Ghassan Salamé: “Batı düzeni un ufak oluyor”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Akademisyen ve eski diplomat Ghassan Salamé çok sayıda krizi tam ortasında yaşadı. Afganistan sonrası ABD, “beyaz adam”ın tahakkümünün öngörülebilir sonu, Ortadoğu’daki durum, büyük güçlerin geleceği: “Demokratsız Demokrasiler”in (Démocraties sans démocrates, Fayard, 1994) yazarı yeni dünya düzenini yorumluyor. Haldun Bayrı çevirdi.

Ghassan Salamé


Orient XXI. — Yirmi yıllık askerî mevcûdiyetten ve Başkan Joe Biden’a göre 2 trilyon 300 milyar dolar (1 trilyon 982 milyar avro) harcadıktan sonra ABD’nin Afganistan’dan arkasına bakmadan çekilmesini nasıl açıklıyorsunuz?


Ghassan Salamé: ABD’nin dış operasyonlarının büyük bölümünü “özelleştirmiş” olması kısmen açıklıyor bunu. Müdâhale edilen ülkelerde, bu müdâhaleden en çok istifâde edenlerden ekonomik ve mâlî bir şebeke yaratılıyor. Bunu 2003’te Irak’ta, Cumhuriyetçilerin tecrübe kazansınlar diye genç insanları öne sürmesiyle gördüm. Sonra özel şirketler araya giriyordu ve ilk başlarda askerî hastâneleri korumak için yedek kuvvet rolü oynuyorlardı. Daha sonra, tercüman istihdâmını ve yetiştirilmesini üstlenen hakîkî bir sanâyi geliştirildi, sonunda bu iş bizâtihi ordunun yerini almaya kadar vardı. Kendilerine daha yüksek ücret ödeyen o özel şirketlerde işe alındıktan kısa süre sonra Irak’a gönderilen Amerikan askerleri gördüm. Gelişmekte olan o ekonomik sistem, ülkede gerçekten neler olup bittiği hakkında soru sorulmasına engel olacak bir halde. Afganistan’da, bütün o yıllar boyunca harcanmış olan bütçeler zikredildiğinde, bu paranın yaklaşık % 40’ının ABD’ye geri dönmüş olduğunu belirtmeyi unutuyorlar. Nitekim, “American way of war” (Amerikan savaş tarzı), bu işten öncelikle istifâde edenlerin Amerikalılar olduğu bir sistem. Hiçbir şeyin değişmemesi kendi çıkarına olan bir lobiye dönüşüyorlar, zîra bununla geçiniyorlar. Bunun en açık olduğu vaka Afganistan’dır. Bu ekonomi, Irak ve Afganistan’da kullanılan ve ülkeye geri dönen Amerikan bütçesinin üçte birinden fazlasını, hatta %50’sini teşkil etmektedir. Bu taşeronluk anlaşmalarını düzenlemeyi eski Savunma Bakanı şahin Donald Rumsfeld üstlenmişti.Lübnan başbakanıyla beraber 2001’de Rumsfeld ile görüşmüştük. El Kaide’yi temizledikten sonra Afganistan’ın onları ilgilendirmediğini söylemişti bize; mevcûdiyetlerinin bu kadar uzaması ise (bkz. https://orientxxi.info/magazine/guerre-contre-le-terrorisme-le-passe-d- une-illusion,5011 ), bunun ilgilendirdiği kimseler olmasındandı. NATO üyeleri için kalma nedeni yoktu artık ve azar azar çekildiler.


O. XXI. — Bu eğilimi nasıl açıklıyorsunuz? Neyi îmâ ediyor bu?

G. S. —21. yüzyılın başında, ABD artık bölgesel uzmanlara, analistlere ihtiyâcı olmadığı değerlendirmesini yaptı. Bunun teorisyeni George Bush döneminde Savunma Bakan Yardımcısı olan yeni-muhâfazakâr (Neo-Kon) Paul Wolfowitz’dir; bir görüşmemiz esnasında bana, Arap dünyası uzmanlarına ihtiyâcı olmadığını söylemişti. Bu uzmanların ayrıntılarda boğuldukları ve umûmî gerçekliği görmedikleri fikrindeydi. Sonuç olarak, ideologlar uzmanları alt etmiştir. Bütün bunlar, İkinci Dünya Savaşı sonunda Amerikalılar antropologların temâyüzünü teşvik ederken Amerikan üniversiteleri antropoloji kürsüleri açmak için önemli fonlar aldıkları zaman olup bitenlerin aksine bir durumdu. O dönemde Pentagone çok sayıda bölge uzmanı istihdam etmişti, altın çağdı. Oysa Soğuk Savaş’ın sonu bunun tam tersi bir etkiye yol açtı: İdeolojinin zafer kazandığı ve uzmanlığın yerel özgüllükler üzerine fazla eğilen bir arkaizm olup piyasa ekonomisinin gelişmesine fayda etmediği fikri bu.

O. XXI. — Amerikalılar’ın Afganistan’daki bu bozgununun sonuçları nedir? Söylediğiniz gibi, “beyaz adam”ın üstünlüğünün sonu mu bu?

G. S. — Amerikalılar balistik ve havadan müdâhale yollarını muhâfaza ediyorlar. Bununla birlikte müttefikleri düzeyinde otoriteleri törpülendi; üstelik Hint-Pasifik bölgesinde Britanyalılar ve Avustralyalılar’la yapılan ve “Aukus” (Avustralya, Birleşik Krallık ve ABD’nin baş harflerinden – Fr. Y.N.) adı verilen askerî anlaşma, artık hedefin Çin olduğunu düşündürüyor. Hattâ bâzı Asya ülkeleri ABD ile bağlarını yeniden ele alıyor. Ama önemli olan “beyaz adam”dır. Amerikalı bir akademisyen ve siyâset analisti olan Anne-Marie Slaughter’ın birkaç hafta önce The Economist’te çıkan bir makalesi ilgimi çekti. ABD’deki demografinin durumla en alâkalı değişken olduğu yazıyor: Her ne kadar emir verenler beyaz adamlar olsa da (gezegenin % 20’si hâlihazırda % 80’ini denetimi altında tutmaktadır), Amerikan askerleri git gide daha koyu tenlilerden oluşuyor. Washington’ın bölgeden çekilişinin ardında, daha derin bir tarihsel süreç var: Artık eski imkânlarına sahip olmayan Batı nüfuzunun inişe geçmesi bu. Avrupa’nın kıta dışına ancak 35 bin asker gönderme imkânı var. Britanya ordusunda sadece 90 bin asker bulunuyor –Cromwell’in zamanından az–, Avrupa ise kıta dışıyla daha az kavga arayan bir kamuoyunu göz önüne almak zorunda. Afganistan’dan çekilmeyi bu mantık içinde ele almak gerekiyor: Artık orada gezegeni denetleme koşulları yok. Barack Obama’dan ve Donald Trump’tan beri, şimdi de Joe Biden ile beraber, Amerikan kuvvetini bir tek büyük güçler arasındaki rekabetin mantığına döndürmek ve orduyu artık ufak savaşlarda tüketmeyi kesmek söz konusu — o ufak savaşlar sürecek olsa bile. Ama Batı etkisi, imkânlarını artırmakta olan bölgesel güçler lehine ancak azalabilir. Türkiye’nin Fransa’dan fazla İHA’sı (insansız hava aracı) var; İran’da Avrupa ülkelerinin tamamından fazla asker var, Libya’da ise Türkiye’nin Suriyeli askerleri kullandığını gördüm (bkz.: https://orientxxi.info/magazine/libye-le-fatal-soutien-de-la-turquie,3558). İran’ın ve Hindistan’ın daha önemli ve daha özerk rolleri olacak. Bugün NATO üyesi olup Rusya’dan füze satın alabiliyorsunuz. Avrupa hukuku aklınıza estiği gibi paralı asker kullanmanıza izin vermiyor meselâ. Dolayısıyla bu hareket bölgesel güçlere yarayacak; ama dünyanın her tarafında, silah pazarına serbest erişimi, bir disiplini ve düzenli ordular kadar önemli mevcutları olan ordulara da yarayacak — Lübnan’da Hizbullah ve Etiyopya’da Tigray Halk Kurtuluş Cephesi örneklerinin gösterdiği gibi. Bu hareketten, daha büyük bir eylem kapasitesine kavuşacak olan terörist merkezler de istifâde edecek. Dört veya beş asırdır mevcut Batı düzeni un ufak oluyor.

O. XXI. — Bu bölgenin önemi bilinmesine rağmen Ortadoğu’dan bir Amerikan çekilmesi tasavvur edilebilir mi?

G. S. — Afganistan’dan çekildikleri şekilde olmayacak Ortadoğu’da. Soğuk Savaş dönemindeki öncelikler, İsrail’in savunmasıydı, Sovyet nüfuzunun önünü kesmekti ve nihâyet petroldü. Bugün ortadan kalkmadılarsa da bu üç nedenin önemleri azaldı. İsrail’in şimdi kendini tek başına savunabildiği doğru; SSCB ortadan kalktı, ama Rusya hâlâ
orada ve Amerikalılar Rusların Ortadoğu’yla ilişkisini anlamakta güçlük çekiyor. Rusya bu bölgeyle ilişkisinde, Kudüs yoluna düşen çarlardan ve Filistin’in Ortodoks kiliselerinden dem vurarak mitolojiyi oyuna sokar daima. Çeçenler ve Kafkasyalılar Suriye’de dövüştüler; Türkiye’yle Rusya arasında da özel bir ilişki var.

Biden Rusya’nın Ortadoğu’da mevcut olduğundan habersizmiş gibi yapamaz; onu durdurmak için kendi de mevcut olmalı. Diğer yandan, Ortadoğu’nun simgesel bir gücü var. Kudüs sadece İsrailliler ile Filistinlileri ilgilendiren bir yer değil; eski başkan Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in yapmak istediği gibi, basit bir gayrimenkul işlemini aşar bu (bkz.: https://orientxxi.info/magazine/netanyahou-a- marche-forcee-vers-l-annexion,3845 ). Petrole gelince, her ne kadar ABD petrol ihrâcatçısı hâline gelmişse de, büyük güçler arasındakirekabet bağlamında petrol kaynaklarının denetimi söz konusu yine de. Körfez’deki petrolün artık sâdece Batı’ya değil Doğu’ya da ihraç edildiği biliniyor.
Bu noktada Rus-Türk ilişkisi ilginçlik arz ediyor (bkz.: https://orientxxi.info/magazine/article4924 ) . Tarihçiler bunun 19. yüzyılda Osmanlı ve Rus imparatorlukları arasındaki rekabete dönüş olduğunu söylüyorlar. Fakat uluslararası düzeyde de alışılmadık bir durum var: İlk bir yaklaşım, bâzı anlaşmazlıklar içermekle birlikte yoğunlaşan bir Rus-Türk ittifâkı fikrini; ikinci bir yaklaşım ise, anlaşmaların damgasını taşıyan bir rekabet fikrini ileri sürüyor. Fakat şâyet Vladimir Putin’le Recep Tayyip Erdoğan’ın mutâbık oldukları bir nokta varsa, o da bölgedeki Batı nüfûzunu azaltmaktır.
O beylerin Libya üzerine Berlin Zirvesi’ndeki (bkz.: https://orientxxi.info/magazine/la-libye-prise-en-otage-par-la-france-et-l- italie,2687 ) başlıca başarımı az kalsın elimden alacaklarını unutmayacağım: Bu zirveden üç gün önce, beş ayda zar zor varılan anlaşmayı sorgulamak için Halife Hafter ile Fayez el Sarrac’ı (Libya’daki çatışmanın tarafları) Moskova’ya getirmeye kalkıştılar. NATO’nun ilkesini zayıflatmaktı bu. Kendisine karşı NATO’nun kurulmuş olduğu güçle ortaklık derecesine bakın.

O. XXI. — Birleşmiş Milletler’in bütün bu işlerdeki konumu nedir peki?

G. S. — Bugün BM, Ukrayna ve İsrail-Arap anlaşmazlığı gibi en önemli çatışmaların dışında tutuluyor. Afrika Birliği’nin bir şûbesi hâline geldiği izlenimi veriyor; barışın korunması için verdiği uğraşın büyük kısmı Afrika’da. Başka bir etken: BM Genel Sekreterliği’nin gündeminde eşitliğin ve iklim değişiminin vurgulanması meşrû; ama onun asıl misyonu dünyada barışın korunması. BM’nin kurulma nedeni olan eylem ne durumda? Libya çatışması büyük güçlerin hiçbiri için hayâtî değil; bunu yakından izleseler bile. BM’nin rolü çok önemli, ama çok da hassas; zîra o direksiyona yapışmazsa, bir sürü devlet şoför koltuğuna oturmaya hevesli. Libya üzerine Berlin Deklarasyonu’nu BM tasarladı. Fransa, İtalya ve Mısır’ın kendi fikirleriyle geldiklerini gördük; feci bir şey bu, çünkü Libyalıların önüne seçmeleri için bir menü kondu. BM bir rol oynamaya devam ediyor; ama güçler arası çıkarları ifâde etmek yerine, girişim başlatıcısı
olarak kendini kabul ettirmeli. Yemen’de BM daha önemli bir rol oynayabilir, Fas’la Cezayir arası çatışmada da kezâ.

O. XXI. — Ya Suriye’de?


G. S. — Hem rejimi destekleyen ülkeler için, hem de onu alt etmeyi deneyenler için tam bir baş ağrısı. Çökmüş bir ülkeyle ve ahâlinin tamâmı tarafından kabul edilebilir bir siyasî arzda bulunmaya hazır olmayan bir rejimle ne yapacaklarını bilmiyorlar artık. Bu ülkeye gösterilen ilgi onun mâruz kalmış olduğu tahrîbatla mukayese kabul
etmez (bkz.: https://orientxxi.info/magazine/syrie-dans-un-pays-ruine- scrutin-sans-gloire-pour-bachar-al-assad,4784 ). Ahâlinin yarısı artık aynı yerde yaşamıyor, hakîkî bir demografik felâket bu. Maamâfih Suriye’de nüfuzu olan dört ülke –ABD, Rusya, Türkiye ve İran– arasında bir uzlaşma bulunabilir. Rusya’ya Suriye’deki savaşın tek vârisinin o olmadığı, İran’a Suriye’nin basit bir uydu olamayacağı, Türkiye’ye Suriye savaşının sadece Kürtler’e siyâseten var olmanın yasaklanmasına indirgenemeyeceği, ABD’ye ise Ortadoğu’nun bütününü ateşe verebilecek bir ülkeden çıkamayacakları açıklanabilir. Fakat ülke içinden de, Astana Süreci’nden de bir çözüm çıkabileceğini düşünmüyorum. Bir uzlaşmaya varılması için BM bir rol oynayabilir belki.

O. XXI. — En nihâyet soralım: Ya Lübnan?


G. S. — Bu ülke, imkânlarının üzerinde yaşamasının ve Lübnanlıların önce hoşuna gittikten sonra onları mahveden (bkz.: https://orientxxi.info/magazine/le-liban-comme-un-bateau-ivre,5000) bir monetarist politikayı dogmatik bir biçimde seçmiş olmasının kurbanı. Bu sistemin artık süremeyeceği bârizdi; bunu 2011’de beyan ettiğimde Lübnan Bankalar Birliği paylamıştı beni. Ahâlinin epey bir kısmını bu sistemin suç ortağı hâline getirdiler ve asıl suçlu onlar.
Yerel seçkinlerin daha da özerkleşmesiyle beraber yürüyen neo-liberal ideoloji, çevre ülkelerde kleptokrasi (hırsızlar iktidarı) sistemleri yaratıyor — bunların en beterleri Irak ve Libya. Lübnan kleptokrasisinin özelliği, aynı zamanda paylaştırıcı da olması; yandaşlarına dağıttığını yurttaşlardan çalıyor. Liderliklerin eli devletin kasasından çıkmıyor, ama çaldıklarının büyük kısmı paylaştırılıyor. Devletin tekrar paylaştırıcı rolünü bizzat onlar oynuyorlar; bu yüzden de sağlam ve sürdürülebilir görünüyor. Ama ayrımcılığa dayalı bir paylaşım bu.


Henri Mamarbachi: Agence France Presse (AFP) eski muhabiri. Beyrut’ta ve Rabat’ta temsilcilik yaptı, ayrıca ajansın merkezindeki ekonomi ve diplomasi servislerinde çalıştı.


Alain Gresh: Ortadoğu uzmanı. Kitaplarından bâzıları : “Filistin Neyin Adıdır ?” (De quoi la Palestine est-elle le nom ?, Les Liens qui libèrent, 2010) ve “Bir Aşk Şarkısı. İsrail-Filistin, Bir Fransız Öyküsü” (Un chant d’amour. Israël-Palestine, une histoire française, Hélène Aldeguer ile birlikte, La Découverte, 2017). Orient XXI yayın yönetmeni

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus