Müge İplikçi yazdı: Aktarın mutant çayı

Güneşli bir öğle sonrası, şehrin kalabalığından uzaklaşmak isteyen bir müşteri, daracık bir sokakta küçük bir aktar dükkanına girdi. Dükkanın içi, kurutulmuş otların, baharatların ve eski usul cam kavanozların kokusuyla doluydu. Raflarda sıralanmış çaylar, aktar Aziz Bey’in titizliğini ve geleneksel yöntemlere olan bağlılığını gösteriyordu. Aziz Bey, yılların yorgunluğunu taşıyan rafların önünde, sadece bir satıcı değil, ötesiydi.

Müşteri, nezaketle sordu: “Hazır çay var mı?”

Aziz Bey, başını hafifçe yana eğerek müşterisine sessizce baktı. Sesindeki o bilmiş ton, bir öğretmenin, hatta bir müfettişin tüm sınıfa bodoslama nasihat çekmesi gibiydi: “Efendim, biz hazır çay kullanmayız. O poşetlerde çay değil, kimya var. Doğal olan her şey daha iyidir, inanın bana.”

Müşteri şaşırmıştı ama macerasına devam etti. Raflara göz gezdirirken, Aziz Bey hemen yanına yaklaştı ve eline birkaç paket tutuşturdu: “Şu zencefilli ballı çayı alın bakalım, bağışıklığı güçlendirir. Bu ıhlamuru da mutlaka deneyin. Hepsi birbirinden faydalı, kimyasaldan medet ummayı bırakın artık.”

İyi de…

Müşteri, paketlerin üzerindeki fiyatları görünce içini bir şok dalgası kapladı. “Üç yüz lira mı?!” diye iç geçirdi. Toparlanmaya çalışarak, “Aslında ben yüz liralık bir şey arıyordum,” dedi.

Aziz Bey, bu tereddüdü bir fırsat bilerek, eline bir paket adaçayı tutuşturdu: “Bakın, bu adaçayı tam size göre. Boğazınızı yumuşatır. Yanına bir de kuşburnu ekleyelim, C vitamini deposudur. Toplam yüz elli lira eder. Sağlığın parası olmaz.”

Müşteri, bütçesini aşan bu öneri karşısında nazikçe itiraz etti: “Kusura bakmayın Aziz Bey, ama şu an bana gerekmiyor. Belki sadece adaçayını alabilirim.”

Ama Aziz Bey, müşterinin sözünü keserek, bir vaaz verir gibi konuşmaya başladı:

“Efendim, geçen gün bir hanımefendi geldi. Amerika’ya gidecekmiş, arkadaşına yüz elli gram üzüm aldı. Yüz elli gram üzüm nedir yahu! ’Bu neymiş böyle? Ne pahalılıkmış…’ diye şikayet etti. Bir de emlakçı olacak. Çok ayıpladım. Yani bu ne cimrilik. Sonra işlerim niye yolunda gitmiyor! Bu cimrilikten yolunda gitmiyor işte. Ama siz üzerinize alınmayın, ben bunu öylesine söyleyip duruyorum. Bizim milletimiz bir acayip, kıymet bilmiyor işte.”

Müşteri, bu garip hikâyeye bir anlam veremese de, sabırla dinledi. Aziz Bey, coşkusunu artırarak devam etti:

“Tersi durumlar da var elbette. Bir Malatyalı bir müşterim vardı. Hemşerim olur kendisi. Petekten kocaman bir dilim bal çıkardı, en az beş bin liralıktı. ‘Buyurun Aziz Bey’ dedi, önüme attı. İşte Anadolu insanının bonkörlüğü bu! Para değil, gönül işi. Herkes yapamaz. Ama yanlış anlamayın siz.”

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Müşteri, son cümleyi duymazdan gelerek bu hikayeye gülümseyerek karşılık verdi: “Ne güzel. Ama benim başıma böyle bir şey gelmedi-henüz.”

Aziz Bey, bu cevabı duyunca zihninin derinliklerindeki otomatik pilot devreye girdi; eski dükkanda deli bir ırmak olup coştukça coştu. Gelsin büyük laflar! Efendim insanlar çağımızda niye mutsuzdu. Çünkü paylaşmayı bilmiyordu. Paylaşmayı bilmeyen mutsuz olmaya mahkumdu. Paylaşmak gönül işiydi. Parayla hiçbir ilgisi yoktu. Batı medeniyetinin bir oyunuydu bu. Ama tekrar tekrar söylüyordu: Müşteri üzerine alınmamalıydı! Ve bir süre sonra konuyu hiç beklenmedik bir yere çekiverdi. Gözlerini iyice açarak, sesini gizemli bir tona saklamıştı: “Aborjinler bize ne diyor biliyor musunuz?”

Dükkan durmuş bu garip sorunun cevabını bekliyordu şimdi. Dışarıdan içeriye giren bir esinti bile nefesini tutmuş bekliyordu. Aborjinlerle ilgili bilgiler müşterinin zihnine dokunup duruyordu.
“Bilmem ki” dedi sonunda müşteri.

Sen misin bunu diyen! Aziz Bey yine verdi gazı. Rengi attı. Muhtemel ki tansiyonu da çıkmıştı.

“Mutant diyorlar! Mutant! Evet, mutantız hanımefendi!”

Müşteri, bu amansız çıkış karşısında artık dayanamadı. Aniden Aziz Bey’in oyununa dahil oldu ve hafifçe gülümseyerek, keskin bir manevrayla karşılık verdi: “Evet, tabii ki mutantız. Ama biliyorsunuz değil mi? Her konuda bildiğini sanan, herkese nutuk çeken ve sattığı adaçayına bile siyaset karıştıranlar da bir çeşit mutanttır. Hatta asıl mutant onlardır.”

Aziz Bey’in yüzü, müşterinin keskin ama zarif iğnesiyle bir an donup kaldı. Ağzı hafifçe aralandı, susuz kalmış bir kuş gibi çırpındı ama nafile… Söyleyecek tek bir kelime bulamadı. Besbelli aborjinler de onu terk etmişti.

Müşteri çıkıp gittikten sonra “bazen olur böyle,” soludu zar zor. Alnında birikmiş terleri silecek mecali bile kalmamıştı. Tezgahın üzerindeki adaçayı ve kuşburnu birbirine öylece bakıp duruyordu.