Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (134): İYİ Parti ve Saadet Partisi’nden kongre kararı | Altılı Masa’da ikinci tur | Mersin saldırısı ve dezenformasyon

İYİ Parti ve Saadeet Partisi’nden peş peşe kongre haberleri geldi. İYİ Parti, olağan kongre sürecini başlatma kararı aldı. Saadet Partisi’nin 8. Olağan Büyük Kongresi’nin 30 Ekim’de yapılacağı açıklandı. Kongre kararları her iki partiyi ve Altılı Masa’yı nasıl etkileyecek?

Altılı Masa’nın ikinci tur görüşmeleri CHP’nin ev sahipliğinde 2 Ekim Pazar günü başlıyor. İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun olası adaylığına ilişkin açıklamaları hafta boyunca siyasetin gündemindeydi. Altılı Masa’da adaylık tartışması mı yaşanıyor? Aday ne zaman açıklanacak? Yol haritası ne zaman duyurulacak?

Mersin’de pazartesi gecesi (26 Eylül) polisevine düzenlenen saldırıyı PKK üstlendi. Örgüt, saldırıyı gerçekleştirenler arasında “Zozan Tolan” kod adlı Dilşah Ercan’ın olmadığını açıkladı. Ercan’ın CHP’nin 2012 yılındaki “Tutuklu Gazeteciler” raporunda yer alması iktidar tarafından gündeme getirilmişti. CHP lideri Kılıçdaroğlu, dün gece (29 Eylül) Twitter hesabından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya seslenerek,”DNA raporuna rağmen, tam iki gündür yalan söylediniz, havuz medyanız manşetler attı. Oysa ben ne dolaplar çevirdiğinizi iki gündür biliyorum” dedi. Muhalefet, iktidarın yarattığı dezenformasyonla nasıl başa çıkacak?

Ruşen Çakır ve Kemal Can Haftaya Bakış’ta değerlendiriyor.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Kemal Can’la yine haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: En sıcak gelişmeyle başlayalım: İYİ Parti ve Saadet Partisi’nden kongre haberleri geldi. İYİ Parti, Olağan Kurultay sürecini başlatma karârı aldı. Saadet Partisi’nin Olağan Büyük Kongresi’nin Ekim ayı sonunda yapılacağı açıklandı.Önce Saadet Partisi’ne kısaca değinelim. Oğuzhan Asiltürk’ün vefâtının ardından Saadet Partisi’nde bir bölünme ihtimâli, çatışma veya rekabet ihtimâli pek kalmamış gibi; ama önlerinde çok ciddî bir sorun var: O da Fatih Erbakan’ın Yeniden Refah Partisi. Kamuoyu araştırmalarında Saadet’in ilerisinde gözüküyor. Dolayısıyla Millî Görüş’ün devâmı iddiasında bir sorun yaşıyor Saadet Partisi. Kongrede nasıl bir yenilik olur, nasıl bir inisiyatif geliştirir çok emin değilim. Saadet Partisi, şu anda Altılı Masa’nın başarısına endekslenmiş durumda ve o başarının üzerinden kendisini güçlendirmeye çalışıyor diye düşünüyorum. Sen ne dersin?

Kemal Can: Evet. Altılı Masa’daki muhâlefetin adaylık tartışmalarıyla ilgili Çarşamba günü Adını Koyalım’da konuştuğumuz gibi, çeşitli aktörlerin kendi içini ve birbirleriyle ilişkisini etkileyen bir netleşme ve pozisyonları tâzeleme süreci başladı. Bu iki kongre kararı da aslında senin de toparladığın ve târif ettiğin biçimde bununla ilgili gibi görünüyor. Hem İYİ Parti’de kongre süreciyle ilgili tartışmalar, hem de Saadet Partisi için söylediklerin… Şu anda bütün muhâlefet aktörleri sâdece birbirleriyle ilişkilerinin, Altılı Masa’nın ya da seçim sürecinin tanzîmini değil, kendi partilerini ve kendi taraflarını da tanzim etmek zorundalar. Çünkü bu yola çıkarken, seçime ve seçim sonrasına ilişkin olarak bütün pozisyonların netleşmesi gerekiyor. Bunu epeyce erteleyerek bugüne kadar getirdiler. Biz de bunu çeşitli biçimlerde tartıştık ve sorunlu olduğunu da sık sık dile getirdik. Şimdi, bir sürü şeyin aynı anda yapılması gereken ya da yapılma zorunda kalındığı bir takvim işlemeye başladı. Bütün bu hengâmenin içerisinde tabiî ki bazen hepsini bir arada halletmek avantaj da olabilir. Ama dezavantaj da oluşturabilir. 

Sen Saadet Partisi ve İYİ Parti örneklerini söyledin, ama CHP de kongre sürecinin içerisinde biliyorsun. Sâdece seçimden sonraya bırakılmıştı. Aslında kongrenin doğal sürecinde yapılması gerekiyordu. Dolayısıyla şimdi bütün bunlar, önemli bir siyâsî gündem hâline gelecek. Özellikle partilerin konsantrasyonunun seçime odaklanmasıyla ilgili bir ârıza da yaratabilir bunlar. Ben o tarafını daha ciddî buluyorum. Saadet Partisi’ndeki durum, Akşener’in son çıkışı ve ondan önce kendisi üzerinde oluşturulan baskı, bunların hepsi berâber düşünüldüğünde, liderler bu netleşme hamlesini bir fırsat olarak da görüyor olabilirler. 

Ruşen Çakır: İYİ Parti’yi biraz daha detaylı konuşalım. Dün, İYİ Parti’nin Olağanüstü Kongre’ye gideceği, bugün için toplantı yapılacağı ve yönetimde değişiklikler olacağı, Akşener’in birtakım isimleri geri plana itip yerine yeni isimler alacağı, yeni isimleri öne çıkaracağı yolunda haberler çıktı. Ama sonra, biraz daha serinkanlı bakılınca, senin de demin değindiğin gibi, Siyâsî Partiler Kanunu’na göre 2 ilâ 3 yıl içerisinde kongre yapılması gerekiyor. Yani en erken 2 yıl, en geç 3 yıl… İYİ Parti 20 Eylül 2020’de Olağan Kongre’sini yapmış. 2 yılı doldurdu. Normalde delegeler seçilmiş olsa, aslında bu hafta sonu bile kongre yapabilirlerdi. Şimdi, 3 Ekim’den îtibâren Olağan Kurultay sürecini başlatıyorlar. Önce ilçe kongreleri olacak, ilçe kongrelerinden sonra il kongreleri olacak, bunların hepsinin zorunlu îlân süreci var. Nereden bakılsa en erken 3 ay, hattâ 3 ay bile çok erken, 4 aydan önce kongreyi yapmaları mümkün değil. Zorunlu olan bir şeyi yapıyorlar. Ama var olan delegelerle Olağanüstü Kongre’ye gitseydi ayrı bir şey olurdu. Şimdi yapılan, Olağan Kongre’nin takvimini işletmek. Zâten yapılması gereken bir şeyi yaptı. 

Fakat burada ilginç olan husus, senin de demin değindiğin, İYİ Parti’nin inişleri-çıkışları, iç tartışmalar, Altılı Masa ve aday meselesi gibi konulardan dolayı insanlar İYİ Parti’den bir şeyler bekliyor. Sen ne derece farkındasın bilmiyorum, ben de tâkip etmediğim için pek bilmiyordum, arkadaşlar söyledi: Havuz medyası çok ciddî bir şekilde İYİ Parti’nin bölüneceği, parçalanacağı üzerine spekülasyonlar, daha çok dezenformasyon yapıyormuş. Yani, iktidârın gözü İYİ Parti’nin üzerinde. Daha önce Akşener’e geri dönmesi için çağrı yapmışlardı biliyorsun. Şimdi, geri dönmeyeceğini görünce, oraları kopartmaya çalışıyorlar. Herhalde bir potansiyel görüyorlar. Zâten Ümit Özdağ’ın ayrılması da kopuşun mümkün olduğunu göstermişti. Dolayısıyla burada İYİ Parti’nin normal olanı başlatacak olması bile bir merak uyandırıyor ve insanda “Acaba ne olacak?” diye bir soru işâreti bırakıyor.

Bir diğer önemli husus da şu: Önümüzdeki 9 ay içerisinde yapılacak olan bir seçim var ve milletvekili seçimlerinde birtakım parti yöneticileri milletvekili adayı olmak isteyecekler. Özellikle il başkanları genellikle ilk akla gelen milletvekili adaylarıdır. Bir anlamda, milletvekili olacak olan il yöneticilerinin, özellikle başkanlarının, aday olmayıp yerlerine milletvekili olmamayı kabullenen isimlerle bir teşkilât kurmayı da hesapladıkları söyleniyor. Ama ben hâlâ şunu çok merak ediyorum: Biliyorsun, bir önceki kongrede Koray Aydın ve ekibi bayağı bir müdâhil olmuştu; daha merkezde görünen birçok ismin üzerine çarpı atmışlardı; yönetime girmeleri engellenmişti. Hattâ çarpı atılanlar küçük çaplı da olsa isyan ettiler. Akşener’in kendilerine sâhip çıkmadığını açıktan ya da örtülü bir şekilde söyleyenler olmuştu. Şimdi, “O, merkezde bilinen, çok angaje ülkücü kökenli olmayan kişilerin etkisi artar mı, artmaz mı?” meselesini herhalde göreceğiz. Akşener, artık yurt gezilerini kongre gezileri şeklinde yapacak diye tahmin ediyorum. Parti kongrelerini aynı zamanda şu anda yaptığı esnaf ziyâretlerinin bir başka versiyonu olarak yapacak, olabildiğince ile gidecek diye tahmin ediyorum. İl kongrelerine de kendi kişisel ağırlığını koymak isteyecektir diye düşünüyorum. 

Kemal Can: İYİ Parti’nin içi bir süredir hareketliydi. Zâten bunun yansımalarını da görüyorduk. Bence Akşener’in son çıkışı da Kılıçdaroğlu’na ve CHP’ye, genel kamuoyuna, muhâlefete, Altılı Masa’ya bir şeyler söylüyor. Ama daha çok kendi partisiyle ilgili olduğunu düşündüğümü “Adını Koyalım”da söylemiştim; hâlâ da öyle düşünüyorum. Bu kongre sürecinin de bununla biraz alâkası olduğunu düşünüyorum. Ama senin demin işâret ettiğin gibi, “Olağan Kongre-Olağanüstü Kongre” tercihinin kullanılmasının arkasındaki kulisleri henüz tam olarak almadığımız kanaatindeyim. Çünkü bir önceki kongrede oluşan teşkilât yapısı ve delege ağırlığı, partinin bir süredir Akşener’i sıkıştıran kadrolarının kontrolünde. Çünkü zâten o teşkilâtı büyük ölçüde Koray Aydın oluşturmuştu. Başından îtibâren Teşkilât Başkanı olarak devam ediyordu. Son değişiklikle bu görevini bıraktı, ama son kongre ve sonrasında oluşan yapıyı büyük ölçüde o tanzim etmişti. 

Dolayısıyla şimdi Olağanüstü Kongre’ye gidilmiş olsaydı, mevcut delege yapısıyla gidilecekti ve şu andaki sayısal dengeler ve ağırlıklar belirleyici olacaktı. Olağan Kongre’ye gidilmesi, yani senin söylediğin gibi ilçelerden başlayarak il kongrelerine gidilmesi ve bir kongre süreci içerisinde parti içine Akşener’in daha çok dâhil olabileceği bir sürecin işletiliyor olması, galiba bununla ilgili. Meselenin Olağan Kongre’ye çevrilmiş olması, Akşener’in şimdiye kadar çok kuvvetli biçimde ele almadığı parti inisiyatifini ele almakla ilgili. Bu seçim sürecini de buna bağlayacak. Çünkü seçim sürecinde kaçınılmaz olarak liderlerin rolü, liderlerin kendi partilerinin içindeki ağırlığı da belirleyici olacak. Tıpkı, Kılıçdaroğlu’nun çıkıp kendi partisine “Yanımda mısınız?” yoklaması yapması gibi. Benzer bir şeyi Akşener de adaylık üzerinden değil, ama kongre üzerinden yapmayı deneyecek diye düşünebiliriz. 

Ama senin de söylediğin gibi hem iktidârın, hem İYİ Parti’nin içindeki bâzı çevrelerin, hem muhâlefet içerisindeki çeşitli odakların ve daha önce de tartıştığımız gibi, oluşan ya da oluşturulmak istenen eksenlerin, İYİ Parti üzerine hesapları var. Bunlar, artık daha açık bir mücâdelenin de konusu oluyor. Zâten Ümit Özdağ partiden ayrıldıktan sonra, yine İYİ Parti’yi sıkıştıran ve İYİ Parti’yi merkeze alan birtakım siyâsî adımlarla ilerliyor. Sâdece göçmen meselesi değil, bir yandan da Mansur Yavaş adaylığı gibi bir hamle yaparak, aslında benzer bir çıkış yapmıştı. Ümit Özdağ’ın Mansur Yavaş çıkışı, aslında CHP’yi sıkıştırmaktan çok, İYİ Parti’yi ve Akşener’i sıkıştıran bir tutumdu.

Önümüzdeki seçim sürecinin, aynı zamanda partiler içerisinde de bu tür mücâdelelerin yoğunlaşacağı bir süreç hâline geleceği anlaşılıyor. Bu, siyâsî motivasyonu artıran bir etki mi yaratacak, yoksa dikkati ve konsantrasyonu dağıtan bir etki mi yaratacak? Liderlerin partileri üzerindeki yoğunlaşmasının seçim programlarını aksatacak mı, aksatmayacak mı? Senin söylediğin gibi, Akşener’in esnaf ziyâretleri ve halkla temas kurduğu motivasyonun, partiye yöneldiğinde, partinin genel desteği açısından nasıl bir sonuç vereceğini biraz görerek anlayacağız. Şu anda kestirmek zor.

Ruşen Çakır: Kongrenin olduğu yerlerde aynı zamanda esnaf ziyâretini de denk getirir. Hem onu hem onu yapabilir. 

Kemal Can: Ama her şeyi bir arada yapmaya çalışmak bâzen avantajlı olur, ama bâzen de balansı bozabilir. Bunu göreceğiz. Daha doğrusu, Akşener’in performansı bunu belirleyecek. Onu nasıl yönettiği belirleyecek. Aslında hep söylediğim gibi, muhâlefetin adaylık meselesinden ekonomi programına, seçim stratejisinden geçiş planına kadar her aşaması, artık süreci iyi yönetmekle ilgili. Çünkü artık çok olağanüstü şeyler yapmak için zaman yok. Ancak süreci doğru, mümkün olan en az riskle yönetmeleri gerekiyor. Çünkü senin de söylediğin gibi, iktidârından medyasına herkesin, bu zayıf noktalarına, partilerin birbirleriyle ve içindeki güç merkezlerinin birbirleriyle gerilimine çok daha fazla kışkırtıcı müdâhaleler yapacağı bir evreye giriyoruz. Dolayısıyla herkesin kendi partisini, diğer partilerle ilişkisini ve seçimle ilişkisini çok doğru yönetmesi gerekiyor. 

Ruşen Çakır: İYİ Parti ve Saadet Partisi demişken, Altılı Masa’nın ikinci turunu biraz konuşalım. Pazar günü öğleden sonra CHP Genel Merkezi’nde toplanıyorlar. Dünkü Kılıçdaroğlu-Akşener görüşmesi 2 saate yakın sürmüş. Bu kadar da uzun sürdüğüne göre, artık herhalde birtakım şeylerin adını koymaya başlamışlardır. Çünkü her ikisi de bu olaydan kısa süre önce önemli çıkışlar yaptılar. Kılıçdaroğlu’nun İzmir’deki konuşması, Akşener’in Habertürk’teki sözleri ortalığı bayağı karıştırdı. Zâten öncesinde Gürsel Tekin’in “HDP’li bakan” çıkışı vardı. Çarşamba günü de konuştuk, açıkçası ben Altılı Masa’nın 2. turunun esas tur olduğu kanısındayım. Şu âna kadar ön hazırlık gibi gitti. Artık daha somut şeyler konuşacaklar, konuşmaya başlayacaklar. Daha fazla erteleyemeyecekler. Bundan kastım, tabiî ki Pazar günü “Adayımız şu” diye çıkmayacaklar herhalde, ama ortak açıklamada adayla ilgili “Bunu konuştuk, bu konu üzerinde çalışıyoruz”u gösterecek birtakım şeyler olacağını tahmin ediyorum. Altılı Masa’nın, daha önce genel merkezlerde yapılan 6 toplantının ardından yapılan açıklamalarda heyecan verici çıkışlar yoktu. Genellikle soyut, “Olsa da olur olmasa da olur” minvâlinde birtakım tespitler vardı; heyecan uyandıracak, şaşırtıcı bir şey yoktu. Ama bu Pazar, biraz işin renginin değişeceğini tahmin ediyorum. Çünkü kendi aralarında konuşmadıkça, kamuoyu önünde, medya üzerinden konuşma ihtiyâcı hâsıl oluyor ve orada da çok kriz çıkıyor. Kriz çıkacaksa o masada çıkması ve kendi aralarında tartışıp bir şeylerin halledilmesi gerekiyor. Şimdi sâhici konuları gerçek anlamda konuşacaklar. Yani bir iktidar paylaşımıysa, o iktidar paylaşımının başlama işâretini verecekler gibi geliyor. Zâten çok da fazla vakit yok.

Kemal Can: Kulislere yansıyanlara bakıldığında, ilk toplantıdan başlayarak, bu geçiş sürecini ve ağırlıklı olarak da geçiş sürecinin nasıl yönetileceği meselesini daha somut bir programa bağlayacakları; sâdece genel ilkeler değil, çok daha somut bir çerçeveye oturtacakları yolunda bir beklenti, bir duyum var. Çeşitli çevrelerde böyle kulisler yer alıyor. Ama buna karşılık, yine şu âna kadar geçerli olan kulislere baktığımızda hem Kılıçdaroğlu’nun çıkışı hem Akşener’in çıkışı, bu adaylık takvimini hızlandırmış gibi durmuyor; yine, onu biraz daha ileriye doğru itme eğiliminin baskın olduğu anlaşılıyor. Ama tabiî senin söylediğin gibi, Akşener’le Kılıçdaroğlu’nun 2 saate yakın süren görüşmesinde bu konunun hiç ele alınmadığını düşünmek biraz saçma. Zâten “Bu konuları hiç konuşmadık” denmesine rağmen, Meral Akşener, çeşitli biçimlerde, dolaylı olarak bu konuların masaya geldiğini de söylüyor aslında. “Ben belediye başkanlarıyla ilgili bunu söyledim, bununla ilgili bunu söyledim, şunu zâten daha önce söylemiştim” gibi, aslında arkada konuşulan şeylere ilişkin bilgiler yavaş yavaş yansımaya başladı. 

Senin söylediğin gibi, bir somutlaşma olacak; ama bu somutlaşma, kamuoyunun beklediği gibi adaylık konusunda olmayacak. En azından birinci sıraya adaylık konusu gelmeyecek. Birinci sıraya adaylık meselesini de biçimleyecek olan geçiş süreci ve geçiş sürecinin nasıl yönetileceği meselesi öncelik kazanacak galiba. Altılı Masa, ilk toplantıdan sonra zâten kamuoyunun da beklediği biçimde iki şeye cevap vermek zorunda: Birincisi, bu kadar çok yoğun “Altılı Masa hâlâ var mı?” tartışmaları varken, buna çok somut bir cevap vermesi gerekiyor. “Evet, biz devam ediyoruz ve güçlü bir biçimde devam ediyoruz” demesi gerekiyor. İkincisi de, bu devâmın çerçevesi konusunda daha somut, en azından büyük şeyler söylemeseler bile bunun başladığının haberini vermeleri gerekiyor. Ben ilk toplantıdan böyle bir çıktı bekliyorum. Eğer böyle bir çıktı olmazsa, bu iki şeye neden olur: Bir, hakîkaten arkada sorunlar derinleşiyor diye düşünebiliriz; ikincisi, kamuoyunun bu konuda beklentisi karşılanmadığı için, zâten muhâlefet kamuoyunda oluşan moral bozukluğunun artması ihtimâli var. Ama en önemli sonucu, partilerin içine, Altılı Masa’ya, Altılı Masa’nın altına, arkasına ilişkin spekülasyonlar artarak devam edecek. Asıl riskli sonuç bu olur. Bunu gördüklerini sanıyorum ve buna ilk toplantıda bir önlem üretmeleri gerekiyor.

Ruşen Çakır: Meselâ yazılı açıklama dışında çıkıp gazetecilerin sorularını cevaplandırabilirler. Biraz heyecan, biraz hareket katabilirler. Öteki türlüsü aralarında toplanıyorlar, sonra bir açıklama yapıp kaybolup gidiyorlar. Tamâmen gizli kapaklı bir şey çeviriyorlarmış gibi… Sonuçta büyük bir heyecanla metne bakıyorsun, genellikle 2 sayfa çıkan metinde de çok fazla bir şey olmayınca, insanları durduk yere hayal kurmaya, sonra da hayal kırıklığı yaşamaya sevk ediyordu. Belki böyle bir şey yaparlar.

Kemal Can: Şunu da ekleyeyim: Akşener’in “noter” lâfı çok kullanıldı. Daha önce de kulislerde gezen bir lâftı o, “Noter değiliz” lâfı. Altılı Masa’nın, artık seçmeni “noter” olmaktan çıkartmaya başlaması gerekiyor. Akşener, “Biz noter değiliz, önümüze geleni onaylama mercii değiliz” diyor, noterlik göndermesi bu. Seçmene de aynı muamelenin yapılmaması lâzım. “Biz kendi aramızda hallederiz” yaklaşımını göstermemesi gerekir. 

Ruşen Çakır: Evet, “Seçmen bir noter değil” diyorsun.Çantada keklik meselesi… Son olarak, Mersin’de polisevine yapılan terör saldırısını konuşalım Kemal. Ne zamandır büyük kentlerde PKK saldırısı olmuyordu, ama oldu. İktidar yanlısı gazetelerden bir görüntü var, arkadaşlar onu ekrana getirsinler, başlıklarını görelim: “CHP’nin gazetecisi polisi şehit etti”, “CHP’nin gazetecisi”, CHP’nin cici gazetecisi’’, “CHP’nin gazetecisi polis katili”… Arada Aydınlık gazetesi de var. Aydınlık da artık bir şekilde havuzun içerisinde yüzmeye çalışıyor diyelim. “O terörist, CHP’ye göre gazeteci” manşetini atmışlar. 

Hızlı bir şekilde olay netleşti. Çok acayip… Pazartesi gecesi bu saldırı oluyor. Bir polis hayâtını kaybediyor. Saldırganların ikisi –iki kadın–, üzerlerindeki patlayıcıyla kendilerini öldürüyorlar. Salı günü hemen saldırganların kimlikleri açıklanıyor. Bunlardan birisi Zozan Tolan kod adlı Dilşah Ercan. Açıklanır açıklanmaz, CHP’nin 2013’te hazırladığı Tutuklu ve Hükümlü Gazeteciler Raporu’nda adının geçtiğini söylüyorlar. O zaman Azadiya Welat gazetesinde çalışıyormuş. Biraz önce iktidar yanlısı gazetelerin başlıklarını gördük. 

Normal şartlarda, CHP’nin Tutuklu ve Hükümlü Gazeteciler Raporu’nda adı geçen bir kadının, yıllar sonra bir terör saldırısında yer almasında CHP’nin ne sorumluluğu vardır? Onu bir kenara koyuyoruz. Hadi, diyelim ki böyle. Ama sonra hızlı bir şekilde, Dilşah Ercan’ın, o saldırgan olmadığı ortaya çıktı. PKK bir açıklama yaparak, saldırıyı gerçekleştiren kişinin “Zozan Tolan” kod adlı Dilşah Ercan olmadığını ve onun yaşadığını söyledi. Saldırganlardan birisi Suriyeli. Adını da verdiler. Bunun üzerine, Kemal Kılıçdaroğlu, Süleyman Soylu ile Erdoğan’ı hedef aldı. Süleyman Soylu da Kılıçdaroğlu’na cevap verdi. Uzun bir cevap, ama o cevapta şunu görüyoruz: “Terör örgütünün verdiği tespiti imkânsız Suriyeli ismi verip, niye teröristlerin açıklamasına iltifat ediyorsunuz? Devlete niye güvenmiyorsunuz?” diyor. Kılıçdaroğlu da, “DNA kayıtlarını niye yayınlamıyorsunuz?” diye soruyor. Ortada çok bâriz bir dezenformasyon var. 

Olayın bir boyutu, PKK’nın bu saldırıyı yapması. Bir diğer boyutu, devletin, iktidârın, hızlı bir şekilde bu saldırının üzerinden, HDP’den çok CHP’yi hedef alan bir dezenformasyon kampanyasına gitmesi. PKK’nın açıklamasından sonra Kılıçdaroğlu’nun buna cevap vermesi. Bir de PKK’nın açıklamasını okumuşsundur: PKK açıklamasında saldırıyı kınayanlara lâf söylüyor. Bunun tabiî ki Selahattin Demirtaş’ı ve HDP’yi de kapsıyor olması lâzım. Selahattin Demirtaş ve HDP açıklama yaparken PKK’yı doğrudan adres göstermediler. Onlar da kınayanları kınarken doğrudan adres göstermiyorlar, ama onların arasında da bir gerginlik var. Çok boyutlu bir olay söz konusu. 

İstersen önce dezenformasyon kısmına girelim, ondan sonra PKK’nın niye böyle bir şey yaptığına, daha sonra da içeride yaşanan tartışmalara geçeriz. Meclis’te bir “Dezenformasyonla mücâdele yasası” var, biliyorsun. Meclis yarın açılıyor ve ilk görüşülecek gündem maddelerinden birisi de bu dezenformasyon yasası. “Devlet şiddet tekelidir” diye bir lâf var ya? Şiddeti sâdece kendi elinde toplar. Bu saldırı olayından sonra yaşananları görünce… Bu olayda da dezenformasyonun tekelini almak isteyen bir iktidar var. Kendi dezenformasyonlarının çürütülmesini ve başkalarının sosyal medya üzerinden birtakım faaliyetler yapmalarını engellemeye çalışan bir devlet, iktidar var. Cumhurbaşkanı Erdoğan doğrudan, açık açık kaç kere “CHP’li, terörist” dedi, biliyorsun. Burada terör saldırısı, teröre karşı birlikte mücâdele gibi bir perspektif yok. Bunu Türkiye’deki kutuplaşmanın ve CHP’yi kriminalize etmenin aracı olarak nasıl kullanabilecekleri üzerine tam bir dezenformasyon faaliyeti yürütüyorlar. Demin de gördük, gazetelerin neredeyse hepsi aynı başlıklarla hızlı bir şekilde bunu yazabiliyorlar ve sonra da, “Ya, o olmayabilir, ama kadın zâten teröristmiş”e doğru dönüyor iş. Ölen o kadın değil, ama PKK’lı. Onu zâten biliyoruz. 

Kemal Can: Dezenformasyonun sihri, gerçeği değiştirmek değildir. Gerçeği bir süreliğine durdurabilmektir. Dezenformasyonun becerisi budur. Gerçeğin yerini değiştirmez, gerçeğin yerine yeni bir şey yerleştirmek ve onu kanıtlamakla uğraşmaz. Sâdece hızlı davranarak, gerçekten önce bir durum yaratarak, algı üreterek –çok sevilen tâbir, ama kullanmayı sevmiyorum– gerçeği anlamayı, aramayı engelleyen bir yanı vardır. Sonra onun doğru çıkmasının ya da dezenformasyonun yanlışlanmasının hiçbir önemi kalmaz. Çünkü amaç hâsıl olmuştur. Dezenformasyon, hızlı davranarak bu imkânı kullanır.

Burada dikkatimi çeken şeylerden biri, hangisi doğru hangisi yanlış meselesinden önce; senin de işaret ettiğin gibi hız. Olay cereyan eder etmez görüntüler servis ediliyor, isimler servis ediliyor. Şaşırtıcı olan şeylerden biri, görüntülerin de servis edilmesi. Çeşitli açılardan ve çok ayrıntılı bir şekilde görüntüler servis ediliyor. Ama bunun politik kullanımını senin biraz önce medya örneğinde verdiğin gibi, sâdece medya aracılığıyla yapmıyorlar; doğrudan İçişleri Bakanı, Cumhurbaşkanı da dâhil olarak, eylemin hemen nasıl bir kullanıma girdiğini de görüyoruz. Hattâ burada kendi amaçlarına ters bir acelecilik de olduğunu düşünüyorum. Çünkü önce yavaş yavaş reaksiyonu büyütmek, reaksiyonun içerisinde bir bilgiyi bulup çıkartmak… Hatırlarsan, bu tür dezenformasyon faaliyetleri biraz zamana yayarak yapılır hep… Önce bir olay olur, dolaylı olarak birileri suçlanır. Sonra yeni bir bilgi bulunmuş gibi yapılır, “Kimliği çıktı” deyip, ikinci bir dalga yaratılır. O ikinci dalganın ardından o ismin ilişkileri çıkartılıp bir daha köpürtülür… Dolayısıyla tâbir yerindeyse provokasyonun her bir aşaması ayrı ayrı kullanıma girer.

Bu olayda ise çok hızlı davranıldığını, çok aceleci bir hamle yapıldığını da görüyoruz. Bu, şununla da ilgili olabilir: Bunun artçı etkilerinin, yaratabileceği tartışmaların kendiliğinden gelişeceğini umup, biraz hızlı davranmış da olabilirler. Ya da biraz kontrolsüz bir şey de olabilir. Bunları zaman içerisinde anlarız, görürüz. Ama dezenformasyonun etkisi, başta söylediğim gibi, zaman içerisinde hakîkatin çıkmasının önemsiz olduğu etkiler yaratabilmesi. Hatırlayalım, geriye gidelim: 2015’te ne yaşanmıştı? Bir Ceylanpınar hâdisesi vardı. Hatırlarsan, her şeyin birdenbire değiştiği Ceylanpınar’da, öldürülen polisler örneği vardı. Benim bildiğim kadarıyla, ilginç biçimde o dâvâ yıllar sonra sanıksız kapandı. 

Ruşen Çakır: Ama bir aşamasında PKK üstlenmişti.

Kemal Can: Evet, onda da üstlenmişti. Sonra ilginç biçimde böyle bir şey oldu. Şimdi hâlâ onunla ilgili bütün gerçekleri bilmiyoruz. Ama sâdece onu bir mîlât olarak biliyoruz. O süreci başlatan önemli bir mîlât. Burada da, her iki tarafta da böyle bir beklentiyle bir tarafı olduğu açık. O açıklamayla ilgili değerlendirmemi de söyleyeceğim. Yapanlarda da, yapılan işi kullananlarda da, hızlıca bir etki yaratma gayreti görüyorum. Bunu da çok rahatsız edici buluyorum. İşin kendisinden bağımsız olarak, bunun arkasına takılmak istenen şeyleri düşündüğümde çok rahatsız edici buluyorum. Çünkü çok kritik bir konjonktürün içine yerleşti.

Ruşen Çakır: Baktığımız zaman çok garip bir dönemde oldu. Akıllarda hâlâ 2015 Haziran – Kasım aralığı var. Biliyorsun, Mithat Sancar da buna gönderme yaptı. Pervin Buldan ve birçok kişi de… Dikkatli olunmasının gerektiğini söylüyorlar. Ama sonuçta PKK çıkıyor, “Biz yaptık, yine yaparız” diyor. İşin bir de o kısmı var… Eğer bunun bir devâmı gelecek olursa, herhalde öncelikle HDP’yi, muhâlefeti ve bütün olarak da Türkiye’yi çok acayip yerlere sürükleyebilecek bir olay.

İşin bir diğer boyutu da, isim vermeden yapılan karşılıklı eleştirilerin, saldırıların sürmesi durumunda daha alenen yapılması gerekeceği. Yapabilecekler mi? Çıkıp tekrar bunu yapıp, kınayanlara da lâf eden PKK, yeni bir yerde –umarım olmaz– yeni bir saldırı yaparsa, Selahattin Demirtaş yine aynı açıklamayı mı yapmak zorunda kalacak? Aslında çok acayip bir şey. İşi iyice acayipleştiren, iktidârın bundan çok şikâyetçi olmaması.

Kemal Can: Evet. Öyle anlaşılıyor. Çünkü iktidar, ülkede bir saldırının yaşanmasıyla ilgili herhangi bir sorumluluk almıyor ya da medya başlıklarından da gördüğümüz gibi, olayı alıp başka bir yerde hemen başka bir kullanıma çeviriyor. Bir ülkede ister güvenlik güçlerine ister sivil insanlara dönük bir saldırı yaşanmasının, öncelikli olarak o ülkedeki iktidârı rahatsız etmesi gerekir. Çünkü onun bir zâfiyetini işâret eder, bunu engelleyememiş olduğunu düşündürür. Dolayısıyla iktidarlar bunu istemez. Ama burada, daha önce de yaşadığımız gibi, bâzı problemli şeylerin yaşanıyor olmasını bir biçimde bir yansıtmayla başka bir politik kullanıma çevirebildiği için, iktidar hiç bunların sorumluluğunu üstüne almıyor; tam tersine, senin de başta anlattığın gibi, başka sorumlular gibi zorlama birtakım bağlantılar üretiyor. Hatırlarsan, bir süredir belediyelerde birtakım insanlar olduğu iddiaları ortaya atıldı. Bu olaydan sonra Mersin Belediyesi’ne ilişkin birtakım operasyonlar yapıldı. İktidar birdenbire olayın kendisini değil, bundan çıkacak ikincil etkileri kullanmaya başlıyor. Dolayısıyla bundan da fazla rahatsız olmuyor.

Açıklama meselesinde şöyle bir şey dikkat çekici: PKK açıklamasında, bu saldırıyı kınayanları eleştirirken, “Bu açıklamayı yapanlar, halkın değerlerine uzak” deniyor. Yani “halkın değerleri” derken Kürtler’i kastediyor. Dolayısıyla açıklama, eleştirilen Demirtaş ve HDP’yi “halkın değerlerine uzak” diye etiketliyor. Bunu bir yerden tanıyoruz. Bir halk üretip, o halkın sadece kendi tanımladığı değerler üzerinden birtakım refleksleri olduğuna ve her şeye öyle baktığına inanan ve bunu zorlayan, bunu bir mecbûriyet hâlinde dayatan güç merkezlerinin nasıl benzer akıllar yürüttüğünü bize gösteriyor. Aslında “halkın değerleri” denilen şeyi kendi tekeline alıp, kendi belirleyiciliğine alıp, burada yapılan her eylemi de halkın değerlerinin uzantısı olarak etiketleyip; buna îtiraz eden, bunun yanlışlığını ifâde eden herkesi de “bu değerlerin yabancısı, bu değerlerden uzak” diye suçlamak çok tanıdık bir yaklaşım. Rahatsız olmayanlar meselesinde böyle bir tarafın da olduğunu dile getirmek istiyorum. 

Ruşen Çakır: Bundan sonrası önemli. Ama daha önce yaşadıklarımıza bakınca, bunlar çok hassas konular. Bir anda durup dururken böyle bir saldırı olduktan sonra, seçime kadar yine birtakım tatsızlıklar yaşayabilme ihtimâlimiz çok ciddî bir şekilde var. Burada o klasik, “Hep birlikte, birlik ve berâberlik içerisinde teröre karşı mücâdele” duygusu yok. Yine “halkın değerlerine uygun bir şekilde terörle mücâdele edenler ve etmeyenler“ diye ikiye ayrılacak.

Kemal, Pazar gününü bekleyeceğiz. Bakalım Altılı Masa’dan ne çıkacak? Pazar günü Zafer Partisi de ilk kongresini yapıyor. Seçime girebilmek için ucu ucuna yapabiliyorlar. Haftaya siyâset ortamı herhalde biraz daha şenlenir. Burada “Haftaya Bakış”ı noktalayalım. 

Kemal Can: Evet. Bundan sonra artık “Haftaya tek bakış” bayağı zor olmaya başlayacak. 

Ruşen Çakır: Evet. İzleyicilerimize çok teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler. 

Kemal Can: İyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus