.

Bu “Evet” hikâyesiyle ilgili başka bir şey daha söyleyeyim: Zaten Millet İttifakı’nda, herkes kendisi kalarak ittifakta olacaktı. Oraya ek olarak İYİ Parti, “Biz merkeze gideceğiz” diye açıkladı. Türkiye’de şu anda merkez sağ bir parti olmadığı, radikal bir AKP ve bir başka radikal ortağı MHP tarafından işgal edildiği, dolayısıyla “merkez”in yeniden tarif edilmesi, İYİ Parti’nin de oraya doğru yolculuk edeceği konusunda hepimiz hemfikirdik. Bu yolculuk, o radikal sağ siyaset tarafından tarif edilmiş “milli ve yerli” tanımlarıyla olmayacak ki. Bunların gözden geçirilmesi gerekecek. Ben İYİ Parti’nin “Hayır” oyu vermeyerek, bu düzlükte yanlış yaptığını düşünüyorum. Çünkü son iki yıl ve daha evvel CHP’nin de ortak olduğu yanlışlarda, bu tezkerelerin sonunda mutlaka iç siyasette bir araç olarak kullanılmak üzere çıkarıldığı belliydi. Bu yanlıştan dönmek için son fırsattı. Çünkü iki yıllıktı. Bir seçime hazırlanıyoruz. Bütün muhalefet partileri “Nasıl olsa gidiyorlar” diyorlar.  AKP, zamanında yapılacak bir seçimin sonrasını da kapsayan bir tezkere çıkartıyor karşılarına. Aslında, “Bana ‘Hayır’ deyin” demek için her şeyi yapıyor. Tam bu esnada, “Hayır” dememenin doğru bir şey olmadığını düşünüyorum. Bu tezkere sonrasında Millet İttifakı açısından ortaya çıkan manzara: 1) anlaşmamanın o kadar kötü bir şey olmadığını gösterebilir; 2) Tayyip Erdoğan Millet İttifakı’nı zaten yan yana tutmak için elinden geleni yapıyor ve yapmaya devam edecek, sonuçta bugün yaptığı şey de onlardan biri; 3) bu tezkerenin formüle edilme, sunulma biçimi, öncekilerle çok benzerlikler taşıyordu, ama zamanlaması ve kapsamı itibariyle, yeniden düşünme fırsatı veriyordu. Ne yazık ki bu kullanılmadı. Ama uzun vadede, tabii ki CHP ile İYİ Parti arasında yeniden bir müzakere ve birbirlerini gözden geçirme durumu yaratacak ve zorlanacaktır. Fakat ben bunun, ittifakın zarar göreceği bir şey olduğunu sanmıyorum. Tam da aradıkları olgunluk sınavı olduğunu düşünüyorum. Bir de bu olgunluk sınavını göreceğiz hep birlikte. Kısa tutmak için çok hızlı konuştum. 

Ruşen Çakır: Evet, kısa ve özlü konuştun Ayşe. Burak, demin Kemal’in konuşmasında araya girerek söylediğim gibi, “Dış politika partiler üstü olmalıdır” şeklinde bir merkez siyaset görüşü çok baskın gibi. Aslında orada “yerli ve milli” dış politika deyip, HDP dışında herkesin hizaya geldiği birçok an yaşadık. Bunun çok çarpıcı bir istisnası, Gara Operasyonu’nun ardından, Akşener ve Kılıçdaroğlu’nun, bence beklenmedik, Erdoğan’ı da çok şaşırtan çıkışları olmuştu — ki o çok daha dramatik bir olaydı, şehitler vardı. Buna rağmen Erdoğan’ın yanında pozisyon almadılar. 

Şimdi bu husus çok ilginç. Özellikle CHP ve İYİ Parti’nin ve DEVA, Gelecek ve Saadet Partisi’nin de, dış politikada milli konularda “İnsanları ürkütmeyelim” yaklaşımı bayağı baskın gibi. Bunu aşabilecekler mi? Yoksa bu sorun olarak görülebilecek bir şey değil mi? Ne düşünüyorsun?

Burak Bilgehan Özpek: Güvenlik meşruluğun kaynağıdır. Neyin güvenlik tehdidi olduğuna karar veren aktör, aynı zamanda toplumdaki meşrûluk çizgisini çizen aktördür. Fakat biz bir kafa karışıklığı yaşıyoruz. Çünkü hâlâ daha siyaset üstü ya da siyaset dışı bir Milli Güvenlik Kurulu varmış gibi hareket ediyoruz. Çünkü Milli Güvenlik Kurulu, oyla kendisini meşrulaştıran bir kurum değildi. Kerameti kendinden menkul bir yapıydı. Türkiye’nin güvenliğinin ne olduğuna Milli Güvenlik Kurulu karar veriyordu. Milli Güvenlik Kurulu Sekreteri taslağı yazardı. Kabine üyeleri, paşalarla oturur, Parlamento’nun denetimi dışında, Türkiye’nin milli güvenliğine dâir ne varsa bu toplantıda tartışılırdı ve kabineye bildirilirdi. Biz aslında “güvenlik” diye yıllarca, bir grup askerî elitin güvenlik algılarını benimsedik. Onların “güvenlik”ten algıladıkları neyse, Türkiye’nin güvenliği de o oldu. Onlar kendilerini “devlet”le özdeşleştirdikleri için, devlet kendini güvenli kılarken, sıradan vatandaşların güvensizliği çok da umurlarında olmadı. Bireyler güvensizleşirken, devlet güvenli hâle geldi. Bu artık sürdürülemez bir noktaya geldiği için zaten Milli Güvenlik Kurulu toplumda çok sorgulanmaya başladı. 28 Şubat’ı hatırlayalım: Başörtülü öğrencilerin üniversiteye girmemesi de Türkiye’nin milli güvenliğiyle ilgili bir hâdise olarak tanımlandı. Çünkü “güvenlik” öyle bir kavramdı ki, mesela RTÜK’te sizin temsilciniz olması gerekir. RTÜK güvenliğin bir parçası olur. Anayasa Mahkemesi güvenliğin bir parçası olur. Bir asker üye, gider ilkokul kitaplarının müfredatının ele alındığı komisyona üye olur. Bu, tamamen anti-demokratik bir durumdu. Fakat bunun yerine bizim ikame etmemiz gereken kurum, Parlamento, çok sesli medya, güçlü bir sivil toplum idi. Batılı toplumlar, güvenlikleriyle ilgili karar aldıkları zaman, kamusal tartışmanın farklı seslere açık olduğu, müzakere alanlarının güvenliğinin sağlandığı, hiç kimsenin fikrini ifade ettiği için bedel ödemek zorunda kalmadığı bir zeminde tartışıyorlar. Orada, birçok aktörün katılımıyla ortaya çıkan bir milli güvenlik kararı görüyoruz. Tabii ki bu kararı uygulayan devlet. Ancak devlet bu kararı alırken ve uygularken, birçok aktörün dahliyle şekillenen bir dış politika kararı veya milli güvenlik stratejisi görüyoruz. 

Türkiye’de MGK’nın ortadan kalkmasıyla beraber, milli güvenliği tayin etme hakkı, Meclis’e, sivil topluma veya medyaya, yani sivil alana geçmedi. Yine siyasal alanda kaldı. Bu sefer, oy alarak meşrû kalmaya çalışan siyasî partiler MGK yerine, kendilerini milli güvenliği belirlemekte mükellef kıldılar. Dolayısıyla milli güvenlik, iç politikanın doğrudan bir aracı oldu. O nedenle partiler üstü bir milli güvenlik kavramından bahsedemeyiz. Şu anda milli güvenlik kavramı bunu belirleyen aktörlerin, yani AKP ve MHP’nin güvenliğinden başka bir şey değildir. Bunu kabul etmemiz lâzım. Eğer sizin alternatif bir güvenlik tanımlamanız, dış politika tanımlamanız varsa, bunu da çıkıp söyleyeceksiniz. Biz bunun örneklerini yaşadık aslında. Mesela Libya’da yaşadık; CHP ve İYİ Parti, hükümetin tezkeresine “Evet” oyu vermedi. Afganistan’da yaşamak üzereydik. Hükümet bunların hepsini milli güvenlik hikâyesi olarak pazarlamaya çalışıyor; ama muhalefet partiler bunu almadı. Ancak, Suriye ve Irak’ın istisnâî bir durumu var maalesef. Sadece siyasî partilerin ortaya koyduğu bir milli güvenlik anlayışı değil, aynı zamanda ilginç bir şekilde toplumsal destek bulan tarafları da var. Partiler Suriye ve Irak tezkerelerine “Evet” derken, “Devlet bizden bunu istiyor” mantığıyla “Evet” demiyorlar. Bir anlamda, toplumsal bir durum olduğunun da farkındalar. Türkiye’de yaşayan insanlar için Suriye tezkeresi ile Libya tezkeresi aynı şey değil. Irak tezkeresi ile Afganistan tezkeresi de aynı şey değil. Orada sosyolojik bir şey var. Partiler her ne kadar “Biz devletle uyumlu olmaya çalışıyoruz” gibi bir şey söylese de, buna kendileri de inanmıyor. Orada amaç, sosyolojik bir uyumsuzluk yaşamamak. O yüzden, partiler üstü bir dış politika hikâyesine, partilerin kendisi de dâhil hiç kimse inanmıyor. Çünkü öyle bir şey yok. Bu, 2000’li yıllardan önceki MGK dönemine ait bir anlatı. Veya Turkuaz Medya’nın anlattığı ya da, A Haber’e çıkan paşaların anlattığı bir hikâye. Bunun alıcısı yok. Aktörlerin davranışlarını ona göre açıklayamayız. 

Kemal Can’ın söylediği “farklılaşma” meselesi ilginç. Evet, bu farklılaşma normal. Farklılaşmayı normalleştirmek önemli bir aşama bence. CHP, hükümettin Suriye ve Irak politikasına destek vermeyebilir. Bu benim açımdan hiç problemli bir yaklaşım değil. İYİ Parti destek verebilir. Bu da hiç problemli bir yaklaşım değil. Fakat desteğin veya karşı çıkışın anlatılma yöntemi, alınan tavırdan daha önemlidir. Dikkat ederseniz, biz dış politikada kararlarımızı büyük bir duygusallıkla ve hamâset içerisinde alıyoruz. Suriye Savaşı’nın milli güvenlikle bir alâkası var. Ve Suriye Savaşı’nın amacı Suriye Savaşı’nın yönteminden daha önemli hâle geliyor. Biz asla fayda-mâliyet hesabı konuşmuyoruz. Rasyonel karar verme teknikleri açısından bir tartışma yürütmüyoruz. Güvenlik çalışmaları akademik bir alan; mesela televizyonlarda bunu tartışmak için güvenlik çalışmalarından akademisyenler çıkmıyor. Bizzat sahada operasyon yapan emekli askerler, belediye avukatları, ceza hukukçuları ya da anket şirketi sahipleri çıkıyor. Yani, biz bu meseleyi asla teknik bir zeminde tartışmıyoruz. Mesela, Afrin Operasyonu oldu, milliyetçilik yükseldi. Fakat Afrin Operasyonu’yla birlikte, Türkiye S-400 alarak çok tehlikeli bir yola girdi. F-35 Projesi’nden dışlandı, 13-14 milyar dolar kayba uğradı. Rusya ile asimetrik bir ilişki içerisine girdi. Afrin’de kutlanan bir zafer, aynı zamanda Türk dış politikasının diğer alanlarında bir hezimete de yol açtı. Biz bunları hiç tartışmıyoruz. Dolayısıyla, karşı veya taraftar olmanın usûlü üzerinde bir mutâbakata varmak lâzım. CHP bu tezkereye karşı olduğu için, muhtemelen hükümet tarafından terör örgütlerine destek veren, PKK’lı olarak tanımlanacak. İYİ Parti’nin bunu soğukkanlı karşılaması lâzım ve CHP’ye seslenirken, kesinlikle hükümetin dilini kullanmaması lâzım; bu birinci şart. CHP’nin alternatif dış politika tanımlaması böyle olabilir. Bu da, hükümetin tanımlaması kadar meşrûdur. CHP’nin de aynı şekilde İYİ Parti’nin kararını konuşurken, romantik ve normatif bir dilden uzak kalması lâzım. İYİ Parti de, askerlerin Suriye’de olması veya Irak’ın kuzeyindeki PKK varlığından rahatsız olup, bunu teknik açıdan değerlendirip, böyle bir karar vermiş olabilir. Dolayısıyla burada asıl mesele, farklılaşmayı yönetebilmek. 

Artık aranızdan ayrılacağım, ama tekrar söyleyeyim: Burada bu tip çatışma hatları olacak. Çift kutupluluk, bu partileri bir arada durmaya mecbur ediyor; ama orada siyaset ölmüyor, devam ediyor. Bu farklılaşmaları usûl üzerinden mutâbakatla aşmaları gerekiyor. Millet İttifakı aktörlerinin birbirlerini ahlâken yargılamasına hiç ihtiyacımız yok. 

Ruşen Çakır: Burak, sana çok teşekkür ederiz. Erken ayrılmak durumundasın. İyi günler dileriz

Burak Bilgehan Özpek: Ben teşekkür ederim. 

Ruşen Çakır: Biz bu son tura Ayşe ve Kemal’le devam ediyoruz. Seninle haftaya buluşmak üzere Burak. Tekrar teşekkürler.

Burak Bilgehan Özpek: İyi günler hepinize.

Ruşen Çakır: Kemal, seninle devam edelim. Biraz önce dile getirdiğin konuyu Burak’a sordum. Şimdi sana da sorayım. “Partiler üstü dış politika” söylemi, HDP dışında bütün muhalefet partilerinin kolaylıkla benimseyebileceği bir söylem. Bunun getirisi ve götürüsü nedir? Muhalefet bunu nasıl aşabilir?

Kemal Can: Mesela İYİ Parti’de Durmuş Yılmaz tezkereye ret oyu vererek özel bir tutum aldı. “Evet” diyeceğini söyleyen DEVA Partisi milletvekili tezkere oylamasında çekimser kaldı. Bunların hepsi, biraz önce konuştuğumuz normalleşmenin ve “partiler üstü” iddiasıyla birlikte siyasetten arındırılmış alan meselesini bozan, bireysel tutumların, parti tercihlerinin, sorulacak soruların, neden-sonuç ilişkilerinin, meseleye duygusal, sosyolojik, ideolojik ya da her ne biçimde bakıyorsa, o argümanların kendisini ifade edebilmesinin, ama ifadelerin de güvence içerisinde olmasının mümkün olabileceğini gösteren bir fırsatı da açıyor. Bunun örneklerini de gördük. Mesela Durmuş Yılmaz ilginç bir örnek olarak önümüzde duruyor. Bundan sonra bu tartışmanın muhalefet içerisinde, hatta CHP’nin kendi içinde nasıl tartışıldığı meselesi de bu resmi tamamlayacak. Bu dış politika ve güvenlik meselesi, defalarca, çeşitli başlıklarla önümüze geldiğinde, konuştuğumuz hep aynı yere kitleniyor. Dış politikanın iç politikada en kuvvetli enstrümana dönüşmesinin nedeni –Burak gitti ama bu arkasından konuşmak sayılmaz…–

Ayşe Çavdar: Sonra seyreder nasıl olsa. 

Kemal Can: Burak’ın söylediği, sosyoloji hakikatleri meselesi var ya; birtakım dış politika reflekslerinin, dış politikada veya rasyonel olarak neye karşı geldiği değil, hangi “yerli-milli hassasiyetler”e denk geldiğiyle ilgili başka birtakım kodlar var. “Batı karşıtlığı” dendiğinde, “Batı’ya ne kadar ihracat yapıyoruz? Onlarla ilişkimiz, çıkarımız nedir?” meselesinden başka, bir başka hesabın olduğunu söyleyebiliriz. Bunun sosyolojik kökünü de bulabiliriz, ideolojik arka planını da çizebiliriz. Aynı şekilde, “Irak ve Suriye politikası” dendiğinde, aslında neye karşılık geldiğini ve meselenin ne olduğunu da herkes biliyor. Buradaki meselenin bir dış politika meselesi olmadığını da herkes biliyor. Bunların hepsi açık. Tıpkı, meşrûiyet tartışmasında olduğu gibi, dış politika konularının, güvenlik meselelerinin, siyasetin müdahalesine açık, tartışmaya ve müzakereye açık, dikenli ve mayınlı arazi olmaktan çıkartılması üzerine… Bu böyle, sadece dendi diye, bir tezkere oylamasında farklı renkler ortaya çıktığı için birdenbire değişecek bir şey değil. Bu bir süreç işi. Ama şu anda muhalefetin temel iddiası, böyle bir zemini yeniden inşa etmek ya da bir başka yorumla, “Önceden varmış da onun yeniden ihyâ edileceği” iddiası ise, devletin kurumsal kapasitesini, Dışişleri diye bir şeyin reflekslerini, güvenlik bürokrasisi diye bir şeyin aklını yeniden kazanacak, var olan devlet kapasitesini yeniden açığa çıkartacak bir iddiayla ortaya çıkıyorlarsa, bu farklarla tartışmayı açmak zorundalar zaten. Hatta CHP şöyle bir şey yapsaydı. Bu yüzden, muhalefet aktörlerinin birbirine tavrı çok önemli. Çünkü birkaç oylama dışında, senelerce bunun tersini gördük. HDP’nin tek kaldığı ve bunun nedeninin, onun kriminal bir yapı olduğu iddiasıyla ilişkilenen, iktidarın da muhalefetin de, doz değişikliğiyle aynı şeyi zımnî olarak kabul ederek yürüdüğü bir tablo var. 

Meşrûiyet tartışmasından itibaren, CHP, ikinci adım olarak da bu tezkeredeki tutumuyla daha ileri bir adım atarak, yine iç politikaya dâir bir şey söylüyor; ama ileri bir şeyin kapısını açıyor. Başardığını veya geçtiğini söylemek için henüz erken. Ama buna imkân açan bir çıkış var. Demin sen hatırlattın: Gara Operasyonu sırasında bunun bir örneğini yaşamıştık. Meşrûiyet tartışması sırasında da Akşener’in “iktidar fitneleri”ne çok uymayan tutumunda gördük. Şimdi bu konuda yine görebiliriz. Göremeyebiliriz de. Ama gördüğümüzde, bu, bizlerin olmasını istediği şey dışında, bütün seçmen ve kamuoyuna da bir şey gösterecek. Bu tutumların sonraya dâir yarattıkları umuttan daha önemlisi, olup biten hakkında “Artık bir şey değişiyor mu?” sorusunu sordurtan, bu fikri yeşerten bir şeye yol açıp açmadığı. 

Geçen haftaki programda “Muhalefet hareketleniyor mu? İnisiyatifi ele geçiriyor mu? Daha mı öne çıkıyor?” diye konuşmuştuk. Bunları böyle çıkışlarla, belirli başlıklarla konuşuyoruz. Ama aslında bir iklim değişikliği meselesi bu. O yüzden, bu konunun önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, siyasetten arındırılmış, bununla kalmamış, mayın döşenmiş bütün alanların temizlenmesi gerekiyor. Asıl mesele bu. Ekonomi zaten serbest bölge. Oraya ancak pasaportla giriliyor. Sistemin temel kurallarını kabul etmeyenin, oraya girip orada bir şey yapmasına zaten izin yok. Dış politika da öyle. Bu meselelere biraz böyle bakmak gerekiyor. Bugün belki o konuya çok giremeyeceğiz, ama bunu 10 büyükelçi krizinde de yaşadık. Yok, “İçişlerine karışma”, yok, “Bronson olayına benziyor mu?” “’Deniz Yücel olayının aynısı mı?” “Geri adım mı?” tartışmalarının içerisinde, muhalefetin dilinde de çok sorunlu yerler var. Daha önce bunu başka şeylerde de yaşadık. “Hadi yapsana, hadi yapsana” diye, iktidarı, yaptığı saçmalıklarda sıkıştırıp zorlayarak muhalefet etme tavrını burada da görüyoruz. Ama burada öyle bir durum yok ki. Muhalefet, iktidarı geri adım attığı için eleştirecekse, o zaman yaptığı her şey heba olmuş demektir.

Ruşen Çakır: S-400 meselesinde de bu oldu. Muhalefet, “Hadi bunları aktive etsene” demişti. 

Ayşe Çavdar: Ergenlik işte.

Ruşen Çakır: Yani muhalefet, her halükârda eleştiriyor iktidarı. Şimdi büyükelçiler meselesinde de, “hadi geri yolla bakalım” diye sıkıştırdı. Yollamayınca da, “Geri adım attı” dendi. İlginç bir durum. Muhalefet hakikaten ne istiyor bunu kestirmek mümkün olamıyor. Büyükelçilerin geri yollanmasını mı istiyor, yoksa yaptıklarının doğru olduğunu mu düşünüyor? Ama iktidar üzerinden yapılan bir polemiğe dönüştürme hâli var. 

Bir de şöyle bir mesele var. Bu tezkere geçtikten sonra, hem ABD ve Rusya, hem Suriye ve İran açısından, koşullar elverir mi çok emin değilim ama, yine Suriye’ye bir operasyon yapma ihtimalini herhalde önümüze koyacağız. Öyle bir an geldiğinde, gözler tekrar “Evet” diyenlere ve “Hayır” diyenlere çevrilecek. Ayşe sen ne dersin? Muhalefet, bu partiler üstü dış politika meselesinden nasıl çıkabilir ya da çıkması gerekmiyor mu?

Ayşe Çavdar: Tabii ki gerekiyor. Muhalefet partilerinin bir an önce ortak bir dış politika edinmesi gerekiyor. Ama ondan önce Millet İttifakı’nı konuşuyoruz şimdi. Hem İYİ Parti’nin hem CHP’nin, birer dış politika edinmeleri, sonra da o politikaları uzlaştırmaları gerekiyor. Fakat bunun önünde çok ciddi bir problem var. Bunu, Medyascope’ta Aysuda Kölemen’le yaptığımız “Şimdiki Zaman” programlarında da defalarca konuştuk. Kendi siyasetlerinin ne kadar başarılı olup olmadığını aylık gelen anketlere bakarak ölçmeleri, onlar üzerinden doğru okuyamamaları. Çünkü ortalıkta bir seçim yokken, “Bana kim hangi oyu veriyor?” diye konuşuyorlar. Önümüzdeki birkaç ay bakmasalar, belki kendilerini bulurlar. Çünkü çok ciddi bir problem var. İktidarı eleştirirken tezkerelere “Evet” demek yanlış. Özellikler CHP, her ne kadar “AKP eşit değildir Devlet” olmadığını iddia etse de, son birkaç ay öncesine kadar devlet söylemini sahiplenip AKP’yi dışlamaya çalışsa da, dananın kuyruğunun koptuğu yer tam orası. “Devlet ne? AKP ne? Bunların arasındaki sınır nerede başlar nerede biter?” sorusunun koptuğu yer, dış politika ve özellikle tezkereler. Bir yandan sürekli “Şunu doğru yapmıyorsun, bunu doğru yapmıyorsun, zaten dünyaya doğru bakmıyorsun” dediğin birinin eline, zaten kendi kendine alacakken, o tezkereyi çıkarmak için sana ihtiyacı yokken, aldığı şiddet gücünü başkasının topraklarında kullanacağı bir şeyi, üstelik hiç gerekmezken, meşrûlaştırmaya yarıyordu. Bunun bir sebebi var. Şimdi bundan vazgeçmiş oldu. Bu son şansı zaten. Başka tezkere gelmeyecekti. Daha önce de konuştuk: CHP, devleti AKP’den bağımsız bir şey olarak tanımlamaya çalıştı. Mesela, Kılıçdaroğlu’nun yaptığı “siyasî cinayet” vurgusunda da bir devlet tanımı vardı. Dış politikada da, aynı siyasetle tutarlı olan tezkereye “Hayır” demesiydi ve bunu yaptı. 

Burada eksik olan ne? CHP’nin ufak ufak yapmaya çalıştığı, İYİ Parti’nin henüz karar veremediği, bence son 1 haftalık performansıyla, KONDA’nın olduğu söylenen yüzde 19’a bakarak, “Doğru yolda gidiyorum. AKP oyları bana geliyor” diyerek, belki bir miktar yol değiştirmesine sebep olan şey –çok acayip bir şey söyleyeceğim– her iki partinin de en büyük eksikliği, bir dünya görüşü olması. Dünya görüşü olmasından kastım şu: Biz yaşam tarzlarını, laiklik, dindarlık, muhafazakârlık, sekülerlik üzerinden tartışıyoruz; ama bu siyasî partileri var eden, idare eden insanlar, kendilerini dünyanın neresinde görüyorlar? Kendilerini dünyanın neresinde gören insanlarla diyalog içerisinde siyasetlerini oluşturuyorlar. O siyaset Türkiye’yi dünyanın neresinde bir yere yerleştiriyor? O yeri dünyayla nasıl müzakere ediyor? Bu sorulara bizim verdiğimiz bir cevap yok. Çünkü bu partilerin verdikleri bir cevap yok. Dış siyasetin iç siyasete bir malzeme olmaktan öte bir anlamının olmaması hastalığı, Türkiye siyasetinin yıllardır dûçar olduğu bu hastalık bunun sebebi. “O, merkeze geliyor. Bu, şöyle oylar alacak, oylara tâlip” diye konuşuyoruz. Nereden tâlip oluyor? Gündelik hikâyelerle. Dış politika, o gündelik hikâyelerin ötesinde elimizde bir şey olmadığının en açık görüldüğü bir alan. Hiçbirinin bir dış politikası yok. Çünkü hiçbirinin dünya görüşü yok. Dünya görüşü olmayınca ne oluyor? Bütün o anketlerin yanı sıra, bir de semboller var. Sürekli sembolik bir tartışma var ortada. Üstelik şöyle bir sonuca da sebep oluyor. Dün Aytun Çıray’ın tezkeredeki tavırlarını belirtirken yaptığı konuşma. O konuşmaların hepsini dinledim. Aytun Çıray konuşmasının son paragrafında, “Bütün eleştirilerimiz saklı kalarak ‘Evet’ diyeceğiz. Ama Suriye ve Irak’ı aynı tezkereye sıkıştırmanızdaki siyasî ahlaksızlığı da göreceğiz” dedi. Daha evvel, Kılıçdaroğlu’nun HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarıyla ilgili mevzuda yaptığının bir adım ilerisi bu. Kılıçdaroğlu da, “Anayasaya aykırı olduğunu biliyoruz ama ‘Evet’ diyeceğiz” açıklamasını yapmıştı. Burada da, “Şu anda siyasî ahlâksızlık yapıyorsunuz” –zaten ilk defa yapmıyorlar; Suriye ve Irak ilk defa aynı tezkerede değil– “ama biz bu ahlâksızlığı satın alıyoruz. Yiyoruz. Kabul ediyoruz. Onaylıyoruz.” Daha evvel Kılıçdaroğlu’nun da defalarca yaptığı gibi. Bu ne demek biliyor musunuz? “Biz oy istiyoruz. AKP’den gelen oyları da istiyoruz. Geriye kalan bütün oyları da istiyoruz. Bunu da herkese uygun bir söylemle, ama söylem üretemediğimiz için sembol bulundurarak yapıyoruz.” Sonra iş gerçek hikâyeye geldiğinde, “Bu iktidar ahlâksız, akılsız, yasasız, kanunsuz. Ama biz buna ‘eyvallah’ diyoruz.” Niye? Bilmiyoruz. Yani milli güvenlik için, yerli ve milli olmak için, şunun için, bunun için. 

“AKP’li seçmen, muhalefetteki siyasî partilere neden yönelmiyor?” sorusunun 1 numaralı cevabı, onları güvenilir bulmamaları. Niye güvenilir bulmuyorlar? Çünkü adamlar ve kadınlar, kendi dilleriyle, kendi ağızlarıyla, ‘”Bu adamlar ahlâksız, liyâkatsiz. Türkiye’nin çıkarlarını değil kendi iktidarlarının devamını düşünüyorlar. Ama mevzu dış politikaya geldiğinde, biz onlara ‘eyvallah’ diyoruz. Çünkü yerli-milli olmak ve devletin çıkarları bunu gerektirir” diyorlar. İkinci cevabı da, en başta söylediğim şey: Niye böyle bir yol seçiyorlar? Çünkü devletle AKP’yi ayrıştırdıklarını söyleseler de, zihin dünyalarında, bilinçaltlarında devletle AKP’yi aynı yerde görmeleri. Bunun sebebi de, bir dünya görüşlerinin olmaması, bir devletin ne işe yaradığı konusunda gerçekten bir siyaset ya da bir tarif geliştirmemiş olmaları. Geçenlerde bir dostlar meclisinde, “Nerelerde uyuşup anlaştıklarını görmek için şunların programlarına mı bir baksak?” dediğim zaman, emektar bir siyasetçi bana, “Ne alâkası var? Programların ne önemi var ki?” dedi. Emektar bir siyasetçinin, parti programlarının konumuzla ilgisi olmadığını söylemesi bile bize çok şey söylüyor. Orada bir dünya görüşünün olmadığını, o dünya görüşünün bir siyasete, bir önermeye dönüşmediğini gösteriyor. Peki, bu niye yok? Siyaset gündelik hikâyelerle götürecekleri bir şey olduğu için mi yok? Bagajlarında, akıllarında, zihinlerinde, kendilerine ait olduğunu düşündükleri, kendilerinin içinde olduğu, içinde büyüdüklerini düşündükleri o kavramların, sembollerin ifade ettiği tariflerin, duruşların ikna edici olmadığını, artık yaşamadığını, kimseyi bir yere götürmeye yaramadığını kendileri de gayet iyi biliyorlar. O yüzden, AKP’nin “milli güvenlik” ve “yerli ve milli” tanımlarına sığınmak iyi geliyor.

Tezkerenin geçeceği belliydi. Daha önceki hatalarını da sıraya koyduktan sonra, CHP’nin yaptığı şeyin şöyle bir anlamı var yalnızca: Böyle bir tartışmayı başlatabilir. Yani, “Devlet nedir? Milli Güvenlik nedir?” tartışmasını başlatabilir. Dış politika önemsizmiş ve yalnızca iç politikaya etki etmek için kullanılırmış gibi gördüğümüz halde, böyle bir tartışma, “Biz hayattan ne bekliyoruz?” gibi aslında hiç sormadığımız, “Aday kim? O mu olacak, bu mu olacak?” gibi sorularla geçiştirdiğimiz pozisyonların açılmasına ve belki siyasetin bu türlü olmasına yol açar diye umut ediyorum. Senin deyiminle “ummak istiyorum”.

Ruşen Çakır: Peki, o zaman “Adını Koyalım”ı bitiriyoruz. Burak erken ayrıldı, ona da tekrar teşekkür ederiz. Kemal Can ve Ayşe Çavdar’a da teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus