Ayşe Çavdar yazdı: Dini işlemler piyasası

Geçen hafta, geçirdiğim ateşli grip nedeniyle yazamadım. O esnada içinde dönüp durduğumuz gündemle hastalığın ateşi yan yana gelince çıkmıştı bu yazının başlığı. Aradan zaman geçti, gündem değişti, Saraçhane Mitingi bile eskidi ama müsaadenizle ben kaldığım yerden devam etmek istiyorum.

Timur Soykan’ın altı yaşında şeyh babasının zoruyla evlendirilen ve istismar edilen bir genç kadın hakkındaki haberiyle bir kez daha açmıştık o bahsi. Sorumuz şuydu: Tarikatlar ve cemaatler aklın, hafsalanın, vicdanın kabul etmediği bu şeyleri yapacak, yaptıracak gücü nasıl buluyorlar kendilerinde? Neden bunca görmezden geliniyorlar?

Görmezden gelen yalnızca devlet değil ne yazık ki. Tarikat yapılarının bulunduğu her yerellikte insanlar bu tür şeyleri duyuyor, biliyor ve konuşuyorlar. Hatta denilebilir ki bütün bu şeyleri hemen herkes bilmesine rağmen hiçbir yaptırımla karşılaşmamaları da bir nevi keramet işlevi görüyor. Bu yüzden bu minvaldeki haberleri duyan, kendi aralarında konuşan insanlar kamu alemi tedbir almaya çağırmak üzere ses çıkaracak gücü bulamıyorlar kendilerinde. Sessizlik sarmalı dediğimiz şeye benziyor biraz durum. Toplum, “Nasılsa devlet bunları görmezden geliyor, başa çıkamayız, ne yapsak durduramayız, iyisi mi başımıza bela almayalım, üzerimize bu adamların tehditkâr bakışlarını çekmeyelim” diye susuyor. Devlet de, “Halkın ekserisinin inancı budur, bunlara ses çıkartırsak oylarımız düşer, mü’min ve muhafazakârları kaybederiz, hem onların devlete olan sadakatlerini sınamanın alemi yok” diyen siyasetçiler ve onların bürokratik ve adli makamlara, mahkemelere doldurdukları kadrolar aracılığıyla susuyor. Yurt yangınlarında ölerek, cemaat baskısına dayanamayıp intihar ederek ya da evden alabildiğine uzağa kaçmanın bir yolunu bularak kaybolan çocukların hesabını ebeveynleri de sormuyor çoğu durumda. Sırada başka çocuklar bekliyor çünkü. Cemaat genellikle o hanenin her şeyinden korktuğu, korunmaya çalıştığı ama içinde imtiyazlı bir konum edinmek için de uğraştığı daha geniş toplumla arasındaki başlıca köprü olduğu için “Kalan sağlar bizimdir” deyip geçiyor ebeveyn.

Sessizlik sarmalına benzeyen bu garip döngüyü neresinden kırabileceğimize birlikte kafa yoralım diye tersine çevirmek istiyorum yukarıdaki soruyu. Yaptıkları akla-hafsalaya, vicdana sığmaz bunca işe rağmen varlıklarını neden sürdürebiliyorlar ve görmezden geliniyorlar, idi ilk soru. Tersine çevrilince aşağı yukarı şöyle bir şey olur sanki: Yaptıkları onca kötü iş bunca görünürleşmesine rağmen hiçbir yaptırımla karşılaşmamaları, bu adamların içinde bulundukları toplum ve onları bunca serbest bırakan devlet hakkında ne türlü bir bilgi verir? Nasıl bir devlet, çocukların istismar edildiği besbelli merdivenaltı dini eğitim kurumlarını ya da yurtları korur ve kollar, bununla da kalmaz o istismar vakaları ortaya çıkmasın diye türlü çeşit tedbir alır? Aşağı yukarı iki-üç ayda bir böyle bir vaka gündeme geldiği halde her birini münferit birer olay olarak görür ve benzer kurumları kamu-alemde hasıl olan öfkeden korumak için en yüksek mercileri harekete geçirir? Ve nasıl bir toplum, şu ya da bu şekilde müşterek kültürün öğelerinden biri olan dini inancın, yalnız kanuni nizama değil aynı zamanda zorlaya zorlaya oluşturulmuş müşterek vicdanın her türlü kaidesine aykırı birtakım işlerin örtüsü ya da takkesi olarak kullanılmasına müsaade eder? Dini müşterek kültürün bir öğesi olarak anmamın bir sebebi var. Böyle bir durumda o dinin ilahiyatına, bu dünya ve öte dünya hakkında dediği şu ya da bu şeye inanmak gerekmez. Kültürel tecrübe olarak din, her türlü inançtan daha kuvvetli bir bağdır. Bizi birbirimize, inansak da inanmasak da, bunca güçlü bir şekilde bağlayan bir şeyin, yani dinin, zıpçıktı şeyh bozuntularının türlü-çeşit fantazilerinin kılıfı olmasına ses çıkarmayarak da bir beyanda bulunuruz kendimiz hakkında. Nedir o beyan?

Piyasa ve din

Laurence R. Iannaccone, yıllar önce, iktisatçı Adam Smith’in, “Ulusların Zenginliği” adlı klasik eserinde yer alan ancak diğer bölümler kadar okunup tartışılmamış bir bölümü tartışmaya açar (1) ve “Dini piyasalar teorisi”ni oluşturur (2). Bu teori 1990’larda dini akımların neden durup dururken güç kazandıkları sorusuna kısmen de olsa bir cevap verir. Modern devlet sosyal refah alanından çekilmekte, dini cemaatler de boşlukları doldurmaktadırlar. Yalnız eski ve kurumsallaşmış dinler değil, yeni ve melez pek çok dini yapılanma da belirir piyasada. Iannaccone’nin dini piyasalar teorisine göre kült niteliğindeki dini yapılar, din piyasasındaki ürün çeşitlemesi esnasında ortaya çıkar. Bu nedenle kültlere üyelik kendiliğinden bir hastalık ya da anormallik belirtisi değildir. Böyle muamele görmemelidir. Aksine insanlar gayet akılları başlarında olarak, piyasadaki muadillerinden farklılaşmak amacıyla herkese tuhaf ve hastalıklı gelen “dini ürün”leri geliştirmişler ya da o ürünlerin müşterileri olmuşlardır.

Smith (3), başka her şey gibi dinin de bir piyasası olduğundan, bu piyasanın da diğer piyasalar gibi ancak adil rekabet ortamında verimli ve düzgün çalışacağından söz eder. Çeşitli örneklerle din piyasasının tekelleştiği ortamlarda (Katolik Kilisesi’nin yaptığı gibi) dini inançların zayıfladığını ancak dini aktörlerin geçimlerini mü’minlerin bağışlarıyla sağladıkları toplumlarda (Protestanlığın yaygınlaştığı toplumlar) ise dindarlığın arttığını söyler. Fakat tıpkı diğer piyasa aktörleri gibi kiliseler yani dinler de tekelleşme eğilimindedirler. Tekelleşebilmek için devletin desteğine ihtiyaç duyar, kendilerini onunla işbirliği yapabilecek şekilde eğip bükerler.

Smith’e göre her din en az iki ayrı şekilde yorumlanır. Bir yorum daha katı, kuralcı ve şekilcidir, ikinci yorum daha liberal ve esnek. Yoksullar ve az eğitimliler genellikle ilk yoruma yakın hissederler kendilerini. Bunda şaşılacak bir şey de yoktur, zira din onlar için bir sığınaktır ve sığınağın duvarları ne kadar muhkemse o kadar iyi olur. Varlıklı ve eğitimliler ise daha esnek olacaklardır dini inançlarında. Sonuçta sahip olunan eğitim ve refah, dinden beklenenleri de farklılaştıracaktır. Yoksul için sabrı, suç işlememeyi ve ekonomik dayanışmayı öğütleyen, haram listesini sahip olduklarından fazlasını istemeyeceği şekilde çeşitlendiren din; zengin ve eğitimli için daha “sofistike” ruhsal ihtiyaçlardan söz edecektir. Zenginlerin ve eğitimlilerin oturdukları bir mahalledeki niş dükkânla, yoksulların talim ettikleri “üç harfli” markette satılan din aynı olabilir mi hiç? Din de elbette başka ürünler gibi ihtiyaç sahiplerinin niteliklerine göre şu ya da bu özelliğini ön plana çıkartarak çeşitlendirir kendini.

Yerli ve milli din piyasası

Smith’i bırakıp size ve kendime sorayım… Ne kadar çeşitlendirebilir bir din kendini? Nereye kadar çeşitlendirebilir? Üst ve alt sınırı var mıdır? Hangi çeşitlilik düzeyinden sonra kendisinden başka bir şeye dönüşür? Bir dinin kendisinden başka bir şeye dönüştüğüne kim karar verir? Mü’minler mi? E mü’minler dönüşmeden din dönüşmüş olmaz ki? Din, mü’minin inandığı şey değil midir? Öyleyse, dinin ne olduğuna dini üretenler değil aslında ona inananlar karar verirler. Mü’minlerin inanmadıkları şeyler dine dahil olmuş sayılmazlar zira. Mü’minler, yani din piyasasının müşterileri. Şeyhler ve vekilleri, cemaat liderleri, anlı-şanlı hocalar mü’minlerin müşterisi olduğu piyasanın üretici ve pazarlamacıları. İnananlar ve inananlara inananlar diye ikiye ayıralım müşterileri de. İnananlar, yani mü’minler, talepleriyle dini ürünlerin ve fiyatlarının ortaya çıkmasını sağlayanlar. İnananlara inananlar ise onların çocukları mesela, bu işlere çok da kafa yormayan komşuları, arkadaşları vs. Piyasanın ikinci elcileri… Mü’minlerden gördükleriyle oluşturacak onlar da itikat portfolyalarını.

Türlü çeşit ürünün sergilendiği din pazarında trendi mü’minler belirliyor, bir nevi influencer gibi düşünebiliriz onları. Onlara inananlar da takipçiler. “Bana inanın” diye ortalıkta dolaşanlar üretici ve tacirler. Onlar elbette akıllarına gelen her türlü ürünü sunacaklar piyasaya. Bunun için trendleri takip edecekler kendileri de. Müşteri neye gelir, neye gelmez? Bu ara en çok ne gidiyor? Mesela, ne tür ihtiyaçları var? Hangi isteklerini, heveslerini, arzularını dinselleştirsek de satsak? Hangi yasağı mübah ya da caiz paketine sarıp sarmalasak? Geleneğin dehlizlerinde dolaşıp yeni icatlar için otantik temalar geliştirsek?

Hatırlıyor musunuz? “Günah işleme özgürlüğü” diye bir şeyden bahsedilmişti bir zamanlar. Metin Külünk (sonra da çeşitli vesilelerle duyduk adını) 17-25 Aralık 2013 arasında yapılan yolsuzluk operasyonlarına mü’mince bir perspektiften muhalefet ediyordu: “Bu noktada kaçırdığımız çok önemli bir ayrıntı var. Allah, insana günah işleme özgürlüğü vermiştir. Günahsızlık talep etme hakkı vermemiştir. Af dileme hakkıyla günah işleme özgürlüğü vermiştir. Hz. Peygamber günahları açan değil örtücü olan bir rahmet geleneğinin mimarıdır. 17 Aralık’ın felsefi boyutu konuşulmadı. 17 Aralık’la insanların günah işleme özgürlüğüne müdahale edildi. Günahları ortaya saçarak Allah’ın hududuna müdahale ediliyor.”

Din piyasasında işlerin nasıl yürüdüğüne, ürün geliştirme ve çeşitlendirme işlerinde nelerin dikkate alındığına dair emsali zor bulunacak türden bir bilgi içeriyor bu paragraf. “Af dileme hakkıyla günah işleme özgürlüğü…” İki yolla yapılabilir bu… İlki günah işlendikten sonra başvurulacak tövbe ve istiğfar teknikleriyle ilgili… “Bizde günah çıkarmak yok ki” demeyin hemen… Onun yerine rabıtalar, zikirler, tesbihler ve türlü çeşit başka şeyler var. İkincisi, akla gelen şeyi henüz fiile dönüştürmeden önce günah olmaktan çıkartacak icatlar… Hile-i şeriye… Üreticinin mahareti ve değeri ise şeriata uydurduğu şeraitin büyüklüğü ölçüsünde belirleniyor. Bir başka deyişle, kılıfına uydurup günah olmaktan çıkardığı günah ne kadar radikalse, mü’minin nezdinde üstlendiği özgürleştirici rol de o kadar büyüyor. Tabii değeri, yani fiyatı da… Bir reklam filmi hazırlamayı deneyelim…

Bugün şeyhinizin hangi günahlarınızı örtmesini istersiniz? Sizi, nefsinizi hangi ayet ya da hadise, ne bileyim belki menkıbeye dayanarak onaylasın? Hangi suçunuzu, kendisinin Allah adına sizin için af ve mağfiret talep edebileceği bir kusura indirgeyip bilmem kaç yüz tesbihle kovup göndersin kâbuslarınızdan? Ya da ne bileyim, makul bir pay karşılığında size suç ortakları da bulabilir şeyhiniz… Hangi suçunuza, o suçu çocuklarınıza göğsünüzü gere gere anlatabileceğiniz yüce bir niyet uydursun? Tabii ki yapabilir böyle şeyleri, neden şeyh deniyor ki ona? Bunları böylece yapabilsin diye, değil mi? Siz söyleyin şeyhiniz nefsinizin en adi bir emelini yüce bir ibadete dönüştürsün. Hem bu dünyada zevk ü sefadan mahrum kalmayın hem henüz kimsenin ne olup bittiğinden sizi haberdar etmediği öte dünyada yeriniz baki kalsın. Şeyhiniz size edeceği iltifatlarla ağyarın nezdinde itibarınızı da yükseltsin. İşlediğiniz suçu sünnet ilan etsin mesela. Madem ki sen mü’minsin, Allah’a kulluğu kabul etmişsin, bütün diğer varlıklardan daha yücesin ve onlara ait olan her şey sana helaldir, diye okşasın tüm dünyevi arzularınızı! Giydin mi takkeyi başına, aldın mı cüppeyi sırtına, oturdun mu dizimin dibine, verdin mi evladını seçkin hocalarımın tasarrufuna, böylece gücüme güç kattın mı, kurtuluşu hacıda hocada arayan başkalarına da emsal ve aracı olup getirdin mi tezgâhıma? O vakit başkalarına, bizden olmayanlara günah, ayıp, suç olan nice işler helaldir sana. Sakın inançsızların diline düşme, onlar ne bilsinler mü’minin nefsinin emrinin Allah’ın buyruğundan farksız olduğunu!

Din piyasasında ürün çeşitlendirme işi aşağı yukarı böyle oluyor ne zamandır. Daha karmaşık olanlar da var…

İşimde hile yapacağım, ama vallahi Allah rızası için. Rakiplerimi henüz yarış başlamadan eleyeceğim, elbette Allah rızası için. Yalanımı, dolanımı ortaya çıkaranları iftiralar atarak süründüreceğim… Çünkü ümmete hizmet bunu gerektiriyor. Madem ki ben Allah’ın şerefli bir kuluyum, ona inandım, irademin üzerinde irade tanımam, yaptığım hiçbir şey hakkında tek bir kimseye hesap vermem. Benim arzum, Allah’ın iradesidir…

Şimdi o soruyu bir daha çağırayım buraya: Dini işlemler piyasasının bunca hareketli ve çeşitli olduğu bir toplum hakkında neler söyleyebiliriz? İnançlı bir toplum mudur sözünü ettiğimiz? Mesela kendine, geleceğine ve hatta ahirete inanmakta mıdır? Değerlerine sıkı sıkıya bağlı, muhafazakâr bir toplum mudur gerçekten? Hangi değerlerin muhafazakârıdır? Muhafızı olduğu değerlerin değeri nerede, kimlerce belirlenmektedir? Neye göre değer biçmektedir bu toplum kendine?

Altı yaşında bir kız çocuğu kocaman adama nikahlanmış, yıllarca istismar edilmiş. Aradan geçen aşağı yukarı 20 yılın onunda şu ya da bu sebeple çeşitli yetkililer bundan haberdarmışlar. Küçük kız çocuğu büyümüş, genç kadın olmuş, kendi başına gelenleri sorgulamaya başlamış. Çocuğunu alıp devlete sığınmış. Bir gazeteci iddianameyi görüp haberleştirmedikçe mahkeme süreci başlatılmamış. Şeyh babayı ve cemaatini koruyabilmek, piyasadaki değerini düşürmemek için susmuş devlet, beklemiş. Bunların yaşanabildiği bir ülkede canı güvende olan tek bir çocuk var mıdır? Canı güvende olmayan çocukların ülkesinde kim, neye, niye inanır? Hangi inancın iler tutar yanı kalır? Dini işlemler piyasası, bir can ve hukuk pazarına dönüşmüş bir ülkede mü’minlere kim inanır? Mü’minler emin midirler kendilerinden?

  1. Ulusların Zenginliği’nin Beşinci Kitabı… Dinin, aslında daha çok kilisenin iktisadi bölüşümdeki yerini ve piyasayla arasındaki ilişkileri tartışır bu kitapta.
  2. Şu iki makaleye bakmanızı öneririm: “The consequences of religious market structure: Adam Smith and the economics of religion”, Political Economy Research Group. Papers in Political Economy, 13. London, ON: Department of Economics, University of Western Ontario (1991) ve “Religious markets and the economics of religion” Social Compass 39(1), 1992, 123-131.
  3. Adam Smith’in dinin ekonomik fonksiyonu hakkındaki düşüncelerinin geniş bir özeti için, Robert B. Ekelund ve Robert F. Hebert, “Adam Smith on religion and market structure”, History of Political Economy, December 2005.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.