Ruşen Çakır sordu, İYİ Parti Ekonomi Politikaları Başkanı Prof. Dr. Bilge Yılmaz yanıtladı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İYİ Parti Ekonomi Politikaları Başkanı Prof. Dr. Bilge Yılmaz, Ruşen Çakır’ın sorularını yanıtladı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. İYİ Parti Ekonomi Politikaları Başkanı Prof. Dr. Bilge Yılmaz stüdyo konuğumuz. Kendisi yakın zamanda bu göreve getirildi ve ilk kez medyada. Hoşgeldiniz.

Bilge Yılmaz: Hoşbulduk, teşekkürler.

Ruşen Çakır: Birkaç gündür, İYİ Parti ve ekonomi denince akla siz geliyorsunuz, ama insanlar sizi tanımıyor. Çünkü buraya Amerika Birleşik Devletleri’nden geldiniz ve İYİ Parti’de önemli bir göreve getirildiniz. Meral Akşener sizi lanse etti. En son, partinin düzenlediği İYİ Kalkınma Kongresi’ni organize ettiniz. “Önce sizi tanıyalım” cümlesiröportajlarda çok klasik bir sorudur, ama hakikaten insanların sizi tanıması gerekiyor. Çünkü kendi alanınızda biliniyorsunuz, ama Türkiye’de çok bilinen bir kişi değilsiniz. Hatta İYİ Parti kadroları da sizi tanımak istiyorlar, onu da özel olarak biliyorum. Kimdir Bilge Yılmaz? Boğaziçi’nde okuduğunuzu, aslen mühendis olduğunuzu biliyorum. Ondan sonrasını siz anlatın lütfen.

Bilge Yılmaz: Ruşen Bey, aslında ben çok tanınmayı seven bir insan da değilim. Üniversitenin resmî sayfası dışında başka bir sayfam yok. Sosyal medyada da yokum, Twitter ve Instagram hesaplarım da yok. Liseden arkadaşlarımın ricasıyla, zamanında bir Facebook sayfası açmıştım, orada da hiçbir şey paylaşmadım. Tabii benim böyle bir göreve gelmem tanınmamı gerektiriyor. Benim mizacıma pek uygun olmasa da, maalesef biraz tanınacağım gibi gözüküyor. 

Babam öğretmen okullarında matematik öğretmeniydi. Annem de Kültür Bakanlığı’nda çalışıyordu. O nedenle biz Anadolu’da çok dolaştık. Ablam Erzurum’da doğdu, ben Balıkesir’de doğdum. Babam o sırada Balıkesir’de Muharrem Hasbi Öğretmen Okulu’nda öğretmendi. Annem de Devlet Güzel Sanatlar Galerisi Müdürü’ydü. Daha sonra Ankara’ya tâyinleri çıktı. Ankara’da evimize yakın bir mahalle okuluna, Ergenekon İlkokulu’na gittim. İlkokul 5’te İstanbul’a tâyinleri çıktı. İlkokulu İstanbul’da bitirdim. O zamanlar Anadolu Lisesi sınavları ilkokul 5’ten sonraydı. O sınava girdim. O zaman İstanbul’da 3 Anadolu Lisesi vardı: Birisi, sizin de mezun olduğunuz okul olan Galatasaray Lisesi. Diğerleri, İstanbul Erkek Lisesi ve Kadıköy Anadolu Lisesi. Annem ve babamın tercihleri doğrultusunda, İngilizce eğitim olması nedeniyle Kadıköy Anadolu Lisesi’ne girdim ve 1 yıl hazırlık okudum. O zamanlar Türkiye’de zor yıllardı. Yanılmıyorsam 79-80 akademik yılıydı. Çok iyi bir yıl değildi ve ben yatılıydım. Okula karşı biraz antipatim oluştu. O sırada İngiliz Lisesi iflas etmişti. Devlet İngiliz Lisesi’ni devralıp Nişantaşı Anadolu Lisesi yapınca, ben de oraya geçtim ve liseyi orada bitirdim. 

Üniversite seçimim de çok bilinçli olmadı maalesef. O zamanlar Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği en yüksek puanla alan yerdi. Ben de, elektronik mühendisi olmak gibi büyük bir arzu duymamakla beraber, puanı en yüksek diye onu yazdım ve o bölüme girdim. Benim Boğaziçi serüvenim öyle başladı. Türkiye’nin eğitim sisteminin farklılığından da kaynaklanan bir şeyin sonucunda, mühendis olma yolunda eğitim görmeye başladım. İkinci sınıfa gelindiği zaman Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü, fizik derslerinde iyi olan öğrencilere “Çift anabilim dalına gelin, fizikten de mezun olun” diye bir teklifle geldi. “Peki, onu da yapalım” diyerek ona da giriştik. 1-2 yıl içinde mühendisliği ve fiziği sevmediğime karar verdim, ama ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Şu andaki gençlik kadar bilinçli değildim. O zaman zaten çok bilgi de yoktu, internet de yoktu. Dördüncü sınıfa geldiğimde, mühendislik öğrencisi olarak iki tane sosyal bilim dersi almamız gerekiyordu; derece almak için bu dersleri alma zorunluluğumuz vardı. Ekonomi Bölümü’nde ekonomi hocası Murat Sertel vardı. Onun Matematiksel İktisat I ve Matematiksel İktisat II derslerine kaydoldum. Bir iki hafta geçtikten sonra hoca beni çağırdı ve “Benim master (yüksek lisans) seviyesinde Mikroekonomi dersim var, sen onu da al” dedi. Onu almam biraz zor oldu, çünkü zaten hem fizik hem elektrikten mezun olmaya çalışıyorum, çok ders alıyordum. Murat Bey ısrar edince, bölüm başkanı kabul etmek zorunda kaldı, böylece yüksek lisansdersine de yazıldım. Benim ekonomiye geçişim Murat Hoca sayesinde oldu.

Ruşen Çakır: Efsânevî bir hocadır. 

Bilge Yılmaz: Çok iyi bir araştırmacı, iyi bir ekonomistti. Allah rahmet eylesin. Sonuçta benim ekonomiye geçişim böyle tesadüfler sonucu oldu. İlk sınavlardan sonra beni evine çağırdı, orada bana ne yapacağımı sordu. “Bilmiyorum hocam, fizik de okuyorum elektrik de. Fizikte doktora mı yapsam? Ama onu da çok sevmiyorum” dedim. Fizikçiler alınmasın ama, o da bana “19. yüzyılda fizikçi olmak enteresandı belki; ama şimdi fizik yapmak o kadar ilginç değil. Sen ekonomi doktorası yap” dedi. Bir şekilde beni iknâ etti. Kendimi bir anda ekonomist olma yolunda buldum. 

Okuldan mezun olduktan sonra hocayla bir yıl geçirdim. İsmini söylemeyeyim, reklam olmasın, bir televizyon fabrikasında Araştırma-Geliştirme mühendisi olarak çalışmaya başladım, hafta sonları da hocayla araştırma yapıyorduk. Ertesi yıl da, hocanın tavsiyeleri doğrultusunda Amerika’daki okullara başvurdum. Hoca en başından beri bana “Princeton Üniversitesi’ne gideceksin” diyordu. Şimdi hatırlayamayacağım, beş veya altı okula başvurduk, Princeton da onlardan biriydi. Kabuller, burslar geldikten sonra hocanın da tavsiyesiyle Princeton’a gitmeye karar verdim. Benim ekonomist olmam biraz tesadüflere bağlı. Ondan sonra da Princeton Üniversitesi’nde doktoraya başladım. Orada beş yıl doktora yaptım. Bu Türkiye’de biraz yanlış anlaşılıyor, “Master yapmadan doktora nasıl yapılıyor?” deniyor. Amerika’da akademisyen yetiştiren ve son derecesi doktora olan programlar, lisanstan öğrenci alırlar. İki yılın sonunda sınavlarınızı geçerseniz, master’ınız olur, devam ederseniz doktorayı da alabilirsiniz. Ben o şekilde başladım. Başta Matematiksel İktisat’la başladım. Zaten kuvvetli olduğum yön de o. Murat Sertel Hoca da zaten Matematiksel İktisat, Oyun Teorisi yönünde öğrenci yetiştiren bir hocaydı.

Dördüncü sınıfa geldiğim zaman, şimdi kim olduğunu hatırlayamıyorum, birisi, “Bilge, senin yaptığın çalışmaların finans uygulamaları var, biliyor musun?” dedi. “Bilmiyorum” dedim. O şekilde, finansı olan uygulamalara bakayım derken, önüme bir makale geldi, baktım, benim yaptığım şeylere çok benziyor ama yanlış yapılmış. “Hemen buna ilgi göstereyim” dedim. Meğer o makale de çok önemli bir makaleymiş, sonradan öğrendim. O zaman sene 1996-97, makale de 1980’lerde yazılmış. Oradan çalışma yapmaya başladım ve bir anda kendimi finans bölümlerinin ilgi odağında buldum. Teklifler gelmeye başladı. Wharton School’da Finans bölümünde çalışmaya başladım. İlk hocalığım orada 1997-98 yılında oldu. O şekilde bir finans akademisyeni oldum. Önce yardımcı doçent, sonra finansal iktisat profesörü oldum. 

Kariyerimin ortalarında, Kaliforniya’daki Stanford Üniversitesi’nden bir transfer teklifi aldım. Wharton, Stanford ve Chicagoüniversiteleri finansta dünyanın en iyi üç bölümü olarak bilinir. Sorarsanız, “Biz dünyada bir numarayız” derler, ama diğer bölümler de iyidir. Stanford Üniversitesi’nden gelen teklifi değerlendirdim ve oraya transfer oldum. Gerçi Stanford çok iyi okul, hiç şikâyet etmemem gerekir, bana da kötü bir şey yapmadılar. Ama ailevî nedenlerden ötürü batı sahilinde mutlu olmadık. Eşim oraya taşınmak istemedi. Benim orada mutlu olmadığımı duyunca, Wharton karşı teklif yaptı. Manevî olarak iki yıl, fizîkî olarak bir yıl Stanford’daydım. Çünkü orta ve üst seviyedeki tekliflerin yazılması 6-7 ay kadar sürüyor. Tavsiye mektupları alınıyor, “Bu insanı nasıl bilirsiniz?” diye diğer insanlara soruluyor; bu bir zaman alıyor. Ben onlara “evet” dedikten bir yıl sonra gittim, tam bir yıl sonra da istifâ edip Wharton School’a geri döndüm. Bu dönüşüm, bölümdeki arkadaşlarla hâlâ bir espri konusudur. “Pazarlık yapıp maaşını yükseltmek için ta Kaliforniya’ya gidip geldin” derler. Sonuçta döndüm.

Ruşen Çakır: Buraya Wharton School’dan geldiniz. Anladığım kadarıyla sadece bir kürsü başkanlığı değil, aynı zamanda özel sektörde şirketlerle, finans işleriyle uğraşıyorsunuz. 

Bilge Yılmaz: Onu da anlatayım: Yeni şeyler öğrenme merakım çok fazla. Finans bölümünde hoca olduğum zaman, finans dersi almamıştım. Bu, bizim bölümün cesaretini de gösteriyor. Geldikten sonra kendi kendime öğrendim. Aynı şekilde hep yeni şeyler öğrenmeye çalışıyorum, merak ediyorum. Teorik bir matematiksel iktisatçı olarak başladığım kariyerimde, Wharton School’da uygulamalarla en fazla ilgilenen profesör oldum. Bu, uzun bir yolculuktu. Wharton’a döndükten sonra kariyerimde ciddi bir değişiklik yapmaya karar verdim. Bizim okul akademik olarak finans alanında dünyada en iyi bilinen okul; ama esasında biz, uygulamalarla ve mezunlarımızın endüstrideki kuvvetiyle biliniyoruz. Ondan yararlanmaya karar verdim. Okulun çok kuvvetli bir temel finans eğitimi var. Dünyanın en eski işletme fakültesi. Zaten finans okulu olarak kurulmuş, ilk ismi o. Fakat endüstri hızla ilerliyor. Ben 13 yıl önce Stanford’dan döndüğüm zaman, o zamanki dekanla da konuştum. O sırada benim büyüğüm olan Bülent Gültekin de bölümdeydi, hâlâ da öyle. Onun da ilgilendiği Alternatif Yatırımlaralanıüzerinde çalışmaya karar verdim ve o alanı devraldım. Aslında kurdum. Okulun bu konuda bir ya da iki dersi vardı. Dekanlığa gidip, “Böyle bir şey yapmak istiyorum, okulun Alternatif Yatırımlar Programı’nı kuracağım” dedim. O dönemde hiçbir okul o konuda çok kuvvetli değildi, ama endüstri oraya doğru gidiyordu; heyecanlı olaylar orada oluyordu. Onu kurmaya karar verdim. 12 ders kurdum. Bütün programı geliştirdim. Şu an Wharton School’da finans en önemli dal ve öğrencilerin en fazla seçtiği alan. Oradaki öğrencilerin yarısından çoğu da, benim kurduğum Alternatif Yatırımlar’da uzmanlaşıyor. Onu kurmaya karar verdim, yıllarca sürdü. Girişimcilik sermayesi, özel sermaye, serbest fonlar, şirketlerin yeniden düzenlenmesi, sorunlu kredilere yatırımlar, altyapı yatırımları, enerji yatırımları, hissedar hakları gibi konularda dersler geliştirdim. 

Bu sırada da bizim okulda çalışan bir yardımcı doçentin mentorluğunu yapıyordum. Akademisyenliği sevmedi ve “Ben, para kazanacağım, bir fon kuracağım” dedi ve fon kurdu. “Bana çok yardım ediyorsun, benim şirketteki ortaklarımdan daha çok yardım ediyorsun. Ben sana çok ucuza şirketin bir kısmını satayım, gel benim ortağım ol. Dışarıdan abilik yapmakla kalma, en azından senin de böyle bir kazancın olsun. Hem bana daha yararlı olur” deyince, onun teklifini kabul edip fon yönetmeye başladım. İki yıl kadar onu yaptım. O sırada okulda geliştirdiğim platformla da çok uyumluydu. Dünyada on beş değişik ülkede hisse senedi alıp satıyorduk. Bu tür senetleri satmada algoritmalar geliştiriyorduk. Kendi doktora öğrencilerimi de işe aldım. O şirketi uzun süre yürüttük. Ama iki sene sonra çok yoruldum ve para kazanma konusunda çok büyük motivasyonum olmayınca, hissemi devredip başka şeyler yapayım dedim. Hissemi devrettim. Şirket daha sonra J.P. Morgan tarafından satın alındı. Yani artık o şirket de yok. 

Bana sürekli danışmanlık teklifi geliyordu. Amerikan Merkez Bankası’na danışmanlık yapıyordum, ama onlar nispeten küçük işler. Danışmanlık şirketleri, saat ücreti üzerinden teklif getiriyorlardı. Yine bir deli cesaretiyle, “Kendi şirketimi kendim kurayım” diyerek, bir danışmanlık şirketi kurdum. Onu da kuralı dört yıl oldu, hâlen devam ediyor. Finans üzerine çeşitli konularda danışmanlık hizmeti veriyoruz. Hem akademiyi, hem şirketi birlikte götürüyorum. Orada da paradan ziyâde, işin kalitesine önem veriyorum. Dünyaca bilinen çok ünlü finans danışmanlık şirketleri var. Benim amacım onları yenme boyutunda. Onu da büyük ölçüde başarıyorum. Ama mesela internete girerseniz şirketin adını bulamazsınız. Çünkü internet sayfamız bile yok. Ama müşteriler bizi tanıyorlar, biliyorlar. Çok sayıda hizmet veriyoruz. 

Ruşen Çakır: Peki bütün bunlar varken ne işiniz var burada?

Bilge Yılmaz: Güzel bir soru.

Ruşen Çakır: Sonuçta oradan sizi atmış değiller. Hem okul, hem iş derken bayağı geniş bir imkân varken, birdenbire Türkiye’de çok da kritik bir zamanda siyâset kazanına geldiniz. 

Bilge Yılmaz: Belki de hayatımın standart hikâyesi bu ve bu da çok planlı bir şekilde yapılmadı. Hattâ ben son birkaç yılda, okula gittikçe daha fazla yatırım yaptım. Alternatif Yatırımlar Programı’nın kurucusu ve direktörüyüm. Ama aynı zamanda orada Özel Sermaye Kürsüsü’nün de başındayım. Wharton School’da üst kademe yöneticilik çok önemli bir şey. Okul oradan büyük bir kaynak kazanıyor. Orada da çok önemli görevlerim var ve gittikçe de büyüyor. Aslında Türkiye’ye gelişim de çok önceden planlanmış bir şey değildi. Ama böyle gerekti. Bazı şeyler geldiği zaman elinizi taşın altına sokmanız gerekiyor. Biz bir iki yıldır arkadaşlarla Türkiye’yi takip ediyoruz, gidiyoruz, geliyoruz. Dünyanın dört bir yanında, sadece Amerika’da değil, Türkiye’de de yakın görüştüğüm çok değerli ekonomistler var. Onlarla hep “Türkiye iyiye gitmiyor, ne yapmak lâzım? Kendi aramızda bir çalışma grubu mu kursak? Bir şeyler söyleyelim, belki bizi dinlerler. Doğruları söyleyelim” diye konuşuyoruz; ama hiçbirimiz, politik motivasyonu olan, belli bir politik makam talebi olan insanlar değiliz. Genelde, biz konuşup, tartışıyoruz; ama hiçbirimiz politikaya girme kararlılığı göstermiyoruz ya da göstermiyorduk. 

Bu, benim için Nisan’da değişmeye başladı. Pandemi sırasında evlere tıkıldık; bayağı sıkıldık, evden ders anlatıyorduk. Ben 2021 Şubat ve Mart aylarında aşı olunca, Türkiye’ye gelmeyi düşündüm. Ben çift aşılıyım, o zamanlar da aşılar çok etkiliydi, bu zamanki gibi hastalıklara karşı zaafları yoktu. Büyük oğlumu da yanıma aldım ve Türkiye’ye geldik. O da Covid nedeniyle üniversiteden bir yıl izin almıştı. Biraz Türkiye’yi gezdik, onun da görmediği yerler vardı. Aile ziyaretlerinde bulunduk. Türkiye’nin durumunun gittikçe kötüye gittiğini biliyordum, ama gelip görmenin ayrı bir etkisi oldu. Özellikle İç Anadolu’da. Bir araba kiraladık ve Türkiye’yi gezdik. Halkın çektiği zorlukları görünce, “Ben bu işe müdâhil olayım, bir şey yapayım” dedim. Arkadaşlarla konuştum, “Bu çalışma grubumuzu resmî hâle getirelim, büyütelim” dedim. Bu, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli ekonomistlerden kurulmuş bir grup. Sadece akademisyenler değil. Ama sadece akademisyen yönünden bakarsanız, dünyada en iyi bilinen beş ekonomi, üç tane de finans bölümü vardır. Bunlar, tartışmasız herkesin kabul ettiği iyi bölümlerdir. Orada terfi etmiş, kalıcı kadroya geçmiş Türklerin yarısına yakınını böyle bir çalışma grubuna girmesi için iknâ ettim. Aynı şekilde, endüstride çalışan, Türkiye’de akademide çalışan arkadaşlar da var. Böyle bir grup kurup yardım edelim diye başladım.

Biz bir teknokrat grubuz, politikacı değiliz. “Türkiye’nin bir değişime ihtiyacı var, doğru kararlar vermesi lâzım. Muhalefet partilerine gidelim, teklifimizi sunalım” dedim. Muhalefet partilerine gittim, sadece Millet İttifakı’nın iki öğesine değil, benimle konuşmak isteyen insanlara ulaştım. Benim onlara ilk söylediğim şey şuydu: “Benim, Türkiye’nin tarihinde görmediği derecede kuvvetli, geniş bir takımım var. Birlikte çalıştığım arkadaşlarım var. Bu benim takımım değil, ben liderleri de değilim. Ben, bu işin itici gücüyüm. Yardım etmek istiyoruz. Bizim bir talebimiz yok; ama siz göreve gelirseniz, ‘Şu şu konularda zaaflarımız var’ derseniz, biz gelip o konularda size yardım ederiz.” Bütün partilerle konuşmalar o şekilde başladı. Bunların arasında benimle irtibata geçmek isteyen insanlar da varmış. Hattâ Meral Akşener de ismimi başka bir yerden almış. O bana ulaşmak istiyormuş, ben de ona ulaşmaya çalışıyordum. Öyle tuhaf bir şey de oldu. Meral Hanım’la ilk konuştuğumuz zaman, bu görüşmeyi ben mi talep ettim, o mu talep etti, çok belli değildi. Sonuçta iki tarafın da talep ettiği bir görüşmeymiş. 

O konuşmalardan sonra arkadaşlarla tekrar gözlemlerimi değerlendirmeye başladım. İnsanları da tanıdım. O noktada, Türkiye’nin seçimle bir değişim yoluna girdikten sonra bizi göreve çağırmasının dışında, bizim bu değişim konusunda daha önceden yardımcı olmamız gerektiği kanaati oluştu bende. O zaman soru da, “Nasıl yardım edeceksiniz?” oldu. Burada çok neden var, ama ikiye ayırmak doğrusu: Birincisi, seçimin kazanılması için, geçmişte AK Parti ve MHP’ye oy veren vatandaşlarımızın bir değişiklik yapılması gerektiğine iknâ edilmeleri lâzım. Bu konuda Meral Hanım’ın çok ayrı bir yerde olduğunu fark ettim. Yani, gerçekten insanları iknâ edebileceğini gördüm. Birçok kişi iknâ edebilir, ama özellikle Meral Hanım’ın bu konuda iyi bir noktada olduğunu gördüm. Yardım edilirse, Meral Hanım’a yapılan yardımın çok etkili olacağını fark ettim. Bunun dışında ve daha önemlisi, Meral Hanım’la zaman geçirdikçe, onun son derece iyi bir lider olduğunu da gördüm. Dürüst bir insan. Birlikte çalışılması kolay ve liyâkate önem veriyor. Şu anda Türkiye’nin en büyük problemlerinden birisi liyâkate önem verilmemesi; iş bilen insanlara görevin teslim edilmemesi. Meral Hanım o konularda gerçekten çok özel bir insan. Onları görünce, kafamda bir plan oluşmaya başladı: “Meral Hanım’a yardım edeyim, böyle bir teklifte bulunayım ya da bana böyle bir görev verirse onu kabul edeyim” diye bir düşüncem oluştu. 

Tabii bunu arkadaşlarla da paylaştım, çünkü onlarla yola çıktık. “Ben şu partiyle çalışıyorum, dizilin arkama” demek olmaz. Onlarla da konuştum, gördüklerimi, gözlemlerimi onlarla paylaştım ve insanlar yavaş yavaş iknâ olmaya başladılar. Temmuz ayında, Meral Hanım’a yardım edeceğime dâir bir söz verdim. Ekim ayında da Meral Hanım’ın danışmanı olduğum resmen açıklandı. Bu arada, bunları önceden planlamadığım için okuluma da verdiğim sözler var. Eğer akademide ders vermeyecekseniz, bir yıl önceden haber vermeniz lâzım. Aslında bu akademik yılda derslerim devam ediyordu. Ders yüküm güz sömestrindeydi, onları bitirmeye çalışıyordum, ama arada da tatillerde buraya geldim. Ekim’de buraya geldiğimde resmen açıklandı. Tekrar geri döndüm, sömestri bitirdim. Sömestri bitirir bitirmez buraya geri geldim. Geldikten birkaç gün sonra da, yaklaşık 9 gün önce Meral Hanım Ekonomi Politikaları Başkanlığı görevini almamı istedi, kabul ettim. Bu şekilde oldu.

Ruşen Çakır: Siyâsete tekrar döneriz, ama öncelikle ekonominin üzerinden geçelim. Siz ilk geldiğiniz zaman, Türkiye bir süredir devam eden bir ekonomik kriz içerisindeydi. Sonra, ekonomik krizin içinde “kur krizi” diye tâbir ettiğimiz başka bir kriz çıktı. En son da, yanlış hatırlamıyorsam 20 Aralık’ta, çıkarttıkları kuru bir müdâhaleyle indirdiler ve bununla beraber yeni Ekonomi Bakanı, gözleri ışıl ışıl, Türkiye’nin önünün açıldığını beyan etti.Önce oradan başlayalım: Kur Korumalı Mevdûat Hesabı… Bu konu üzerine çok kişi çok şey söyledi, ama akla şu geliyor: Böyle bir yöntem varsa neden daha önce uygulanmadı? Siz doğrudan bu olayın içerisinden birisi olarak, bu uygulamayı ilk duyduğunuzda, doların 18’den 11’e düştüğü gece ve sonrasında iktidarın zafer havasını gördüğünüzde, ne hissettiniz, ne düşündünüz? 

Bilge Yılmaz: Yapılması gerekenler çok netti. Bu, yapılması gereken şey değildi. Yanlış bir şey oldu. İlk aklıma gelen, “Eyvah, bu felâketle sonuçlanabilir. Türkiye’ye nasıl böyle bir kötülük yaparlar?” oldu. Son birkaç haftada yaşanan olayları bir bütün hâlinde de görmek lâzım. “Biz yeni bir modele geçiyoruz, fâizi artırmayacağız, tam tersi, düşüreceğiz” denildi. Vatandaş da yatırımlarını ve birikimlerini enflasyona karşı korumak istiyor. Eğer Türk Lirası’nda fâizler düşükse, enflasyon beklentisi fâizin çok üstündeyse, kendini korumak için dolara kaçıyor. Sadece dolar değil, gayrimenkul alan da var, araba alan da var. Ama para birimi olarak dolara, euro’ya kaçıyorlar. Tabii dolara olan talep artınca, doların değeri artıyor. Cumhurbaşkanımız da çıkıp sürekli fâizi düşüreceğini söylüyor. İnsanlar, doların değerinin giderek arttığını görünce, “İleride daha da artacak, daha çok artmadan alayım” düşüncesiyle almaya başladılar. Bu da doları artırdı. Bir anlamda, insanlar buna yönlendirildi. Ânîden verilen bu karar, “Fâizi düşüreceğiz”söyleminin tam tersi. Çünkü esâsen bu bir fâiz artırımı. Bizim Merkez Bankası’nın politika fâizi yüzde 14. Bankalar da yüzde 14 verecekler; ama eğer kur artarsa, daha fazla fâiz ödenecek. Onu da Hazine ödeyecek. Netice îtibâriyle, bu çok ânî bir fâiz artırımı ve standart bir fâiz artırımı da değil, sağlıksız ve tehlikeli; onu da biraz sonra anlatırım. 

Burada ilk gözlemimiz şu: Ülkeler, mâlî politikalarını, para politikalarını güvenilir, şeffaf ve öngörülür yapmak zorunda. Devletin amacı vatandaşını yanlış yönlendirip kayba uğratmak değil. Zaten o çok güvensiz bir ortam yaratır. İnsanlar tasarruf etmezler, yatırım yapmazlar. Bu iyi bir şey değil. Burada vatandaşa yapılan şey, “Biz fâiz artırmayacağız” deyip, bir gece ânîden çok yüksek bir fâiz artırımına gitmeleri. Bir yıl sonra enflasyonun ne olacağını tahmin edebiliriz, herkesin farklı tahmini olabilir. Dolar ne olacak yine tahmin edebiliriz. Diyelim ki dolar yüzde 50 arttı. O zaman bizim şu an verdiğimiz fâiz yüzde 50. Yani yüzde14’ten yüzde 50’ye fâiz arttı. Tabii bu bir beklenti. Ben de ne olacağını bilmiyorum. Ama kesinlikle bir fâiz artırımı. Bu, içeriden bilgi almayan, dürüst, sâde vatandaşlar için, özellikle küçük yatırımcılar için çok zararlı. Zaten Bakan Bey’in kendisi de para kaybedenlerin çoğunun küçük yatırımcı olduğunu söyledi. Bu, bir devletin vatandaşına yapmaması gereken bir şey. Bir kere bu yanlış. Burada çok yanlış var; ama beni özellikle çok rahatsız edenlerden başlamak istedim. İkinci yanlış: Bu işin bir tarafında Hazine var. Diyelim dolar yüzde 50 arttıysa, yüzde 14’ünü ticârî veya kamu bankaları verecek, geri kalan yüzde 36 Hazine’den gelecek. Bu ne demek? İleride toplanacak vergilerden bu mevdûat sâhiplerine para aktarılacak. 

Türkiye’de mevdûatların kimin elinde olduğuna bakıyorsunuz, yüz küsur milyon mevdûat var. Bir milyonun üzerinde, yaklaşık üç yüz bin mevdûat hesabı var. Bunların bazıları tüzel kişilikler, ama sonuçta bakarsanız, çok detaya girmeden, Türkiye’deki mevdûatın yüzde 60’ını, birkaç yüz bin aile elinde tutuyor. Sonuçta, Türkiye’deki gelecek nesiller borçlandırılarak ya da Hazine borçlandırılarak, bu mevdûat sâhiplerine böyle bir aktarım yapılacak. Yani fakirden alınıp zengine verilecek. Bu çok sakıncalı. Özellikle Türkiye gibi gelir ve servet dağılımı bozuk bir ülkede, servet dağılımı daha çok bozulacak. Bu yanlış, hoş bir şey de değil. Bu, piyasada normal şartlarda oluşan bir fâiz değil. Bankalar bunu kendileri ödemeyecek, Hazine ödeyecek. 

Bunun dışında, insanlar paralarının değerini korumak istiyorlar. Eğer vatandaşı gelecekteki belirsizliklere karşı korumak istiyorsanız, yapılması gereken, enflasyona karşı korumalı mevdûat açmak, ama onu da yapamıyorlar. Çünkü vatandaşın, TÜİK’in açıkladığı enflasyona güvenleri de yok. Şöyle bir şey de olabilir: Dolar artmayabilir ama enflasyon artar. Buna yatırım yapan vatandaş yine muzdarip olur. Program o anlamda da başarısız olabilir. Ama daha büyük başarısızlık şu olacak: Hazine borçlanma fâizleri artacak — ki artıyor. Onu sormadığınız için oralara girmiyorum. Ama hükümet bu politika fâizini düşürürken, Hazine’nin borçlanma fâizi artıyor. Bu işler başladığı zaman 16-17’lerdeydi. 5-10 yıllık borçlanma fâizlerinden bahsediyorum. Bu olaylarla 25’i buldu. Yani Hazine borçlanacak, Hazine’nin ödediği fâiz artacak. Bu sırada dolar artarsa Hazine’nin borcu da artacak. Piyasaya bir sürü Türk Lirası sürülecek, bu enflasyonist bir baskı yaratacak ve dolar daha fazla artacak… Öyle bir sarmala girme ihtimâli çok yüksek. O anlamda da iyi tasarımlanmış bir program değil.

Ruşen Çakır: Burada şunu merak ediyorum: Ekonomik krizin şu ya da bu şekilde neden olduğunu bir kenara bırakalım, Türkiye gibi büyük bir ülkeyi yöneten insanlar, neden krizi çözmek adına birtakım daha da derinleştirici adımlar atıyorlar? Biliyorsunuzdur, bir ara Gırgır dergisinde Zihni Sinir Proceleri vardı. Bir karikatür karakteri. Tıpkı oradaki gibi, burada da, büyük yaratıcılıkmış gibi yapıp, daha da derinleştiriyorlar. Niye böyle bir şey yapıyorlar? Buradaki sorun tamamen perspektifle ilgili bir şey mi?

Bilge Yılmaz: Ben bu insanlarla oturup konuşmadım. O yüzden akıllarından ne geçtiğini kesinlikle anlamam mümkün değil. Psikolog da değilim, yaptıkları davranışların analizini de yapamam. Ama politik anlamda, fâizin kötü olduğunu ve düşürülmesi gerektiğini söyleyip, olaylar kötüye gidince panik hâline öyle bir çözüm bulunmuş. Bu çözümde de belki “Fâizi artırmadık diyebiliriz” şeklinde düşündüler, bilemiyorum. Onun için bilmediğim konularda çok da fazla spekülasyon yapmak istemiyorum. Ama kesinlikle doğru tasarımlanmamış, bir sonraki adımlarının iyi düşünülmediği bir program bu. Bu, sadece son verilen karara özel bir şey değil. Esâsen bir bütüne bakmak lâzım. Arka arkaya birçok hata yapıldı. Bu hataları niye yaptıklarını bilemiyorum. Ama kesinlikle liyâkat problemi olduğu ortada. Yapılan argümanlar ortada. Verilen kararları destekleyen kısa makaleler de yazıldı, onları da gördüm. Onlar da insanın canını acıtan şeyler. Gerçekten liyâkatten yoksun.

Ruşen Çakır: Türkiye’de, Kemal Derviş döneminde, ekonominin yeniden yapılandırılması, yapısal düzenlemeler konuşuluyordu. Şimdiki Türkiye ekonomisinin önündeki mesele, böyle yapısal bir mesele mi ve çözülebilir mi?

Bilge Yılmaz: Yapısal problemler var. Ama Türkiye’nin bütün problemleri o yapısal problemler değil. İlk önce, “Çözülebilir mi?” sorusunu cevaplayayım: Çözülebilir. Türkiye’nin çözülemeyecek hiçbir problemi yok. Problemlerin çözümü zor mu? Bazıları gerçekten zor. Benim bu işe soyunmamın sebebi de o. Yapılabileceğini düşündüğüm için buradayım. Bizim de katkımız olursa bunların çok daha iyi yapılabileceğini gördüğüm için buradayım. Zaten yapamayacağım işe soyunmam; o akıllıca bir hareket olmaz. Ruşen Bey, mesleğim îtibâriyle insanları buldum mu hemen konuşup, anlatırım. Çünkü 25 yıldır bu işi yapıyoruz, sürekli insanlara ders anlatıyoruz. Onun için siz beni durdurun, çok fazla konuşmayayım. 

Türkiye’nin kısa vâdede çözülmesi gereken ve hızla çözülebilecek problemleri var. Ama iki alanda çok çabuk çözümler getirmek mümkün ve zaten şart: Bunlardan biri para politikaları, diğeri de mâlî politikalar. Para politikalarının çözümleri çok zor değil. Türkiye’nin, bunu çözebilecek büyük bir birikimi var. İnsânî kaynakları var. Merkez Bankası, öngörülürlüğünü ve güvenilirliğini kaybetti. Saygınlığını da kaybetti. Bunun bir kısmı, bağımsız olmamasından, bir kısmı da liyâkate önem vermemelerinden kaynaklanıyor. Merkez Bankası’nın esas amaçları ve esas kullandığı araçlar var. Merkez Bankası, enflasyonu ve fiyat istikrarını sağlamakla yükümlü. Tek yükümlülüğü bunlar değil, ama önemli yükümlülükleri bunlar. Onu bıraktılar. Ellerinde olan araçlarla, kontrol edemeyecekleri şeyleri kontrol etmeye ve düzeltmeye çalışıyorlar. Bu da tamamen büyük bir güven bunalımına yol açıyor. Zaten piyasanın güveni yok, bir de yapamayacakları şeylere soyununca, hiç olmaz. Bu arada, Merkez Bankası’nın aslî görevi olan para politikaları, başkaları tarafından yapılıyor. Bir kısmını BDDK yapıyor, bir kısmını kamu bankaları yapıyor; kur satıyorlar, kuru kontrol etmeye çalışıyorlar. Bunlar inanılmaz derecede yanlış şeyler, onların yarattığı kötü sonuçlar da ortada. Şu aşamada vatandaş Merkez Bankası’na güvenmiyor. Merkez Bankası müdâhaleleri sonuç vermiyor, Merkez Bankası’nın politikaları öngörülemiyor ve güvenilmiyor. İlk önce onları düzeltmek lâzım. O nispeten kolay. Yeni bir iktidar ve ekonomi kadrosu geldiği zaman, çok başarılı ve saygın bir grubu Merkez Bankası’na getirip gerekli düzenlemelerle ve kanunlarla güvence verip düzeltilebilir. Zaten güvence altında, ama daha kuvvetlendirmek de mümkün. İsterseniz anayasaya bile koyabilirsiniz. Onları yaptıktan sonra o para politikaları çok kolay bir şekilde hallolur. Dünyada kabul görmüş, bilimsel, herkesin kabul ettiği, çok standart… Türkiye’nin öyle çok büyük maceraya atılmasına gerek yok. Aynı zamanda da mâlî politikaları düzeltmek lâzım. Oradaki düzenlemelerin sonucu uzun sürecek. Düzenlemeleri yapmak kolay ve hızlı yapılabilir. Ama yapılan borçlar ve yanlış stratejilerle biriktirilen borçların ödenmesi on yıllar sürecek. Orada bir mâlî disiplinsizlik var ve şeffaflık yok. Türkiye’nin, gelecek neslin üzerine konmuş birçok yükümlülüğü var; ama onların tam ne olduğunu kimse bilemiyor. Bunu abartarak söylemiyorum, gerçekten bilinmiyor. Çünkü Türkiye’nin şehir hastanelerine, havaalanlarına, köprülerine yaptığı taahhütlerin detaylarını bilmiyoruz. Onlar ortada açıkça söylenmiyor. Onların tespit edilip yeniden düzenlenmesi, yanlışlar varsa –ki var– düzeltilmesi lâzım. 

Türkiye’nin bir borçlandırma stratejisine de ihtiyacı var. Türkiye de 2018’den beri hata üstüne hata yapıyor. Daha önce de hatalar yaptı ama 2018’den sonraki hatalar, arka arkaya gelmeye başladı. Türkiye uzun yıllar boyunca, özellikle içeride dövize ve altına dayalı, endeksli borçlarını çok azalttı. 2018’den sonra yeni bir şey bulunmuş gibi, “Türk Lirası’nda yüzde 15-16 fâiz vermeyelim, gidelim dolara ve altına endeksli borçlanalım” dediler ve sonra doların, altının değerini patlattılar. Eğer politikalarınızla altının ve doların değerini artıracaksanız, baştan, keşke altın ve dolar borçlanmasaydınız. Türkiye’nin orada inanılmaz derece bir borç birikimi oldu. O paralar da alınıp vatandaşa harcanmadı. Doların inanılmaz derecede değerlenmesi sonucunda, orada alınan küçük bir borç, çok büyük bir hâle geldi. Onların yeniden planlanması ve bir stratejiye bağlanması lâzım. Türkiye’nin ya stratejisi yok, ya da az borçlanıp çok borç biriktirmek üzerine kurulmuş bir stratejisi var. 

Ruşen Çakır: Bir ara CHP’nin sözcülerinden Selin Sayek Böke “kamulaştırma”gibi bir çıkış yaptı. “Kirli borç”diye bir kavram var. İktidarın değişmesi sonrasında, bu devralınan borçları ve yükümlülükleri yeni iktidar, “Devlette süreklilik esastır” deyip olduğu gibi sürdürmek zorunda mı? Yoksa uluslararası finans olaylarında olduğu gibi, yeni yönetim bunların bazılarını sorgulayıp, bunların bazılarından kurtulabilir mi? Böyle seçenekler masada olabilir mi?

Bilge Yılmaz: Devlette süreklilik şart, esas. Ama devletin, yanlış yapılan şeyleri devam ettirmesini gerektirmiyor. Halkın tüm haklarının korunması lâzım. Orada kanunî olarak Türkiye’nin yükümlülükleri var, bazı kontratlara imza atılmış. Ama atılan imzalar kanunî olarak bir düzen içinde atılmadıysa, bazı şeylerin değişebilmesi mümkün. 

CHP’nin politikalarını burada anlatmak istemiyorum, onların anlatması lâzım. Orada hemfikir olmadığımız yerler var. Bu biraz da teknik bir konu. Ama insanların canını sıkmadan bir-iki cümleyle kısaca özetlersem: Türkiye Cumhuriyeti kanunî haklarını savunacaktır. Vatandaş için en iyisi neyse onlar yapılacaktır. Onların yapılması da şu anki bazı yükümlülüklerin yeniden düzenlenmesini gerektirecek. Bu, sadece bir finans problemi de değil, aynı zamanda uluslararası hukuk problemi. Türkiye, hakları saklı olmak üzere bu problemleri halledebilir. Şu an öyle bir konuya girip yarım saat ders vermeyeyim, ama o konu biraz hassas ve detaylı bir konu. Türkiye’de hukukçular, finansçılar ve ekonomistlerin bir arada oturup birlikte çalışıp çözmeleri lâlîzım.

Ruşen Çakır: Buna bağlı gibi olan bir başka husus da, yolsuzluk meselesi. Siz, işiniz gereği okul zamanında da bu konuya bayağı hâkimsinizdir. Yolsuzluk tüm dünyada geçerli. Bunu ölçen kurumlar var. Arada sırada uluslararası medyanın ortak yayınladığı birtakım önemli belgeler var. Türkiye’nin ekonomide çok ciddi bir yolsuzluk sorunu olduğunu düşünüyor musunuz? Ekonominin düzeltilmesinde bu ne derece ön sırada yer tutuyor? Liyâkat meselesinin altını çok çizdiniz. Bunun içerisine liyâkat yoksa, bir şekilde kayırmacılık giriyor diye düşünüyoruz. Buna bir de yolsuzluk ekleniyor mu? Türkiye’nin bu anlamdaki sicili nasıl? 

Bilge Yılmaz: Maalesef Türkiye’nin son yıllarda bu konudaki sicili çok iyi değil. Ben şu an politik bir görev sahibiyim, ama aslen politikacı değilim. Zaten herhangi bir parti lideri de değilim. Bunların bir kısmı siyâsî kararlar. Yani benim kararlarım olmayacak. Ama bir ekonomist olarak Türkiye’de yolsuzluk ve liyâkatsizliğin yarattığı çok büyük bir tahrîbat olduğu doğru. Bu sadece yanlış kararlar verilmesi veya bazı hak etmeyen insanların para alması da değil. Bunlar tabii ki çok kötü şeyler, bunları küçümsemiyorum. Ama bunun yarattığı bir güvensizlik ortamı var. Kaynakların yanlış aktarımı var. Bunlar, insanların ekonomiye güvenmedikleri için tasarruf edip Türkiye’ye yatırım yapmamasına da yol açıyor. Bunların hepsinin düzeltilmesi lâzım. Ama bunun bir kısmı siyâsî bir sorundur. Ben, Bilge Yılmaz olarak, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak da kendi görüşümü söyleyebilirim: Şahsen rövanş alınmasına karşıyım, ama kanunlar işletilmeli. Türkiye’de kanunsuz işler yapıldıysa, bağımsız yargı yeniden getirildiği zaman ve hukukun üstünlüğü tesis edildikten sonra, yargı ne gerekiyorsa onu yapar. Bu siyâsîlerin vereceği bir karar değil. Siyâsîlerin yapması gereken, hukukun üstünlüğünü tesis etmek. Daha sonra bağımsız yargı ne gerekiyorsa yapar. Benim görüşüm o.

Ruşen Çakır: Yavaş yavaş toparlayalım. İki şey sormak istiyorum: Dünyanın dört bir tarafında çalışan geniş bir ekipten bahsettiniz. İsimlerini vermek durumunda değilsiniz, ama bu kişiler, sizin bir şekilde yeni bir dönemde bir görev üstlenmeniz durumunda, katkı vermeye hazır kişiler. Doğru mu anlıyorum?

Bilge Yılmaz: Evet, doğru.

Ruşen Çakır: Ve bunların doğrudan burada birtakım pozisyonlara gelmeleri de söz konusu olabilir?

Bilge Yılmaz: Evet. Biz bu yola bu grupla çıktık. Bir taraftan bu grup büyüyor. Bize katılmayı daha önce düşünen, şimdi katılmaya başlayan başka arkadaşlarımız var. Bir de İYİ Parti’nin kadroları var. Burada Kalkınma Politikaları Başkanı Prof. Dr. Ümit Özlale var. Ümit Hoca çok değerli bir insan, onunla da birlikte çalışıyoruz. Bizim katılımımızla da İYİ Parti’nin ekonomi kadroları iyice genişleyecek. Ama eğer reklam yapmama bir dakika müsaade ederseniz, geçen Cuma günü, İYİ Parti “İYİ Kalkınma Kongresi”ni düzenledi. Orada benim çok fazla katkım olmadı, Ümit Hoca’nın grubu yaptı. Ben sadece son bölümde bir konuşma yaptım. Çünkü ondan bir gün önce partide görevlendirilmiştim. O bile çok etkileyiciydi. İYİ Parti’nin biz gelmeden önceki kadroları da iyi ve üretken. O anlamda çok iyi bir kadromuz var, daha da genişleyecek. Ben o konuda çok rahatım, Türkiye’nin tarihinde görülmemiş derecede açık ara iyi bir kadromuz olduğunu düşünüyorum. Tabii İYİ Parti tek başına iktidara gelmeyecek. Bir Millet İttifakı var. Diğer partilerde de ekonomistler var. Şartlar ne gerektirirse, Türkiye’nin değerli tüm insanlarını kullanarak bir arada çalışacağız. 

Ruşen Çakır: Sizin kişisel olarak nasıl bir planınız var? Siyasetçi mi olacaksınız, yoksa belli bir yerden sonra tekrar üniversiteye mi döneceksiniz? İkisini beraber mi sürdüreceksiniz? 

Bilge Yılmaz: Bazı şeyleri çok iyi planlamak, baştan belli şartlar koşmak çok zor. Biraz önce anlattığım gibi hayat tesadüflerle dolu. Ben 15 yaşındayken bana ne olacağımı sorsaydınız, futbolcu olacağımı söylerdim. Bunu gerçekten de inanarak derdim. O kadar yetenekli olmadığım ortaya çıktı, olamadım. Daha sonra mühendislik okudum, “Mühendis olacağım” dedim. Başka şeyler oldu. 

Buradaki amaç, Türkiye’nin problemlerini çözmek ve yardımcı olmak. Bizim yola çıkış nedenimiz o. Benim politik bir ihtirasım yok. Ben kendimi politikacı olarak da görmüyorum. Dediğim gibi, ben tanınmayı, çok göz önünde olmayı seven bir insan da değilim. Benim şu anki düşüncem, önümüzdeki bir-bir buçuk yıl içinde, seçimler ne zaman olursa, muhalefet partilerinin seçimi kazanması ve bir iktidar değişiminin olması. Orada bize düşen görev neyse onu yapmak, ondan sonra verilecek görevleri en iyi şekilde değerlendirip Türkiye’nin iki-üç yıl içinde istikrarını sağlamak. 

Biraz önce sorduğunuzda ben sadece istikrarı söyledim, aslında yapısal reformlar da yapılması lâzım. Onlara da isterseniz gireriz. Onlarda da sistemi kurup düzenlemek lâzım. Türkiye belli bir düzene ve yola girdikten sonra, herhalde affımı isterim. Ben şu an 53 yaşındayım. Sağlığım ne kadar el verecek, ne kadar sağlıklı bir yaşam sürerim bilemiyorum. İstatistik bilimine inanan bir insanım. Öyle bakarsanız, bir 15-20 yıl arasında üretken bir hayatımın olacağını düşünüyorum. Dünyada yapılabilecek çok şey var. Bu, çok önemli bir görev. Onun için bu yola çıktık. Ama benim yapacağım katkılardan sonra görevi başkalarına devredip ayrılmam çok daha büyük bir olasılık. Dünyanın her hâli var. On yıl sonra hâlâ burada olup bu görevi yapıyor olabilirim, ama o çok düşük bir olasılık. Benim amacım, verebileceğim en büyük katkıyı kısa vâdede vermek. Hayatta hiç kimse vazgeçilmez değil, herkesin bir yedeği vardır. Ondan sonra affımı isteyip akademik hayatıma geri dönerim diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Burada noktayı koyalım. Çok teşekkürler. Çok güzel bir sohbet oldu. İYİ Parti Ekonomi Politikaları Başkanı Prof. Bilge Yılmaz ile konuştuk. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus