Kemal Can yazdı: Gelecekten harcayıp günü kurtarmak

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İnsanların karşılaştıkları her şey hakkında “şimdiki zaman” (an) merkezli düşünmeye yatkınlığı, öncesiz-sonrasız düzenin işini çok kolaylaştırıyor. Önceden nasıl denmişti, nasıl şaşırtıcı manevralarla bugüne gelindi, günü kurtarmak için yapılanlar sonra nelere yol açacak gibi tartışmalar, önemsiz hale geliyor. Sadece geçmiş sorumluluğundan değil geleceğin vazifelerinden kaçmak için başvurulan bu yol, köksüz ve geleceksiz olmaya razı olmak/etmek demek.

Bireysel alanda bu durum, kaçış yolu olmaktan ziyade tahsille sağlanan bir “yetenek” gibi sunuluyor. “Anda kalmayı başarmak” ve her şeyin olması gerektiği gibi kendiliğinden gerçekleşmesi için paralı eğitimler veriliyor. Milyonlarca satan kitaplar basılıyor, kanallar açılıyor. İnsanların yüz yüze kaldıkları bütün sorunlar, kişisel performansla çözülebilirmiş gibi, bütün sosyal, iktisadi bağlamından soyunduruluyor. Yalnız ve güvensiz ama kendini kurtarabilen “güçlü insan” imalatı pazarlanıyor.

Bu yaklaşım, verdikleri paralara değecek kadar insanların işine yarıyor mu, bilmiyorum. Ancak benzer modalar eşliğinde hakim kılınan bu akıl yürütme biçimi, iktisadi, sosyal ve siyasal süreçlerde önemli etkiye sahip. Krizli anların, her tarafı patlak sistemleri, sorunların doğrudan nedeni olan aktörleri nasıl avantajlı hale getirdiğini değişik örneklerde hep tartıştık. Şimdiki zamana ve anın endişelerine sıkışmış olanların tercihlerinin nasıl kullanıldığını, kime yaradığını izledik.

Şimdiki zamana sıkıştırılan endişeler, cesaret gerektiren değişim ve dönüşüm taleplerini potansiyel depolarına doğru geri itiyor. “Tanıdık şeytanın” tercih edilmesi veya alternatiflerin “tanıdık olana” benzemesine hizmet ediyor. Kendisi istikrarsızlık kaynağı/sebebi haline gelen ve aslında zayıflamakta olan otoriter dalgalara hayat öpücüğü oluyor. Elbette biriken ve çoğalan hasar da hızla tüketilen geleceğin kaynaklarına uzanarak daha kabarık zarar bilançosuna ekleniyor. 

Geleceğin bugünden çalınmaya başlanması, ekonomi alanında daha kolay anlatılabiliyor. En kaba ve basit misal, ödeme garantili yap-işlet-devret projeleri. Erdoğan’ın “Bunların kafaları basmaz” dediği projeler, günü kurtarmak için harcanan rezervler, muhasebe oyunlarıyla ileriye itilmiş faiz ödemeleri ya da şirketlerden arazilere kadar bütün kelepir satışlar. “Anın sorununu çözüyoruz” bahanesiyle, bugüne neden olan geçmiş silinirken, gelecek kolayca harcanıyor. 

Geleceğin kaybı, ekonomide olduğu kadar somut örneklerle ifade edilemese bile aslında bir fikir hırsızlığı. Daha doğrusu, gelecek tahayyülünün bugüne sermaye yapılması. Bunu en güçlü hisseden genç insanların yaşadığı derin güvensizlik duygusu ve güçlü umutsuzluk, sorunun bugünle ilgisinin daha az olduğunun en önemli kanıtı. Gelecekten beklentisi olanlar (olması gerekenler), gelecekten eksileni çok daha iyi fark ediyor, iliklerine kadar hissediyor.

İktidar, her şeyin düzeleceği belirsiz günlerden bahsetmeyi sürdürüyor. Üç aylık periyodlarla yenilenen güçlü veya uçuşa geçen ülke ya da bir-iki ay içinde hissedilecek düzelme müjdeleri veriliyor. Ne inanan var ne de inandırma derdi. “Bunlar zaten şimdiye kadar çoktan olması gereken vaatler değil miydi?” diye soran da yok. İktidar, tanımsız, tarihsiz ve tarifsiz bir gelecek yaratarak, bugünün endişelerini kendi tabanından rakiplerine kadar geniş bir alanın mutlak hakimi yapıyor.  

Kriz ve sorunlar ağırlaştıkça, hasar derinleştikçe, mevcut düzenin çevresinde kalanlar ve ondan hızla uzaklaşanlar, ne geçmişin muhasebesine ne geleceğin hülyasına zaman bulabiliyor. Kim onları suçlu sayabilir ki? Durum ağır ve çok acil. Ya mevcudu sabırla taşıyacaklar ya da ivedi bir çareyle bu eşikten atlayacaklar. Hepsi “anın” içine sıkıştırılmış. İnsanların para vererek içinde kalmaya çalıştığı “an”, birbirinden hayli uzakta olanların ortak koğuşuna dönmüş memlekette.

Çok değil bir yıl önce, muhalefetin temel meseleler hakkında iktidarla farklarını göstermesi gerektiğinden bahsedilince büyük itiraz yükseliyordu: “Önce her şeyin sebebi sistemi değiştirecek seçim kazanılsın”.  Şimdi; “Sistem değiştirmek çok gerekli mi?” aşamasına geçildi. Durum çok kötü ve dolayısıyla bütün öncelik iktidarı değiştirebilecek adımın kazasız belasız atılabilmesi. Sonrası da öncesi de çok önemli değil, sistem tartışması da heyecan yaratmadığı için elzem sayılmaz.

Bu haletiruhiye son derece anlaşılır. Daha önemlisi, reel siyasetin güncel gerekleri düşünüldüğünde itiraz etmek de çok zor. Fakat boşlukta kalan iki önemli soru kafa kurcalamaya devam ediyor: Birincisi, neden bu duruma geldik ve dolayısıyla yine böyle olmamayı sağlayacak olan nedir? İkincisi, anın acil ihtiyacıyla kimsenin vakti olmayan bu şeyleri, kim yapacak ve ne zaman? Üstelik bu sorular, pek çok örnekte gördüğümüz üzere sadece Türkiye’nin önünde değil.

İster popülist otoriter dalga, ister otoriter konsolidasyon, ister faşizan moment olarak tarif edilsin, ister geçen yüzyılın başıyla, ister çeşitli ülkelerdeki benzer deneyimlerle kıyaslansın, yaşadığımız şeyin ciddi yapısal nedenleri var. Ve her sorunda olduğu gibi, bu nedenlerle ilişki kurmayı reddeden çözüm, gerçek bir çıkış gibi durmuyor. Bahtsız bazı ülkelerde, fırsat bulmuş kötülerin önünü kesecek formüller üretilirse imkan açılacağı doğru olsa da bunun kabusun nihai sonu anlamına geleceği tartışmalı.

Einstein’a atfedilerek pek sık kullanılan “problemi yaratanla çözemezsin” önermesi, nedense sadece aktör bazlı ele alınıyor ve bunu sistem sorunu olarak konuşmaya kalkmak, tartışmaya açmak gerçeklikten uzaklaşma sayılıyor. Faiz-enflasyon ilişkisindeki saçma neden sonuç bağlantısını, sistem ile otoriterleşme arasında tekrarlamanın kimseye faydası yok. Hangisinin neden hangisinin sonuç olduğuyla ilgili kararı boşta bırakarak herhangi bir reçete yazılamaz.

Sanki sorunlu iktidarlar, rahatsız edici siyasi aktörler, -beklenmedik bir hastalık gibi- durup dururken ortaya çıkmışlar ve bu yanlışlık düzelince mesele kendiliğinden çözülecek. Tamam, bir şey yapmak için önce kazanmak lazım, tamam bu acil bir mesele ve seçmenin kafasını karıştırmak lüzumsuz. Ancak buna ikna olup ses kesmek için, birilerinin bunları düşündüğünü, tartıştığını ve mesele ettiğini bilmeye ihtiyaç yok mu? Aksi takdirde, “anın” ihtiyacı olan seçimi kazanma önceliği, yine memleketin gelecek rezervinden harcamak anlamına gelmez mi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus