Ruşen Çakır ve Halil İbrahim Yenigün tartışıyor: TURKEN Vakfı ve Erdoğan iktidarının ABD’deki faaliyetleri

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ı, ailesi aracılığıyla Ensar ve TÜRGEV vakıfları üzerinden ABD’deki TURKEN Vakfı’na 1 milyar lira para aktarmakla ve “kaçış planı” yapmakla suçladı.

Yeni bir açıklama daha yapan Kılıçdaroğlu, “Vakıflar üzerinden paraları transfer ettiren oğlun Bilal Erdoğan. Parayı alan tarafta ise kızın Esra Albayrak var” dedi.

Ruşen Çakır ve Halil İbrahim Yenigün, TURKEN Vakfı ve Erdoğan iktidarının ABD’deki faaliyetlerini tartıştı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Kaçış Planı Anatomisi” başlığı altında söyledikleri ve videosu hâlâ tartışılıyor, yankıları sürüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisi aleyhine tazmînat dâvâsı açtı. Bu olayın merkezinde, ABD’de faaliyet yürüten TURKEN adlı vakıf var. Bu vakıf hakkında ABD’den siyasetbilimci Halil İbrahim Yenigün’le konuşacağız. Halil İbrahim, merhaba. 

Halil İbrahim Yenigün: Merhabalar, teşekkürler dâvetiniz için.

Ruşen Çakır: TURKEN Vakfı’nı konuşacağız. Ama öncesinde, 2017’de Sinem Adar’la birlikte Jadaliyya için ortak bir makale kaleme aldınız — çok çarpıcı bir makale; Sinem Adar Berlin’de yaşıyor, sen Virginia’dasın. O makalede, Erdoğan iktidârının, Batı’da “yumuşak güç” ya da soft power arayışını ve nasıl yaptığını anlattınız. Sinem Adar, daha çok olayın Avrupa ayağını anlattı. Sen de Amerika Birleşik Devletleri ayağını anlattın ve bunun içerisinde, son günlerde popüler olan TURKEN Vakfı da önemli bir yer tutuyor senin anlattığın bölümlerde. Ama öncesinde, Erdoğan’ın Batı dünyasındaki soft power, “yumuşak güç” arayışı nedir onu konuşalım. İslâm dünyasına yönelik birtakım faaliyetleri olduğunu biliyoruz, Asya ve Avrupa’ya yönelik birtakım faaliyetleri olduğunu biliyoruz ve bunları büyük ölçüde de Fethullahçılarla rekabet etmek ve onları dengelemek için yaptığını da söylüyor. Batı burada nasıl bir yer tutuyor? Buradaki amaç ne? Batılılar’ı iknâ etmek mi, yoksa Batı’da yaşayan Müslüman topluluklara, bireylere, kurumlara ulaşmak mı?

Halil İbrahim Yenigün: Evet. Öncelikle dâvetiniz için teşekkür ediyorum. Epey bir zamandır bunu hem profesyonel hem amatör olarak gözlemekteydim. Benim için aslında şöyle bir şahsî tarafı da vardı: Ben, geçmiş doktora sürecim içerisinde, ABD’deki Müslüman örgütlerle son derece yakın ilişkisi olan bir insandım. Türkiye’ye döndüğüm sırada, bir düşünce kuruluşunun American Journal of Social Sciences dergisinde aynı zamanda editörlük yapıyordum. O zamanlar belli bir Türkiye algısı vardı. Türkiye hakîkaten çok bilinmedik, bâkir bir yerdi onlar için. AKP iktidarda olmasına rağmen, Müslümanlar AKP ile ilgili çok fazla bilgi sâhibi değildi. Türkiyeli insanlar, Müslüman örgütlenmelerin en büyük çatı örgütlenmesi olan Islamic Society of North America’dan (ISNA- Kuzey Amerika İslâm Birliği) o kadar uzak duruyorlardı ki, sırf o kongrelere Türkiyeli insanlar gelsin diye Türkçe seanslar yapılmaya başlanmıştı. Düşünün, o derece yani… Türkiyeli Müslümanlar, ABD’deki genelde Pakistan, Hindistan ve Arap Müslümanların öncülük ettiği büyük çatı örgütlerden o derece uzak duruyordu. 

Fakat daha sonra, 2017’den sonra tekrardan geldiğim zaman, bambaşka bir Amerikan-Müslüman örgütlenmesi gördüm. Ben o zaman bu konuya çok daha derin bir şekilde eğilmeye başladım. “Yumuşak Güç” kavramı, Joseph Nye üzerinden gelen meşhur bir kavram oldu. Türkiye “yumuşak güç” kavramını çok net ve çok sık bir şekilde kullanmaya başladı. Özellikle iktidar think tank’leri, yumuşak güç kavramına 2010’lu yıllarda çok büyük ilgi gösterdiler. Çünkü o zamanlar, Türkiye’nin “Muhteşem Yüzyıl” veya “Gümüş”gibi dizileri, Arap ülkelerinde çok rağbet görüyordu. Arap Baharı sonrasındaki süreçte de, Türkiye’nin demokratik olması, daha Batı’ya dönük olması, bununla birlikte Müslüman kimliğini taşıyor olması, Arap ülkelerine bir yumuşak güç kaynağı olması şeklinde yer alıyordu. 

O yumuşak güç ve bu yumuşak güç, aslında bambaşka. Belli bir zaman sonra, çok daha başka bir Türkiye etkinliği gördük. Geçen zamanda ne oldu? 2010’lu yıllara kadar, Türkiye’de demokrasi, insan hakları yollarıyla Arap dünyasında örnek olabiliyordu. Bizim dizilerimiz daha serbest bir hayat tarzı sunuyordu. Birtakım muhâfazakârlar, Türkiye’nin yasak aşk gibi konularda bu kadar diziler yayınlamasına karşı insanlarını uyarıyorlardı; ama yine de “hem bizden, hem biraz daha rahat bir hayat tarzı” görüşü olduğu için bu diziler rağbet görüyordu. Bunun bulunduğu ve konumlandığı yer başka. 2016 sonrası Türkiye’nin yumuşak güçlerine baktığımız zaman gördüğümüz şey, bir anda Türkiye’nin Hristiyan Batı’ya, Hristiyan-hegemon dünya egemenliğine karşı şövalyemsi bir karşı çıkışı, onlara eyvallahının olmaması, onlara diklenmesi, “Müslüman gücü” adıyla Hıristiyan Batı’ya diklenmesi şeklinde bir hal aldı. 

Bizim Sinem Adar’la yazdığımız son yazı, biraz mâcerâlı bir yazı oldu. Çünkü gerçekten de yazıdan sonra Türkiye’nin yumuşak güç elemanları tarafından baskıya da mâruz kaldık. 

Ruşen Çakır: Hiç de yumuşak olmadıklarını gördünüz yani…

Halil İbrahim Yenigün: Evet. Öyle muamelelere mâruz kaldık. Jadaliyya gibi bir yayında, sansürlemeye bile kalkıştılar. Ama ondan sonra o yazı, okunma sayısı îtibâriyle Jadaliyya’nın o yılki ilk beş yazısından biri oldu. Çok okundu, böyle bir başarısı oldu. Sinem ve ben, ikimiz de sonuçtan son derece memnun kaldık. Çünkü gerçekten de birtakım konferanslarda, kongrelerde, birçok Avrupalı diplomattan, “Şu an gördüğümüz, kafa yorduğumuz, ama çözemediğimiz birçok şeyi bu yazı bir anda çözdü” diye övgüler de aldık, o da bizi çok memnun etti. 

Ruşen Çakır: Peki, şunu sorabilir miyim? Batı’da faaliyet gösteren bir federasyon, dernek, vakıf var diyelim. Batı’nın çoğunluğu, o ülkenin kendi insanları. Ama orada sayıca az olan, kimisi vatandaş, kimisi göçmen, Müslümanlar var. Anladığım kadarıyla, bu yapılanmalar esas olarak zâten Müslüman olanları etki alanına almak, onlarla bir şeyler yapmak için. Hattâ Batı’ya bir tür meydan okuyuş amacı var diyorsun. 

Halil İbrahim Yenigün: Öyle değildi. Yapı değişti. Şöyle: Şu an için AKP’nin güdümüne girenlerden bahsetmiyorum. Islamic Society of North America, büyük ISNA çatı örgütünden bahsediyorum. Ben kısaca bu hikâyeyi vermek isterim. Bu nasıl oldu? Çok kısaca söylüyorum: Tabii ki önce 48 sonrası gelen Filistinli göçmenler ve daha sonra Hint altkıtasından büyük bir kitle hâlinde gelenler ve Arap dünyasından gelenler. Bunlar daha yoksul insanlar; varlıkları yok, ama kendileri aynı Türkiye’deki büyük şehirlere gelen hemşehri derneklerinin câmi kurması gibi câmi kuruyorlar. Bu ilk adım. İkinci adım şöyle: İhvan-ı Müslim’in ve Cemaat-i İslâmî’nin daha elit elemanlarının diasporaya, ABD’de örgütlenme amacıyla göç etmesi. Bunlar şöyle bir şey yapıyorlar: Sıradan Müslümanların kurduğu câmilere bunları bir bir topluyorlar. Çünkü bunlar daha örgütlü insanlar. Önce Amerikan kampüslerinde MSA diye geçen Müslüman Öğrenci Dernekleri’yle örgütleniyorlar. Öğrenciler arasında çok yoğun bir şekilde örgütlenmeleri var. Mezuniyetten sonra ve iş güç sâhibi olunca da, yavaş yavaş bütün bu câmileri topluyorlar, kendi güdümlerine alıyorlar. 

Aslında ISNA, MSA’lerin mezun olmuş öğrencilerinin kurduğu bir örgüt gibi. Dikkat edelim, Râbıta’nın da 1962’de kurulduğuna bakacak olursak (MSA’ların kuruluş yılı 1963) Râbıta’yla da çok alâkası var. Râbıta örgütlenmesinin Amerikan ayağı olarak Müslüman Kardeşler ve Cemaat-i İslâmî, o işleri üstlenmiş oluyor. O yüzden sıradan halkın sadece dinî ihtiyaçlar için kurduğu câmiler, dernekler, bir zaman sonra Râbıta’nın ABD ayağına dönüşmüş oluyor. Fakat bu çok göze batırılmıyor, göze çarpmıyor. Bunu nereden anlarsınız? Şöyle anlarsınız: Amerika’da bu câmilere gidin, Suudi Arabistan’da basılmış olan yığınla Kur’an tercümeleri bulursunuz. Veya Seyyid Kutub’un, World Muslim Association’dan (Dünya İslam Birliği) çıkmış kitaplarını bulursunuz. Bunlar her câmide bulunur. “Niye bunlar bu kadar çok?” diye zamânında benim dikkatimi çok çekmişti. Ama olayları bilmiyordum. 

Daha sonra öğrendim ki, bunlar tamâmen bir Râbıta projesi kapsamında, Râbıta’nın Avrupa ve Amerika boyutu olarak giriyor. Ama bütün bunlara rağmen, bu işler o kadar apolitize yürütülüyordu ki, gerçekten ISNA denen yerde hiç politik bir söylem bulamazsınız. Politik söylemleri Müslüman Kardeşler ve Cemaat-i İslâmî kendi örgütlenmelerinin adı altında yaparlardı. Müslüman Kardeşler’inki “Muslim-American Society”, MAS (Müslüman-Amerikan Cemiyeti) diye geçiyor. Cemaat-i İslâmî’ninki ise ICNA (Islamic Community of North America- Kuzey Amerika İslam Camiası) diye geçiyor. Bunlar farklı. Ama ne oluyor? Müslümanlar’ın yıllık kongresi diyebileceğimiz ISNA kongrelerine bütün Müslüman örgütlenmeler geliyor. Orada onların da temsili var. Fakat onlar, Cemaat-i İslâmî’nin ve İhvan-ı Müslîmin’in kendi işlerini o büyük Müslüman dinî faaliyetlere karıştırmıyorlar. Çünkü orada daha çok hayır faaliyeti var, Müslüman kimliğiyle örgütlenme var. Fakat siyasal bir öne çıkış yok. 

Bir de bunlara, 2000’li yılların başlarında Council of American Islamic Relations (CAIR- Amerikan İslam İlişkileri Konseyi) diye bir örgütlenme eklendi. Bu da Müslümanlar’ın hak savunması grubu. Nihad Awad, tıpkı Arap dünyasındaki liderlerde gördüğünüz gibi, leader for life diyeceğimiz, “ömür boyu lider” şeklinde, başından beri bu cemiyetin başında. Onların, Türkiye’deki eski MAZLUMDER’e çok benzer bir yapılanması var. Her şehirde bir şube açılıyor ve şube kendi içerisinde otonom. Fakat bir de Genel Merkez var. Genel Merkez’in de başında Nihad Awad var. Bunlar, Müslümanlar’a yönelik hak ihlâllerine karşı bilgi topluyor, raporlama yapıyor ve lobi oluşturuyorlar. Aynı zamanda lobi olarak çalışıyorlar. Faaliyetleri aşağı yukarı bu şekilde özetlenebilir. Ben bu manzarayı vereyim, bunun üzerine konuşalım.

Ruşen Çakır: Ben Amerika’da yaşadığımda daha önce gitmişliğim vardı, ama 2004 sonunda gitmiştim, biliyorsun. 2007’ye kadar oradaydım. Oradaki İslâmî sivil toplum örgütlenmelerinde, Türkiye yok gibiydi. İçlerinde birtakım Türkler olabilir. Tabii ki Fethullahçılar var, ama ben onları tam olarak İslâmcı saymıyorum, onlar ayrı bir kalem. Onun dışında, Türklerin daha seküler temelli birtakım örgütlenmeleri, federasyon yapıları vardı ve bunların AKP hükûmetiyle de birtakım sorunları vardı. Daha sonra bir şekilde AKP adım adım bu kurumlara da bir şekilde uzandı. Ama anlaşıldığı kadarıyla, ben döndükten sonra kendi bağımsız örgütlenmelerini, kademeli bir şekilde adım adım hayâta geçirmişler.

Şu anda bakıldığında, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sivil alanda, Müslümanlar’ın ya da İslâmî topluluklar adına faaliyet gösteren kurumların içerisinde Türkiye damgası gözüküyor mu? Yoksa hâlâ senin anlattığın Râbıta, Cemaat-i İslâmî ve İhvan-ı Müslimin gibi eski tür yapılar çok fazla önde ve Türkiye kendisine yer açmaya mı çalışıyor?

Halil İbrahim Yenigün: Şöyle oldu: Bambaşka bir hal aldı. Evet, Türkiyeli Müslümanlar, “Biz bu işte liderlik pozisyonunda olmazsak kolay kolay girmeyiz” modundaydı. O yüzden, söylediğim gibi bunlara çok uzak duruyorlardı. Bir istisnâ Yusuf Ziya Kavakçı’dır. Yusuf Ziya Kavakçı, ISNA’nın yönetim kurulundaydı ve Türkiyeli Müslümanlar’ı, sık sık, “Niye yer almıyorsunuz?” şeklinde azarlıyordu. Tek istisnâ oydu. Onun dışında kimse yüz vermezdi gerçekten. Arap ve Pakistanlılar’ın güdümünde olmak istemiyorlardı diye tahmin ediyorum. Benim çıkardığım psikolojik tahlil öyle. “Burada lider olmayacaksak ne işimiz var?” gibi bir psikolojiyle belki de çok dokunmazlardı. 

Sonrasında şu oldu: Türkiye, sâhaya çok güçlü bir şekilde, devlet olarak girdi. Biliyorsunuz, Erdoğan’ın çocukları zâten Indiana Üniversitesi’nden. Hattâ Indiana Üniversitesi’nde sâdece onun çocukları okumadı, Indiana Üniversitesi’ne neredeyse büyük bir kabile hâlinde gittiler. Oraya büyük bir kitle hâlinde gidiyorlar ve orada Amerikalı Müslüman coğrafyasını tanıyorlar. Daha sonrasında, Türkiye’nin şube açma faaliyetleri başlıyor. Meselâ, ABD’de SETA (Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı) açılıyor. Tamamen siyâsî amaçlı olan SETA’nın açılışı için Ahmet Davutoğlu gidiyor. Zâten SETA, Abdullah Gül’ün tasarladığı ve Davutoğlu’nun hayâta geçirdiği bir projeydi. Davutoğlu SETA şubesini açmak üzere ABD’ye defâlarca seferler yaptı, buradaki birçok öğrenciyle görüştü. Ben de onun görüştüğü ortamlarda vardım. Orada ısrarla, AKP’ye, ABD konusunda bir destek bulunacak lojistik güç arayışı içindelerdi. O aşamada henüz Müslüman örgütlenmelerde yapıları yoktu. Zaman içerisinde –2010’lu yıllarda olan bir şey bu– Türkiye çok daha özgüvenli olduktan sonra, buradaki birçok Batılı Müslüman, Türkiye’de kendilerine yakın bir iktidârın olduğunu anlamış oldu. Böyle bir yakınlaşma da oldu. Kültürel olarak yakınlaşma şöyle bir şeye yol açtı: “Diriliş: Ertuğrul” gibi diziler burada yaygınlaşmaya başladı. Bu, halkı çok daha fazla Türkiye hayranı kılmaya başladı. Ama esas benim gördüğüm kırılma noktası, 15 Temmuz 2016. Orada Türkiye, tüm gücüyle yumuşak güç politikasına başladı. 

Ben size bir detay daha söyleyeyim: Türkiye’ye ABD’den gelmiş bir Amerikalı akademisyen arkadaşım, İbrahim Kalın tarafından düzenlenen kapalı bir toplantıya dâvet edildiğini ve toplantıya birçok Amerikalı akademisyenin de çağrıldığını söyledi. Bu, Gezi sonrası bir şey, çünkü Gezi ilk kırılma noktasıydı. Gezi’den sonra, ABD’deki Türkler arasında, “Kendimizi daha çok nasıl anlatabiliriz? Kendi pozisyonumuzu nasıl ifâde edebiliriz?” arayışı yaygınlaştı. O aşamada, ABD basınında Erdoğan eleştirileri çok fazlaydı. İbrahim Kalın’ın o toplantıda akademisyenlere sorduğu bir soru vardı: Arkadaşım bana, “Erdoğan eleştirilerini İslamofobi olarak nasıl tanımlayabiliriz?” şeklinde bir arayış olduğunu söyledi. Hakîkaten, o arada şunu da anlamış oldum: AKP yönetimi, “İslamofobi” denilen söyleme el atmış ve bunu, kendi siyâsî amaçları için kullanma niyetine girmiş durumda. Ben bunun çıkarımını 2014-2015 yıllarında yapmıştım. Bu, şu anlama geliyordu: Biliyorsunuz, “Holokost endüstrisi”diye bir kavram vardır. Finkelstein’ın söyleyişiyle meşhur oldu: Holokost gerçekliğini, holokost trajedisini, holokost katliamını, acısını, İsrail’in dış politika amaçları için kullanmak üzere bir dini soft power kavramı hâline getirmek. Böylece İsrail eleştirilerini antisemitizm hâline getirmek. Yani bir antisemitizm endüstrisi. Ben şunu anlamış oldum: Türkiye aynen bu işe girecek ve Türkiye aleyhine olan her türlü faaliyeti, uzun vâdede İslamofobi olarak damgalayacak veya ABD’de, Avrupa’da Müslümanlar’ın yaşadığı İslamofobi saldırılarını en çok gündeme getiren, bu şekilde onlara en çok kol kanat geren, onların en büyük hâmisi rolüne soyunacak. Hakîkaten de böyle oldu. Şu anda geldiğimiz noktada böyle bir durum var. 

Örgütlenmeye dönecek olursak, nasıl bambaşka bir hal aldı? Şöyle bir durum oldu: Türkiye, özellikle 15 Temmuz sonrası –ama bu daha öncesine de gidiyor– çok yoğun bir harekâta başladı. Şunu da söylemek zorundayım: En büyük kırılma noktası, 2013 yılında Suudi Arabistan’ın Mısır’daki darbeyi desteklemesiyle yaşandı. Râbıta koalisyonu orada bozuldu. Eskiden ABD’deki Müslümanlar arasında Suud’u iyi kötü destekleyenler vardı, onların güdümünde davranıyorlardı. Bunların hepsinin bir anda Suudiler’in aleyhine döndüğünü fark ettik. O arada bunlar yeni bir hâmi aradı ve bu yeni hâmi, Türkiye olarak zâten devreye girdi. Ben öyle bir şey olduğunu düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Peki burada TURKEN Vakfı nasıl bir yere oturuyor? Tam söylediğin dönüşümün önemli bir aktörü olmuşa benziyor. Sâdece Türkiye’den giden öğrencilere değil, İslâm dünyasından ABD’ye gitmiş öğrencilere de yardım eden, onlara burs veren bir kurum olarak kendisini gösteriyor. Tabii Fethullahçılar’a kaptırmama iddiası hep var. 

Halil İbrahim Yenigün: Aslında amaç şöyle: Kaptırmamak değil. Bir defâ, mantık zâten doğrudan doğruya Fethullahçılar’dan alınma bir mantık. Türkiye Maarif Vakfı’nı (TMF) biliyoruz. Maarif Vakfı, 15 Temmuz’dan birkaç gün önce kurulan bir vakıf. İlginç bir tesâdüf. 15 Temmuz’dan hemen sonra, Fethullahçılar’ın yurtdışındaki okulları Türkiye Maarif Vakfı’na devredildi. Maarif Vakfı’nın ABD’de bir şûbesi var. Türkiye şöyle bir şey yaptı: AKP iktidârı, kendi uzantılarını kurmaya başladı. Erdoğan’ın, 2000’li yıllarda en çok önemsediği, üzerinde durduğu faaliyet, Türkiye’deki İslâmcı bağımsız STK’ları bir bir güdümüne almak, onlara arsalar vermek, yönetim kurullarında kendisine dost insanları seçtirmek gibi çalışmalardı.  2017 Referandumu’na geldiğimiz zaman, Erdoğan’ın arkasında topyekûn dimdik duran ve Erdoğan güdümünde olan bir İslâmcı STK kolektivitesini gördük. Burada en büyük sembolü, Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı TGTV’nin Amerika’daki muadili olarak ISNA’yı (Kuzey Amerika İslâm Birliği) düşünebilirsiniz. Sıradan, bağımsız, ufak bir sürü küçük dernekler ve örgütlenmeler var ve kendi hallerinde davranıyorlar. Onlar Türkiye’ye karışmıyor, Türkiye de onlara karışmıyor. Türkiye, bir yandan TURKEN gibi örgütlenmelere başlıyor. Berat Albayrak’ın e-postalarında çok yoğun bir şekilde detaylarını gördüğümüz Halil İbrahim Danışmaz’ın, Turkish Heritage Organization’ı var. Danışmaz, Berat Albayrak’ın New York’taki en yakın arkadaşı. Ayrıca, MÜSİAD-USA çalışması var. Bunlara baktığınız zaman aslında hep benzer isimler. Turkish American Steering Committee (TASC) de var. Turkish American Steering Committee, doğrudan doğruya lobi örgüt olarak başladı. MÜSİAD-USA, ABD’deki AKP’li iş adamlarının örgütlenmesi için kullanılan bir yapı. Onun dışında, TURKEN Vakfı da aynı TÜRGEV gibi. TÜRGEV’in ABD versiyonu. TÜRGEV ve Ensar Vakfı’nın birlikte kurdukları bir vakıf. Biliyorsunuz Ensar Vakfı bağımsız bir örgütlenmeydi. Bilal Erdoğan, Türkiye’de Erdoğan âilesi adına Gönüllü Teşekküller’e bakan kişi. O yüzden TURKEN’de de onun adının geçmesi çok normal. Tam da söylediğiniz gibi, tıpkı zamânında Gülenciler’in “Gülenci lobi” yaratma faaliyetinde olduğu gibi, bunlar da, ABD’de okuyan Müslümanlar’la –göçmen çocukları olsun veya buraya okumaya gelenler olsun– AKP dostu, AKP destekçisi, Müslüman, yerli ve Amerikalı bir göçmen lobi oluşturmanın nasıl olabileceğinin çalışmasını yaptılar. Aslında TURKEN çok net bir şekilde bunun çalışması. 

Bu arada bu, bununla kalmıyor. Şunu da söyleyebiliriz: Türkiye’nin medya alanında da faaliyetleri oldu. Mesela, 2015’de kurulan TRT World. TRT World kurulduğunda çok amatör başladı, fakat daha sonra Al Jazeera gibi ABD’li birçok insanı Türkiye’ye çekti. Başka bir şeyden bahsedeyim. Bunlarla çok sıkı fıkı olan bir arkadaşım şunu söyledi: ABD’deki birçok cemaat artık her şeylerini dağıttı ve Türkiye’ye göç edip şu an orada devam ediyorlar. İş bu dereceye vardı. Biliyorsunuz, Mısır darbesi sonrası ve Arap Baharı’ndaki hezîmetler sonrası, İhvancılar’ın en büyük merkezi İstanbul oldu. 

Ruşen Çakır: Şimdi geri dönmeye başladılar, biliyorsun. Türkiye, Mısır’la ilişkilerini düzeltme sürecinde, İhvan’ın, hatta İsrail nedeniyle de Hamas’ın Türkiye’deki faaliyetlerinde bayağı bir sıkıştırmalar başladı. Sınırdışı edilmeler olduğu söyleniyor. O devir kapanıyor yani…

Halil İbrahim Yenigün: Aslında şöyle: Zâten hâlihazırda İstanbul bir merkez olmuş durumda. Sâdece Hamas’ın veya İhvan’ın merkez kadrosunun İstanbul’da olmasından bahsetmiyorum. Aynı zamanda, irili ufaklı bir sürü Müslüman örgütlenmenin, cemaatlerin de İstanbul’a göç etmesinden bahsediyorum. Onlar, Erdoğan’ın güdümüne girdiler zâten. Erdoğan, onları istediği gibi oynatma gücüne sâhip. Bu noktadan sonra onlar için zor bir durum var. Zaten bundan önce aynı İslâmcı derneklerin Türkiye’de yaşadığı gibi bir durum oldu. Biliyorsunuz, Gezi’ye kadar her şey güzel görünüyordu; herkes olan bitenden mutluydu. Fakat Gezi’den sonra, bir anda İslâmcı örgütlenmeleri çok zor bir tercih bekledi. Hemen peşinden Millî İrâde Platformu kuruldu ve onlardan sezonluk bîat törenleri beklendi. Her seçim öncesi bir bîat seremonisi yapılıyor ve bir bildiri yayınlanıyor. Millî İrâde Platformu adı altında, Türkiye’de, zamanında bağımsız ama artık Erdoğan’ın güdümünde olan ne kadar İslâmcı STK varsa, onlar toplanıp toplu bîat töreni yapıyorlar. Aslında benzer bir durum. Müslüman örgütlenmeler, çoktan kollarını kaptırmış durumdalar. Bu vakitten sonra ne yapabilirler, orası muammâ. Çünkü gerçekten Erdoğan onları finansal olarak ve birçok açıdan eline almış durumda. 

Söyleyeceğim şeyi unutmayayım: Bunlar söylenti düzeyinde fakat sağlam söylentiler. Çünkü olayları çok iyi bilen arkadaşlarımın söylediği şeyler. Meselâ, burada büyük bir sivil haklar örgütlenmelerinden birisinin başındaki Müslüman Filistinli bir şahsın, Türkiye’de çok ciddî finansal çıkarları olduğunu da söyledi. Hatırlarsanız, 17-25 Aralık tapelerinde, Seyyid Kutub’un yeğenlerinin firmaları üzerinden Erdoğan’la telefon konuşmaları ortaya çıkıyordu. Burada da benzer bir durum, Amerikalı İslâmcılar’ın, Türkiye’de Erdoğan iktidârının politik ekonomisine eklemlendiğini düşünüyorum. İşin o tarafı da var. Bence TURKEN’deki bağışlar, bununla daha çok anlam kazanıyor.

Ruşen Çakır: Yalnız, şöyle bir şey var: Bu söylediğini Râbıta’nın, Suudi Arabistan’ın, İran’ın yıllar boyunca yapmaya çalıştığını biliyoruz. Küresel anlamda, kendi İslâm yorumlarını katmak, kurumları ele geçirmek… Biliyorsun, 12 Eylül zamânında, Türkiye’deki askerî rejim bile Avrupa’daki imamların maaşlarını Râbıta’nın vermesine râzı olmuştu. Okullarıyla, câmileriyle… Fethullahçılar da bir anlamda onlarla rekabet ediyordu. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti devleti, AKP iktidârıyla bu alana girmiş. Ama ortada şöyle bir mesele var: Bu çok pahalı bir şey. Çünkü bu bir şirket yatırımı gibi değil. Fabrika açıyor ve satıp kâr elde ediyor değilsin. Burada yapılan yatırımlar genellikle uzun vâdeli yatırımlar. Öğrencileri eğitiyorsun, şunu yapıyorsun, bunu yapıyorsun. Daha sonra onların sana geri gelmesini hesaplıyorsun. Türkiye, zâten bir Suudi Arabistan’la, petrol zengini ülkelerle kıyaslanabilecek bir ülke değil. Ama daha önemlisi de, çok ciddî bir ekonomik kriz yaşıyor. Bu, sürdürülebilir bir şey olmaktan da çıkabilir. Bir de, iktidar değişikliği durumunda, bu yapılar herhalde varlıklarını kolay kolay sürdüremeyecekler, değil mi? İktidarla çok iç içe yapılar. 

Halil İbrahim Yenigün: Bunlar çok önemli noktalar. Biliyorsunuz, Diyânet İşleri Başkanlığı, Avrupa’da DİTİB olarak örgütlenmiş vaziyette faaliyetlerini yürütüyor. ABD’de ise, Diyânet’in Avrupa’dan çok farklı bir yaklaşımı ve anlayışı var. Diyânet, uzun yıllar ABD’de câmi açmadı. En sonunda, Maryland’e görkemli bir câmi açtı. Aslında o da, Türkiye’nin ABD’deki yumuşak güç politikalarında büyük bir sacayağı. Orada önemli bir merkez hâline geldi. Câmi, Davutoğlu’nun başbakanlığı sırasında açıldı ve sanırım, daha Pelikan darbesi olmamıştı. O dönemlerde olan bir şey. Davutoğlu ekibiyle, Erdoğan ekibinin iç içe olması, orada biraz daha sürdü. Fakat daha sonra DİTİB, ABD’de câmi açmaya başladı. ABD’de, Amerika Diyânet Merkezi diye bir şey var. Tıpkı Avrupa’da olduğu gibi, ABD’de câmi açıyor. Mesela Yale Üniversitesi yakınlarında bir câmi vardı, yangında hasar gördü. ABD’deki elit üniversitelerde okuyan Müslüman öğrenciler için çok büyük bir câzibe kaynağı hâline geliyordu. 

Fakat sonra ne oldu? Siz San Francisco’ya gelmiştiniz, bilirsiniz. San Francisco’da da Diyânet’in bir örgütlenmesi var. Orada da bir câmi alma hazırlığı vardı. Hattâ bir kiliseye tâlip olmuşlardı. Bir de, biliyorsunuz, hem sizin konuşmalarınıza hem bizim Stanford’da yaptığımız konuşmalara düzenli katılan Diyânet’ten imamlar da vardı; gelip notlarını alıp giderlerdi. Tıpkı Avrupa’da da olduğu gibi, bir nevi gönüllü ajan şeklinde çalışıyordu bunlar. Bu kişilerin yaptığı faaliyetler, döviz kuru krizi sonrasında bir anda sekteye uğradı. Sonuçta San Francisco’daki câminin alınmasından maddî zorluklar nedeniyle vazgeçildiğini öğrendik. 

Siz gazeteci olarak bu konularda benden daha çok bilgiye sâhipsiniz. Erdoğan’ın havuz sisteminin nasıl çalıştığı, hangi paranın nereden geldiği üzerine çok ciddî bir araştırmacı gazetecilik gerekiyor. Demin söylediğiniz şey çok önemli. Erdoğan yumuşak güç politikalarındaki faaliyetlerinde büyük ölçüde şahsîleşmiş, âilenin mensuplarının dâhil olduğu bir politika kullanıyor. Aile fertleri de bu faaliyetlere katılıyor. Meselâ Müslüman-Amerikan Cemiyeti’nin (MAS) kongreleri oluyor. Geçtiğimiz günlerde Erdoğan Malezya eski başbakanı Mahathir bin Muhammed ile baş konuşmacı olarak yer aldı. Bu çok önemliydi. Onun dışında âile fertlerinden, özellikle Sümeyye Erdoğan ve Esra Albayrak konuşmacı olarak katılıyor bu faaliyetlere. Bu tür ilişkileri ve sermâye hareketlerini tamâmen kendi yakın çevresi içinde tutuyorlar. Biraz önce de söylemiştim, meselâ Turkish Heritage Organization’un başında Berat Albayrak’ın en yakın arkadaşı Halil İbrahim Danışmaz var. Şöyle bir durum var: TÜRGEV, malûm, bir aile vakfı. TÜRGEV’in kurduğu İbn Haldun Üniversitesi de bir âile üniversitesi. Erdoğan’ın bu şekilde yaptığı birtakım âile girişimleri var. Bir de, vekilleri üzerinden yürüttüğü faaliyetler var. Biliyoruz ki Star gazetesinin sahibi Erdoğan. Ama vekilleri üzerinden el değiştiriyor. Yeni Şafak gazetesinden beri Erdoğan’ın alışkanlığı bu. 

Burada sormamız gereken bazı sorular var: Devletin hangi kaynakları, örtülü ödenek kaynakları ne için kullanılıyor? Erdoğan, şahsî havuzundan ne için kullanıyor ve AKP’nin kaynakları ne için kullanılıyor? İhâle karşılığı müteahhitlere bağış zorunluluğu gibi durumlar da var. Bütün bu kaynaklar nerelerde kullanılıyor? Bunlara ilişkin daha net bilgilere ihtiyâcımız var. Ben bilmiyorum, ama gazeteci olarak siz daha bilgi sâhibi olabilirsiniz. Ama bence, yapılacak araştırmalarda bu detaylara dikkat etmek durumundayız.  Hangi para nereden geliyor? Erdoğan bunları nasıl kalemlemiş durumda?

Ruşen Çakır: Kılıçdaroğlu’nun son yaptığı açıklamaları biliyorsun. Önce grup toplantısında konuştu, aynı akşam bununla ilgili bir video yayınladı. ABD’deki TURKEN Vakfı aracılığıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın âile üyeleri üzerinden yurtdışına para aktardığı ve “birkaç yüz kişi” ile bir “kaçış planı” yaptığından bahsediyor. Bürokratlara da, “Siz o uçakta yer almayacaksınız” diye sesleniyor. Sen orada yaşayan ve bu kurumları da bilen birisi olarak, böyle bir şey sana rasyonel geliyor mu? O vakıf üzerinden birilerinin yerleşme imkânı olabilir mi? Çünkü Kılıçdaroğlu isim de vermediği için ve onun da belgesini göstermediği için, akıl yürütüyor diyenler daha çok. Böyle bir şey teorik olarak mümkün olabilir mi?

Halil İbrahim Yenigün: Teoride mümkün aslında, ama muhtemel gelmiyor bana. Neden mümkün? Çünkü Erdoğan bir taraftan, “Tamam, ben bu paraları buraya veriyorum, böyle bir sıkıntı olursa âilem buraya yerleşir” şeklinde böyle bir çifte amaç gözetmiş olabilir. Meselâ Berat Albayrak şu anda hangi ülkede biliyor muyuz? İngiltere’de diye duymuştuk.

Ruşen Çakır: Hayır duymadık. Ama orada bir çiftlik meselesi var sanki. Çünkü Kılıçdaroğlu “Kendi Pensilvanyasını kuracak” derken herhalde o çiftliğe gönderme yapıyor. 

Halil İbrahim Yenigün: Olabilir, aslında bunların hepsi mümkün ve muhtemel şeyler. Şöyle bir durum da var: Sonuçta Erdoğan âile olarak ABD ile bağları, kökleri olan birisi. Çünkü Burak hariç bütün çocukları ABD’de bulundu ve uzun yıllar orada yaşadı. Amerika’yı seven, bilen insanlar. Zâten ondan dolayı ABD’deki faaliyetleri bu kadar kolay yürütebiliyor bu insanlar. 

Çiftlik hâdisesine gelince: Türkiye’nin veya oradaki diğer örgütlenmelerin amaçlarına pek uyar gibi görünmüyor. Bunu, Müslüman çocuklara yaz kampı yapılacak şeklinde söylemişlerdi. Biz böyle bir haber duymuştuk, bir ara okumuştum bunu. Bu da muhtemel. Ama bir taraftan Kılıçdaroğlu da böyle bir açıklama yapınca, insanın aklına gelmiyor da değil. Böyle bir yan amaç da gütmüş olabilir. Erdoğan, “İşler ters giderse belki böyle yaparız” diye düşünmüş de olabilir. Sonuç olarak ABD, Erdoğan Âilesi için, yaşanmak üzere tercih edilebilir bir yer. Tabii buradaki sıkıntı, ABD hükûmeti bunu ister mi? Diyelim ki Erdoğan seçimleri kaybetti, devrik bir lider. ABD, devrik bir liderin emeklilik yeri olabilir mi? ABD açısından bu belki birtakım uluslararası görüşmelerde söz konusu edildiği zaman kabul edebilecekleri bir şey olabilir. Ben buna imkânsız veya absürt diyemem şahsen. Ama Kılıçdaroğlu’nun söylediklerinden sonra, evet, böyle de olabilir diye düşünüyorum. Ama yine de ben bu konuda çekimser olduğumu söylemeliyim. 

Ruşen Çakır: Halil İbrahim, sen yıllardır ABD’ye gittin geldin, şimdi tekrar uzun bir zamandan beri oradasın. Oradaki İslâmî çevreleri biliyorsun, içlerinde de yer aldın. Hâlâ çok yakın temasların var. Bütün bu yapılan yatırımlar, harcanan paralar, Manhattan’da alınan yurt binası filan… sonuçta Erdoğan bir şey elde edebildi mi sence?

Halil İbrahim Yenigün: Bence ABD’de çok güçlü bir lobi oluşturmuş durumda. Erdoğan, 2019’da Suriye Tel Abyad’da, Serekaniye’de düzenlediği Barış Pınarı Harekâtı öncesinde ABD’ye geldi, Birleşmiş Milletler’de bir konuşma yaptı. Hemen peşinden, Turkish American Steering Committee’nin  (TASC) düzenlediği ve Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nın (YTB) da içinde olduğu Amerikalı Müslüman liderlerle görüştü ve onlarla birlikte bir âile fotoğrafı verdi. Orada, Nihat Awad gibi ABD’nin bütün sosyal adâlet ve sivil haklar konularında önde gelen isimlerini bile bağlamış olduğunu gösterdi. Çok eleştirilen, çok yıkıma sebebiyet veren, ciddi can kayıplarının olduğu ve sonuçta insanların yerlerinden edildiği bir Suriye Savaşı yaşandı. Erdoğan, bu savaş öncesinde, ABD’deki Müslüman liderlerden bir nevi kutsama almış oldu. Onların, özellikle örgütlü olanların geniş tabanları var. MAS ve İSNA’nın yani, İhvan-ı Müslim’in ve Cemaat-i İslâmî’nin, tabanlarında çok ciddî bir desteği var. Fakat Suriye Savaşı ile birlikte, ABD için Türkiye’deki mevcut rejim, Erdoğan hükûmeti, kafa karıştırıcı bir konuma geldi. Ben o savaş sonrasında ABD’deki Müslüman kamuoyunu tâkip ettim. Şöyle bir durum oldu: Erdoğan, onların çok alışık olduğu “Terörle Mücâdele” kavramını kullanıyor. Amerikalı Müslümanlar için bu kavram, tamâmen 11 Eylül sonrası kâbus anlamına geliyor. ABD’nin Müslümanlar’a karşı kullandığı bu söylemin aynısını, Türkiye’nin Kürtler’e karşı kullandığını gördüler. Bu, buradaki gençler arasında bir kafa karışıklığı yarattı ve daha yaşlı nesle karşı bir tepki oluşturdu. Böyle bir şeyi çok net gözlemledim. Sonuç alır mı? Sonucu şöyle alıyor. Birtakım insanlar, “Ertuğrul” dizisini seyredip hayallere kapılmış oluyorlar veya TRT World’ün câzibesine kapılıp Türkiye’ye geliyorlar; ama oradaki ilişkileri görünce çok büyük bir hayâl kırıklığıyla ülkesine geri dönüyor. Böyle insanlar var. Ama birtakım insanları da, tıpkı Al Jazeera’nın tuttuğu gibi, tutma gücüne sâhip görünüyor. 

Bunlarla ilgili sonuç ne olacak? ABD gibi ülkelerde sorunumuz şu: Bir Müslüman kitle var ve onların çok ciddî bir kimlik sorunu var. Kendisini çok zayıf hissediyor ve tıpkı Avrupa’daki Türkler’de olduğu gibi, kendisini güçlendirecek bir mekanizmaya ihtiyaçları var. Türkiye, Erdoğan’ın İslamofobi söylemiyle, “Yalnız değilsiniz. Sizin de özgürleşme zamânınız geldi. Artık siz de Müslüman gücü elde ediyorsunuz” söylemiyle, onlara da hitap ediyor, belli bir tabanı tutuyor. Bu arada “Ertuğrul” dizisi de bunun çok ciddî bir katalizörü oluyor, onu da söylemem gerekir. Orada bunu yaşıyorlar. Belli bir transa geçiyorlar bununla. 

Son olarak şunu söyleyerek bitireyim: Black Panther Party’de (Kara Panter Partisi) bulunan ve şu an ABD’deki önemli siyâhî liderlerden birisi, geldiği bir yemekte, daha çocukken âilesinin tası tarağı toplayıp İran’a gittiğini anlattı. Şaşırmıştım. Meğer Humeyni de o zamanlar, tıpkı Erdoğan’ın yaptığı gibi, özgürleşme, Müslümanlar’ın güçlenmesi, Müslüman gücü söylemleriyle, oradaki siyâhîlere çok ciddî bir yumuşak güç çıkarması yapmış. Bunun karşılığında, oradaki Kara Panter Partisi’nde bulunanlardan bir kısmı İran’a göç etmiş, İran’da yaşamış ve belli bir zaman Humeyni’nin altında bulunmuş. Sonuç olarak bu tür söylemlerin, bu tür yumuşak güç politikaların nerelere nasıl varacağı, nasıl etki yaratacağı, çok yakından gözlemlenmesi gereken bir şey. Erdoğan açısından da, şu an bizim kısa vâdede gördüğümüz, çok uzun ömürlü olmayacağa benziyor. Çünkü Türkiye, ne İran gibi ne Suudi Arabistan gibi petrol zengini. Hâliyle böyle bir mekanizmayı çok uzun süre fonlayamaz. Fakat buna rağmen, elindeki güçle şu âna kadar yaptığı nereye varacak? Bunu önümüzdeki yıllarda göreceğiz. Türkiye’nin bu yumuşak güç politikası “kâğıttan kaplan” gibi görünebilir. Erdoğan iktidardan gittiği zaman buraya ne kalır bilemiyorum. Çünkü hepsi çok şahsî ilişkilerle olan işler. Açıkçası, ben çok bir şey kalacağını düşünmüyorum. “ ‘Erdoğan dalgası’ vardı, geldi geçti” diyebilirler. Tıpkı, “ ‘Humeyni dalgası’ vardı, geldi geçti” dedikleri gibi. Humeyni’den kalan ufak tefek bir şeyler var, ama o kadar; daha fazla bir şey değil. 

Ruşen Çakır: Halil İbrahim, çok teşekkürler.

Halil İbrahim Yenigün: Ben teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Siyasetbilimci Halil Yenigün’le, TURKEN Vakfı ve Erdoğan iktidârının ABD’deki faaliyetlerini konuştuk. Kendisine tekrar teşekkür ediyoruz. Sizlere de teşekkürler, iyi günler.

Sinem Adar ve Halil İbrahim Yenigün’ün bahsi geçen Jadaliyya için yazdıkları makaleyi ve Gazete Duvar’da Tarkan Tufan çevirisiyle yayınlanan yazıyı ilginize sunuyoruz.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus