Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (128): Altılı masa altıncı kez toplanıyor, İYİ Parti “Ekonomide Kurtuluş Planı”nı açıkladı, muhalefet liderlerine tahrikler

Kemal Can ve Ruşen Çakır, Haftaya Bakış‘ın bu bölümünde, altılı masanın pazar günü Saadet Partisi’nin ev sahipliğinde yapacağı altıncı toplantıyı, İYİ Parti’nin açıkladığı “Ekonomide Kurtuluş Planı”nı ve son dönemde muhalefet liderlerine yönelik artan tahrikleri değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Kemal Can’la yine haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba.

Ruşen Çakır: Öncelikle, dün berâber bir kısmını izlediğimiz, İYİ Parti’nin “Ekonomide Kurtuluş Planı” tanıtım toplantısını konuşalım. Bayağı kapsamlı hazırlanmış bir plan. Hedefler, ilk 15 gün, 30 gün, 90-180 gün içinde yapılacaklar listesi, 40 sayfalık bir metin olarak hazırlanmış. Aslında tam da fâiz indirimine denk geldi. Ne diyorsun? Bu plan, muhâlefete hep söylenen, “Söylüyorsunuz ama alternatifiniz nedir? Ne diyorsunuz? Nasıl düzelteceksiniz?” sorularına cevap oldu. Muhâlefetin hep, “Beceremiyorlar. Zâten iş başındakiler lâyık olan insanlar değil. Liyâkat yok. Biz geldiğimizde işi kuralına göre yapacağız, düzelecek. Merak etmeyin” yaklaşımı vardı. Şimdi ilk defâ böyle çok kapsamlı bir şey çıktı. Ekonomi programını hazırlayan ekibin başındaki Prof. Dr. Bilge Yılmaz, daha sonra bir grupla yaptığı sohbette bizlere, “Türkiye’nin işinin hiç de kolay olmadığını” özel olarak da vurguladı. Sonuç olarak şöyle bir hava var: Çok zor, ama eğer iş titiz bir şekilde ve o andaki koşulları da gözeterek yapılırsa, hiç de imkânsız değil. 

Tabiî burada ilginç olan husus şu: İYİ Parti’nin bu sunumu Perşembe günü yapıldı. Pazar günü Altılı Masa toplanıyor. Altılı Masa’nın bileşenlerinden bir partinin, “İktidâra gelirsek yapacağız” dediği bir program var. Zâten toplantıda soruların büyük bir kısmı da buradan geldi: “Siz bunu İYİ Parti olarak mı yapacaksınız? Altılı Masa olarak mı yapacaksınız? Ya da nasıl olacak? Altılı Masa buna ne diyecek?” Aslında biraz karışık bir durum var. 

Birazdan Altılı Masa’yı da konuşacağız, ama sanki Meral Akşener bunu özel olarak Altılı Masa toplantısı öncesinde yaptırmak istemiş gibi geliyor bana. Çünkü üç gün sonra da yaptırabilirdi. Masaya, elinde bir ekonomi programıyla oturmak istemiş. Ama bu masadaki diğer kişilerin “Aa, ne güzel. Sizin de zâten çok iyi hazırlanmış bir programınız var” diyeceklerini sanmıyorum. Özellikle Ali Babacan meselesi var. Bilge Yılmaz’a da o soruldu. Bugün İsmail Saymaz da Halk TV’deki köşesinde bu meseleyi yazmış. Sosyal medyada da bayağı bir konu oldu bu. Farklı düşünüyorlar. O da net olarak ortada.

Kemal Can: Evet. İşi Altılı Masa’ya getirmeden önce, İYİ Parti’nin, özellikle Bilge Yılmaz ve ekibinin hazırladığı program üzerinden konuşalım. İyi hazırlanmış ekonomik programlar önemli. Çünkü hep söylendiği gibi, liyâkat, dünyadaki genel trendle ilişkili bilgilere vâkıf, Türkiye’nin yaşadığı sorunların güncel ve yapısal özelliklerini bilen, bunlara ilişkin başka mecrâlarda; akademide, iş dünyasında ya da uluslararası kuruluşlarda çalışmış insanların bilgi birikimini bir havuzda toplayıp tutarlı bir program çıkartmaları çok iyi bir şey. Söylediğin gibi, Altılı Masa bir sürü konuda ortak program kurmuyor; ama o masada bulunan herkesin, oluşturulabilecek ortak yönetim için kendi dosyalarıyla ağırlık kazanmak isteyecekleri bir süreç yaşanacak. Bu, dediğin gibi birtakım gerilimlere de yol açabilir. Çünkü orada bâzı yaklaşım farkları var.

Benim o gün toplantıda Bilge Yılmaz’a da sormaya çalıştığım bir soru vardı: Ben, ekonomik programların ve tercihler setinin, bir ekonomik mesele olmaktan çok, politik bir mesele olduğunu düşünüyorum. Asıl olarak da onun arkasında duran politik irâdenin nasıl şekillendiği ve teknik olarak bu programın nasıl uygulanacağı değil, bu programın arkasında duracak siyâsî irâdenin bunu neye yaslayarak, ne kararlılıkta sürdürebileceği önemli. Hem Altılı Masa sorununu gündeme getiriyor, ama meselâ İYİ Parti’nin kendisini de gündeme getiriyor. 

Ruşen Çakır: Sözünü keseceğim ama, açıklanan “Ekonomide Kurtuluş Planı”nda çok çarpıcı bir çıkış var: “Acı reçete yok. Zâten derin bir yoksulluk var…” 

Kemal Can: Dolayısıyla acı reçete başkaları için var. 

Ruşen Çakır: Bildiğimiz o eski tip acı reçete değil. Yoksulluğun dışında, vergi adâletsizliği var. Vergi adâletsizliğini düzeltip varlıklılardan bir şeyleri Hazine’ye kaynak olarak aktarma meselesi var — ki bu, kabaca sola atfedilen bir duruş gibi görülüyor. Aslında dünyada son dönemde bayağı konuşulan bir mesele oldu. Ama demin senin bıraktığın yerden bakarsak, İYİ Parti’deki birçok isimde, “Ne oluyor? Biz solcu, komünist miyiz?” gibi bir tepkiye de yol açabilir. 

Kemal Can: Zâten Bilge Yılmaz, yeni dönemde acı reçeteyi şimdiye kadar hiç kullanmamış, acı reçetenin ilâçlarını içmemiş kesimlere anlatmaya çalıştıklarını da anlattı. Bir ekip olarak bir süredir hem bu programı yazmak için veri toplamak adına, hem de programın bâzı unsurlarını anlatıp feedback almak için çeşitli yerlerde temaslarda bulunuyorlarmış, geziyorlarmış. Orada gezip temasta bulundukları kesimler, aslında o acı reçeteyi şimdi içecek kesim; AKP iktidârı döneminde parasına para katmış, rahatı yerinde olan ve bu programla birlikte kısmen zarara da ortak olmaları beklenen kesim. Nasreddin Hoca’nın kazan hikâyesinde olduğu gibi. Kazan doğururken memnun olup, kazan öldüğünde iknâ olması gereken bir kesim var. Çarklar dönerken hep onlar için döndü; ama başkalarını ezerek dönen çarklardan bahsediyoruz. Dolayısıyla şimdi zorlu bir süreç var. Bu programın yazılmış olması, bu programın kendi hedefleri, iddiaları… Gerçi orada Bilge Yılmaz, ekibi ve kendisi için, “Biz meseleye ideolojik bakmıyoruz” diyor; ama ekonomiye ideolojik bakılmamasının kendisi son derece ideolojik bir bakıştır. Bunu 40-50 yıldır başka bir pencereden biliyoruz. Ama ekonomik krizin ve şu anda yaşanan sorunların teknik gereklerini yerine getirmekle ilgili bütün partiler, çok başarılı ve kendi içinde tutarlı, bâzı tercih farkları olan programlar çıkartabilirler. Altılı Masa bunları ittifak hâlinde bir programa da hızla dönüştürebilir. Bâzı görüş farkları olmakla birlikte, onların teknik heyetleri genel doğrular çerçevesinde mutâbık kalabilirler. Çünkü o kadar bâriz yanlışlar var ki, onlarda mutâbık kalmak zor değil. 

Ama beni asıl düşündüren, işin siyâsî tarafı. Teknik tarafında –ki bunu Bilge Yılmaz da birkaç kere söyledi–, özellikle CHP ile ilgili, “Bizim anlaşamayacağımız çok büyük farklarımız yok. Çok uç şeyler değil” diye belirtti. Sâdece, Ali Babacan meselesinde, İsmail (Saymaz) biraz çıtayı yükseltmiş. Ama kastettiği şeyde, bir ekonomik bakış açısı farkı kadar, kendini pozisyonlama farkı da var. Çünkü Babacan, “Ben yaptım, onu yine yapacağım” iddiasını ortaya koyduğu için öyle bir çatışma doğuyor. Çünkü Bilge Yılmaz ve ekibinin ortaya koyduğu programda, daha önceki dönemi, yani Babacan dönemini de içeren bâzı hatâlara işâret ediliyor. 

Neyse, onu bir tarafa koyalım. Ama asıl problem, bunun arkasında nasıl bir politik destek sağlanacağı ve sağlanacak politik desteğin ne kadar kararlılıkla sürdürüleceği. Çünkü 90’lı yıllarda, yanlış veya doğru, defâlarca ekonomik programlar hazırlandı. Onların sonuçları alınmadan, politik baskı yüzünden, onun arkasındaki politik direncin zayıflığı yüzünden o programlar terk edildi. Başarılı olur muydu, olmaz mıydı? Doğru programlar mıydı, değil miydi? Ayrı bir tartışma. Ama Türkiye’nin sürekli dalgalanan ve krizlerle giden ekonomik hikâyesinde bir de böyle bir mesele var. Dolayısıyla bu mesele yine önümüzde.

Ruşen Çakır: Sen bir program koyuyorsun, o programın birtakım olmazsa olmazları var. Diyelim ki kadro meselesi. Liyâkat diyorsun, ama Altılı Masa var…

Kemal Can: “Liyâkate kim karar verecek?” sorusu çıkıyor.

Ruşen Çakır: Ya da birisi diyor ki: “Bu arkadaşımız var. Tam da bu işe lâyık”. Ama bunu kendi adamı ya da elemanı olduğu için diyor. Orada mutlak anlamda bu işi yürütecek olan ekip, “Siz karışmayın, biz burada siyâsî kaygı gütmeden bunu yapacağız” dese bile, belli bir yerde çok ciddî sorunlar çıkacaktır. Tek bir parti iktidârı olsa bile çıkacaktır. 

Kemal Can: Zâten onu söylüyorum. Bu programın İYİ Parti’nin programı olup olmayacağı bile belli değil. Şu anlamda: Program tabii ki Meral Akşener’e sunulmuş, o da zâten dünkü sunumun açılışını yaptı. “Bu bizim programımız” diyor. Ama sonuçta, bunun partide seneler boyunca tartışılmış, geliştirilmiş ve parti tarafından sâhiplenilmiş bir program olmadığını biliyoruz. Şu anda anlatmaya başlıyorlar. Kendi partilerine de şu anda anlatmaya başlıyorlar. İYİ Parti daha yeni şekillenen bir parti.

Ruşen Çakır: Ama şöyle bir şey olacak: Büyük bir ihtimalle insanlar, “Bizim programımız var. Çok iyi. Dünya çapında insanlar hazırladı” diyecekler. Detaylara, çok ilgilisi dışında insan girmeyecek ve benim gördüğüm kadarıyla bunun ekmeğini İYİ Parti iyi yiyecek. Uygular, uygulamaz, o ayrı… Meselâ diyecek ki: “Bankaların ne olacağından Merkez Bankası’na ne olacağına kadar her şeyimiz hazır. Raporda, programda hepsi var.” Tekrar siyâsete gelecek olursak, teknik bir şey üzerinden siyâsî bir inisiyatif almış oldu İYİ Parti. O anlamda bayağı bir pozisyon aldı.

İstersen Altılı Masa’ya geçelim. Bir kere bu hikâye, Altılı Masa’da doğrudan ya da dolaylı bir şekilde gündeme geleceğe benziyor. En azından Babacan’a yönelik şeyler de var. Öte yandan, “Bunu niye üç gün öncesinden yaptınız?” diyebilirler. Bir diğer husus, Ankara’daki arkadaşlarla konuştuğumuzda, bâzı partilerin, Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayı gibi ortaya çıkıyor olmasından rahatsız olduklarını ve bunu masada dile getireceklerini, hattâ CHP’den bâzı isimlerin, Altılı Masa’daki diğer partilere bunu masaya getirmeleri için ricâda bulunduklarını söylediler. “Söyleyin de Kemal Bey bu kadar öne çıkmasın…” gibi bir hususu vurguluyorlar — ki artık çok da fazla bir şey kalmadı. Birinci turun son görüşmesi yapılıyor, biliyorsun. İkinci tur da olacak belki. Ama şurası muhakkak ki, Pazar günü aday yine açıklanmayacak, o kesin. Aday meselesi yine gündemde olacak. 

Kamuoyu araştırmalarına baktığımız zaman, aslında iki parti bir tarafta, dört parti diğer tarafta görünüyor. Saadet Partisi, Yeniden Refah’ın da gerisinde gözüküyor. Gelecek ve DEVA partileri, yeni kurulmuş olan Zafer Partisi’ne göre gerideler. Demokrat Parti zâten kamuoyu yoklamalarına girmiyor bile, “diğer” bölümünün içinde. Böyle bir durum var ve bu artık kesinleşiyor gibi, değil mi? Genel trend oldu. “Şimdilik böyle; ama sonra, şu gerileyebilir, şu yükselebilir” diyebileceğimiz bir tablo da yok. Altılı Masa’daki eşitsizlik çok bâriz bir şekilde ortaya çıkıyor. Bu bir kopuşa yol açmaz diye tahmin ediyorum, ama o masaya oturdukları zaman, bu konuların hepsi kafalarında olarak oturuyorlar, değil mi? Bir tarafta neredeyse iki lokomotif gibi CHP ve İYİ Parti var. Onun dışındakiler oy olarak çok fazla bir şey katmıyor. Tabiî her bir oy çok değerli, ama çok bir şey katmıyor. İlk başta, “Ekonomi herhalde Ali Babacan’a bırakılır” diye başlamıştı.

Kemal Can: Hattâ bir ara Kılıçdaroğlu öyle bir lâf etti.

Ruşen Çakır: Sordukları zaman, Avrupa Birliği elçilerine böyle bir şey söylediği aktarıldı.

Kemal Can: Söyleyip söylemediğini bilmiyoruz, ama öyle bir şey dolaştı.

Ruşen Çakır: Ama şimdi denklem öyle değil. Altılı Masa Pazar günü saat 14:00’te toplanacakmış. Artık gece toplanmak yerine, önce toplanarak bildiri açıklayıp sonra yemek yiyorlar. En son yaptıkları açıklama, aslında irâde beyânı dışında bir şey söylemiyordu.

Kemal Can: Şu haksızlığı yapmamak lâzım: Oradan çıkan çerçeve metinler, kötü metinler değildi; ama “Aa, ne çıktı!” metinleri de değildi. Kendilerini bağlayan irâde beyanlarıydı. Onlar anlamlı metinler. Üstelik kötü metinler değil. Söylediği îtibârıyla, “Ne bu ya şimdi?” denecek şeyler değil. Ama beklenen o değil. Ama bunu hep konuşuyoruz, sen bu Altılı Masa’yı bize çok kez konuşturdun. Altılı Masa’ya en çok kafayı takmış grup hâlindeyiz. Daha önce de söyledim: Altılı Masa’daki bütün aktörler, Altılı Masa’nın birlikte ne yapacağına değil, biraz önce senin söylediğin gibi, masadan kendilerinin ne alıp kalkacağına göre bir şey yapmaya çalışıyorlar. Bunu siyâsetin gereği gibi görebiliriz. Sonuçta siyâset bir risk içeriyor. Siyâsî partiler, teşkilâtları olan, seçmenleri olan, kadroları olan yapılar ve tabii ki kendi siyâsî programlarını kafalarının bir tarafında tutmaları, her attıkları adımı buna göre yapmalarında anlaşılmaz bir taraf yok. Ama bugün gelinen noktada, seçmenin Altılı Masa’dan beklentisi ve genel kamuoyunun Altılı Masa’ya biçtiği misyonla, orada oturan altı genel başkanın o masayla ilgili tasavvuru pek örtüşmüyor. Tamam, bu bir dağılma ya da masanın devrilmesi sonucunu doğurmayacak. Çünkü herkes, o masada kaldığı sürece avantajlı olabileceğinin farkında. Orada kimse, o masadan kalktığında daha iyi bir durumda olacağını hesaplamıyor. O yüzden, bu seçenek bence yok. Ama bu, Altılı Masa için düşünmeye başlamaya yol açmıyor ve belki de yol açmayacak. Bunun da o aşamaya gelmesi zor olacak. Ama bunun seçmen açısından sorun teşkil etmekten çıkartılması gerekiyor artık. 

Bunun için de, böyle somut programlar, ortak şeyler çıkartmaları belki zor ama, Altılı Masa’nın artık sâdece, “Biz bir arada oturabiliyoruz”dan fazla bir şey daha söylemeye başlaması lâzım. Bu belki şu anda aday ismi olmayacak. Ama eğer ikinci bir görüşme serisi başlayacaksa, bir kez daha birinci serinin benzerini yaptıklarında, 2015’teki istikşâfî görüşmelere döner. Böyle “dön baba dönelim”… sürekli aynı şey… Artık buna giremezler bence. O yüzden yeni bir hat çıkartmaları lâzım. Burada da problem şu: Altılı Masa’yı oluşturma işinde Kılıçdaroğlu büyük enerji harcadı — hakkını teslim edelim. Bunu defâlarca da söyledik. Onu oluşturmak için neredeyse bütün siyâsî mesâîsini bu işe hasretti. Hattâ partisi ve taraftarları tarafından bu açıdan da biraz eleştirildi. Şimdi ise tam başka bir rotaya girmiş durumda. Çok bireysel bir kampanya rotasında gidiyor. Ve şu anda masanın kaptanlığını yapacak pozisyonda değil. Senin söylediğin gibi, bir de bundan rahatsızlık duyulma meselesi var. Dolayısıyla masayı çatan adam olarak, masanın yeni bir yol güzergâhına girmesi konusunda öncülük edecek rol konusunda daha zorlanacağını düşünüyorum. Böyle bir problem var.

Bir de, biraz önce konuştuğumuz gibi, İYİ Parti programıyla çıkacak. Ali Babacan, biraz daha alana inmeye başladı, kampanyasını daha yoğunlaştırdı. Anketler açısından, evet, dengeyi çok değiştirecek şeyler olmayabilir; ama şunu da söylemem lâzım: Ankete giren, ama sandığa girmeyen oy diye bir kategori var. Genellikle, “Ben oy vermeyeceğim, hiçbirine vermeyeceğim” diyen tepki oyları veya kararsız oylar olduğu gibi, anketler sırasında, küçük partilere oy vereceğini söyleyen, aslında büyük partilere ya da verebileceği partiye reaksiyonu ifâde eden birtakım oylar da var. Anketlerde bunlar daha yüksek çıkar. Ama iş sandığa gittiğinde, ankette çıkan o oy, sandığa girmez. Bu ne kadardır? İki midir, üç müdür, nedir? Tartışma götürür. Ama öyle bir fark oluşacağını düşünüyorum.

İkincisi, oradaki denge bozukluğu açısından senin işâret ettiğin nokta. Hatırlarsan, bir ara neredeyse herkes cümleye şöyle başlıyordu: “Bu yeni sistemde %1 oy bile çok önemli.” Altılı Masa kuruldu, “Bunlar da bir şey getirmediler, lâzım değiller” denmeye başlandı. Aslında %1 oy da çok da lüzumlu değilmiş. Tam bir ifrat-tefrit yaşandı. Bir zaman, “Bu yeni sistemde %1 bile önemli” deyip, çok küçük ihtimallere büyük yatırımlar yapıldı. Şimdi de, az ya da çok, bir katkısı olabilecek şeylere, “Ya, bunlar ne ki?” deniliyor. Bence ikisi de sorunlu yaklaşımlar.

Ruşen Çakır: Yeni seçim sisteminde milletvekili seçimlerinde ittifakın bir önceki seçime göre câzip olmaması hikâyesi var. Hatta Temel Karamollaoğlu o konuda bir şeyler söyledi de, “Masa mı dağılıyor?” duygusuna yol açtı. O önemli. Diğer yandan, Altılı Masa’nın tamâmı Millet İttifakı olmayabilir. Bir diğer yandan, HDP öncülüğünde Üçüncü İttifak kuruluyor; bunu da geçenlerde Erkan Baş söyledi. Bu arada izleyicilerimize de duyurayım: Erkan Baş’la, ilk fırsatta izleyici sorularıyla bir yayın yapacağız. Ben yöneteceğim. Henüz târihi belli değil. Bir de, geçen gün Space yayınında Muharrem İnce’ye soru sorulduğunda, “Ümit Özdağ’ın partisiyle girebiliriz” gibi bir lâf etmiş — ki onların temasları da olmuştu. Zafer Partisi yakaladığı ivmeyle, çok oy alamayacak gibi görünen partileri kendi etrafında bir ittifâka da toplayabilir. Aslında iki ittifak savaşı yerine… 

Kemal Can: Dört ittifaklı…

Ruşen Çakır: Dört, dört buçuk da olabilir. Mesela Altılı Masa’da olup kendi başına seçime girmek isteyen de çıkabilir. Şöyle söyleyeyim: Cumhurbaşkanı adayını birlikte tespit edip, milletvekili seçimine ayrı girenler de çıkabilir. Böyle garip bir durumla da karşı karşıyayız. Onun dışında başka şeyler de olabilir. Meselâ, Devlet Bahçeli ülkeyi her an seçime götürebilir. Bunu yaptığı zaman belki de Cumhur İttifakı’nı da dağıtacak. Sanmıyorum, ama böyle garip bir durum var. Ama her halükârda Pazar günkü Altılı Masa toplantısından çok büyük bir şey beklemiyoruz. 

Kemal Can: Evet. Belki de şaşırtırlar bizi. 

Ruşen Çakır: Gazeteciye haber her zaman iyidir. Son olarak şunu biraz konuşalım istiyorum: Geçen gün İstanbul Esenyurt’da İYİ Parti karavanına bir saldırı yapıldı. Meral Akşener ertesi gün –yani dün– yaralananları ziyârete gitti. Orada yine birileri kalkıp, Meral Akşener’e lâflar etti. Meral Akşener ona cevap verdi. Yalova’da Kılıçdaroğlu esnaf gezisi yapacakken belediye üzerinden bir pankart açıldı.

Kemal Can: Daha önce DEVA Partililer’e de saldırı yapıldı.

Ruşen Çakır: Evet, DEVA’ya saldırı oldu. Böyle bir gerginlik, bir tahrik girişimi var. “Bunlar daha iyi günlerimiz” havası da çok baskın. Ama benim aklıma şu geldi: Hatırlayacaksın, yerel seçimler öncesi İmamoğlu’na sürekli bir tâciz oluyordu. Biz Medyascope’ta ne videolar koyduk. Kapalıçarşı gibi bir yerde, adamın biri bir şeyler yapıyor… Bir kere Büyükşehir Belediyesi adayı geliyor. Hattâ doğrudan hareket yapanlar da olmuştu. Lâf yetiştirenler, bilmem ne… Meselâ bunu iktidar temsilcilerine yapmanın imkânı yok. Böyle tâcizleri Erdoğan’a ve Bahçeli’ye, gittikleri herhangi bir yerde yapamazlar.

Kemal Can: Ama diğer siyâsetçilere ilişkin olanları görüyoruz, reaksiyon alabiliyorlar. Erdoğan ve Bahçeli ise koruma ordusuyla geziyorlar.

Ruşen Çakır: Muhâlefetin her partisine yönelik, her kişisine yönelik –bu, genel başkan da olabilir, kendi hâlinde bir parti çalışanı da olabilir– birtakım şeyler olacağa benziyor. Seçimde böyle bir olayı, küçük çaplı bir olayı kriminalize etme durumu olabilir. Ortada âdil bir kolluk ve adliye yapısı da yok. Muhâlefete bir şey yaptığın zaman yanına kâr kalıyor, ama iktidara bir şey yaptığın zaman, daha lâfını ettiğinde başına gelmedik kalmıyor. Böyle bir durum var. Bu endîşe verici bir şey mi olur? Açıkçası ben şöyle düşünüyorum: Eğer muhâlefet aktörleri serinkanlılıklarını korurlarsa… Aklıma hep Ekrem İmamoğlu geliyor: Kendini hiç ezdirmeden, ama gaza da gelmeden onların hepsini lehine çevirmeyi becerdi. Bu tür saldırganlıklar, aslında saldırandan ziyâde mağdurun işine yarayabilir. Saldırılar genellikle kaybetme psikolojisi sonucu yapılmış saldırılar gibi görülüp öyle okunabilir. Çünkü kendinden emin olan bir insan niye kalkıp başkasını tâciz etsin, değil mi?

Kemal Can: Evet, ama ortamı germek ya da provoke etmek, sürekli birilerini gerilimle ilişkilendirilerek haber konusu hâline dönüştürmek… Atıyorum, bir zamanlar Meral Akşener’in Rize ve başka yerlerdeki gezilerinde, biraz organize olduğu anlaşılan birtakım hamleler oldu. 

Ruşen Çakır: Meral Akşener’e yine Yalova’da da yaptılar. 

Kemal Can: Bâzı liderlere bu tür provokasyonlar yapılması, şöyle bir algıyı yaratıyor: ‘’

“Vatandaşta ona karşı bir reaksiyon var.” Ortalama yandaş ya da iktidar yanlısı medyanın, “Bakın, görüyor musunuz? Gittiği her yerde reaksiyonla karşılaşıyor” havasını yaratmak ve sürekli bir gerilimin içerisinde onu konumlandırmak gibi bir amaçları var. 

Ruşen Çakır: Aslında gitmesini engellemek istiyorlar, değil mi? Gitmesin istiyorlar.

Kemal Can: Muhtemelen hiçbir lider böyle bir şeyden dolayı geri adım atmaz. Ama sürekli şöyle bir hava yaratmak istiyorlar: Uyduruk, bir yerde birinin yaptığı şey yüzünden, sürekli sanki nereye gitse tepkilerle karşılaşan ve bu yüzden gezemeyecek durumda olan biriymiş gibi lanse etmeye çalışıyorlar. Buna, onun taraftarları ya da genel olarak muhâlefet inanmayabilir; ama sonuçta, iktidar medyasının hepsi bunu bu şekilde kullanıma sokuyor. Dolayısıyla bunun böyle kurgulanmış tarafları var. 

Ama bir de seçim atmosferlerinin kendiliğinden gelişen şeyleri var. Bu, biraz şiddetin bulaşıcılığı gibi bir şey. Bir yerde yapılınca, başka bir yerde de, bâzen kendiliğinden, bâzen kendine görev îcat ederek…

Ruşen Çakır: Bazen de örgütlü…

Kemal Can: Bâzen de örgütlü… Dolayısıyla hepsi birbirine karışmaya başlıyor. Yani örgütlü olanlar bireysel çıkışları mayalıyor. Meselâ yabancı düşmanlığı ya da bir kesime karşı düşmanca davranışlar da böyledir ya…

Ruşen Çakır: Benim yıllar önce duyduğum “Bizim millet gözüyle düşünür” lâfı var… Görüp “Neden ben de yapmayayım?” duygusu oluyor.

Kemal Can: Bu tür hedef göstermeler, düşman göstermeler, böyle sonuçlar doğurur. Birileri kendilerine böyle görevler çıkartabilir. İki-üç tane kontrollü şey yaptığın zaman, bunun peşine beş-altı tane de kendiliğinden olay girer. Seçim atmosferlerinin böyle riskleri var. Ama dediğin gibi, bunu karşılamanın en iyi yollarından biri, tepki vererek, sağlam ama soğukkanlı durmak. 

Ruşen Çakır: Demin söylemeye çalıştığım şuydu: Meselâ ben Meral Akşener’i birkaç yerde izledim. Kılıçdaroğlu’nu Edirne’de izledim. Meral Akşener insanların arasına hiç çekinmeden giriyor. Korumaları var, ama insanlara dokunuyor, insanlar ona dokunuyor, berâber fotoğraf çektiriyorlar. Seçilmiş insanlarla yapılmış değil, rastgele yapıyor. Bu, aslında çok ciddî bir kendine güven ve bir meydan okuyuş. Halkın arasındaki siyâsetçi… İktidar temsilcileri, liderleri bunu yapamıyor. Erdoğan’ın yaptığı her şey planlı. Geçenlerde bir fıkra okudum. Erdoğan bir yere alışverişe gidiyor, onu satan da polis, bunu satan da polis. Yani her şey hazırlıklı yapılıyor. Burada çok büyük bir eşitsizlik var, iktidar yanlısı vatandaş da bunu görüyor. İYİ Parti geliyor çarşıya, insanların arasına giriyor. Kılıçdaroğlu geliyor, giriyor. Öteki geliyor, giriyor. Ama kendi siyâsetçisi girmeyi dahi düşünmüyor, aklında böyle bir şey bile yok. Gelse de neyle karşılaşır? Bunun verdiği bir rahatsızlık da var. 

Meselâ zamânında Ekrem İmamoğlu’na niye öyle saldırdılar? Hiç o âna kadar duymadıkları birisi yanlarına geldi, “Derdiniz nedir?” diye sordu. “Ben sizin başkanınız olacağım” dedi ve öyle bir şey oldu ki, insanlar, “Bu adam galiba kazanacak” duygusuna kapıldılar ve saldıranlar bu yüzden saldırdı. O videoları çok iyi hatırlıyorum. Öfke dolu… Adını düne kadar duymadığın bir insana niye öfke duyarsın, değil mi? O öfke, iktidârın elinden gitmekte olduğunun öfkesi: “O kadın, o adam benim sokağıma gayet sâkin ve rahat bir şekilde geliyor, elimden iktidârımı alıyor” duygusu var. Olayın bu boyutunun çok ciddî olduğunu düşünüyorum. Böyle büyük bir rahatsızlığın, kaybetme duygusunun verdiği bir öfke. Aslında bunlar olduğu müddetçe, senin de söylediğin gibi eğer muhâlefet aktörleri bunu soğukkanlı bir şekilde atlattığı müddetçe, bu tür saldırı ve tahrik girişimleri, çok ciddî bir şekilde onların gücünü göstereceği için işlerine yarayacak bir şey.

Kemal Can: Bununla baş etmenin yollarından biri bu. Bundan geri çekilmemek, bunlara sert biçimde karşılık vermek, ama bir yandan da, bunu sağduyulu bir perspektifte, aynı şekilde cevaplamayan ve onu boşa düşüren bir tutum almak. Bunun en önemli yolu bu. Dün Bilge Yılmaz sâdece sokaktaki sıradan insanların değil, bayağı kerli ferli, taşradaki birtakım sivil toplum kuruluşlarında mevki sahibi insanların bile, ortalama sokak röportajı diliyle sorular sorabildiklerini; iktidar medyasının sürekli tekrar ettiği suçlama kalıp cümlelerini soru olarak sorduklarını söyledi. Etkisizleşmiş iktidar medyası ne işe yarıyor? Bu propaganda hiç kimseye bir şey inandırmıyor. Şuna yarıyor: Ağza lâf veriyor. Birtakım iktidar sözcülerinin, bâzen “Yuh!” dedirten mesnetsiz suçlamalarını…

Ruşen Çakır: Aklıma Melih Gökçek’in “Abu Bakeroğlu” hikâyesi geldi…  Beşiktaş’ın eski futbolcusu Aboubakar’ın montajlı fotoğrafını şehit haberi olarak paylaşması. Asılsız suçlama diyorsun da, artık bunlar klişeleşti. Olmaz olmaz diyoruz, olmayacak şey yok. Jelibon rezervinden sonra bir de bu. Bir de, PKK’nın bastığı karakolda Somali’linin üzerinde general üniforması var. Yani olacak şey değil… Ne gülüyorsun? Sizin Ankara’nızı yıllarca yönetmiş adam. 

Kemal Can: Sonuçta bu işe yarıyor. Çünkü bu, doğrunun önemsiz olduğu, sürekli tekrar edilen yalanın yürürlükte olduğu bir şey. Dolayısıyla saldırıların mesnedi, saldırılarda kullanılan cümleler, kalıp suçlamalar aynı pakette. 

Ruşen Çakır: Meselâ ilk yaptıkları grup toplantısı için Erzurum’a gittiklerinde, Kılıçdaroğlu’na bir vatandaş “Yedili masa” dedi. Öyle bir anlatıyor ki, “Her gün televizyonda görüyoruz” diyor…

Kemal Can: Aynı şeyi Babacan’a yapmışlar. Aynı şeyi Akşener’e yapıyorlar. Çünkü o artık bir kalıp. Rastladığı anda onu söylüyor. Sonra bu, şöyle bir algıyı besliyor: Her yerde herkes, zâten herkesin bildiği bu şeyi tepki olarak muhâlefet liderlerine söylüyor. Türkiye’nin resmi bu. Aç televizyonu bir bak. Ben hiç açmıyorum, sen de açma istersen de, izleyiciler açar bakarlarsa, ortalama bir akşam bülteninde muhtemelen bütün haberler, “Vatandaştan büyük tepki gördü” diye yayınlanıyor. Başta Erdoğan ya da Bahçeli söyleyecek, sonra sokakta birisi bunu söyleyecek, yandaş medya, o sokakta olanı haber yapıp tekrar söyleyecek, bunu söylediği için Erdoğan çıkıp, “Bak, vatandaş da onlara cevâbını veriyor” diyecek. Bu, böyle devam eden bir propaganda makinesine dönüşüyor. İnsanları ne kadar etkiliyor bu? Belki çok fazla insanı etkilemiyor; ama sonuçta bir döngü yaratıyor, sürekli bir lâf dönüyor.

Ruşen Çakır: Geçen hafta Adını Koyalım’da tartıştığımız seçim öncesi gerilim tırmanmasının yarayıp yaramayacağı meselesi aklımda hâlâ bir soru işâreti. HDP Diyarbakır mitingini hatırla… Ben oradaydım biliyorsun. Faruk Balıkçı ile miting meydanında oturuyorduk. Bir duvara dayanmıştım. Önce bir ses geldi. Bir şey düştü sandık. Çok da büyük panik olmadı. Bombaymış. Çünkü her gün bomba patlasa da, “A, bomba patladı” diyecek hâlimiz yok. Hiç aklımıza gelmedi. İkincisi patlayınca kaos yaşandı. Düşün, ilk patlayan bombaya bomba demiyorsun. “Ne alâkası var ki?” diyorsun. Ama o seçim öyle yapıldı. Umarım, bir daha insanların hayatlarıyla o tür oynayan bir olay yaşanmaz. Öteki türlü adam kalkıyor, yok “Yedili masa” diyor, yok lâf atıyor, bilmem ne diyor… Bunlar bir yerde kaldırılabilir şeyler. Ama örgütlü birtakım olaylar olursa, bu ülke topraklarında çok olduğu için, “Ya, olur mu öyle şey?” diyecek hâlimiz yok.

Kemal Can: Kılıçdaroğlu’na Çubuk’ta yapılan saldırı hakîkaten ciddî bir sonuçla bitebilirdi. Senin örneklerini verdiğin gibi, doğrudan bâzı parti görevlilerinin birtakım partililere saldırıyor olması ve sonuçta bunların herhangi bir cezâ almaması da başka bir ciddî durum. Bu cezâsızlığın teşvik edici bir tarafı da var. 

Ruşen Çakır: Evet. “Haftaya Bakış”ı burada noktalıyoruz. Kemal Can’la birlikte bizi izlediğiniz için teşekkür ediyoruz. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus