Emre Erdoğan yazdı: Bir Duygular Koalisyonu olarak Altılı Masa

Geçtiğimiz hafta sonu, 3 Mart Cuma gecesi ve 6 Mart Pazartesi akşamüstü arasında yaşananları biz sıradan insanların anlaması pek mümkün değil… “Sosyal bilimler tahmin etmede çok iyidir, özellikle de geçmişte olanları” diye kulaktan kulağa aktarılan bir latife bulunur, sosyal bilimcilerin bir olay gerçekleştikten sonra onu açıklamakta çok mahir olmalarına dair bir sataşma, kötü haber bu geçmişi tahmin etme işinde ekonomi bilimi de hiç fena değil; ama söz konusu geleceği tahmin etmek olduğunda hep birlikte çuvallıyoruz.

Hafta sonu gerçekleşen olayların böyle olmasında mutlaka bir hikmet vardır, bu hikmeti Tanrı’ya, kozmosa ya da dış güçlerin komplolarına bağladığımızda; çok doğru bir açıklama yapmış olmayız ama en azından geceleri uyuyabiliriz. Yoksa, bu gelişmelere yol açan bireylerarası -partiler ya da parti içi gruplar arası da olabilir- etkileşimleri, aktörlerin her birinin motivasyonlarını, o motivasyona biçim veren bilgi setini tamamıyla anlamak mümkün değil. Üstelik aktörlerin sahip oldukları değerler, ideolojik tercihler ve güç ilişkileri de denkleme katıldığında çıkan resmi kavrayabilmek insan havsalasını aşan bir şey. Bu yüzden de kader ya da dış güçler gibi açıklamalar insanı rahatlatıyor, çünkü bu kadar karmaşık bir durumu çok basit bir şekilde açıklayabiliyor, doğruluğu şüphe götürse de. Bu olayların olmadığı bir alternatif evrene erişebilsek, belki neden-sonuç ilişkilerini daha iyi gözlemleyebilirdik, ancak böyle bir fırsatımız olmadığından bütün açıklamaların eşit derece doğru veya yanlış olduğunu kabul edebiliriz. Bir açıdan Schrödinger’in hafta sonunu yaşadık denebilir.

Bu kadar karmaşık bir esrar ile karşılaştığımızda önümüzdeki seçenekler sınırlı: Ya öyle ya da böyle bir anlam vermeye çalışacağız, çünkü insana dair her şeyin insan iradesinin bir ürünü olduğuna inanmaya programlıyız, başka türlü “absürtlük” yaşamamız için bir neden bırakmaz. İkinci seçenek, saydığım büyük anlatılardan birine sığınmak olabilir, kendimizi kandırsak da mutlu yaşarız. Sonuncusuysa sıradan insanların yakından bildiği bir strateji olabilir, ilgilenmeyiz, anlamaya çalışmayız. Borsada alım satım işinde uzman olanlar amatörlerin ekrana yapışarak iniş çıkışları öngörmeye çalıştıklarını öne sürüyorlar, kendileri daha uzun dönemli düşünüp ne olup ne bittiğine arada bir bakıyorlarmış. Borsadaki ya da benzeri yatırım araçlarındaki dalgalanmaların insan beyninde karşılığı da bulunmuş, her türlü dalgalanma adrenalin ve kortizol hormonlarının salgılanmasıyla sonuçlanıyor, bizi cismen olmasa bile ruhen ormanlardaki “savaş ya da kaç” günlerimize götürüyormuş. Borsadaki dalgalanmalar gibi, siyasetteki “ani” gelişmeler de bizi adrenalin bağımlısı haline getirdiğinden, olan bitene arkamızı dönmek, ilgimizi kesmeye çalışmak çok kolay değil. Üstelik sosyal medyadaki yankı odalarımızda bizi haklılığımızı göstermeye ve alkış almaya davet ederken…

Diyelim ki siyasetteki her türlü itiş kakışa “kısa vade” diyenlerden ve uzun dönemli gelişmelere odaklanabilenlerdeniz. Ya da dikkatimizi başka bir şeye çekebilenlerdeniz. O zaman bu olan bitenden öğreneceğimiz hiçbir şey mi yok? Bu hafta sonundan alacağımız dersler yok mu? Tabii ki var. Bazen sahnede oynanan oyundan çok, tribünlerde yaşananlar daha ilginç ve öğretici olabilir; sahnedeki eninde sonunda bir kurguyken, seyirciler olabildiğince gerçektir çünkü.

Perşembe akşamına dönelim ve biz seyircilerin başına neler geldiğine bir bakalım. Bu tür düşünce oyunları aslında veriyle desteklenecek işler ama biz spekülasyon yapmakla yetinelim, bir sorun çıkmaz. Depremden ötürü ertelenen bir toplantı olması sebebiyle, biz seyircilerde de büyük bir beklenti vardı: adayın kim olduğunun açıklanması. Tabii ki cumhurbaşkanı adayının kuru pasta-limonata ile açıklanmasını beklemiyorduk, bir şamata, bir şaşaa mutlaka gerekiyordu; ancak en azından ipucu alabiliriz düşünüyorduk. Altılı Masa liderleri toplantı sonrasında çok sakin bir yazılı açıklama yaptılar, “Ortak cumhurbaşkanı adayımız ve geçiş süreci yol haritası konusunda ortak bir anlayışa ulaşmış bulunuyoruz” dedikleri için birçok kişi, “tamam bitti bu iş…” havasına giriverdi. Ancak cuma öğleden sonra Akşener’in “masadan kalktık” ya da “diğerleri masadan kalktı” açıklaması, bu iyimser denen havayı dağıtıverdi ve fırtınayı başlattı. Sadece geleneksel medyada değil, sosyal medyada da bu konu hemen dikkati çekti ve inanılmaz bir hacimde içerik sağanağı başladı. O sırada, cuma akşamı rehavetinde olması gereken bizler ne yaptık? Telefonlarımıza sarıldık, sosyal medyayı arşınladık ve meşrebimize uygun kanallar arasında “zapladık”. Anekdotal veri, o gece uykusuzluk ve anksiyete çektiğini söyleyen onlarca kişi oldu, ne kadar doğru bilinmez.

Geleneksel medyaya bakmaya gerek yok, sosyal medyadaki atışmalar bile o dönemdeki ruh halimiz hakkında bir fikir verebilir. Bir gün öncesine kadar aynı masayı paylaşan partilerin taraftarları, ezeli düşmanları AKP tabanından esirgedikleri ağır sözleri hem liderlere hem de birbirlerine sarf ettiler, burada tekrarlamaya gerek yok. Ancak liderlere duyulan öfke neredeyse eller tutulur haldeyken, bu öfkenin diğer parti taraftarlarına yöneltildiğini de sıkça gördük. Arada “Aman sakin olalım, yarın birbirimizin yüzüne bakacağız” diyenler olsa da bu karambolde pek de sesleri duyulmadı. Öfke fırtınası pazartesi öğleden sonraya kadar sürdü ve akşam Kemal Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığının açıklanmasıyla ile yerini bir tür heyecana bıraktı. Yine bugün bile Altılı Masa parti taraftarları arasındaki tartışmalara şahit olabiliyoruz.

Sorulması gereken soru şu, ne oldu da aynı hedefe ulaşmak için kol kola yürümesi gerekenler birbirlerine bu kadar öfkeli ve hoşgörüsüz hale geldiler? Bugün itibariyle bir hafta öncesiyle aynı siyasi noktada bulunduğumuz göz önünde bulundurulursa, şunu da sormamız gerek; seyirciler anksiyete ve öfkenin başta geldiği bu duygusal yükü neden çektiler, değdi mi?

Bu soruya köktenci bir yanıt vermek mümkün, Altılı Masa zaten “beş benzemez” siyasi partilerden oluşmaktaydı, aralarında asla birleşmeyecek uçurumlar vardı. Tek ortak hedefleri yönetimi değiştirmek olan bu koalisyonun tabanları arasındaki gerilimler cumartesi günü ortaya döküldü ve kibarlık maskesi arkasında saklanan nefret söyleminin önünde duracak bir bent kalmamıştı. “Masadan kalkma” eylemi kibarlığı gereksiz kılmıştı. Bu açıklama bir yere kadar doğru, bu masanın tabanı ideolojik olarak çok renkli ve ortaklıkları Erdoğan karşıtlığı… Öte yandan söz konusu partilerin -bir merkez sol, iki merkez sağ ve üç sağ- tabanlarının ne kadar kurumsallaştıkları bir tartışma konusu, belki CHP ve SP tabanlarının tarihsel nefretlerinden söz edilebilir, İYİ Parti de MHP mirasını bir derece taşıyor olabilir ama diğerlerinin bir tabanı olduğunu söylemek iddialı olur. Zaten sert tartışmalar da daha çok CHP ve İYİ Parti taraftarları arasında gerçekleşmiş gibi gözüküyor.

Gelecek için hiç umut vermeyen bu “tarihsel kırılmalar” iddiasını bir kenara bırakırsak, daha bireysel ve anlaşılır bir açıklama da var. Altılı Masa’nın bugüne kadar dağılmadan ayakta kalabilmiş olması muhalefetin bir kısmında seçim kazanabilme umudu yarattı, bunu kabul edelim. Sabır ve umut gelecekte bugünden daha iyi bir biz ve yaşam olabileceğine dair bir inançla doğrudan ilişkili duygular. Haliyle de bu “daha iyi bir ben” olasılığı ortadan kalktığı zaman insanların hayal kırıklığı yaşamaları ve bu durumun sorumlusunu aramaları şaşırtıcı değil. Öfke ahlaki bir duygu, bir adaletsizlikle karşılaştığımızda devreye giriyor, biliyoruz. Telefonu ya da klavyesi başında yarın kol kola yürüyeceklerine ya da avuçları patlayana kadar alkışlayacağı liderlere akla hayale gelmez sıfatları yakıştıranların hissettikleri bu, çok istedikleri “daha iyi” ben, ülke, gelecek ellerinden alınmış durumda… Çok uzun süredir dışlandıklarını, ötekileştirildiklerini ve yok sayıldıklarını hisseden insanların verdiği bu tepkiden daha insani çok az şey olabildi.

Neyse, sorun “suhuletle ve uhuletle” çözüldü, herkesin cumhurbaşkanı yardımcısı olabildiği bir uzlaşma metni ortaya çıktı, artık seçime iki ay gibi bir şey kalmışken liderler ve partililer kampanyaya odaklanabilirler. Bize mi ne oldu? Biz hafta sonunun ağzımızda bıraktığı acımsı tat ile yaşamaya devam edeceğiz. İnsana dair birçok şeyin kısa vadeli olduğunu bilsek de, duygusal hafıza denen bir şey var. Herhangi bir olay yaşandığında o olay sadece bir senaryo metni gibi depolanmıyor hafızamızda, o olaya dair görüntüler, sesler, ışık, odadaki eşyalar vesaire de olayla birlikte hafızamızda yer alıyor. Hatırladığımızda o yüzden cümbür cemaat geliyorlar, Proust’un madlen keki gibi. Öte yandan, o olaya dair duygular da bir yerde saklanıyor. Hatırlamak, duyguları da yeniden yaşamak anlamına geliyor. Geçen hafta sonu yaşananlar, bütün anksiyete, öfke ve tiksinti duygularıyla beraber bir yerlerde duruyor, ilk fırsatta da canlanacaklar ya da birileri tarafından canlandırılacaklar.

Bundan ne öğreneceğiz? Tabii ki “gaza gelmemeyi”, siyasette her şeyin mümkün ve yetmiş iki saatin çok uzun bir süre olduğunu… Öte yandan liderlerin ve akıl verenlerinin de öğrenmesi gereken bir şey var; ellerindeki koalisyon sadece kuru metinler üzerine uzlaşılmış bir fikir ve eylem koalisyonu değil; kayda değer bir duygusal yatırımı yapan kişilerin kurduğu duygusal bir koalisyon. Atılan her adımın bu koalisyonda bir duygusal karşılığı var ve o karşılık sadece kısa vadede değil, uzun vadede de yaşıyor ve koalisyonun duygusal sehpasında bir çatlak olarak duruyor. Tavsiye mi? Seçmenin duygularıyla oynamayın hanımlar, beyler; bedelini ödersiniz.

e-mail: emreerdo@gmail.com

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.