Transatlantik: ABD’de enflasyon, İran ile nükleer anlaşmaya Devrim Muhafızları gölgesi & Çin neden salgınla baş edemiyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırıları devam ediyor. ABD istihbaratı, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna’da yenilgiyi hissetmesi durumunda nükleer silahlara başvurabileceğini açıkladı. Peki bu ihtimal ne kadar gerçekçi? Kremlin, Ukrayna’da nükleer silah kullanır mı?

Avusturya’nın başkenti Viyana’da devam eden İran konulu nükleer müzakerelerde son durum ne? Taraflar anlaşmaya yakın mı, yoksa anlaşma çıkmaza mı girdi?

Dünyayı kasıp kavuran koronavirüs salgını Çin’de yeniden kendini göstermeye devam ediyor. Çin’in en büyük kenti Şangay’da son günlerde artan koronavirüs vakaları nedeniyle yeniden kapanma ilan edildi. Peki Pekin “sıfır vaka” stratejisini nereye kadar sürdürebilir?

Ruşen Çakır, Ömer Taşpınar ve Gönül Tol, Transatlantik’te değerlendiriyor.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Transatlantik”te karşınızdayız. Ömer Taşpınar ve Gönül Tol ile dünyayı, savaşı ve biraz da Amerika Birleşik Devletleri’ni konuşacağız. Arkadaşlar, merhaba.

Gönül Tol: Merhaba Ruşen.

Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Önce Amerika Birleşik Devletleri’ni konuşacağız dedim. Esas savaşla başlayalım; ama Ömer, yine şu sizin oradaki enflasyondan bir haber ver. Ortalık kırılıyormuş galiba. Biz burada iyiyiz! Yüzde 70 resmî rakamlarda şu anda. Orası bayağı vahim bir durumda galiba, değil mi?

Ömer Taşpınar: Yani şaka yollu biraz öyle tabii. Bir 8 buçuk civârında, Amerika standartlarına göre son 40 yılın en yüksek enflasyonu deniyor hep. Bugün açıklanan verilerin önemi, birazcık daha azalmasını bekliyorlardı, inişe geçmesini enflasyonun… en azından bir trend oluşturması açısından. Fakat beklenildiği kadar düşmedi. Hâlen 8 ile 9 arasında, 8,7’de olduğunu gösteriyor. Tabii bu bir iklim yaratıyor şu anda; enflasyonla mücâdelede, Türkiye’nin aksine konvansiyonel yani bilimsel metod, fâizlerin artırılması ve burada da FED ekonomi kuralları dâhilinde beklendiği gibi son iki toplantısında fâizleri artırdı. Öte yandan fâizleri fazla artırırsa aynı zamanda bir durgunluğa da götürebilir Amerikan ekonomisini. Amerikan ekonomisi çok yüksek bir kalkınma hızıyla zâten gidiyordu. O nedenle şu anda zâten bir durgunluk olmasa da, yavaşlama var ekonomide. Fakat FED fâiz hadlerini çok artırırsa, ekonomi aynı zamanda bir resesyona, durgunluğa girebilir ve hem enflasyonun hem ekonomik durgunluğun olduğu bir stagflasyon dönemine girmesinden korkuluyor. Bu arada tabii bütün mesele, ağırlıklı olarak Amerika genelinde petrol fiyatlarının, yani enerji fiyatlarının artmış olması. Rusya’nın sattığı doğalgaz ve petrolün Avrupa tarafından yıl sonuna kadar bir şekilde alternatifler arayışıyla sona erdirileceği, yani Avrupa Birliği üyelerinin birçoğunun Rusya’ya olan enerji bağımlılığı, özellikle petrol ve doğalgaz bağımlılığı konusunda Rusya’nın bir şekilde devredışı bırakılması, dünyanın bütünüyle hem doğalgaz hem de petrol olarak baktığında en fazla ihrâcâtını yapan, en büyük oyuncusu olan Rusya’nın hem doğalgaz hem petrolü bir araya getirirsek piyasadan, Avrupa piyasasından ve Amerika piyasasından yaptırımlarla çıkartılıyor olması, tabii ki petrol fiyatları üzerine ciddî bir baskı kuruyor. Biden yönetimi de şu anda Amerika genelinde geçen yıla oranla neredeyse % 200 artmış benzin fiyatlarıyla mücâdele etmek zorunda. Benzin fiyatlarının bu kadar yükselmesi, enflasyonu pompalayan, enflasyonu körükleyen ana mesele. Bu da Biden için hiç de iyi haber değil. Zîra yıl sonunda ara seçimlere giderken enflasyonun bu kadar yüksek olması, ekonominin iyi gitmiyor olması, Cumhuriyetçilerin hem Senato’da hem de Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu alacaklarının habercisi olarak görülüyor.

Ruşen Çakır: Gönül, Ömer’i ekonomiyle boğuşurken bırakalım. Biz seninle savaşı konuşalım. Savaş sürüyor, dünya artık kanıksadı gibi. Ama Amerikan yönetimi bayağı ciddî bir şekilde desteğe devam ediyor galiba. Bayağı büyük yardımlar söz konusu. Geçen hafta konuşmuştuk. Şimdi iyice netleşti. Başka neler var? Meselâ, yine Rusya’nın nükleer silâh kullanma ihtimâlinin tekrar dillendirildiğini görüyorum. Ne dersin?

Gönül Tol: Evet Ruşen, Amerika’nın istihbârat direktörü dün böyle bir açıklama yaptı. Putin’in nükleer silâh kullanma ihtimâlinin olduğunu söyledi. Şunu söyledi: Rusya’nın, Donbass bölgesini almak için doğuda yürüttüğü operasyon takviminin iki hafta gerisinde olduğunu da söyledi. Çünkü operasyon Rusya ordusunun istediği hızda gitmiyor. Fakat yine de Rus birlikleri kuzeyden Donbass’ı alma hamlelerini sürdürüyor. Diğer taraftan da Ukrayna ordusunun direndiği söyleniyor. Yani anlaşılan o ki Putin bu savaşı uzatma stratejisi izleyecek. Mümkün olduğu kadar uzatmaya çalışacak. Çünkü muhtemelen Putin şöyle düşünüyor: Savaş uzadıkça, Batı blokunda bugüne kadar gördüğümüz o teksesli ve Rusya’yı cezâlandırmaya dâir o kuvvetli tutumun zayıflayacağını, Batı blokunda fikir ayrılıkları oluşacağını ve çatlaklar oluşacağını ümit ediyor Putin. Nitekim Ömer de bahsetti: Şimdi meselâ “enflasyon” dedi. Enflasyonun dışında, Batılı ülkeler için yarattığı başka komplikasyonlar da var Ukrayna savaşının. Savaşın tetiklediği bir gıda krizi var meselâ. Onun yanında tabii enerji fiyatlarındaki artış. Bütün bunlar, savaş uzadıkça Batılı ülkelerde hükûmetler üzerinde bir baskı oluşturacak, bir baskı yaratacak ve Putin de bundan medet umuyor. Yani gerçekten de, bâzı Batılı ülkeler bunun tartışmasını şimdiden yapıyorlar aslında. Yani eğer savaş sürerse, savaşın sonuçları kendi ülkemizi de çok ciddî şekilde vuracak tartışmaları yapıyor. Fakat Biden yönetimi Batı ittifakını bir arada tutma konusunda oldukça kararlı gibi görünüyor. Benim görebildiğim kadarıyla şöyle bir değerlendirme yapılıyordu Biden yönetiminde: Birincisi, Rusya ekonomik olarak zayıflıyor ve orta ve uzun vâdede çok çok daha zayıflayacak; ikincisi, Putin meşrûiyetini yitiriyor, yani hem uluslararası arenada hem de içeride ve kendisine yakın isimler nezdinde, özellikle güvenlik bürokrasisi nezdinde meşrûiyetini yitiriyor. Ve son olarak uluslararası alanda da Rusya mevzi kaybetmeye devam ediyor değerlendirmesi yapılıyor. Bu son nokta önemli. Yani şunu söylüyorlar: Sovyet blokunun parçası olan ülkelerden NATO’ya katılmak isteyen ülkeler var; yani zâten NATO hiç bugüne kadar göstermediği düzeyde bir birlik, tekseslilik göstermiş durumda. NATO’nun askerî varlığı arttırılmış durumda. Bütün bunlar Putin’in istemediği şeylerdi. Fakat bütün bunların yanında gerçekleşen farklı dinamikler de var. Bunların içerisinde, meselâ Sovyet blokuna âit ülkeler, Kazakistan gibi, Moldova gibi ülkelerin Rusya’nın dışında alternatif ittifak arayışları içerisinde olduğunu görüyoruz. Yani meselâ Kazakistan… Özbekistan meselâ; yani Rusya’nın yaptığını eleştirdi, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savundu. Ya da işte Kazakistan ve Azerbaycan gibi ülkeler meselâ, Rusya’yı by-pass edecek şekilde Avrupa’ya enerji sağlamayı düşünüyorlar. Bunun için daha yakın bir işbirliği içindeler. Sırbistan gibi bir ülke bile meselâ, o da Çin ile yakınlaşıyor ve Rusya ile arasına mesâfe koymaya çalışıyor. Bütün bu gelişmeleri Washington şöyle okuyor: Bugüne kadar attığımız adımlar işe yarıyor ve Putin bu savaşı kaybedecek. Dolayısıyla biz mümkün olduğu kadar Batı olarak bugüne kadar takındığımız tavırdan, tutumdan, izlediğimiz siyâsetten ödün vermemeliyiz. Ve şunu da söylüyor Amerikalı yetkililer: “Bu savaş çok uzun sürebilir, yıllarca sürebilir ve buna rağmen biz desteğimizi sürdürmeye devam etmeliyiz” diyorlar. Tabii şey var yani o… Şu anda Biden.. Hâlâ Biden yönetiminin Avrupalı ülkeler nezdinde, Avrupalı müttefikleri nezdinde bir kredibilitesi var. Tabii savaşın mâliyeti özellikle Avrupalı ülkeleri çok daha vurduğunda, bu birliği sağlama konusunda Biden ne gibi adımlar atacak ya da Avrupalı ülkelerin endîşelerini gidermek için ne gibi adımlar atacağı konusunda da soru işâretleri var.

Ruşen Çakır: Ömer, savaşla ilgili senin ekleyeceklerin varsa onları ekle; ama bu geçen haftadan konuştuğumuz İran ile nükleer meseleye biraz ağırlık verelim. Önceden duyurmuştuk, bu hafta biraz onu açalım; ama savaşla ilgili Gönül’ün söylediklerine eklemek istediğin bir şey var mı?

Ömer Taşpınar: Bir iki şey var Ruşen. Ses geliyor mu bu arada?

Ruşen Çakır: Ses geliyor da görüntüde sorun var; ama ses geliyor. Sorun değil. Buyur.

Ömer Taşpınar: Şimdi, pazartesi günü 9 Mayıs zafer günüydü Rusya için ve Moskova’da Kremlin’de, Kızıl Meydan’da her yıl olduğu gibi –2. Dünya Savaşı’nda Hitler Almanya’sının teslim olduğu gün 9 Mayıs– büyük bir askerî törenle kutlandı Rusya’da. Ve bu askerî törende Putin’in önemli bir konuşma yapması bekleniyordu. Ya topyekûn seferberlik ilân edecek, yani bu Ukrayna’daki askerî operasyonu bir savaş olarak ilân edip daha ciddî bir seferberlik ilân edecek diyenler vardı, ya da zâten hedef küçülttüğü için, “Biz amacımıza ulaştık” deyip zafer ilân edebilir diyenler de vardı. Dolayısıyla medyanın, analistlerin merakla beklediği bir zafer töreni konuşmasıydı. Bu aynı zamanda Rus ordusu mobilize bir şekilde Ukrayna’da olduğu için, beklenenden daha az şatafatlı bir tören olur diye bekleniyordu. Nitekim böyle oldu. En azından meselâ aynı derecede uçaklar geçmedi, asker sayısı biraz daha azdı. Ve Putin beklenildiği gibi bir konuşma yapmadı, tarihten girdi. Yani tarihe Rusya’nın faşizmle… –hep faşizm diyorlar… Ruslar genelde faşizm dediğinde Nazi Almanya’sından bahsediyorlar– geçmişte faşizmle ve Nazizm’le nasıl mücadele ettiklerini hatırlattı. Bu arada Amerika’da konuşma ciddîye alındı ve bir sürü Amerikalı târihi tekrar yaşadı ve öğrendi. Mesela 27 milyon, 27 milyon rakamı… Sovyet vatandaşı, asker ve sivil, 2. Dünya Savaşı’nda ölmüş. Yani bu rakam çok bilinen bir rakam değil; ama 27 milyon ölüsü var Sovyetler Birliği’nin Almanya ile mücâdelede. Bunların 7 milyonu Ukraynalı. Bu rakamlar önemli. Bunlar hatırlatıldı, bunlardan bahsetti. Ve “Hâlâ biz aslında şu anda Ukrayna’da olduğu gibi faşizmle ve Nazizm’le mücâdele ediyoruz” dedi. “Ukrayna’daki yönetim bizim topraklarımıza girmeye çalıştı” dedi, “Kırım’ı bizden almak istiyorlar, Donetsk ve Luhansk bölgelerini, Donbass bölgesini almak istiyorlar” dedi ve savaşı bir bakıma meşrûlaştırdı ve neden savaştıklarını, Rusya’nın anavatan toprakları için savaştığını hatırlattı dünyaya ve Rus halkına. Bu ilk defâ Putin’in bu kadar ciddî bir şekilde, yani savaşı da kabul ederek Rusya’nın bir bakıma kendi varlığı için, kendi bekası için Ukrayna’da olduğunu teslim etmesi anlamında önemli bir konuşmaydı. Fakat beklendiği gibi bir topyekûn seferberlik ilân etmedi, zafer de ilân etmedi. Hedef küçültmüş durumda şu an Rusya; ama Ukrayna’ya bakarsak hedef artırmış durumda. Hedef artırmış durumda. Ukrayna Dışişleri Bakanı daha geçen gün, “Kırım’ı bile almak istiyoruz, Kırım’ı bile geri almak istiyoruz” dedi. “Tabii ki Donbass’ı bırakmayacağız” dedi; “ama şu anki ivmemizle biz artık Batı Ukrayna’yı değil Doğu Ukrayna’yı kurtarmak için savaşıyoruz ve gerekirse Donbass sonrası Kırım’ı bile almaya çalışacağız” dedi. Bu aslında Ukrayna’da moralin ve ivmenin yüksek olduğunu gösteriyor. Tabii bu ivmenin ve moralin yüksek olmasının önemli bir nedeni de Batı’dan gelen destek. Dün Amerikan Kongresi’nde Biden’ın 33 milyar dolarlık talebinden daha da yüksek bir paket kabul edildi. Nancy Pelosi 40 milyar dolarlık bir paketi Kongre’den, Temsilciler Meclisi’nden çıkarmayı başardı. 40 milyarlık bir yardım paketinin yaklaşık yarısı askerî yardım, yarısı insânî ve ekonomik yardım. Bu, toplam 53 milyar dolara getiriyor. 53 milyar dolarlık bir yardım paketi almış durumda şu âna kadar Ukrayna Amerika’dan ve ciddî silâh yardımının da devam edeceği konuşuluyor. Hâlâ Mariupol’u alamamış, hâlâ Odessa gibi şehirlerde veya ne bileyim meselâ dün yukarıdaki, zannediyorum Kherson şehrinden çıktığını açıkladı Rusya. Bütünüyle güneye odaklanan, ama güneyde bir sürü şehirdeki istediği hedefleri bombalıyor olmasına rağmen, askerî stratejik, taktiksel, operasyonel hedeflerine tam olarak ulaşamamış bir Rusya var. Odessa’yı bombalamaya başladılar, o önemli bir gelişme; ama Mariupol’deki o çelik fabrikası hâlâ düşmedi ve dolayısıyla şu anda ivmenin daha çok Ukrayna’dan yana olduğundan, Ukrayna’daki askerî moralin daha yüksek olduğundan bahsediliyor. Tabii Amerika’yı ilgilendiren önemli bir konu istihbârat paylaşımı. Anlık istihbârat paylaşımı sâyesinde, Rusya’nın Karadeniz’deki önemli amiral gemisi, kruvazör gemisi Moskva’nın Amerikan istihbârâtı sayesinde batırıldığı ortaya çıktı. Bu konuda ismini vermeyen yetkililer açıklamalar yaptı. Bunun üzerine CIA ve Pentagone biraz rahatsız oldu. “Biz istihbârat paylaşıyoruz tabii; fakat sonuçta Ukrayna Neptün füzeleriyle bunları kendisi başarıyor ve Ukrayna’nın kendi istihbârâtı da var” diyerek bir bakıma dışarı bilgi sızmamasını da sağlamaya çalışıyor, hem CIA hem Pentagone. Ama şurası kesin: Çok ciddî bir istihbârat paylaşımı var, anlık istihbârat paylaşımı var uydular üzerinden Ukrayna ile. Ve gerek şu âna kadar öldürülen 12 tâne Rus generali olsun, gerek bu amiral gemisi olsun, bu konularda Amerika’nın ciddî yardımı, Ukrayna’da bence bir şekilde, “Acaba biz bu savaşı kazanabilir miyiz? Sâdece Donbass’ı değil Kırım’ı da kurtarabilir miyiz?” gibi bir –bana göre biraz hayalperestlik ama– tırmanma senaryosu var. Tabii böyle durumlarda Rusya, eğer çok ciddî bir yenilgi ile karşı karşıya kalırsa, yani Donbass’ı ele geçiremez ve sonra da Kırım’a saldıran bir Ukrayna olursa, o zaman işte bu taktiksel nükleer silâhlardan bahsetmek gerekebilir. İstersen İran’ı Gönül ile başlat, sonra ben devam edeyim. 

Ruşen Çakır: Gönül ile devam edelim, İran’a sonra tekrar sana gelelim. Ne oldu Gönül? Anlaşma olacak gibiydi, sanki suya düşmüş gibi bir hava mı var?

Gönül Tol: Evet Ruşen, çok uzun zamandır aslında taraflar hep “Bir anlaşmaya varmaya çok yakınız” mesajı veriyor. Aylardır bu böyle. Nitekim Amerikan Dışişleri Bakanı da söyledi. “Bir süredir bunu söylüyoruz, çok yakınız anlaşmaya diyoruz. Ama anlaşmama durumunda alternatif senaryolarımız, alternatif planlarımız da var” dedi. Şimdi en önemli mesele Ruşen, taraflar arasındaki en önemli sorun, İran’ın Devri Muhafızları’nın terör örgütü listesinden çıkarılması talebi. Bu, Trump zamanında alınmış bir karardı. Aslında sembolik bir karardı bu. Çünkü İran bunu talep ediyor, fakat Devrim Muhafızları eğer terör örgütleri listesinden çıkarılsa dahi, bir sürü Batılı şirket, kurum, bunların hiçbiri iş yapmaya devam etmeyecek. Devrim Muhafızları ile iş yapmayacak. Çünkü hâlihazırda Devrim Muhafızları’na uygulanan bir sürü başka yaptırım var. Meselâ Biden başkan olduktan sonra, Ocak 2021’den bu yana bakarsanız eğer, alınan yaptırım kararlarına, İran’a dâir yaptırım kararlarına…100’ü aşkın yaptırım kararı almış; bunların neredeyse üçte birinden fazlası Devrim Muhafızları’nı hedefliyor. Dolayısıyla zâten çok problemli bir kurum ve bu listeden çıkarılmasının aslında pratik anlamda bir önemi yok. Fakat İran için tabii bu bir meşrûiyet sorunu. Yani İran tarafı şunu söylüyor: “Bir devletin millî ordusunu siz terör örgütü listesine alamazsınız” diyor. Biden ise bu Devrim Muhafızları’nın terör örgütleri listesinden çıkararak iç siyâsette zayıf görünmek istemiyor. Dolayısıyla bu politik bir karar aslında. Ayrıca da şey… İran dosyası konusunda da Senato’ya da, “Ben bütünüyle İran’a tâviz veriyor da değilim” mesajı vermek istiyor. Yani meselâ burada çok İran karşıtı düşünce kuruluşları var. Mesela Foundation for Defense of Democracies diye bir kurum var. Biden yönetimini yerden yere vuruyor. Çok da etkili bir kurum. Tabii İsrail lobisine çok yakın. Ve çok eleştiriliyor Biden yönetimi İran meselesinde. Dolayısıyla şu mesajı da vermek istiyor: “Ben tâviz vermiyorum, gerektiğinden daha fazla tâviz vermiyorum”. Şimdi Senato’yla da ilişkileri iyi tutmak istiyor. Çünkü aslında Senato’nun onayına ihtiyâcı yok. Yani diyelim ki İran ile bir anlaşmaya varıldı. Senato’nun bunu onaylamasına gerek yok. Fakat Senato’da şöyle bir süreç işleyebilir: Senato “Ben bunu onaylamıyorum” diyerek Biden yönetimi için bu süreci çok komplike hâle getirebilir. Onaylamıyorum demesi için de Senato’da vetodan muaf bir çoğunluğun “Bunu onaylamıyorum” demesi gerekiyor. Şimdi bu zor bir şey aslında. Biden hiç bu konuda Senato’ya gitmeyebilir. Gitmeme alternatifi var. Fakat gitmesi bekleniyor. Çünkü yani birinci olarak Senato’yu dış politika konusunda angaje etmek istiyor ve bunu bir başarı olarak göstermek istiyor. İç siyâsetle ilgili konularda da hani mümkün olduğunca Senato ile yakın çalışıyor görüntüsü vermek istiyor. İşte bu nedenle de Biden yönetimi Devrim Muhafızları’nı terör örgütü listesinden çıkarmak istemiyor. Bugün de daha bu sabah Dışişleri Sözcüsü açıklama yaptı: “Şu anda böyle bir planımız yok” dedi. Dolayısıyla müzâkerelerin önündeki büyük engellerden bir tânesi bu. Fakat müzâkerelerin başarıya ulaşmasının önündeki asıl en büyük sorun, bence haklı olarak İranlıların Amerika’ya güvenmiyor olması. Yani çünkü yeniden bir anlaşmaya varılırsa, bir sonraki Amerikan başkanı gelip, Trump’ın yaptığı gibi yeniden bu anlaşmadan çekilebilir. Bundan endîşe duyuyorlar ve şunu da düşünüyorlar İranlılar: Trump yeniden seçilebilir. Yani Trump siyâset sahnesinden silinmiş değil; tam tersine ara seçimlerde kendine yakın isimleri Kongre’ye gönderme konusunda çok ciddî çalışıyor ve Trump yeniden başkan olabilir. O zaman Amerika anlaşmadan çekilebilir endîşesi de var. Bu nedenle mümkün olduğunca bu müzâkere süresini İran tarafı uzatıyor. Uzatırken de diğer taraftan tabii uranyum zenginleştirme faaliyetlerini hızlandırıyor. Ve böylece masaya eli daha güçlü gelmek istiyor. Biden ise tabii daha aceleci bu konuda. Çünkü bir an evvel bir anlaşmaya varılsın istiyor, böylece hem dış politika hanesine bir artı daha yazılsın istiyor — ki aslında Ukrayna meselesinde Amerika’nın takındığı tutum, izlediği siyâset, Avrupalı müttefikleri aynı sayfada buluşturması… bunlar takdir gören ve başarı hânesine yazılan meselelerdi. İkinci olarak İran konusunda da bir an evvel bir anlaşmaya varılsın ki hani, ara seçimlerde de bunu Demokratlar bir propaganda söylemi olarak kullanabilsinler düşüncesi var. Tabii bir taraftan da şu var: Eğer İran ile anlaşmaya varılırsa, İran dünyaya petrol satarsa enerji fiyatlarındaki düşüşü de hesâba katıyor Biden yönetimi. O nedenle bir an evvel bu anlaşma olsun istiyor, fakat henüz bir netlik yok. Yani bu Devrim Muhafızları konusunda nasıl ilerleyecekleri konusunda bir netlik yok. 

Ruşen Çakır: Ömer, bundan herhalde en çok İsrail başta olmak üzere bölgedeki İran karşıtı Körfez ülkeleri memnun herhalde değil mi? Anlaşmanın olmasını istemiyorlar mı, yoksa bir tür anlaşma olmasını mı istiyorlar? Kendi istedikleri bir tür anlaşma mı var? Yoksa külliyen mi karşılar?

Ömer Taşpınar: Suudi Arabistan kendi iletişim kanallarını İran ile bir süredir açık tutuyor ve Suudi Arabistan’ın istediği İsrail’den biraz farklı. İsrail hiç anlaşma istemiyor, Birleşik Arap Emirlikleri de bu konuda sert, ama Birleşik Arap Emirlikleri İsrail kadar sert değil. Suudi Arabistan ise balistik füzelerin bu bölgedeki gücünü konuşmak istiyor. Yani sadece nükleer değil konvansiyonel balistik füze gücünü — ki İran’ın, biliyorsun, güçlü bir hava kuvveti yok, ama İran’ın çok büyük sayıda balistik füze imkânı var. Ve bu balistik füzelerin ciddî bir kısmını da bu Devrim Muhafızları ve Kudüs Tugayları üzerinden paylaşıyor Hizbullah’la. Dolayısıyla bölgedeki vekâlet savaşları, proxy gücünü de denge altına almak istiyor Suudi Arabistan. Yani nükleer anlaşmanın genişletilmesini istiyor ve masada olmak istiyor Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri. Şimdi şöyle bir gelişme oldu geçen hafta, 7 Mayıs’ta zannediyorum. Senato’da Çin ile ilgili bir yasa konuşuluyor; çünkü Amerika’nın Çin ile haksız rekabet konularıyla ilgili bir yasa tasarısı var. Bununla ilgili Senato’dan bir yasa tasarısı çıkması gerekiyordu. Orada Cumhuriyetçiler, İran ile ilgili bir şerh koymak istediler, yani oraya bir şey eklemek istediler. Eklemek istedikleri de şu: İran, Çin’e sürekli olarak gayri hukukî yollardan, bütün yaptırımlara aykırı olarak petrol satıyor ve İran’ın petrol satışı Çin’e son iki yılda % 400 artmış durumda. Yani dört misli daha fazla petrol satıyor. Bunun önüne geçmek gerekiyor; aynı zamanda İran’a ciddî bir mesaj verilmesi gerekiyor. Biden yönetimine İran ile masaya otururken Devrim Muhafızları konusunda terör listesinde tutulmasını ve aynı zamanda balistik füze ve bu vekâlet savaşları konusunda İran’ın bölgesel faaliyetlerinin de masada olduğu bir anlaşma imzalanması için bir yasa tasarısı gibi bir şey sundular. Yani bu oylamaya geldi. Çin ile ilgili olana da İran’ı işin içine sokan bir yasa tasarısını oylamaya sundular ve oylamada 63 senatör İran için bu şerhe kabul verdi. Dolayısıyla yani şu anda Senato’da neredeyse üçte ikiye ulaşmış bir çoğunluk, İran’la masaya gelinirse Devrim Muhafızları’nın terörist olarak ilân edilmesinin… tekrar bunun korunması, artı, bölgesel faaliyetlerinin de masaya getirilmesi şerhini getirdi. Yani nükleer anlaşmada şu anda gelinen noktayı zâten çok daha zorlaştıran bir adım atılmış oldu Senato’da. Bu Biden yönetimine bir mesajdı Senato’dan ve 16 Demokrat senatör buna oy verdi. 16 Demokrat senatör oy vererek Biden’ın aslında kendi partisinde, kendi ekibinde bile İran’la masaya oturmasında, aynı zamanda hem Devrim Muhafızları hem de bölgesel faaliyetlerin de masada olmasını gerektirecek bir anlaşma gerekiyor diyen bir çoğunluk ortaya çıktı. Şimdi anlaşmaya gelelim, anlaşma nerede? Anlaşmada bir tıkanıklık var; çünkü İran diretiyor, “Devrim Muhafızları terör listesinden çıkarılsın, bu Trump’ın getirdiği bir şeydi” diye. Amerika da diyor ki: “Devrim Muhafızları’nın terör listesinden çıkarılması için, sizin şu anda bâzı politikalarınız konusunda açıklama yapmanız gerekiyor. Meselâ mevcut ve geçmişteki Amerikalı yöneticileri suikast hedefinden çıkarmanız gerekiyor”. Halbuki Devrim Muhafızları’nın açık olarak belirttiği ve dinî lider Hamaney’in de açık olarak belirttiği bâzı Amerikalılar var ki bunlar suikast listesinde. Mesela Mike Pompeo — ki Mike Pompeo, Trump’ın eski dışişleri bakanı, muhtemelen Cumhuriyetçilerden başkan adayı olacak. Şu anda o suikast listesinde; dolayısıyla hâlâ terör örgütü olarak kabul edilmesi taraftarı. Biden yönetimi bu konuda da açıklama yaptı; yani Devrim Muhafızları’nın terör listesinden çıkarılması ciddî bir pürüz. Öbür pürüz ise Gönül’ün bahsettiği, yani İran zâten bunun Senato’da geçmesini istiyor. Yani bunun bir anlaşma hâline gelmesini, bunun bir kanun hâline gelmesini ve bir dahaki yönetimin bu nükleer anlaşmadan çıkamamasını istiyor; dolayısıyla Senato’da bunun kabul edilmesi lâzım, ama Senato’da bunu kabul edecek bir çoğunluk yok. Bu arada 2015’te bir yasa çıkarıldı. Senato’ya getirilmesi için Kongre zorlayabilir. O 2015’teki yasaya göre beş gün içinde Kongre’ye getirilmesi ve Kongre tarafından en azından bu konuyla ilgili görüş bildirilmesi, görüşün alınması isteniyor. Yani oylamaya gider mi gitmez mi konusunda bir soru işâreti var hâlâ; fakat Senato’nun eli, daha doğrusu yasamanın eli, hem Temsilciler Meclisi’nin hem Senato’nun, bu konuda güçlü. Ve geçen hafta bu Çin’le bağlantılı olarak İran’ı da işin içine alan yasa tasarısı gösterdi ki, Senato’da üçte ikilik, neredeyse Biden’ı bile veto edebilecek bir güce sâhip anti-İran bir blok, yani “Anlaşma yapmayalım” diyen bir blok var. O gelişme önemli İran konusunda. Bana göre şu aşamadan sonra İran’ın istediğini elde etmesi çok zor Devrim Muhafızları konusunda. Terör listesinde kalacak gibi gözüküyor ve bu anlaşmanın imzalanması da gittikçe zorlaşıyor. 

Ruşen Çakır: Şimdi, özellikle Gönül’ün zamanla ilgili bir sorunu var diye biliyorum. Çin’i konuşalım diyorduk, ama kısaca ne dersiniz? Hâlâ dünya büyük ölçüde, Türkiye dâhil, salgın konusunda rahatlamış gibi bir havada; ama Çin’de bayağı bir sürekli karantina halleri var… Yine bir şeyler mi oluyor? Yoksa tekrar başladığı yerde olay kontrol altına alınamıyor mu? Ne diyorsunuz bu konuda? Herhalde siz daha fazla takip ediyorsunuz.

Gönül Tol: Ömer galiba daha detaylı takip ediyor, ama benim bildiğim kadarıyla bu Çin’in “Sıfır COVID” politikası izleme konusunda şeyler var. Hem halktan gelen tepkiler var, hem de Dünya Sağlık Örgütü bir açıklama yaptı ve bu “Sıfır COVID” politikasının sürdürülebilir olmadığı söyledi. Şimdi “Sıfır COVID” politikası neydi? Çok ciddî kısıtlamalar getirmişti Çin. Yani birkaç kişi bile pozitif çıksa –diyelim ki bir binâda, bir mahallede, bir bölgede– o bütün bölge karantina altına alınıyor, anneler çocuklarından ayrılıyor, insanlar evlerinin anahtarlarını devlete teslim ediyor, yetkililere teslim ediyorlar. Kendileri karantinadayken evleri dezenfekte ediliyor ve insanların evlerinden çıkmaları izin verilmiyor; hattâ onların market alışverişi yapmalarına falan bile izin verilmiyor. Tabii bu çok ciddî bir tepki yaratıyor halkta ve Dünya Sağlık Örgütü de, dediğim gibi, yani bu kadar katı bir politikanın sürdürülebilir olmadığını söylüyor. Fakat şu var tabii: Çin Devlet Başkanı gelecek sonbaharda üçüncü dönem, şu an ikinci döneminde, yeniden Komünist Parti liderliğini açıklayacak. Şimdi, eğer bundan önce “Sıfır COVID” politikasını gevşetirse, yetkililer 1,5 milyon ölüm olacağından bahsediyorlar. Şimdi bugüne kadar Amerika’yla, Avrupa’yla, vs. ile kıyaslandığında Çin’de ölüm oranı çok düşüktü ve böyle bir tablo olsun istemiyor. Bir ikinci sebebi de yani bu COVID’in önüne geçilmesinde Çin aşısının yeterince etkili olmaması. Bundan bahsediliyor, buna cevâben de diyorlar ki: “Bunun çok aşıyla alâkası yok, biz bu ‘Sıfır COVID’ politikasını izlemeye devam edeceğiz ve bir noktada salgının önüne geçeceğiz” söylemi var.

Ruşen Çakır: Ömer, sen ne diyorsun?

Ömer Taşpınar: Şimdi bu Şangay 25 milyonluk bir şehir Ruşen ve yaklaşık 8 haftadan beri neredeyse kapatılmış durumda. Yani bütün İstanbul’un kapatıldığını düşün, Türkiye ekonomisi için İstanbul ne ise, Çin için de Şangay o. Yani sokağa çıkma yasağı var ve Pekin’de de buna benzer bir döneme doğru gidilebilir mi korkusu yaşanıyor. Gönül’ün dediği gibi, Çin aşısı Omicron’a karşı o kadar başarılı değil gibi gözüküyor. Ve Çin’de özellikle yaşlıların aşılanma oranı ve ülkenin genelde aşılanma oranı beklenildiği kadar yüksek değil galiba. Galiba diyorum, çünkü Çin’den gelen veriler çok şeffaf veriler değil. Bilmiyoruz tam Çin’in aşılanma oranını; ama yaşlılarda aşılanma oranının çok yüksek olmadığı konusunda bir iki rapor okudum, gazete raporu bunlar tabii. Bir de yani Çin medyasında da çıktı, daha aşılanma kampanyalarının artırılması… Aşının kendi başarısı bir Pfizer gibi, o mRNA aşıları kadar başarılı değil; özellikle Omicron’a karşı. Bütün bunların bir ekonomik bedeli var Çin için. Yani Çin’de şu anda ekonomi yavaşlıyor. Bütün bir şehri kapatırsan, tedârik zincirinden tut da harcamalara kadar… ve tabi tüketimin yapılamadığı, bazı maddelerin çürüdüğü, ulaşımın doğru dürüst yapılamadığı bir Çin karşısındayız. Şu anda petrol fiyatları bütün dünyada artıyor. Eğer Çin ekonomisi büyük bir hızla kalkınıyor olsaydı daha da artardı, ama Çin sanki ekonomik olarak bir durgunluğa doğru gidiyor gibi, bu metotlar nedeniyle. O nedenle de Şi Cinping’in karşısında eğer bir ekonomik kriz olursa, Ekim ayındaki kongrede acaba Komünist Parti içinden, Politbüro içinden bir mızırdanma çıkar mı? Yani kendisine karşı bir infial, kendisine karşı bir isyan çıkacağı yok; ama şu anda bu “Sıfır COVID”in ülkede ciddî bir toplumsal tepkiye doğru götürdüğüne yönelik BBC’de haberler var mesela. Yani balkonlardan tencere-tava vurmalar, bazı yerlerde halkın sokağa çıkmaya çalışması, polisiye tedbirler nedeniyle zorlanılıyor olması… 25 milyonluk bir şehri tutmak ve ülke genelinde de “Sıfır COVID”e doğru götürmek kolay değil. Şimdi bu konuda “Otoriter rejimin başarısı” başlıklı bir hikâye okuyorduk hep. Yani, “Otoriter rejim olarak bakın biz ne kadar başarılı olduk” ve dışarı verilen imaj hep, bu aldıkları ciddî tedbirlerle son derece başarılı oldukları…. Ama Omicron sonrası bir bocalama, bir zorlanma dönemine girdiği kesin ve çok korktukları da kesin. Yani çok korkuyorlar; “Sıfır COVID”, “sıfır tolerans”, çünkü ülke geneline bu daha ciddî bir şekilde yayılırsa, Pekin’e, diğer büyük şehirlere, kırsala… Yani Gönül’ün söylediği o rakam, 1,5 milyon rakamı önemli bir rakam. Daha da fazla büyüyebilir. Bu arada Amerika’da zaten 1 milyon kişi öldü COVID nedeniyle. Bu en yüksek rakam dünyadaki. Çin’de eğer Amerika’daki kapsamda, o ölçekte bir şey yaşanırsa, pandemi rakamlarının çok daha yüksek olmasından korkuluyor. Bütün bunların Şi Cinping yönetimi üzerinde bir etkisi olacak ve bu bütün bir şehri kapatma, bu kadar sert yöntemleri ne kadar devam ettirebilirler, o konuda ciddî bir soru işâreti var. 

Ruşen Çakır: Evet arkadaşlar, çok teşekkürler, yine çok verimli bir “Transatlantik” oldu. Gönül Tol’a ve Ömer Taşpınar’a çok teşekkür ediyoruz, izleyicilerimize de bizi izledikleri için teşekkürler, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus