Ankara çok karışık: İktidarın krizi derinleştikçe iktidar savaşları da kızışıyor

Ruşen Çakır, Süleyman Soylu- Berat Albayrak çekişmesinde son durumu, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun trol raporunun yarattığı depremi yorumladı.

Yayına hazırlayan: Tuğbanur Toprak

Merhaba, iyi günler. Benim tâbirimle “yönetememe krizi” derinleştikçe iktidar savaşları da çok ciddî bir şekilde artıyor. Gidenler, kaçanlar var — Abdülhamit Gül bunlardan birisiydi. Kovalananlar var — TÜİK başkanı bunlardan birisiydi. Kimileri kaçıyor, kimisi kovalanıyor ve işler giderek daha çetrefil bir hal alıyor. Önümüzdeki günlerde bunların sayısının daha da artacağı anlaşılıyor. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan da kabine toplantısı sonrasında, gerekirse kabinede yeni değişiklikler olabileceğini söyledi. Belli ki gerekiyor; çünkü işler iyice sarpa sarmış durumda. Ankara’da çok rivâyet var öğrendiğim kadarıyla; İstanbul’da benim de kulağıma geliyor ve gün boyu bu konuda birtakım şeyleri değişik kaynaklardan soruşturmaya çalıştım, özellikle Erdoğan’ın yakın çevresinde de birtakım değişiklikler olacağı söyleniyor. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, son dönemlerde üst üste yaşanan çok bâriz ârızalar var; meselâ Sezen Aksu olayı, meselâ Trabzon’daki çocuk olayı, meselâ Öcalan olayı — ki onu Erdoğan hâlâ bir sorun gibi görmüyor olabilir. Ama en çarpıcısı, Kemal Kılıçdaroğlu’nun son açıkladığı, kısmen açıkladığı AKTroller raporu. AKTroller raporunun çok ciddî rahatsızlık yarattığını duyuyorum. Zîra burada birçok boyut var. Birincisi, şu anda biliyoruz ki iktidar geleneksel medyayı büyük ölçüde kontrol ediyor, tamam; ama bu pek bir işine yaramıyor. Geleneksel medya içerisinde yer alan az sayıdaki muhâlif haber kanalı ya da gazete, ya ilân yasaklarıyla ya da RTÜK yasaklarıyla, RTÜK cezâlarıyla sindirilmeye çalışılıyor, pek başarılı olunamıyor. Geleneksel medyada büyük ölçüde egemen olmanın iktidârın pek bir işine yaradığı söylenemez, esas olay sosyal medyada yaşanıyor. Türkiye artık –özellikle devletin bu sıkı sansürüyle berâber– tam anlamıyla sosyal medya üzerinden bilgilenen, tartışan, heyecanlanan, kızan, öfkelenen bir topluma dönüştü ve burada da siyâsî iktidar sosyal medyayı bir câzibe unsuru olarak, kendi propagandasını yapabileceği bir mecrâ olarak kullanmaya çalışıyor, çok başarılı olamıyor. Ama esas stratejisi –bunu biliyoruz zâten– rakiplerinin, kendisini eleştirenlerin, kendisine muhâlif olanların etkisini kırmak ve burada da tabii ki ilk akla gelen troller oluyor. Dünyanın birçok yerinde bu var, bunu biliyoruz; fabrikalar var, trol fabrikaları. Türkiye’de de buna benzer yapılanmaların olduğu ne zamandır söyleniyordu zâten; değişik değişik iktidar gruplarına ait trol orduları kurulduğu — meselâ Pelikancıların bir yanda, Süleyman Soylu ekibinin bir yanda, ya da İletişim Başkanlığı başka yanda vs.. Bunların her biri ayrı ayrı, kimi zaman birbirleriyle kavga ederek, ama esas olarak da Kılıçdaroğlu’na, özellikle Ekrem İmamoğlu’na yönelik organize saldırılarla bir şeyleri etkilemeye çalışıyorlar. Ne derece başarılı oluyorlar açıkçası çok emin değilim; ama burada çok ciddî bir yatırım var. İktidârın bizzat kendisinin ve birtakım önemli aktörlerinin yaptığı bir yatırım bu. Tabii ki bu yatırımın karşılığı kendi ceplerinden çıkmıyor; biz vatandaşların ödediği vergilerden çıkıyor — her neyse. Şimdi Kılıçdaroğlu bunu ifşâ etti. Önümüzdeki günlerde 120 sayfa olduğunu duyduğum raporun basılması söz konusu. Orada çok daha net bir şekilde isimler, çalışma şekilleri vs. anlatılacak. Bu aslında arı kovanına çomak sokmanın da ötesinde, arı kovanını yere çalmak gibi bir şey oldu. Bu yapılanmanın bir şekilde ifşâsı aslında siyâsetin gayri meşrû yollarla domine edilmeye çalışılmasının, yönlendirilmeye çalışılmasının ifşâsı anlamına geliyor. Ama bir diğer yanda –ki bunu özellikle trolleri istihdam edenler herhalde biliyorlardır–, bizzat bunun mağduru olmuş bir tanıdığımın, yakından bunları bilen bir tanıdığımın söylediğini söylemek istiyorum: Bu troller herhangi bir ideolojik motivasyonla hareket eden kişiler değil, tamâmen çıkar amaçlı kişiler; yani buradan bir şeyler alıyorlar ve bunun için bu faaliyeti yapıyorlar. Her ne kadar kendileri, “Beş kuruş almıyoruz, dâvâ…, onun uğruna ölürüm” falan diyor olsalar da, bunlar aslında zâten gerçek kimlikleriyle ortaya çıkamayan ve her şeylerini kötülük üzerine inşâ etmiş olan, bir anlamda da kendilerini bu anlamda istihdam ettirmiş olan insanlar ve işlerin ciddiye bindiğini anladıkları anda çok kolay tornistan edecek kişiler. Bunun örnekleri var; daha önceki AKTroller’in, Pelikancılar’ın içerisinde yer alan bazı kişiler o gemilerden atladılar, küçük çaplı birtakım ifşâ hareketleri de yaptılar; fakat kendilerinin herhangi bir îtibarları olmadığı için çok fazla önemsenmediler. Ama iktidârın değişmesi hâlinde, trol operasyonlarının geriye sarılıp sorgulanması durumunda çok ciddî şeyler olabilir. Dolayısıyla bu kişileri istihdam edenler, şimdi bu kişilerden ürkmeye başlıyorlar — böyle de bir olay var. Bu kişilerin kendileri ürküyor; çünkü “İktidar kalıcı değil galiba” düşüncesi iyice baskın çıkıyor; ikincisi, kendilerine dokunulmayacağını, dokunulmaz olduklarını, gizli olduklarını sanırlarken, birden ifşâ edilmiş oldular, bu ayrıca kendilerini ürküttü ve dolayısıyla kendilerini istihdam edenler aleyhine de çok kolay dönebilecek insanlar. Bunun verdiği de çok büyük bir sıkıntı var ve bu sıkıntıyla berâber birtakım taşların değişeceği yolunda rivâyetler var. Şimdi şunu söylemek lâzım: Yakın bir döneme kadar “Ankara kulisi” diye söylenen şeylere çok fazla îtibar etmemek gerektiğini düşünüyordum; özellikle belli bir zaman diliminde, çünkü Erdoğan iktidârı çok kapalı bir iktidar, çok az sayıda insanın bir şeyleri bildiği, esas olarak bir kişinin kafasında şekillenen bir şey ve buradan dışarıya bilgi sızması da çok anlaşılır bir şey değildi, kolay da değildi. Yapılanların, kulis adına söylenenlerin büyük bir kısmı, “Olsa olsa…” şeklinde olaylardı. Bir de çok bâriz gözükenler vardı. Meselâ neydi? Süleyman Soylu ile Berat Albayrak’ın birbirleriyle olan rekabeti, kavgası, açık açık görüntülere de yansıyordu — birbirlerine omuz atmalar vs. falan. Bunlar artık gizlenemeyenlerdi; ama büyük bir kısmı çok fazla –nasıl söyleyeyim?– akıl yürütmeyle ya da temenniyle üretilen kulislerdi. Zîra işler iyi kötü yolunda gittiği zaman birbiriyle kavga etmenin, şunun bunun çok da fazla anlamı yoktu. Ama bir andan sonra işin rengi değişmeye başladı; artık yayılan haberler doğru çıkmaya başladı. Meselâ Lütfi Elvan, meselâ Abdülhamit Gül, meselâ en son TÜİK Başkanı Sait Erdal Dinçer. Bunların hepsini önceden duyduk ve gerçekten oldu. Bir iki gün sonra oldu, ama oldu. Şimdi de söylenen, özellikle benim birkaç kaynaktan duyduğum, iktidar kaynaklarından da doğrulatmaya çalıştığım –en azından doğru mu yanlış mı diye; genellikle sorduğum kişiler, “Duymadım, emin değilim” vs. gibi cevaplar verdiler–, ama özellikle iktidârın siyâsî iletişim ayağında baştan beri çok büyük skandallar yaşandı. Meselâ şimdi unuttuk bile; onunla ilgili yayın da yapmıştım, AKP’nin bir tanıtım başkanının yaptığı bir çizgi-film vardı biliyorsunuz. Gençleri, “Z Kuşağı”nı etkileyecek ve aslında Kemal Kılıçdaroğlu propagandası yapan bir çizgi-filmdi ve hemen, apar topar çektiler onu, biliyorsunuz, yayından kaldırdılar vs.. Ya da arada sırada böyle çok gürültülü bir şekilde büyük film prodüksiyonları yapıyorlar, paralar akıtıyorlar, şu oluyor, bu oluyor; ama sıfıra sıfır elde var sıfır: İzlemeye kimseler gitmiyor. 15 Temmuz’la ilgili yapılan faaliyetlerin etkisi her geçen yıl daha da azalıyor. Şu anda çok ciddî bir iletişim sorunu var. Aslında sorun şu tabii ki — iletişimciler bunu çok daha iyi bilir, reklamcılar da çok daha iyi bilir: Ortada bir ürün vardır ve siz o ürünü pazarlarsınız; o ürünün birtakım özellikleri vardır, birtakım avantajları, câzibesi vardır. Ama ürünün kendisinin artık hiçbir câzibesi kalmayınca, her geçen gün aşınınca, pazarlaması da iletişiminin yapılması da alabildiğine zor, imkânsız oluyor — aslında kaçınılmaz bir şey. Ama benim duyduğum, zâten sağlık sorunları olduğu yolunda rivâyetler olan –umarım doğru değildir, ama bu rivâyetler çok güçlü bir şekilde var– Fahrettin Altun’un bir şekilde sağlık gerekçesiyle geri çekileceği ve yerine daha sert birilerinin geleceği. Şimdi bunu söyleyince, bâzıları diyecek ki: Zâten sert değil miydi? Yani şöyle söyleyeyim: Birçok yanlış politikaya imzâ atıldı İletişim Başkanlığı’nda, baştan sona, çok büyük bir başarısı olduğunu ben sanmıyorum; her şeyi ellerinde topladılar, ama topladıkça da –hep böyle oluyor– zâten krizde olan bir alanı yönetmeniz çok daha zor oluyor. Bir başarı yoktu; ama burada anladığım kadarıyla Ekonomi Bakanlığı’na son getirilen kişinin profiline baktığım zaman –Nurettin Nebati’nin profiline–, o işten anlaması çok gerekmiyor, ekonomist olması gerekmiyor, önemli olan sâdık bir Erdoğan destekçisi olması gerekiyor ve bunu sözlü birtakım bir şeylerle yapması gerekiyor. Şimdi, şu anda mesela iktidarda, iktidarın çekirdeğinde, yeni birtakım şekillenmeler söz konusu olacağı yolunda rivâyetler var ve benim de duyduğum en çarpıcı husus, bir zamanlar kavgalı olan Süleyman Soylu ve Berat Albayrak ekiplerinin şimdi birbirlerine yaklaştığı, geçici bir sulh olduğu. Berat Albayrak’ın zaten istifâ etmiş olduğu, ekonomiyi eski yardımcısı Nebati üzerinden kontrol ettiği yolunda çok ciddî iddialar var. Kendisinin döneceği hep söyleniyordu, dönmedi; ama bir şekilde kontrolü olduğu söyleniyor. Şu hâliyle baktığımız zaman, eğer Süleyman Soylu ile Berat Albayrak birlikte hareket ediyorlarsa –ki çok anlaşılır bir şey, çünkü ikisi de çok ciddi yara aldı, yıprandı–, bir zamanlar tek başlarına iktidar odağı iken, birbirleriyle kavga edecek, birbirleriyle iktidar savaşına girecek kadar belli güçleri varken, şimdi ikisinin de çok ciddî bir şekilde güç kaybına uğradığını ve dolayısıyla bu kayıplarını birbirleriyle yan yana durarak telâfî etmek istemelerini anlamak çok mantıklı, bunu yapmak isteyebilirler. Ama buradaki sorun şu: Gidiyor, iktidar gidiyor. İktidar gittikçe, iktidar kavgası daha da kızışıyor, köşe kapmacalar daha da kızışıyor. Birçok kişi burada –bâzıları tasfiye edildiği için, yani kovalandığı için, bâzıları da kaçtığı için– yerler boşalıyor ve bâzıları da buralara konmak istiyor, giderayak buraları kontrol etmek istiyor. Şu anda herhangi bir devlet görevini, meselâ a şu anda konuşulan kurumlar, TRT, RTÜK, İletişim Başkanlığı, bakanlıklar –Sağlık Bakanlığı, Turizm Bakanlığı dâhil–, bunların her birine birilerinin gidip yerlerine birilerinin gelebileceğine, gidenlerin şucu, gelme ihtimali olanların bucu olacağı yolunda rivâyetler var. Ama bunların artık hiçbir anlamı yok; çünkü bu yerlerin en fazla ömrü, en fazla 1,5 yıl kalmış olan seçime kadar, belki daha önce olacak seçime kadar; çünkü şu hâliyle bakıldığı zaman, en son giderayak iktidardan tatmak ya da iktidardan biraz daha tatmak arayışları var. Kendilerini çekenlerin sayısının her geçen gün artacağı, kimisi sessiz sâkin kimisi biraz daha gürültülü bir şekilde artacağı söyleniyor. Ama şu hâliyle baktığımız zaman, son yaşananlara baktığımız zaman, aslında tek başına Sezen Aksu olayı başlı başına yeter. Ülkenin cumhurbaşkanı câmide, cuma namazından sonra çıkıp ülkenin en büyük sanatçılarından birisinin alenen “dilini kopartmak”tan bahsediyor ve yanındakiler, onu bunun söylemesine engel olamayan, bunun önüne geçemeyen kişiler — en fazla, bunun medyaya yansımaması için çırpınıyorlar. Olmayınca, beceremeyince, bir şekilde yansıyınca, bu sefer bunun üzerinden birtakım trol faaliyetleriyle ya da trolleşmiş birtakım bürokratlar eliyle olayı sürdürmeye çalışıyorlar; ama bakıyorlar ki o da olmuyor, sonuçta Cumhurbaşkanı’na –Ahmet Hakan’ın tâbiriyle– “muhteşem” geri adım, “muhteşem” özür dileme yaptırıyorlar. Ama bu kısa süre içerisinde yaşananlar bile artık Türkiye’de hiçbir şeyin yönetilemediğini gösteriyor. Ya da çocuk olayına bakın: Süleyman Soylu belli ki –zâten kürsüde de o var, zâten onun memleketi, çocukla fotoğrafları olduğunu da söylediler, birtakım fotoğraflar yayınlandı vs.- birileri bir şeyler yapmış, kendi kafasına göre ve bugün Devlet Bahçeli de burada çocuğun haklı olduğunu ve Kılıçdaroğlu’nun haksız olduğunu söyledi toplantısında. Bu da bir acayip. Bütün bunlar bize artık siyâsetin nasıl bir şekilde, tamâmen dün Kemal’in “gayri nizâmî siyâset” dediği şekilde, yani bildiğimiz alıştığımız siyâsetin tamâmen dışında yapıldığını gösteriyor. Bu arada onu da söyleyeyim: Yarın “Adını Koyalım”da tam da bunu konuşacağız, “siyasetin trolleşmesi”ni konuşacağız. Bir, bizzat trol istihdamıyla, bir de siyâsetçilerin kendilerinin birer trol gibi konuşması, davranması — ki burada en çok öne çıkan isimlerin kim olduğunu biliyorsunuz.

Evet, Ankara’da siyâsetin bu “gayri nizâmî gidişâtı”ndan rahatsız olanlar bir yana, onlar kendileri çekiliyor. İki, tam buna ayak uyduramayanlar, beceremeyenler, yeterince etkili ve sert olamayanların tasfiyesi ve çok daha şahinlik iddiasındaki birilerinin gerekirse eski düşmanlarıyla işbirliği yaparak iktidâra iyice üşüşmesi olaylarını yaşamaktayız. Belli ki Pelikan adı önümüzdeki günlerde daha sık karşımıza çıkacak. Dediğim gibi burada kilit sözcük: “Giderayak”. Ne kadar süreceğini göreceğiz. Birtakım köşeler kapılmaya, birtakım köşelerden birileri çıkarılmaya, bir de en önemlisi bazı köşelerde olanların artık kendilerini geri çekmeye başladığı tam bir çözülme sürecine tanık oluyoruz. Bu çözülme ne kadar hızlı ve aleni olursa, iktidar savaşları da o kadar aleni ve o kadar sert oluyor. Birileri gidecek, birileri gelecek; ama kim gelirse gelsin, bu gidişâtı çevirme, döndürme ihtimalleri olmadığı ortada. Onu çok açık, inanarak söyleyebilirim. Şu âna kadar denenenlerin hepsi, Merkez Bankası’nda, Hazine’de, Ekonomi Bakanlığı’nda, vs. kurumlarda, TÜİK’te şurada, burada gördük ya da TRT’de ya da başka yerlerde gördük. Hep birileri gidiyor, geliyor ve işler iyice kötüye gittikçe görevden almaların araları daha da kısalıyor. Meselâ birilerinin de görevden alınacağı iddiası var, yine önemli kurumlardan birisinin. Bir kaynağımla konuştum, “Ya, daha yeni geldi” dedi; ama sonra durdu, çünkü TÜİK Başkanı da yeni gelmişti, Ekonomi Bakanı da çok uzun süreli olmamıştı, Merkez Bankası’nın bir önceki başkanının da ömrü uzun olmamıştı. Dolayısıyla kriz derinleştikçe kritik yerlerde görev yapanların görev ömürleri de kısalıyor. Bu arada keskin sirkelerin önünün açık olduğunun, yeni dönemde daha fazla, daha sert görünümlü –ama sert olmak biliyorsunuz genellikle içinin dolu olmadığı anlamına geliyor–, yani işi çok fazla bilmeyen, hâkim olmayan kişiler genellikle kelime oyunlarıyla ya da sertlikle, keskinlikle, kendi eksiklerini kamufle etmeye çalışıyorlar. Böyle kişilerin sayısı daha da artacağa benziyor ve böyle kişilerin sayıları arttıkça da, yönetilemez olan işlerin altından kalkmak daha da imkânsızlaşacağa benziyor. Bu yaşadığımız iktidar kavgaları, yenilenmeler diyelim, gidenler, yerine gelecek olanlar vs., iktidarın gidişini daha da mutlaklaştırıyor — benim gördüğüm bu. Evet, yarın “Adını Koyalım”da, bu “Siyâsetin trolleşmesi” yayınında da ayrıca bunları uzun uzun Burak Bilgehan Özpek, Ayşe Çavdar ve Kemal Can’la da konuşacağız. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus