Emre Erdoğan yazdı: Seçimde “Huzur” yok!

Nihayet yıllardır beklediğimiz gün geldi, seçim süreci başladı. Haziran 1998’de kurulan Mesut Yılmaz başkanlığındaki 55. Hükümet neredeyse kurulur kurulmaz 18 Nisan 1999’da genel seçimlerin yapılacağını deklare etmişti, biz de Türkiye’nin en uzun süreli seçim kampanyası demiştik. Bugünse, resmi kampanya süresi 60 gün olmasına karşın, 24 Haziran 2018’den beri süregelen bir kampanya döneminin içerisinde bulduk kendimizi. Başkanlık sistemi savunucularının en temel argümanlarından biri ülkeyi biteviye seçimlerden kurtarmaktı, bir açıdan haklı çıktılar ancak bize her gün seçim sath-ı mailinde olacağımızı söylememişlerdi. Başkanlık sistemi kazanana öyle bir güç veriyor ki kaybeden pehlivan bir sonraki maçı hemen ertesi gün istemeye başlıyor, ileride bunun nedenlerini anlarız herhalde.

Hem Cumhur hem de Millet ittifaklarının cumhurbaşkanı adayları belli oldu, Emek ve Özgürlük İttifakı çok anlamlı bir tavırla kenara çekilirken birkaç da harici aday kendilerini listeye yazdırmaya çalışıyorlar. At yarışı severlerin tabiriyle “Atlar padokta yerini aldı ve start verilmesini bekliyorlar”. Resmi kampanya dönemiyle birlikte -eğer başka bir şey olmazsa- gündemimizi “O ne dedi, bu ne dedi, anketler ne oldu?” tartışmaları işgal edecek. Borsanın, at yarışının ve gündelik siyasetin adrenalin salgılatan bir niteliği var, sonrasındaki bezginliği -ve maddi zararı tabii- bir kenara bırakılırsa üçünün de sağlığa iyi geldiğini söyleyebiliriz, uzak durmak için bir sebep yok. Üstelik bu seçimleri benzersiz kılan birden fazla unsur var, muhalefetin kazanma umudu hiç olmadığı kadar yüksek ve sosyal medya hiç olmadığı kadar etkili. Bu ikisi bir araya geldiğinde yaşanılan heyecan haliyle fazla oluyor.

Seçim sürecinde bugüne kadar ne kadar şaşırdık, tartışılır. Brezilya pembe dizisi kıvamındaki gerilmeleri bir kenara bırakırsak aslında bayağı da düz bir yoldan geldik, aday olması gerekenler aday oldu; bazıları hayal kırıklığına uğrasalar da Türkiye’de siyasi müesses nizam bildiğinden şaşmadı, sürprizlere yer bırakmadı. Benim açımdan son dakikaya kadar “acaba/hadi ya” salınımı yaratan tek karar Emek ve Özgürlük İttifakı’nın aday göstermeme kararı oldu, Amerikalılar’ın tabiriyle “oyun değiştirici” bir hareket olarak bugünün tarihine yazalım; içeriden bilgi alabilen gazetecilerimiz olsa bu sürece nasıl gelindiğini ve partiler içerisinde nasıl tartışmaların yaşandığını da öğrenebilirdik, olmadı. Hariçten de okuyabileceğimiz gazel de hayli sınırlı çünkü gerek Kürt siyasal hareketi, gerekse de Türkiye solu çözülmesi çok zor şifrelere sahip, biz harici fanilerin kavraması pek kolay değil.

Pekiyi, bugünden seçime kadar ne yaşayacağız? Rahatlama bekleyenler hayal kırıklığına uğrayacaklar, sonuçta iktidarın kim olacağı bizim hayatımızı etkileyeceğinden arkamıza yaslanıp rahat rahat seçim yarışı seyredemeyeceğiz, seçim akşamında illerin değişen renklerini seyre dalamayacağız. Aslında vatandaşların seçimi nasıl takip ettikleri de demokrasinin kalitesine işaret eden bir gösterge olmalı, sanırım Kasım 1983 seçimleri kadar vatandaşı ırgalamayan bir başka seçim olmamıştır, başımıza neler geleceğini bilmememizden ya da “Ne gelirse gelsin, bundan iyidir” diyen Bektaşi kıvamında olmamızdan herhalde. Daha gerilimli seçimler hatırlıyorum, örneğin 1999 seçimlerinde hem MHP oy patlaması yapmıştı hem de CHP baraj altı kalmıştı, bildiğiniz depresyona girmiştik sabahında. Çok sıkıcı seçimler de oldu, 2011 gibi ya da bizi duygusal salınımlara gark eden Haziran-Kasım 2015 seçimlerini de gördük. Böyle baktığımızda duygusal gerilimi en yüksek seçimlerden birini yaşayacağımızı şimdiden belirteyim, huzur biraz uzakta.

Depremde yaşamını kaybedenlere saygıdan ve biraz da belki eskisi kadar etkili olmayacağına ikna olduklarından sokaklarımızda hoparlör ve marş savaşları görmeyeceğiz herhalde. O açıdan 1991 seçimleri tam bir şenlikti, Mecidiyeköy Meydanı’nda gökyüzü bayraklardan görülmüyor, parti marşlarından kimse yanındakini söylediğini duymuyordu. O kadar büyük gürültü vardı ki ANAP’ın “Hadi Bakalım Kolay Gelsin!” marşını hatırlıyoruz da Recep Tayyip Erdoğan’ın tercihli oylar nedeniyle seçim kaybettiğini Wikipedia’dan öğreniyoruz, ses ve görüntü gerçeklerden daha fazla akılda kalmış demek ki. Yine de açık hava reklamları yerini alacak, her adımda başka bir lider resminin önünden geçeceğiz önümüzdeki iki ay. Geleneksel medyada çok büyük bir şamata beklemeyelim, deneyimle öğrendik ki iktidar alternatiflerinden çok daha fazla görünecek televizyon ve gazetelerde. Herkesin kendi medyası olduğundan, diğerinin medyasına da pek bakılmadığından; sevmediğimiz partiler ve liderleri en azından televizyonda bizden ırak olacak. TRT her parti liderine üç-beş dakika veriyor ama gün “Davul Delen Jaguar” Partisi BAP’ın (Büyük Anadolu Partisi) günü değil, kimsenin pek dikkat sarf edeceğine ihtimal vermem. 

Öte yandan esas şamata sosyal medyada olacak… Sosyal medya kamplaşıp kabilelere ayrılmadı mı, evet ayrıldı. Ancak öncelikle Twitter’ın “istemediğimiz otu burnumuzda bitiren” yeni algoritması, Tik Tok’un görsel kaosu ve Facebook’un kavga gürültüyü seven filtreleme sistemi sağ olsun, diğeriyle arzu ettiğimizden daha sık karşı karşıya kalacağız. Hiç kimse “yankı odasının” duvarlarının sağlamlığına güvenmesin, algoritma her zaman iradeyi yener; kimse algoritmayı manipüle edemez. Kutuplaşmayı aşmak için hep diğeriyle teması savunageldik ancak kastedilen diğerine empatiyi, saygıyı ve onun farklılığını tanımayı içeren “dostça” bir temas idi, bu ahval ve şerait altında yaşanacak şey “Taktik maktik yok, bam bam bam…”. Sosyal medyadaki karşılaşmanın ne kadar bu kriterleri yerine getirdiğini biliyoruz. Sonuçta şimdiden ön gösterimini izlediğimiz üzere çok fazla duygusal şiddet ile karşılaşacağız, bir de sosyal medyanın olumsuz duygulara çarpan etkisi yapmak gibi bir özelliği de var.

Bu kadar huzursuz bir seçim süreci yaşarken, çok sayıda tehdit ile karşı karşıyayız. Bunlardan birincisi ruh sağlığımız tabii ki, eğer son iki hafta yaşadığımız sallantıdan rahatsız olduysanız, “Bu daha bir şey değil” diyelim, daha çok gelgitler olacak. Başkanlık sisteminin cilvesi, kaybedecek/kazanacak şey bu kadar büyükse ve kazanma olasılığı her iki taraf için de bu kadar yakınsa insanların anksiyete içerisinde olması şaşırtıcı olmaz, bünye müsait değil çünkü. Özellikle çok uzun bir süreyi siyasi ve ekonomik krizler, depremler ve benzeri felaketlerle geçirmiş insanların bir “güvercin ürkekliğinde” yaşamaları anlaşılır, daha stabil bir yaşamı arzulamaları da. Söz konusu huzur dolu muhayyel yaşama götüren her şey umut verirken, uzaklaştıran gelişmeler de hayal kırıklığı ve öfke yaratır, buna katlanabilmek de çaba gerektirir. Bu çabayı harcamaya hazırlanalım, oldukça zor olacak.

Başka bir tehdit de aklımızın karışması/karıştırılması… Umut ve hayal kırıklığı arasında sallanırken gelişmeleri makul bir şekilde değerlendirmemiz kolay olmayacak. Duygular, dünyayı yorumlamamızda en güvenilir kısayollar ancak neye bakacağımızı da belirliyorlar. Umutsuzken olumsuz olaylar ve riskler dikkatimizi çekerken, “öfori” de olmayacak beklentilere girmemize yol açıyor. O yüzden de önümüzdeki dönemde olası türlü-çeşitli siyasal gelişmeyi görmezden gelmek ve anlam verme çabamızı frenlemek, hem akıl sağlığı hem de kanaatlerimiz için çok daha yararlı bir şey olabilir.

Aklımızın karıştırılması meselesine gelelim. Dezenformasyon ve manipülasyon her daim var olan bir şeydi, milattan önceden örnek vermek mümkün. Ancak sosyal medyanın bu kadar yaygınlaşması, anaakım medyanın güçten düşmesi ve bizim de enformasyon üreticisi haline gelmemiz durumu değiştirdi. Bu sayede dezenformasyon kolaylıkla yayılırken, biz de etrafımıza iyilik yapıyoruz psikolojisiyle mezenformasyon ajanları haline geldik, yani iyi niyetle yanlış bilgi yaymaya başladık. Bir ülkede seçime müdahale etmek isterseniz çok da karmaşık bir yol izlemiyorsunuz. Önce yanlış haberi yayan trollerinizi çalıştırıyorsunuz, sonra bot’lar devreye girip yayıyorlar. Ama esas eşik organik büyümeye geçiş ile oluyor, gerçek insanlar bu yanlış bilgileri paylaşıp yaydıkları zaman etkisi çok daha fazla oluyor. Organik büyümeye geçemeyen yanlış bilgilerin sönüp gittiğini biliyoruz.

Marc Owen-Jones’un TR’de deprem sonrası dezenformasyon yayılmasının analizi

Bizim gibi kutuplaşmış, kabilelerin kendi yankı odalarına kapandığı ve diğeriyle temas kurmadığı bir ortamda dezenformasyon heveslilerinin işi çok daha kolay oluyor. Kabileye dahil olduğunu gösterme arzusu o kadar fazla ki “bizden” birinden gelen herhangi bir mesajı, hele kendi önyargılarımızı doğruluyorsa hızla, tartışmadan paylaşıyoruz; sonra da paylaşılan, gerçek haline dönüşüyor. Huzursuz ruh halimiz de mezenformasyon yayma hızımıza çarpan etkisi yapıyor. Son bir-iki yılda yaşadığımız pandemi, orman yangınları ve depremlerin hepsinde bu yanlış bilgi salgınına nasıl katkı verdiğimizi gördük.

Aklımızın kolayca karıştırılması, seçim sürecimizi de bu tür saldırılara karşı kırılgan kılıyor çünkü herhangi bir savunma mekanizmamız yok. Eleştirel düşüncenin, medya okuryazarlığının ya da “şüphe kasının” yokluğu hepimizi daha kırılgan ve manipüle edilir hale getiriyor, bir tedbirimiz yok. Bizi ve demokrasimizi bu tür müdahalelere karşı koruyacak bir hükümet otoritesinden medet ummamak gerek çünkü bizzat kendileri de dezenformasyon savaşında taraflar. Bu durumda her zamanki gibi görev vatandaşa düşüyor ve her zamanki gibi görev yerine getirilemiyor. Bu kadar kırılganken de yanlış bilgi salgınlarının fiziki çatışmalara dönüşme olasılığı her zaman mevcut.

Sonuçta, hevesle beklediğimiz seçim süreci bize huzur getirmeyecek, hatta daha da huzursuz olacağız. Eğer insanın kendisini tanımasına olanak veriyorsa huzursuzluk iyidir, yoksa sonunda “Huzur” romanının kahramanlarından Suat’a dönüşürüz. Bu süreçte kendi ruh ve akıl sağlımıza sahip çıkar, aklımızın karışmasına ve karıştırılmasına izin vermezsek, ellerimiz boş kalsa da yaşam hakkında bir şeyler öğrenmiş oluruz; tıpkı aynı romandan Mümtaz gibi. 

e-mail: emreerdo@gmail.com

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.