Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar, Trump Asya’da | ABD’nin gözü Venezuela’da | Gazze’de son durum başlıklı videoda Trump’ın Asya ziyaretini, İsrail’in Gazze ateşkesini ihlalini değerlendirdi.
ABD Başkanı Donald Trump, Asya turunda ticaret anlaşmaları ve yatırım taahhütleri peşinde koşuyor. Trump, Malezya’dan sonra Japonya’ya geçti. Güney Kore’ye gidecek olan Trump, APEC Zirvesi’nde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile görüşecek.
Çin ile kritik zirve yarın gerçekleşecek
ABD ve Çin arasında devam eden ticaret savaşının geleceğini belirleyecek görüşme yarın Güney Kore’de yapılacak. Trump, TikTok konusunda Çin ile perşembe günü anlaşma imzalayabileceklerini düşündüğünü açıkladı. İki taraf arasındaki ticari ilişkilerde ilerleme sağlanabileceğine dair öngörüler, küresel piyasalarda risk iştahını destekliyor.
Malezya’da kritik mineraller anlaşması imzalandı
Kuala Lumpur’daki ASEAN Zirvesi’nin ilk gününde üç konu öne çıktı: ABD-Çin ticaret hattında yeni çerçeve anlaşması, Tayland ile Kamboçya arasında ateşkes ve kritik madenlere erişim anlaşmaları. Trump, Malezya ile kritik mineraller konusunda anlaşma imzaladı. Doğu Timor’un ASEAN’a 11. üye olarak kabul edilmesi, bölgedeki jeopolitik dengeyi doğrudan etkiledi.

ABD’nin gözü Venezuela’da
Trump yönetimi, Karayip Denizi’ne asker konuşlandırmasıyla Venezuela ile yaşadığı gerginliği tırmandırdı. Güney Karayipler ve çevresindeki sularda büyük bir Amerikan donanma yığınağı dikkat çekiyor. USS San Antonio, USS Iwo Jima ve USS Fort Lauderdale gemilerinin bölgede bulunduğu, 4 bin 500 asker taşıyan bir kuvvetin konuşlandığı bildirildi.
ABD Adalet Bakanı Pam Bondi, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun tutuklanmasına yol açacak bilgiler için verilecek ödülü 50 milyon dolara yükseltti. Bondi, Maduro’yu Tren de Aragua ve Sinaloa Karteli gibi suç örgütleriyle işbirliği yapmakla suçladı. Adalet Bakanlığı, Maduro’ya ait 700 milyon doların üzerinde mal varlığına el koydu.
ABD Merkezi Haberalma Teşkilatına uyuşturucuyla mücadele gerekçesiyle Venezuela topraklarında operasyon yapma yetkisi verildi. Venezuela hükümetinden yapılan açıklamada, CIA’nin kullanımı ve Karayipler’de ilan edilen askeri konuşlanmaların Venezuela’ya karşı saldırı, tehdit ve taciz politikasını oluşturan adımlar olduğu belirtildi. ABD’nin Porto Riko’daki üslerinde 10 bin askeri bulunuyor, Karayipler’de 8 savaş gemisi ve bir denizaltı görev yapıyor.
Maduro 4,5 milyon milisi seferber etti
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ülkede 4,5 milyon milis gücünü seferber ettiğini ve herhangi bir saldırıyı püskürtmeye hazır olduğunu açıkladı. Venezuela Dışişleri Bakanı Rodriguez, Washington’un Venezuela yönetiminin narko terörist bir devlete dönüştüğü iddiasını reddetti. Venezuela, durumu BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e şikayet edecek ve ABD’den hesap sorulmasını talep edecek.
Trump uçakları düşürmekle tehdit etti
ABD Başkanı Trump, Venezuela’ya ait savaş uçaklarının ABD donanma gemisine yakın uçması hakkında, “Eğer bizi tehlikeli bir duruma sokarlarsa o uçaklar düşürülecek” dedi. Venezuela Devlet Başkanı Maduro ise Trump’ın tehdidine yanıt vererek, “Şu anda silahsız mücadele aşamasındayız” ifadesini kullandı.
Gazze’de son durum
İsrail, Hamas ile varılan ateşkes ve esir takası anlaşmasını ihlal ederek Gazze Şeridi’ne saldırılarına devam ediyor. İsrail’in ateşkesin devam ettiği Gazze Şeridi’ne düzenlediği son hava saldırılarında en az 30 kişi hayatını kaybetti, onlarca kişi yaralandı. 10 Ekim’de devreye giren ateşkesin ardından Gazze Şeridi’ne sadece 173 yardım tırı girdi.
Ateşkes 80 kez ihlal edildi
Gazze Hükümeti Bilgi Ofisi, İsrail’in ateşkesin ilanından bu yana 80 ateşkes ihlali gerçekleştirdiğini bildirdi. Bu saldırılar, ateşkesin imzalanmasından bu yana 97 Filistinlinin şehit olmasına ve 230’dan fazla kişinin yaralanmasına yol açtı. En ağır saldırı Pazar günü gerçekleşti ve resmi rakamlara göre en az 44 sivil hayatını kaybetti.
İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, Hamas ile ateşkes anlaşmasını ihlal ederek saldırılara devam etmedikleri takdirde hükümeti devireceklerini söyledi. Ben-Gvir, Başbakan Netanyahu’nun Hamas’ı ortadan kaldırma hedefinden vazgeçmesi halinde hükümetin var olma hakkı olmadığını belirtti.
Dünya Gıda Krizleri Otoritesi, 22 Ağustos’ta Gazze Şeridi’nin en büyük kenti olan Gazze kentinin kıtlık içinde olduğunu ve ateşkes ve insani yardım kısıtlamalarının kaldırılması olmadan bunun bölge genelinde yayılabileceğini açıkladı. Açlık, çatışmalar ve yardım ablukası nedeniyle ortaya çıktı ve yaygın yerinden edilme ile gıda üretiminin çöküşüyle büyüdü.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız ve tam kadroyuz. Washington’da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la, daha çok Amerika Birleşik Devletleri ağırlıklı bir yayın yapacağız. Arkadaşlar, öncelikle Cumhuriyet Bayramı’nızı kutluyorum. Bugün Cumhuriyetin 102. Yılı. Siz uzaktan, biz buradan Cumhuriyet coşkusunu biraz buruk da olsa yaşıyoruz. Bugün konuşacaklarımızın başında tabii ki Gazze var. Gönül, önce oradan başlayalım istersen. Netanyahu “Hamas ateşkesi ihlal etti” deyip, en sert şekilde saldırıda bulundu. Aralarında yine çocukların da olduğu çok sayıda sivilin hayatını kaybettiği haberleri geliyor. Bu bir karşılıklı gözdağı mı yoksa olay bitti mi, bitmek üzere mi? O varılan ateşkes anlaşması gerçekten zaten çok zor bir anlaşmaydı. Ne olacak, ne bekleniyor?
Gönül Tol: İsrail aslında daha önce de defalarca ihlal etti anlaşmayı. Galiba bu ateşkesin 3. haftasına giriyoruz, fakat aslında hiç tam anlamıyla bir ateşkes olmadı. Netanyahu, dediğin gibi yine sivilleri öldürdü ama bugün yeniden “Ateşkes halen geçerlidir” açıklamasını yaptı. İki taraf da, Hamas da İsrail de birbirini ateşkesi ihlal etmekle suçluyor. Refah’ta iki İsrail askeri öldürülmüştü. İsrail, Bu askerleri Hamas’ın öldürdüğünü söylüyor. Bir de Hamas’ın elindeki rehinelerin cenazelerini İsrail’e teslim etmesi bekleniyordu, onları teslim etmemekle suçluyor. Hatta Hamas’ın drone kullanarak, İsrail’e teslim etmek yerine gömdüğünden bahsediyor. Ama bu ateşkes anonsundan itibaren, en başından beri Netanyahu’nun bir kılıfını bulup bu ateşkesi ihlal edeceğini söylemiştik. J.D. Vance yakın bir zamanda İsrail’deydi ve özellikle Batı Şeria’ya dair açıklamalar yaptı, Batı Şeria’nın ilhakını kabul etmeyeceğiz gibi sert söylemlerde bulundu. J.D. Vance’ın Netanyahu’ya ‘’Trump bu ateşkesi çok önemsiyor, kesinlikle ihlal etmeni istemiyoruz” dediği söyleniyor. Netanyahu, Trump yönetimini çok da kızdırmayacak şekilde bu ihlalleri yapmaya çalışıyor. Birkaç gün saldırıyor, sivilleri öldürüyor, sonra “Tamam ateşkes halen geçerlidir, biz ateşkese uyuyoruz” mesajı veriyor. Ama dediğim gibi, önümüzde İsrail seçimleri var, gelecek yıl Netanyahu’nun ateşkesi ihlal etmeye devam etmesi şaşırtıcı olmayacak.
Ruşen Çakır: Ömer, Gönül’e katılıyor musun? Gönül “Bu gerçekten böyle inişli çıkışlı olacak ama ateşkes sürecek” dedi ama yine de gözler hep Netanyahu’ya çevrili olacak. Ne dersin Ömer?
Ömer Taşpınar: Kâğıt üzerinde de olsa bu ateşkesin devam etmesi, Trump için, sanki oraya bir istikrar geldiği havasını yansıtmak açısından çok önemli. Marco Rubio’yu ve JD Vance’i peş peşe devreye soktu. Bunlara ‘’Bibi-sitting” diyorlar. Bibi Netanyahu’nun bakıcılığını yapmak anlamında. ‘’Baby sitting- bebek bakıcılığı’’ gibi diyelim. Rubio ve Vance gidip ona çeşitli uyarılarda bulunuyorlar. Bu uyarılardan bir tanesi de ‘’herhangi bir şekilde misilleme yapacaksan, kısa sürsün’’ uyarısı. Bunlara misilleme deniyor. Çünkü misilleme çoğu zaman Hamas’lı militanların İsrail askeri öldürmesi üzerine başlıyor. Tabii Hamas’ın iddiasına göre onlar Hamas’lı değil, kontrol edilemeyen bazı güçler. Ortada zaten bir devlet, bir parti, bir kurum, doğru dürüst kontrol edilebilir bir yapı yok. Gazze’deki dinamikler devletten çok uzak durumda. Dolayısıyla Hamas bir şekilde kendini bu işin içinden çıkarıp “Ben yapmadım” diyebiliyor. Ama tabii ki İsrail birkaç saat içinde hemen misillemeye girişiyor.
Fakat ‘Bibi-sitting’in bir ürünü olarak şöyle bir gelişme var: İsrail operasyonel olarak ne yapacağını hemen Pentagon’la paylaşıyor. Tek başına hareket etmek yerine, önce operasyonel olarak bunun yeşil ışığını Amerika’dan alması gerekiyor. Böyle bir şart getirilmiş. Bu da, birkaç gün devam etmesine izin verilmediğini gösteriyor. ‘’Birkaç saat içinde ne yapacaksan yap, hangi noktayı vuracaksan vur, ondan sonra bitsin, ki kâğıt üzerinde bu ateşkes devam etsin.’’ Ateşkes kâğıt üzerinde devam ediyor ama aslında yok gibi bir şey. Bence, önümüzdeki haftalarda da birçok kez ihlal edilecek. Ama gerçekleşmeyecek olan şey, barış. İkinci aşamaya geçilemeyecek. Hamas’ın silahsızlanması ve oraya bir uluslararası gücün girmesi gibi bir durum söz konusu değil henüz. Tony Blair’in başında olacağı ve Trump’ın da işin içinde olacağı uluslararası bir kuruldan bahsediliyor. O aşamalara gelinmesi çok zor gözüküyor, çünkü İsrail’in gözünde, karşısında konuşabileceği bir muhatap henüz yok. Filistin’in gözünde de ortada bir barış yok. İsrail hâlâ Gazze’nin önemli bir kısmını ilhak etmiş durumda. Batı Şeria planları şu anda rafa kaldırılmış olsa da, seçim dönemine girdiğinde, Netanyahu yine aşırı sağla bir koalisyon içine girmek zorunda kalacak. Dolayısıyla onu tekrar masaya getirebilir. Adı ateşkes olan ama aslında eskisine oranla biraz daha düşük tempoda devam eden… Sahada tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz ama açlık sınırında olan Gazze halkının birazcık daha insan yardım alabildiği bir durumla karşı karşıya olduğunu umuyoruz. Eskisinden daha iyi olduğunu söyleyebiliriz. Eski durumda, günde yüz kişi ölüyor ve haber olmuyordu, bugün en azından haber oluyor.
Gönül Tol: Ruşen, bir de şunu söyleyebilir miyim? Ömer “Gazze’de ikinci aşamaya geçilemeyecek” dedi ya, o çok önemli bir nokta. Çünkü ikinci aşama, Körfez ülkeleri ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu uluslararası yapı, hem Gazze’nin yeniden inşasını sağlayacaktı hem orada bir barış gücü gibi bir askeri varlık gösterecekti. Şimdi o aşamaya geçilmesinde, aslında Trump yönetimi ve diğer bölge ülkeleri aynı sayfada değil. Mesela Trump’ın damadı Jared Kushner’in, Gazze’de hemen yeniden inşaat sürecinin başlaması ile ilgili bir vizyonu var ve Suudilere bunu aktardığı söyleniyor. Ama tabii şöyle bir problem var: Hamas henüz silahsızlanmadı. Aslında Kushner’in kafasında Gazze’yi ikiye bölmek var. Bir tarafta İsrail’in kontrolü altındaki Gazze, diğeri Hamas’ın kontrolü altındaki Gazze. Kushner ‘’İsrail kontrolü altındaki Gazze’de yeniden inşa süreci başlasın ve Suudiler, Körfez ülkeleri buraya fon aktarsın” diyor. Tabii bu kabul edilebilir bir şey değil. Bu, Suudilerin de kabul etmek istemediği bir şey. Çünkü bu, optik olarak iyi görünmüyor. Gazze’yi ikiye bölen ve üstelik İsrail’in kontrol ettiği yerlere Müslüman ülkelerin yatırım yaptığını düşünün. Bu, Muhammed Bin Salman’ın iç siyasette de vermek istemediği bir görüntü.
İkincisi, benim Twitter’da paylaştığım bir şey vardı, Trump hep “Körfez ülkelerinin, Suudi Arabistan’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin sonsuz parası var” diyordu. Trump’ın bu bölgeye yönelik siyasetini hep bu düşünce şekillendiriyor. Ben de şöyle demiştim: “Aslında Trump’ın özellikle Suudi Arabistan’a bakış açısını 70’li yıllar şekillendirmiş. 70’li yıllar, petrol ambargosu neticesinde Suudi Arabistan gibi petrol üreten ülkelerin çok ciddi bir servet edindiği bir dönemdi. Trump, bu ülkelerin finansal kaynak açısından hâlâ bu kadar kuvvetli olduklarını zannediyor. Oysa mesela Suudi Arabistan, ‘’2030 vizyonu’’ dediği vizyon çerçevesinde yatırım yapmak zorunda ve bu kadar etrafa saçacak kaynağı yok.” Trump’ın bu ülkelere bakış açısını yeniden güncellemesi gerekiyor. Nitekim dün Suudi yetkililer Bloomberg’e bir açıklama yapmışlar ve ‘’Gazze’yi yeniden inşa edelim’’ projesi çerçevesinde, “Bizim yeterince likiditemiz yok. Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelere gidin, yeniden inşa için onlar buraya kaynak aktarsınlar” diyor. Bir de böyle bir problem var. Bir taraftan ateşkesin birinci aşamasında sorunlar var. Birinci aşamadaki sorunlar giderilse dahi, ikinci aşamada, Trump ve bölge ülkeleri arasında ciddi bir vizyon ayrılığı var.
Ruşen Çakır: Trump Asya’yı turluyor, ticaret anlaşmaları ve yatırım taahhütleri peşinde koşuyor. Kuzey Kore lideriyle buluşmak istemişti, herhalde henüz buluşamadı, olsaydı fotoğrafını görürdük. Şaka bir yana, Trump tam olarak ne yapıyor? Çünkü orada çok kritik birtakım dosyalar olduğunu biliyoruz. Çin ve Hindistan meselesi var. Hindistan’ın Rusya’dan petrol alımını durduracağını söylemişti. O da çok kritik bir husus olacak. Ama sadece bunlarla sınırlı değil herhalde, Kore meselesi de hep var zaten. Gönül, nasıl gidiyor? Trump’ın Asya turundan neler çıkıyor?
Gönül Tol: Bu gezinin en çok izlenen yanı, Trump’ın, yarın Güney Kore’de Çin lideri Xi Jinping ile yapacağı görüşme; herkes buna odaklanmış durumda. Orada beklentileri arttıran bir hava var. Çünkü hem Çin tarafı hem Trump tarafı son derece pozitif mesajlar yayınlıyor. Amerikan Hazine Bakanı ‘’Yarınki görüşmeden Trump ve Jinping’in ticaret savaşlarında bir ateşkese hazır olduğu açıklaması çıkabilir” dedi, hatta bu görüşmeden önce bir çerçeve uzlaşısına vardıklarını söyledi. Bu bir anlaşma değil, tabii bilmiyoruz, Trump ve Xi Jinping yarın görüşecek, bambaşka şeyler çıkabilir. Ama Amerikan ve Çin yetkililerinin son derece pozitif bir tablo çizmeye çalıştığını görüyoruz. Amerikan Hazine Bakanı, bu çerçeve uzlaşısında önemli ve kritik maddeler olduğunu söyledi. Mesela Çin yakın bir zamanda, 9 Ekim’de, nadir toprak elementlerine ve bunlarla ilgili teknolojilere yönelik bir ihracat sınırlaması getirmişti. Bu, Trump yönetimini çok öfkelendirmişti. Çünkü biliyorsun nadir toprak elementleri, savunma sanayi, elektrikli araçlar ve yüksek teknoloji üretimi için son derece önemli. Çin’in bu kararı Amerika’yı pek çok açıdan zor durumda bırakıyordu. Hatta gazeteler Trump yönetiminin buna çok öfkelendiğini ve özel sektörden Çin uzmanlarıyla konuştuğunu yazdı. Trump yönetiminin, ‘’biz ne yaparsak Çin bu konudaki kararını geri çevirir?’’ türünden bir müzakere süreci yürüttüğünü biliyoruz. Bu varıldığı söylenen çerçeve uzlaşısında, Çin’in bu konudaki yaptırımlarını bir kısa bir süre durduracağı söyleniyor. Birincisi bu.
İkincisi, Amerika’da TikTok yasağı vardı, o yasağın hafifletilmesinden bahsediliyor. Bir de, Çin’in yeniden Amerika’nın soya fasulyesini almasına dair bir uzlaşıdan bahsediliyor. İzleyicilerimiz için bu garip bir referans olabilir ama aslında Trump için önemli bir başlık. Çünkü Amerika’daki soya fasulyesi üreticileri, 2022-2023’ten bu yana Çin’e uygulanan bu tarifeler nedeniyle çok zor durumda. Çin en büyük alıcılarından biri. Mesela Kuzey Dakota’daki çiftçiler bütün mallarını Çin’e satıyorlar. Şu anda onlar çok zor durumda ve bunların büyük bir kısmı da Trump’ın seçmen tabanı. Bu çiftçilerin Trump’a bir mektup yazdığından ve bu konuda bir adım atmasını istediklerinden bahsediliyor. Soya fasulyesi deyip geçmeyelim. Bu, Trump’ın iç siyaseti ve kendi tabanı açısından da önemli bir konu. Dolayısıyla Amerikan Hazine Bakanı böyle bir uzlaşıya varılma ihtimalinden bahsediyor. Ama sonuçta Trump, bildiğimiz Trump. Daha bu hafta bir şeye sinirlenip, Kanada’yla ticaret müzakerelerini sona erdirdi ve ekstra gümrük tarife uygulamasına geçti. Dolayısıyla yarın başka bir şeye sinirlenir ve bütün bu uzlaşmayı bir kenara itebilir. Xi Jinping Trump’a göre tabii çok daha stabil bir lider. Fakat Xi Jinping de Amerika ile imzaladığı anlaşmaları çok hayata geçiren bir lider değil. O nedenle en gerçekçi beklenti, statükonun korunması diye düşünüyorum. Çin-Amerika ilişkilerinde çok radikal bir değişiklik, bir gelişme olmayabilir diye bir tahminim var.
Ruşen Çakır: Ömer, Biden de böyleydi. Daha önce Trump da öyleydi. Stratejilerini hep Çin karşıtlığı üzerinden inşa ediyorlar. Ama başka olaylar devreye giriyor ya da aralarında birtakım müzakereler oluyor ve sonra o beklediğimiz şiddete tanık olamıyoruz. Mesela Trump’ın ikinci döneminde de tarifelerle başlayan hikâye öyle oldu. İlk baştaki o çıkışının ardından çok büyük bir fırtına gelmesi beklenirken, şimdi tekrar yatıştı galiba. Sence, ABD ve Çin, birbirleriyle çatışamayacak kadar güçlü iki ülke olduğu için mi böyle oluyor?
Ömer Taşpınar: Arada hâlâ ekonomik bağımlılık var. Her ne kadar bu ticaret savaşlarında küreselleşme darbe almış olsa da, Amerika ve Çin arasındaki ekonomik ilişkilere baktığımızda, Soğuk Savaş dönemindeki Sovyetler Birliği ile Amerika gibi bir durum söz konusu değil. İyimser kesim, “Bu iki ülkenin birbirlerine bağımlılıkları nedeniyle, aynı zamanda nükleer iki güç olduğu için, savaş gerçekçi değil’’ diye düşünüyor. Dolayısıyla, iki tarafın da birbirini bitirme riski olduğu için, savaş senaryolarını çok ciddiye almayan bir kesim var. Tabii burada mesele şu: Savaş, topyekûn bir savaş olmak zorunda değil. Amerika’nın yaptığı hesaplara göre, Çin, 2027-2030 zaman diliminde Tayvan’ı almaya kalkarsa, Amerika buna karşı nasıl bir mücadele içine girecek? Tayvan nedeniyle topyekûn bir savaşa mı girecek yoksa orada bölgesel bir savaş mı olacak? Bölgesel savaştan kastım şu: Amerika’nın Çin’e göre avantajı, ittifaklarının güçlü olması, bölgesel ittifakları var. Mesela bir NATO var. Japonya, Kore, Filipinler ve Endonezya ile geliştirdiği askerî ittifaklar var. Çin’in askeri ittifaklarına baktığımızda, çok güçlü askerî ittifakları yok. Askerî anlaşmalar içinde olduğu bir Rusya var, ki Rusya ile arasında bazı sorunlar var. Kuzey Kore var, birazdan konuşacağımız Venezuela var. Bunların hiçbiri bir kolektif savunma anlaşması imzalamış durumda değil. İran da var mesela, ama bunlar pragmatik ilişkiler içinde, kontekste bağlı gelişmeler. Halbuki Amerika’nın bir ittifaklar ağı var ve orada askerî üsleri var. Dolayısıyla, Çin’i caydırmak, Çin’e karşı ittifaklarını kullanarak bölgede savaşı bir şekilde tecrit etme politikası izleyebilir.
Amerika’nın Çin stratejisine baktığımda, Trump ve Biden arasında ciddi bir fark görüyorum. Biden, ittifakları çok daha ciddiye alan bir Çin politikası istiyordu. Hiçbir zaman Japonya’ya, Kore’ye ticaret savaşı açacak bir yöntem izlemezdi; bu ülkelerle ciddi bir stratejik, askerî, ekonomik ortaklık içinde devam ederdi. Biden, Trump’ın yaptığı gibi, hiçbir zaman Hindistan’ı tehlikeye atmazdı. Hindistan, nereye gideceği tam olarak belli olmayan ülke. Geçmişinde, Nehru dönemine kadar bağlantısızlık var. Bugün ise Pakistan’la yaşanan son savaş nedeniyle, Amerika ile daha ciddi bir askerî ittifak içinde olmak eğiliminde olan bir Hindistan yönetimi var. Hindistan, ticari savaşlar ve şu anda Rusya’dan aldığı petrol nedeniyle Amerika ile çok ciddi bir gerilim içinde. Trump, Çin politikasında, Biden gibi ittifaklara yeterince önem vermiyor. Aynı zamanda Trump’ın bir de MAGA (Make America Great Again) dediğimiz ve ‘’Amerika üzerinde kalalım, Çin’le savaşmayalım’’ diyen bir tabanı da var. Onlar da Amerika’nın bu tip dış politika maceralarına atılmasını istemiyorlar. Bir analize göre Çin, önümüzdeki 5-20 yıl arasında ekonomik olarak güçlü olacak, ama 20-50 yıl arası dönemde demografik olarak ve ekonomik olarak zayıflayacak. Demografik olarak zayıfladığı kesin. tek çocuk politikası nedeniyle 100 yılın sonunda Çin’in nüfusuyla Nijerya’nın nüfusu 500 600-milyon civarında sabitlenecek gibi gözüküyor. Ekonomik olarak da Çin ekonomisi bütünüyle ihracata dayalı imalat sektörü üzerine kurulmuş olduğu için, içeride, bankacılık finans ve hizmet sektörüne, tüketime yeterince ağırlık veremediği, hâlâ bir piyasa ekonomisi dinamikleri işlemediği ve Komünist Parti’nin kalkınma planlarıyla sanayi politikası izlediği bir dönemde olduğumuz için, Çin ekonomisinde de yapısal sorunlar olacağı söyleniyor.
Dolayısıyla, Tayvan Çin için çok önemliyse, ki önemli gözüküyor, Çin’in, önümüzdeki 5 ile 20 yıl içerisinde Tayvan’a bir hamle yapması gerekiyor. İşte orada korkulacak bir durum var. Topyekûn savaştan çok, uzun dönemde zayıflayacak bir Çin, kısa dönemdeki avantajını Amerika’ya karşı kullanarak, bir oldubittiye getirerek Tayvan’ı işgal eder mi veya Tayvan’ı abluka altına alır mı? Buna karşı Amerika ne yapar? Amerika’nın Tayvan’la ilişkisi, stratejik muğlaklık denen bir teori üzerine kurulu. Tam olarak Tayvan’a askerî ittifak sözü vermiyor, Tayvan’ın bağımsızlığını desteklemiyor, ama tam olarak caydırmıyor da. Dolayısıyla politikasında böyle bir muğlaklık var ve bu, Çin’i çok rahatsız ediyor. Çin’in Amerika’dan isteyebileceği en büyük taviz, aslında Xi Jinping açısından en büyük zafer, Trump’ın “Biz Tayvan’ın bağımsızlığını desteklemiyoruz” açıklaması yapması oldu. Mesela Biden bunu yapmadı. Tam tersine, Biden dört kez, biraz da hatalar yaparak “Bir savaş olursa tabii ki Tayvan’ı destekleyeceğiz” dedi. Halbuki Amerika’nın resmi politikası, Tayvan’ı savaş ânında desteklemek üzerine kurulu değil. Tayvan’ı güçlendirmek, Çin’i de biraz caydırmak üzerine kurulu. Dolayısıyla aynı gibi gözükse de, Biden ile Trump arasında Çin konusunda bazı vizyon ve uzun dönemde analiz projeksiyonları farkı var.
Bence Trump’ın en büyük zaafı, geçiştirmeye çalıştığı ittifakları, bu geziyle güçlendirme aşaması. Kore, Japonya, Filipinler ve Endonezya ile çok daha sağlam bir ticari, ekonomik, askerî anlaşma içinde olmalı. Bunları yapamadığı gibi Hindistan’ı da kaybediyor, Avustralya ile sorunlar var. Dolayısıyla, Trump’ın Çin politikası çok başarılı değil, al-ver ilişkisi üzerine kurulu. Gönül’ün söylediği şey önemli; Trump, ender madenler, mineraller ve tarım alımı konusunda Xi Jinping’den belirli tavizler bekliyor.
Tarım alımı konusunu bugün konuşmuyoruz ama şöyle söyleyeyim: Amerika’da tarım sektörünün en şikayetçi olduğu konulardan bir tanesi de Brezilya ve Arjantin’le olan ilişkiler. Çünkü orada çok fazla tarım üretimi var ve Çin oradan çok mal alıyor. Amerika böyle korumacılık getirince, tarım sektörü iyice çöküyor. Amerika son olarak Arjantin’le çok ilginç bir anlaşma imzaladı. Arjantin’le demeyelim de, Trump, Arjantin Devlet Başkanı Millei’yle yaptı bu anlaşmayı. “Millei eğer seçimleri kazanırsa ona 40 milyar dolar vereceğiz” dedi ve Millei seçimleri bu sayede, 40 milyar dolar alacağı için kazandı. Çünkü daha birkaç ay önce, Peronist Parti Buenos Aires’teki yerel seçimleri kazanmışken ve Millei kaybederken, beklenmedik bir ara dönem parlamento seçimlerinden başarıyla çıktı ve Amerika ile iyi geçinen liberteryen ekonomi politikalarını tekrar devam ettirme lüksüne kavuştu. Ama o 40 milyar dolar Amerika’dan geliyor. İlaveten, Amerika, Arjantin’den bir sürü tarım ürünü alabileceğini söyledi. Bu tarım ürünleri, Trump’ın tarım tabanını etkileyecek şeyler. Trump’ın tarım tabanı şu anda çok şikâyetçi ve onlar da Çin’den taviz bekliyor. Üstelik, Trump’ın Latin Amerika politikasını da hiç beğenmiyorlar.
Ruşen Çakır: Evet Gönül, madem Arjantin konusuna geldik, Venezuela dosyasını yeniden açalım. Bir ara onu ne çok konuştuk, değil mi? Düştü düşecek dendi, ama rejim ayakta kaldı. Trump galiba tekrar kolları sıvadı. Sadece Venezuela’ya değil anladığım kadarıyla, Karayiplere yönelik birtakım niyetleri var ve bu, çok kabaca emperyal niyetler olarak anlatılabilir. Ama geçen sefer Venezuela’nın kolay lokma olmadığını gördük. Bu sefer yine ciddi bir şekilde gündemde mi? Çünkü oranın bayağı zenginlikleri var. Rejimi ve belki muhalefete uygulanan baskıları gerekçe göstererek, bunlara bir şekilde el koymak istiyor anladığım kadarıyla. Ama Trump, demokrasi konusunu çok umursayan birisi değil.
Gönül Tol: Evet Ruşen, Pentagon çok önemli bir karar aldı. USS Gerald Ford denen bir uçak gemisi taarruz grubu, Akdeniz’de konuşlanmıştı, onu Karayipler’e çağırdı. Şu anda galiba Hırvatistan’da, ama bir hafta içerisinde Karayipler’de olacak. Bunun içerisinde 5,000 kadar Amerikan askeri bir sürü de savaş gemisi var. Amerika, 1960’lardaki Küba füze krizinden bu yana, Karayipler’deki askerî varlığını dramatik bir şekilde arttırmış olacak. O zamandan bu yana, Karayipler’de bu kadar çok gemisi olmamıştı. Bu ne demek? Trump, “Uyuşturucu kaçakçıları ile mücadele ediyoruz” diyerek, Karayipler’deki küçük botlara saldırıyordu. Bu arada bir sürü de insan öldü. Fakat bu taarruz grubunun Karayiplere gönderilmesi, aslında meselenin sadece uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadele olmadığını ve Trump’ın hızla Venezuela’da bir rejim değişikliğine gittiğini gösteriyor. Dün bir şey dinledim: Karayipler’deki askerî operasyonun bir parçası olan Amerikan askerlerinin bir kısmı, bu emre uymayacaklarını söylemişler ve ayrılma kararı almışlar. “Amerika’nın orada bir üssü yok. Trump’ın bu kadar gemiyi yığarak yapmaya çalıştığı şey, Venezuela içerisinde bir saldırıyla rejim değişikliğini gerçekleştirmek” diyorlar. Bence bu bir sürü açıdan çarpıcı. Çünkü Trump’ın Suudi Arabistan’da mayıs ayında yaptığı konuşmayı hatırlayalım. Pek çok insan bunu, Trump’ın dış politika doktrini olarak yorumlamıştı. Orada “Bizim hiç kimsenin rejimiyle, ülkesinin nasıl yönettiğiyle ilgimiz yok. Benden önceki Amerikan başkanları böyle rejim değişikliğine gitti, demokrasi ihracına gitti, gelip size ülkelerinizi nasıl yönetmeniz gerektiğini söyledi, ben bunların hiçbiriyle ilgilenmiyorum” dedi. Bu pek çok açıdan da pozitif karşılandı bölgede.
Şimdi bu söylemin Venezuela’yı kapsamadığını görüyoruz. Venezuela’da rejim değişikliği güden bir Amerikan yönetimi var. Bunun sebeplerine bakmak gerekiyor. Bunun iç siyaseten sebepleri var. Çünkü Trump kendi MAGA tabanında, uyuşturucuya, göçmenlere dair… Bu arada, Venezuela politikasını da o şekilde çerçeveliyor. “Venezuela’dan buraya birçok göçmen geliyor, bu göçmen akışını oradaki rejim besliyor” diyor. Venezuela’dan bahsettiğinde sınır güvenliğine referans veriyor. Dolayısıyla MAGA tabanının uyuşturucu, sınır güvenliği, yasa dışı göçmen konusundaki bütün hassasiyetlerine yanıt vermiş oluyor ve bir güç gösterisinde bulunuyor. “Biz oraya gemilerimizle gidiyoruz, gerekirse askerî güç de kullanırım” diyerek, o güçlü lider imajını da perçinlemiş oluyor. Bir de tabii Trump ekonomik araçları da kullanıyor. Bahsettiğin gibi, Venezuela petrol ve gaz ithal eden bir ülke. Yaptırımlar üzerinden Venezuela’yı ekonomik olarak da boğmaya çalışıyor. İç siyasetin dışında, bir jeopolitik ve Çin bağlantısı da var, ondan da bahsetmek lazım. Venezuela, Amerika-Çin rekabetinde de stratejik bir halka. Trump, Venezuela’nın enerji kaynaklarını hedef alarak, aynı zamanda, Çin’in enerji tedarik hatlarını kesmeye ve bölgedeki etkinliğini de azaltmaya çalışıyor. Trump’ın Venezuela siyasetinin hem iç siyaseti boyutları var, hem de Çin’le bağlantılı boyutları var.
Ruşen Çakır: Tam da Gönül’ün bıraktığı yerden sormak istiyorum Ömer. Küba’ya müdahale söz konusu olduğu zaman Sovyetler Birliği vardı. Gönül askerî müdahale, askerî yığınak ihtimalinden söz etti. Venezuela’ya bir müdahale söz konusu olursa, Venezuela yönetimi kendi başına mı direnir? Uluslararası bir destek ihtimali var mı? Tabii bu, ne zamandır görmediğimiz çok büyük bir olay olur. Ben olabileceğini, bu ihtimalin varlığını kabul ediyorum ama bana çok uzak ihtimal gibi geliyor. Fakat Trump’ın sağ solu belli olmadığı için, pekâlâ yapabilir diyorum. Orada zaten toplumsal desteği iyice zayıflamış bir yönetimi kolaylıkla değiştirmek mi söz konusu olur? Yoksa uluslararası dengelerin alt üst olacağı çok boyutlu bir çatışma mı yaşanır?
Ömer Taşpınar: Eğer ‘’Rusya ve Çin ne yapar?’’ diye soruyorsan, Amerika, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni toplantıya çağırır, Genel Kurul’dan kınama çıkarmaya çalışırlar, Amerika veto eder ve kınamayla kalır. Çin’in bu yarı kürede Venezuela’yı koruyacak bir askerî gücü yok. Küba analojisinde, Sovyetlerle Küba lideri Castro arasında ciddi bir askerî anlaşma vardı. Burada Maduro ile Çin arasında, demin bahsettiğim gibi yazılmış ortak savunma üzerine kurulu bir askerî ittifak yok. Amerika açısından bu bir maceracılık olur. Ama Trump yarı tarih bilgisiyle, “Biz Monroe Doktrini’nden beri buraları zaten koruyoruz” der. Bu bölgede, Amerika’nın 19. yüzyıla kadar giden emperyalist etkisi var. MAGA koalisyonu içinde de bu tür politikalar, yani Amerika’nın kendi emniyeti açısından yakınındaki ülkelere baskı kurması, kendi ekonomisi, göçmenler meselesi, fentanil dediğimiz bu yapay, çok ucuz uyuşturucu meselesi gibi politikaları kamuoyuna satabilir. Satabilir diyorum çünkü hepsi yanlış. Fentanil’in %80’i Meksika’dan geliyor, Venezuela’dan gelmiyor. Kokainin %80’i Kolombiya’dan geliyor, Venezuela’dan gelmiyor.
Bu arada Amerika’nın Kolombiya’yla da ilişkileri çok kötüleşti. 1990’larda “Plan Colombia” vardı ve Amerika, Kolombiya hükümetiyle çok ciddi bir şekilde kokain ve narkotrafik örgütleri üzerine baskı kurup başarı kazanmıştı. Bugün Kolombiya hükümetiyle Amerika ilişkileri gerçekten çok zor durumda. Baktığımızda Amerika ve Trump açısından bunun bir ideolojik, ekonomik ve siyasi boyutu var. Kendi kamuoyuna ve kendi tabanına bunu satabiliyor. Çünkü sonuçta Venezuela’daki hükümetin meşru bir hükümet olmadığını, seçimleri hileyle kazandığını, narkotrafik içinde olduğunu, Amerika’yı bir şekilde tehdit ettiğini, kamuoyuna çok kolay satabiliyor. ABD, bunları terör örgütü ilan etti. Benim de görevlisi olduğum Savaş Bakanlığı’nın yaptığı şey, -eski adı Savunma Bakanlığı idi- gerçekten bunu bir savaş gibi görmek. Oraya askerî bindirme yapmak, istihbarat açısından, rejim değişimine kadar götürebilecek, içeride istikrarı bozabilecek operasyonlara girmek. Maduro’nun tutuklanması veya mahkûm edilmesini sağlayacak bilgiler karşılığında konulmuş 50 milyon dolarlık bir ödül var ki Venezuela için bile bu para komik kalıyor. O kadar ciddi yolsuzluk ve narkotrafik dönüyor ki, kimse Maduro’yu 50 milyon dolara satmaz.
Amerika açısından baktığımızda, ben bunu, kendi tabanına dönük bir kamu diplomasisi olarak görüyorum. Bunu, kendi tabanına başarı olarak satabiliyor. ‘’Kendi sınırlarını koruyan güçlü bir Amerika var. Karayipler bizim arka bahçemiz. Buradan Amerika’ya çok fazla uyuşturucu giriyor’’ masalını anlatabilen ve bunu, uluslararası hukuku bütünüyle çöpe atarak yapan bir Trump hükümeti var. Avrupa kınıyor bunları, uluslararası hukuka aykırı buluyor, ama Trump’ın bu konularda dinlediği bir şey yok. Bir de bunların üzerine, “Burada Çin’e darbe indiriyoruz” de diyebilir. Çünkü Çin’i de bir tehdit olarak gösteriyor, “Çin bu ülkeler üzerinde etkili olmaya çalışıyor” diyor. Arjantin’le ilişkileri güçlendiriyor. Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) çerçevesinde, ilk kez Brezilya Devlet Başkanı Lula’yla görüştü. Lula’yla da ilişkileri toparlaması gerekiyor, çünkü sırf, önceki lider Bolsonaro’yu kurtarabilmek için Brezilya’yı bütünüyle tehlikeye atıyor. Bolsonaro şu anda hapiste. Yani Trump’ın dış politikasına baktığımızda, kendisi Nobel Barış Ödülü bekliyor ama züccaciye dükkanındaki bir fil gibi hareket ediyor; ittifakları bozuyor, uluslararası hukuku hiçe sayıyor, Azerbaycan ve Ermenistan gibi zaten çözüm aşamasına gelmiş bazı diplomatik konularda büyük başarılar kazandığını iddia ediyor. Ortada başarı yokken, Gazze gibi büyük başarılar kazandığını söylüyor ve kendi bölgesinde de kökleri Monroe Doktrini’ne kadar giden, sert, yayılmacı bir Amerikan dış politikası görüyoruz.
Ruşen Çakır: Burada şöyle trajikomik bir husus var: Nobel Barış Ödülü’nü alan Venezuela muhalefetinin lideri Maria Corina Machado, mesela bir Amerikan askeri müdahalesinin ardından, ülkenin başına geçme hayâlleri kuruyor ve Trump’a sevgi sözcükleri söylüyor.
Ömer Taşpınar: Am o kadının hakkını yemeyelim, çünkü seçimleri kazanan ittifakın meşru üyesi. Sırf Trump’a dayanarak iktidara gelmeyi ümit etmiyor. Haklısın, eğer Trump müdahale ederse, ilk göreve gelecek isimlerden bir tanesi o, ama meşrû olarak da seçim kazanmış bir kadın.
Ruşen Çakır: Maduro’yu savunmuyorum, başka bir şey anlatmaya çalışıyorum. Sonuçta Maduro’nun orada seçime hile karıştırdığı, yani âdil olmayan bir seçim olduğu ve muhtemelen de muhalefetin kazanmış olduğunu zaten biliyoruz, ama orada garip bir durum var. ‘’Allah kimseyi böyle bir duruma düşürmesin’’ diyeyim.
Ömer Taşpınar: Normal şartlarda, Trump, Machado’ya antipati duyabilirdi. Ama kadın Trump’la aynı şeyi, Venezuela’da rejim değişikliğini istiyor. O açıdan da komik bir duruma düşüyor. Söylediğin gibi, bir tezat var ortada. Fakat Maduro yönetiminin Biden tarafından da çok büyük bir tehdit olarak görüldüğü ortada ve bunun kökleri Obama’ya, hatta daha geçmişe, Chávez’e kadar gidiyor.
Gönül Tol: Evet katılıyorum, meşru olarak muhalefetin seçilmiş lideri olabilir, ama rejimden kurtulmak için kendi ülkesine Amerikan müdahalesini talep eden bir lider olarak, meşruiyetinin önemli bir kısmını yitiriyor.
Ömer Taşpınar: Öyle bir talebi yok, ‘’Amerika gelsin burayı işgal etsin’’ demiyor.
Ruşen Çakır: Ömer, ‘’istemem, yan cebime koy’’ durumu var burada.
Ömer Taşpınar: İki Anti-Amerikancı arasında kaldım ben. Amerika’yı savunacağız, işimiz bu. Ama dikkat et, benimle program yaptığın için sana da casusluk davası açmasınlar.
Ruşen Çakır: Ben en son, galiba Singapur casusu oldum. Bütün ülkeleri sırayla geçtik, onun için sorun değil. Evet arkadaşlar, çok teşekkürler. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nızı kutluyorum tekrar. Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’a ve izleyicilerimize de teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere.








