Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar, KKTC seçimlerinin anlamı | Ukrayna’da barış mümkün mü? başlıklı videoda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) seçim sonuçlarını, Trump’ın Ukrayna ile ilgili planlarını, Ukrayna-Rusya savaşının dengelerini değerlendirdi.
KKTC seçim sonuçları ne anlama geliyor?
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) halk, kendilerini 5 yıl süre ile yönetmesi için yeni liderini seçmek üzere sandık başına gitti ve sandıktan Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) lideri Tufan Erhürman çıktı.
KKTC Yüksek Seçim Kurulu, seçime katılım oranının yüzde 64,87 olduğunu duyurdu. Resmi sonuçlara göre Erhürman oyların yüzde 62,76’sını, Ersin Tatar ise oyların yüzde 35,81’ini aldı.
AKP-MHP ittifakı kaybetti, halk “karışmayın” dedi
Türkiye’nin KKTC seçimlerinde oynadığı “rol” her zaman dikkat çekici oldu. Ersin Tatar’ın 2020’de kazandığı cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mustafa Akıncı, seçim sürecinde kendisinin ve ailesinin Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) aracılığıyla tehdit edildiğini ve adaylıktan çekilmesinin talep edildiğini iddia etmişti.
Bu seçim sürecinde de Tatar’a Türkiye’den yoğun destek geldi. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Efkan Ala başkanlığındaki heyet, eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, MHP Genel Başkan Yardımcısı Mevlüt Karakaya, BBP lideri Mustafa Destici ve Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ gibi isimler Lefkoşa’da temaslarda bulundu.

Trump-Putin görüşmesi askıya alındı
Beyaz Saray, ABD Başkanı Donald Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Budapeşte’deki görüşmesinin “yakın zamanda gerçekleşmeyeceğini” açıkladı. Açıklamada, iki ülkenin Ukrayna’daki savaşın sona erdirilmesi konusunda sunduğu planlar arasında ciddi farklar bulunduğu vurgulandı.
Trump: “Boşa harcanan bir toplantı istemem”
Trump, gazetecilerin soruları üzerine yaptığı açıklamada, “boşa harcanan bir toplantı” istemediğini söyledi ancak “önümüzdeki günlerde her şey değişebilir” diyerek olası yeni temaslara kapıyı açık bıraktı.
Alaska’da ağustos ayında yapılan ve sonuçsuz kalan zirveden sonra Washington’un benzer bir tabloyla karşılaşmak istemediği, Budapeşte planlarının bu nedenle rafa kaldırıldığı bildiriliyor.
Ukrayna’nın elindeki alternatifler ve olası sonuçlar
Ukrayna geçtiğimiz yaz kendi geliştirdiği uzun menzilli Flamingo seyir füzesini tanıtmıştı. Ancak Kiev yönetimi, bu yerli üretimin Rusya’nın hava savunma sistemini aşacak kadar güçlü olmadığı görüşünde.
Tomahawk’lar, menzilleri ve isabet oranları sayesinde stratejik üstünlük sağlayabilir; fakat Ukrayna bu füzeleri fırlatabilecek platformlara henüz sahip değil.
ABD ordusunun geliştirdiği karadan fırlatma sistemleri sınırlı sayıda bulunuyor ve Ukraynalı askerlerin bunları kullanabilmesi için aylar sürecek eğitim gerekiyor.
Videonun deşifresi – Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Normalden bir saat önce programımızı yapıyoruz. Arkadaşlar merhaba. Gönül’ü Roma’da yakaladık. Ömer bıraktığımız gibi Washington’da. Okulu da devleti de kapalı. Ömer evde çocuk bakıyor, ne güzel. Kerem çok mutlu olmuş diye duydum. Önce şu Ukrayna meselesiyle başlayalım. Gönül, Trump Putin’le Budapeşte’de buluşacaktı, Zelensky’i enforme edecekti ve barışı sağlayacaktı. Galiba Putin’den gelen mesajlar nedeniyle vazgeçmiş.
Gönül Tol: Öyle görünüyor Ruşen. Beyaz Saray, “Yakın bir zamanda böyle bir görüşmeye dair bir planımız yok” açıklamasını yaptı. Ondan önce de zaten Amerikan Dışişleri Bakanlığı benzer bir açıklama yapmıştı. Çünkü aslında iki lider arasındaki görüşmeyi koordine etmek için, önce Dışişleri Bakanları görüşecekti. Onun da olmayacağını anlıyoruz. Aslında bu şaşırtıcı değil. Defalarca bunu gördük. Trump’ın Başkanlığının 9. ayı. Trump’ın istediği şey, Gazze’de olduğu gibi hızlıca bir ateşkes açıklaması yapılması. O ateşkes gerçekten hayata geçirilir mi, çatışmanın uzun süreli durdurulmasına hizmet eder mi, bunların hiçbiriyle ilgilenmiyor. Trump neyle ilgileniyor? Bir anons yapılsın, ‘’ateşkes anlaşması imzalandı’’ densin, Trump da çıkıp ‘’ben 10. savaşımı bitirdim’’ diyebilsin. Onun niyeti bu. Ama Putin görüşmesinde bunu diyemeyeceğini anladı. Çünkü Geçen hafta perşembe günü, Trump ve Putin bir telefon konuşması gerçekleştirdi. Bir gün sonra, Trump, Washington’da Zelensky ile görüştü. Putin’in Trump’la telefon görüşmesinden anladığımız şey şu: Trump önce bir ateşkes anlaşması imzalansın’’ diyor. Ardından siyasi çözüm gelir ya da gelmez, bununla çok ilgilenmiyor. Putin ise “Bir ateşkes anlaşması imzalanmadan evvel siyasi bir çözüm talep ediyorum. Yoksa savaşmaya devam edeceğim” diyor. Putin’in siyasi çözümden anladığı nedir? Ukrayna’nın doğusundaki yerleri ve iki yıllık savaşın sonunda Rusya’nın alamadığı bölgeleri Rusya’ya teslim etmesini istiyor. Bu, Ukrayna’nın kabul edemeyeceği bir şey. Çünkü bugüne kadar, bu iki yıllık savaşta Putin çok büyük mücadele vererek sadece Ukrayna topraklarının %1’ini eline geçirebilmiş. Bugün Ukrayna’dan talep ettiği topraklar, Ukrayna topraklarının %2’si. İki yıl savaşarak alamadığı yerlerin iki katını, müzakere masasında Ukraynalıların kendisine teslim etmesini istiyor. Putin’in ateşkes şartı bu. Bu gayet tabii ki Ukrayna’nın, Zelensky’nin kabul edebileceği bir şey değil. Putin’in Trump’a o telefon konuşmasında bunu söylediği anlaşılıyor. Trump’ın da bir gün sonra Zelensky ile yaptığı görüşmede, Putin’in taleplerini ilettiği, “Bak Putin bunları istiyor. Bu bölgelerden vazgeç ve ateşkes imzalayalım” dediği, yani Putin’in taleplerini Zelensky’e dayatmak istediği anlaşılıyor. Zelensky’nin de bu görüşmede “Benim bunları kabul etmem mümkün değil” dediğini biliyoruz.
Dolayısıyla bugün geldiğimiz nokta şu: Putin savaşı kazanabileceğini düşünüyor. Eğer sahada askeri olarak kazanamazsa, Trump’la müzakerelerde masa başında kazanabileceğini düşünüyor. Zelensky de buna “Hayır” diyor ve anladığımız kadarıyla Donald Trump da “Tamam o zaman ne haliniz varsa görün” noktasında. Aslında Trump hep kendisini bu tür anlaşmaların piri olarak nitelendiriyor, değil mi? “Bir anlaşma varsa o anlaşmanın en güzelini ben yaparım” diyor hep. Trump’ın hiçbir politikasının arkasında bir derinlemesine tartışılmış düşünülmüş strateji yok, günü kurtarmak, böyle bir resim vermek üzerine kurulu bir dış politika yürütüyor. Bütün bunlar olmadığı için, Trump, Putin’i masaya çekip elini zorlayabilecek kozları kullanmıyor. Nedir o kozlar? Birincisi Tomahawk füzeleri. Askeri olarak eğer Amerika bu füzeleri Ukrayna’ya verirse, askeri dengeyi Putin aleyhine değiştirme potansiyeli var. Ama Trump önce “Veririz” dedi, sonra “Yok vermeyeceğim, henüz karar vermedim” dedi. Cuma günkü Zelensky görüşmesinde de “Yok ben şimdilik vermiyorum bu füzeleri” dedi. Bu bir hataydı.
İkinci araç, Trump’ın elinde Putin’e karşı kullanabileceği yaptırımlar. Özellikle enerji alanında uygulayacağı yaptırımlar gerçekten Putin’in elini çok zorlayacak türden yaptırımlar. Çünkü zaten Rusya ekonomisi çok iyi bir durumda değil. Ayrıca petrol fiyatları düştüğü için de Putin ekonomik olarak zorlanıyor. Eğer Trump bir de bunlara enerji yaptırımlarını ekleseydi, bu bence Putin’i köşeye sıkıştırma potansiyeli olacak bir şeydi. Bu hafta ya da gelecek hafta emin değilim, Kongre’ye bu konuda bir yaptırım paketi sunulması düşünülüyor. Bütün bunlar aslında Trump’ın Putin’e karşı istediği sonucu alabilmek için elinde olan güçlü kozlardı. Ama Trump bunları kullanmayı reddetti ve dolayısıyla biz başladığımız yerdeyiz. Trump şimdilik ilgisini kaybetmiş gibi görünüyor. Putin askeri olarak gücün kendisinde olduğunu düşünüyor, Ukrayna da ‘’biz savaşmaya devam edeceğiz” diyor.
Ruşen Çakır: Ömer, her ne kadar okulun kapalı olsa da, içimizdeki askeri uzmansın hâlâ. Bu Tomahawk meselesini de sormak istiyorum. ABD’nin Ukrayna’ya Tomahawk füzeleri vermesi tartışmaları, galiba bir savaşın kaderini değiştirmese bile etkileyebilecek bir şey. Ondan da biraz bahsederek bu görüşmenin olamaması hakkında senin ne düşündüğünü de dinleyelim.
Ömer Taşpınar: Tabii ki. Bu Tomahawk füzeleri 2,500 km menzile kadar ulaşabilecek, uzun menzilli ve ağır yükleme yapılabilen yani çok daha yüksek balistik füze konulabilen silahlar. Dolayısıyla Ukrayna’nın eline geçtiği anda, Moskova ötesini de vurabilecek güçte balistik füzeler. Genelde uçak gemilerinden yollanıyor ama karadan da yollanma fırsatı var. Bildiğim kadarıyla, Amerika’nın elinde füze savunma sistemi olarak yeterince Patriot yok, ama oldukça fazla Tomahawk füzesi var. Çünkü bu 1990’ların teknolojisi, öyle çok ileri bir teknoloji de değil. O nedenle Trump istese çok rahat verebilirdi bu Tomahawk’ları. Teknik kapasitesi var. Mesela füze savunma sistemi Patriot’larda öyle bir teknik kapasite yok. Çünkü Patriot almak için bir sürü ülke sırada ve yeterince çabuk üretilemiyor. Ama Amerika’nın elinde Tomahawk’lar var. Savaşın dengesini değiştirebilecek, savaşı tırmandırabilecek bir silah. Çünkü Tomahawk füzeleri Ukrayna’nın eline geçtiği anda, sadece dronelarla değil, uzun menzilli füzelerle Moskova yakınlarını ve daha da ilerisini vurabilme kapasitesine sahip olacaktı. Zaten Gönül’ün bahsettiği telefon konuşmasında, Trump her zamanki yarı şaka yarı ciddi yöntemle Putin’e telefonda “Tomahawk’ları verirsem nasıl olur ama?” diye sormuş. Putin de muhtemelen gayet soğuk bir poker yüzüyle, “Savaşın dengesini değiştirmez ama Amerika-Rusya dengelerini ve aramızdaki ilişkiyi değiştirir” demiş. Bir bakıma “O zaman Amerika’yla ilişkiler bozulur” demeye getirmiş. Bunun üzerine Trump geri adım atıyor. Zaten Financial Times‘ta bir yazar, Trump’la ilgili “TACO-Trump Always Chickens Out” ifadesini kullanıyor. “Chickens out” da son anda vazgeçme demek. Yani karşısında kendisi gibi bir deli görünce sopasını saklama veya son anda sert konuşup ama bir türlü cesaret edememe durumu var. Putin’le de böyle bir durum söz konusu. Gönül’ün anlattığı gibi, Trump sert konuşabiliyor, ekonomik ve askeri olarak tehditler savuruyor, bazen Putin’e sinirleniyor ama arkasını getiremiyor. Çünkü bir şekilde Rusya ve Putin ile arasını bozmak istemiyor. Putin’i tabii ki çok güçlü bir lider olarak görüyor ve Trump’ın güçlü liderlere karşı da bir zaafı var. Karşısında böyle otoriter güçlü bir lider gördüğünde, onunla çatışmak yerine bir şekilde uzlaşma yoluna gitmek istiyor, zaman zaman da çok sinirleniyor, ama bu sinirinin arkasını da getiremiyor. Tahmin ediyorum Trump psikolojik olarak artık Nobel’i kazanamayacağına inandı ve bir sinir harbi içinde. Ben Gazze’de bu kadar barış getirdim. Neden böyle oldu?’’ diye düşünüyor. Başka bir sürü yerde de kendi çapında barış getirdiğine inanıyor. Ukrayna’da bunu getiremedi ve o nedenle belki de alamadığını düşünüyor. ‘’Şu anda ne halleri varsa görsünler, buna tarih karar versin, savaş şu anda donsun ve bir şekilde iki taraf da köşesine çekilsin’’ istiyor. Zelensky ile görüşmesinde, Zelensky’den, harita üstünde bütün Donbas bölgesinden toprak vermesini istemiş. Zelensky buna direnince de kötü geçmiş görüşme. Putin’le görüşmesinin kötü geçtiğini biliyoruz.
Son olarak söyleyeceğim: Dışişleri Bakanları Marco Rubio ve Lavrov da Budapeşte’ye hazırlık babında son derece kötü bir telefon konuşması yapmışlar. Zaten Marco Rubio ondan sonra Trump’a zirvenin yapılmamasını önermiş, Trump da hemen kabul etmiş. Lavrov gayet maksimalist bir şekilde şartlarını öne sürdüğünde, hem Gönül’ün bahsettiği toprak tavizleri hem de tabii ki NATO’ya üye olmayacak, topraklarında yabancı asker bulundurmayacak, Ukrayna Ordusu zayıf bir ordu olacak gibi diğer meseleleri masaya getirmiş. Bunlar Amerika tarafından maksimalist olarak görülüyor. Dolayısıyla böyle bir görüşmeye bir daha gerek yok. Alaska’da zaten bir gerginlik yaşandı ve bir sonuç çıkmadı. Budapeşte’den de bir şey çıkmayacağı anlaşılmış durumda.
Rusya-Ukrayna Savaşı’nın üzerinden iki yıl geçti. Rusya, büyük ordusuyla, nükleer gücüyle, bırak bütün Ukrayna’yı almayı, Ukrayna’nın yarısını bile almayı başaramadı. Rusya cephesinde 1 milyon ölü ve yaralı var. Her ne kadar biz hep ‘’Rusya daha güçlü, zaman Rusya’nın lehine, Ukrayna zayıf’’ desek de, bu, Rusya açısından aslında müthiş bir prestij kaybı. Rus ekonomisi de, Rus prestiji de Rus Ordusu da çok ciddi bir darbe aldı. Ukrayna bütün zorluklara rağmen, Avrupa Birliği’ni bütünüyle arkasında kenetlemiş durumda. Fransa, İngiltere, Almanya, Polonya, bütünüyle arkasındalar. Ellerinden geldiğince ekonomik destek yapıyorlar. Brüksel’de Avrupa bankalarında yaklaşık 300 milyar dolarlık bir Rus fonu var. Bu fonun faiziyle Ukrayna ekonomisi dönüyor. Bu dondurulmuş Rusya fonunun Ukrayna’nın tekrar inşası için kullanılması söz konusu. Bana göre, Ukrayna Avrupa Birliği’ne doğru gidiyor, önümüzdeki 5-10 yıl içinde Avrupa Birliği’ne girecek. Aslında ‘’zaman hep Rusya’nın lehine işliyor, Ukrayna çok zayıf durumda’’ denklemini kullanıyoruz ama gördüğümüz kadarıyla Rusya cephede bu savaşı kazanamıyor. Nükleer silah kullanmadıkça, taktik nükleer silahlara başvurmadıkça da kazanamayacak gibi gözüküyor. Çünkü Ukrayna Ordusu gerçekten şu anda Avrupa’nın en tecrübeli, en savaşmış ve baktığımızda neredeyse elindeki silahlarla savunma yapabilecek en güçlü ordularından biri haline gelmiş durumda. Gönül’ün söylediği gibi, Rusya, cephede kazanamadığını Trump’la masada kazanmaya çalışıyor. Bu da aslında Rusya’nın ne kadar zayıfladığını gösteriyor.
Ruşen Çakır: Ömer, Trump’tan bahsederken “Chickyrun” dedin, değil mi?
Ömer Taşpınar: ‘’Chicken out.’’ ‘’Trump Always Chickens out. Baş harfleriyle TACO.’’
Ruşen Çakır: Bir şey geldi aklıma da, aynı şey değil mi? ‘’Chickyrun’’ diyorlar. Hani James Dean’in “Asi Gençlik” filminde iki araba birden gidiyor. En son kim frene basacak yarışı?
Ömer Taşpınar: Evet. Bir anlamda hangisi korkak tavuk olacak?
Ruşen Çakır: O filmde James Dean’in rakibi frene basmak istiyor ama bir şey takılmış oraya, basamadığı için ölüyor. Ama millet adamın kahramanlıkla öldüğünü sanıyor. Öyle bir hikâye de var. Neyse, Gönül Gazze’yi kısaca bir konuşsak. Gazze meselesinde ‘’Türkiye garantör mü, arabulucu mu’’ tartışması oldu burada biliyorsun, Hakan Fidan “Biz arabulucuyuz” dedi. ‘’Garantör değiliz’’ demeye getirdi, ateşkes konusunda İsrail’e güven olmayacağı için. Daha sonra, ABD’nin, Türkiye ve Katar’ın da Gazze meselesine aktif bir şekilde dâhil olmasını istediği, ama İsrail’in özellikle Türkiye’ye ve Katar’a kesinlikle razı olmadığı, hatta bunu bir tür kırmızı çizgi olarak tarif ettiği söyleniyor. Bunlar abartılı şeyler mi yoksa gerçekten bu tartışmalar gündemde mi?
Gönül Tol: Gündemde Ruşen. Ama ondan önce şunu söyleyeyim: Hakan Fidan’ın, zannediyorum 3 gün önce bir televizyon programında söylediği şeyler önemli. Gazze Ateşkes Anlaşması ilk duyurulduğunda, Erdoğan’a yakın kesimler bunu Türkiye’nin çok büyük bir diplomatik zaferi olarak göstermişlerdi. AL-Monitor haber sitesi Ortadoğu’yu çok iyi takip ediyor. Onlar beni aramışlardı ve “Bu gerçekten Türkiye açısından çok büyük bir diplomatik zafer mi? Garantör devlet oluyorlar” diye sormuşlardı. Biden yönetimi döneminde de mesela 7 Ekim 2023’ten itibaren, aslında Türkiye bu müzakerelere müdahil olmaya çalışıyordu, Biden yönetimi istemiyordu. Kısmen Biden yönetimi içerisinde Erdoğan’la uğraşmak istemeyen isimler yüzünden, kısmen de İsrail’in buna karşı çıkması nedeniyle, Biden da İsrail’e “Hayır, Türkiye de müdahil olsun” demek istemiyordu.
Bu iki yılın ardından, Gazze meselesinde şimdi birdenbire Türkiye’nin profili yükseldi, ki Filistin konusu Erdoğan açısından özellikle iç siyasette çok önemli. Erdoğan’a yakın kesimler bunu “En nihayetinde Türkiye başardı bunu” diye çerçeveliyorlardı. AL-Monitor’e söylediğim şey şuydu: “Ben aslında bunu çok riskli bir şey olarak görüyorum. Türkiye’nin, Trump planının arkasında bu kadar durması, Trump planını bu kadar sahiplenmesi ve sahiplenmenin ötesinde, -tam o sözcüklerle değil ama neredeyse ‘Trump planını biz hayata geçirdik’ demesini riskli buluyorum.’’ Neden riskli buluyordum? Gazze ateşkesiyle ölümlerin durması tabii ki çok büyük bir başarı. Orada İsrail saldırılarında, çocuklar, kadınlar, siviller ölüyor, akan kanın durması çok pozitif bir şey. Ama siz 7 Ekim’in neden olduğu, nasıl bir konjonktürde ortaya çıktığını anlamadan ya da onu ortaya çıkaran şartları iyileştirmeden, bugün bunu birkaç hafta durdurursunuz, sonra daha büyük bir şiddet sarmalının önünü açarsınız. O nedenle bu ateşkes, Trump’ın bu planı, aslında o 7 Ekim’i ortaya çıkaran şartların iyileştirilmesi konusunda hiçbir şey yapmıyordu. Bu bir.
İkincisi, Filistin Devleti’nin kurulması yönünde hiçbir şey söylemiyordu bu ateşkes anlaşması. Bence bir Filistin devleti nihai çözümdür bu şiddete. O nedenle Erdoğan’ın, gelecekteki çatışmanın tohumlarını barındıran bu ateşkese bu kadar destek vermesini riskli buluyordum ve “Yarın bir gün, çok büyük ihtimalle Netanyahu özellikle İsrail seçim havasına girdiğinde bu ateşkesi %100 bozacak. Hatta ondan daha önce bozacak. Hatta hemen bunu bozacak. Bu durumda bu, Türkiye ve Erdoğan açısından bu iyi bir resim değil” demiştim. Nitekim Hakan Fidan verdiği televizyon röportajında tam olarak “Biz garantör ülke değiliz” dedi. Halbuki başından beri ‘’garantör ülkeyiz’’ diyorlardı ve bununla gurur duyuyorlardı. “Biz garantör ülke değiliz. Biz sadece çatışma sona ersin diye burada arabuluculuk yaptık. Biz zaten İsrail’e güvenmiyoruz” diyerek neden bunu düzeltme ihtiyacı duyuyor? Çünkü sahada o ateşkes bir yere gitmediği gibi, yeni bir çatışma sarmalının adımları İsrail tarafından da atılıyor. Dolayısıyla bunun riskli olduğunu Türk tarafı görüyor ve o nedenle konumunu netleştiriyor. Trump planından biraz da kendisini uzaklaştırmaya çalışıyor.
İkinci nokta, İsrail hiçbir zaman Türkiye’nin bu şeylerde başat rol oynamasını istemiyordu. Biden döneminde bu konuda kendisini dinleyen bir Amerikan Başkanı vardı ve Türkiye müdahil olmadı. Şimdi, Trump Türkiye’nin müdahil olmasını istiyor. Artık dünya öğrendi Trump’la nasıl baş etmeleri gerektiğini. Tipik bir müzakere taktiği olarak, Trump’ı öfkelendirmemek için, onun söylediği hiçbir şeye hiç kimse “Hayır” demiyor, “Evet” diyor. Ama bir hafta sonra, iki hafta sonra bir ‘’ama’’ geliyor. Zaten Trump’ın da dikkati dağınık, hemen o an herkes ‘’tamam’’ dediğinde, Trump zafer ilan ediyor. Trump, “Ben Türkiye’nin buna dahlini istiyorum. Türkiye, diğer Arap ülkeleriyle birlikte Gazze’ye asker de koysun” dediğinde, İsrail buna “Tamam” dedi. Ama şimdi şimdi itirazlarını yükseltiyor. Bence bu hem Türkiye-İsrail ilişkilerinde tansiyonun ne kadar yüksek olduğunu düşündüğümüzde şaşırtıcı değil. Hem de İsrail seçimlere girecek. Netanyahu, Erdoğan’la o atışmasını iç siyasette sürekli kullanan bir lider. Dolayısıyla, öyle burnunun dibinde Gazze’de bir Türk askerî varlığını istemesi bence düşünülemezdi. Burada asıl önemli olan şey, Trump’ın buna ne yanıt vereceği. Israr mı edecek yoksa pek çok dosyada yaptığı gibi bu araya mı kaynayacak? Amerikan Başkan Yardımcısı JD Vance, İsrail’de Netanyahu ile görüşüyor. Amerikalı yetkililer, bu imzalanan ateşkesi Netanyahu’nun bozacağından endişe duyuyor. Netanyahu’ya “Sen bu ateşkesi tut, bozma” diyebilir, karşılığında da, eğer Netanyahu “Ama Türkler olmasın” derse, buna “Evet” diyebilir.
Ruşen Çakır: Ömer, seninle devam edelim. Bu ateşkes meselesinden hâlâ çok işkilleniyorum açıkçası. İsrail’i az biraz biliyorum, sen benden daha iyi biliyorsun İsrail’i. Bu, büyük ölçüde, İsrail’den ziyade Netanyahu ile ilgili bir şey, değil mi Ömer? Tabii ateşkesin diğer tarafında da Hamas var. Hamas da ‘’demişse yapar’’ denecek bir yapı değil, bambaşka bir yapı. Türkiye’nin bu ateşkesin gözetilmesinde yer alma ihtimali iyi bir şey mi? Çünkü Türkiye şu ana kadar dünyanın dört bir tarafına, birtakım uluslararası güçlere asker verdi, biliyoruz. Bayağı etkili de oldu. Değişik zamanlarda Avrupa’da da oldu, Bosna’da da oldu. Afganistan’da ve başka yerlerde de oldu. Ne dersin, Türkiye İsrail’e rağmen olaya dahil olabilir mi? Olursa iyi olur mu?
Ömer Taşpınar: Önce ateşkesle başlayayım Ruşen. Her şeyden önce şunu teslim etmek gerek tabii, gönül ister ki iki devletli çözüme doğru gidilsin ve iki devletli çözüm masada olsun. Filistin meselesinin ana nedenleri masaya yatırılsın ve ondan sonra ateşkes gibi şeyler konuşulsun. Ama öyle olmuyor, savaş devam ederken diplomasi olmuyor. Bir türlü yürümüyor, iki tarafın bir araya gelmesi mümkün olmuyor. O yüzden bir şekilde ateşkesin getirilmesi gerekiyordu. Ateşkese engel taraf da hep Netanyahu’ydu, Netanyahu ateşkes istemiyordu. Netanyahu bu savaşın bitmesini de istemiyordu. Peki, nasıl oldu da Biden’ın yapamadığını Trump yaptı? Nasıl oldu da Trump Netanyahu’nun elini büktü, masaya çekti ve “Ateşkesi şu şartlar altında imzalayacağız” dedi? Orada Netanyahu’nun yaptığı büyük hatayı bir hatırlatmak lazım. Netanyahu Katar’ı bombaladı. Katar da Hamas’ı bombalayarak, bir bakıma, Amerika’yı Katar’la İsrail arasında bir seçim yapmaya yönlendirdi ve beklenmedik bir şekilde burada Amerika Katar’ı korumayı ve İsrail’i cezalandırmayı seçti. Netanyahu’yu rezil etti. Oval Ofis’te eline telefonu dayatarak Netanyahu’ya özür diletti. Netanyahu gibi gururlu, tükürdüğünü yalamayan bir adama, “Katar Emiri’nden özür dileyeceksin ve bunu bütün dünya kameralarının önünde yapacaksın” dedi ve bunu yaptırttı.
Sonra Katar’la, Suudi Arabistan’la imzalamadığı NATOvari bir askerî anlaşma imzaladı, Katar’a, Amerika’da neredeyse askeri üs açtırttı. Katar’ı bu derecede koruyor. Neden koruduğu tartışılır. Finansal nedenleri olabilir, çıkar çatışması olabilir. Ama Netanyahu Katar’a saldırarak yanlış ata oynadı, yanlış bir strateji izledi ve bunun bedelini ateşkesten kaçamayarak ödedi. Bu, istediği bir ateşkes değildi. Zira Netanyahu Hamas’ın silahları bırakacağına da inanmıyor bence. Ayrıca Hamas’ın silahları bırakmasını da istemiyor. “Hamas silahları bırakmadıkça orada savaş bitmez” diyor. Bugün geldiğimiz noktada, zaten ateşkes yok gibi bir şey. Düzinelerce Filistinli öldürüldü ateşkesten bu yana. İsrail zaten öldürmeye devam ediyor. Hamas da şiddet tekelini elinde bulunduran kurumlaşmış bir yapı içinde değil. Şu anda Gazze’de çeteler var. O çetelerin bir kısmı Hamas tarafından kontrol ediliyor. Bir kısmı kontrol edilemiyor. O çetelerin bir kısmı Refah Kapısı’ndan girdi, iki tane İsrail askeri de öldürdü. İsrail’e istediği malzemeyi de verebiliyor bunlar. Hamas ‘’benim haberim yoktu’’ diyor. Ama ortada zaten doğru dürüst yürümeyen bir ateşkes var. O yüzden ben de ateşkesten çok ümitli değilim. Ama böyle bir ateşkes olmadan da herhangi bir şekilde masaya Fetih’in, yani Filistin Kurtuluş Örgütü’nün, meşru Filistin yapısının gelmesi de mümkün değildi. Zaten onların da gelmesi çok zor gözüküyor.
Burada test edilmesi gereken bir şey var Ruşen, bu konuda bir turnusol kâğıdı var. O olmadıkça hiçbir şey olmaz. O da Marwan Barghouti’nin İsrail’de hapishaneden çıkması. Marwan Barghouti, hem Hamas tabanını hem de Fetih tabanını bir araya getirebilecek önemli bir Filistin lideri ve şu anda hâlâ hapiste. Netanyahu onu çıkartmadı. İsrail faşistleri de, o faşist iki parti de çıkmasını istemiyor. O çıktığı anda, Filistin’de sağlam bir yapı ortaya çıkar.
Ruşen Çakır: Ömer bir dakikanı rica edebilir miyim? Gönül Roma’daki programı nedeniyle birazdan ayrılmak zorunda. Gönül’e kısaca bir Kuzey Kıbrıs’ı sorayım, sonra seninle kaldığımız yerden devam edelim ve Kıbrıs’ı seninle sonra tekrar tamamlayalım. Gönül, sen Ersin Tatar’ın seçilememesini ve açık farkla kaybetmesinin, aslında Erdoğan’ı çok da fazla rahatsız etmeyebileceğini söyledin. Yanılıyor muyum?
Gönül Tol: Evet, doğru. Ömer’in Barghouti üzerine söylediklerini çok önemsiyorum, o konuya tekrar dönün. Aslında Erdoğan’ın, yani Türkiye’nin Kıbrıs’ta çözüme ilişkin önerisi iki devletli çözümdü. Bu, Türkiye’deki pek çok insanın milliyetçi duygularını okşuyor olabilir, ama Kıbrıs’ta iki devletli çözüm gerçekçi bir şey değildi. Ayrıca, Türkiye’nin yıllardır önerdiği ve çok daha gerçekçi olan federal çözümden dramatik bir şekilde uzaklaşmaydı. Türkiye yakın zamana kadar, Crans-Montana’ya kadar federal çözümü destekliyordu ve bu hem Kıbrıslı Türkler açısından hem Türkiye açısından çok daha rasyonel bir politikaydı. Bu arada, Rumlar buna karşı çıkıyordu. Rumlar üniter bir devlet istiyordu. Oysa uluslararası camianın da destekleyebileceği bir şey olması açısından, federal çözüm olması gerçekçi. Bu birincisi. İkincisi, federal çözüm hem Kıbrıslı Türklerin hem Türkiye’nin elini güçlendiren bir şey; Türkiye’nin garantörlüğünün devamı anlamına geliyor. Ayrıca, Kıbrıs Rum Kesimi’nin gelecekte atacağı adımların üzerinde Kıbrıs Türk Kesimi’nin vetosu olacaktı. Kıbrıs Türk Kesimi’nin oluru olmadan Rum Kesimi bağımsız bir adım atamayacaktı. Federal çözüm aslında Kıbrıs Türk Kesimi’nin elini güçlendirdiği gibi, daha gerçekçi bir çözümdü. İki devletli çözümü itmek, bu çatışmanın, artık sonsuza kadar donmuş bir çatışma olarak kalmasına sebep olacaktı. Erdoğan böyle bir adım attı ve “Biz iki devletli çözümü destekliyoruz” dedi. Bu gerçekçi değildi.
Ersin Tatar Erdoğan’a çok yakın bir isim. Türkiye, Kıbrıs Türk Kesimi’ne çok ciddi müdahalelerde bulunuyor ve aslında Kıbrıs Türk Kesimi halkının büyük kısmı Türkiye’nin bu müdahalesinden rahatsızdı, ki seçim sonuçlarında da gördük. Bu müdahalenin içinde pek çok şey var bu arada. Yaşam tarzına müdahale var. Türkiye’nin içerisinden, Anadolu’dan gönderilen bir sürü Türk orada yerleşiyor. Erdoğan Kıbrıs’ta, Türkiye’de yaptığı türden bir seküler yaşam tarzına bunlar üzerinden müdahale ediyor. Ersin Tatar da o anlamda Erdoğan’ın gündemini, ajandasını hayata geçiren bir lider olarak görülüyordu ve bu, Kıbrıs Türk Kesimi arasında çok büyük bir rahatsızlık yaratıyordu.
İkincisi, Kıbrıs Rum Kesimi çok zekice bir şey yaptı. Kıbrıs Rum Kesimi’nin finans sistemi Ruslar tarafından kara para aklama gibi konularda çok efektif kullanılıyordu. Amerika, Kıbrıs Rum Kesimi’ne ‘’Rusya’yla ilişkilerini azaltacaksın, finans sistemini temizleyeceksin’’ dedi. Rum Kesimi böyle bir adım attı, finans sistemini temizledi, oradaki kara para aklayan, özellikle Rus elitinden kurtuldu. Bunlar Türk tarafına geçtiler ve bu iyi bir haber değil. Kara para aklama gibi suçları Türk tarafında çok arttıran bir şeydi. Bu, Kıbrıs Türk tarafı için iyi bir şey değil. Bugün geldiğimiz noktada Tufan Erhürman’ın seçimi kazanması, tam olarak da bu memnuniyetsizliğin tezahürü. Türkiye açısından bu ne anlama geliyor? Erdoğan ve Devlet Bahçeli bambaşka bir şey söyledi. Bahçeli “Seçimleri reddedin, bu seçimler meşru değil” gibi şeyler söyledi. Fakat Erdoğan son derece ılımlı bir mesaj verdi, “Tebrik ediyorum, bu, demokrasinin ne kadar olgun olduğunu gösteriyor” dedi. Bu ne anlama geliyor? Turhan Erhürman’ın seçilmiş olması, Erdoğan’ın kendini soktuğu o iki devletli çözüm cenderesinden kurtarmış oluyor. Çünkü Erhürman federal çözümü destekliyor ve dolayısıyla, Erdoğan geri adım atmadan bu cendereden çıkmış oldu.
Bu neden önemli Erdoğan açısından? Çünkü Avrupa Birliği ile ilişkileri güçlendirmek istediği bir dönemde. Avrupa Birliği ile ilişkileri güçlendirmek istemesinin bence temel nedeni, savunma konusunda işbirliği. Mesela Avrupa Birliği’nin SAFE programı var, SAFE Programı, Avrupa’nın oluşturduğu 150 milyar dolarlık bir savunma fonu. Erdoğan damadı üzerinden bu fona erişim olsun istiyor Ama Yunanistan başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinin buna vetosu var. Erdoğan’ın kendi özel gündemi Avrupa’yla savunma iş birliğini pekiştirmek. Bu yüzden Avrupa’yla ilişkileri düzeltmek istiyor. Ama iki devletli çözüm ısrarı bunu engelleyen faktörlerden biriydi. Şimdi Erhürman’ın seçilmesiyle birlikte, bu sorun kendi kendini kısmen çözmüş oldu. O nedenle de bence Erdoğan bu seçim sonuçlarından memnun diye düşünüyorum.
Bu arada şunu da ekleyeyim; Erhürman da bu arada çok net söyledi. Mesela Erdoğan’a yakın Türk medyasında pek çok insan “Erhürman seçimleri kazandığı için artık Ada’da Türkiye’nin garantörlüğü tehlikeye girecek, Türkiye ile bütünüyle ilişkileri kesmek istiyor” diyordu. Öyle değil. Erhürman Türkiye’nin tezlerini savunan bir isim ve Türkiye’nin garantörlüğünü -tabii ki başka alternatifi yok- destekleyen bir isim ve onun da Türkiye’ye yönelik pozitif açıklamaları, bence Erdoğan açısından olumlu karşılandı.
Ruşen Çakır: Gönül, çok yoğun bir programın arasında katıldın yayınımıza. Çok teşekkürler. Ömer’le kaldığı yerden devam edelim. Ömer, Gazze meselesinin noktasını koyalım. Sonra biraz da Kuzey Kıbrıs’ı konuşalım seninle.
Ömer Taşpınar: Filistin meselesinde iki devletli çözüm konusunda adım atılacaksa, Filistin’in ciddi bir muhatap haline gelmesi lazım. Fetih’in masaya gelip reforme olması, Mahmud Abbas’tan kurtulması, hem İslamcı Filistinlileri hem de daha seküler Filistinlileri olmak üzere iki tarafı birleştirecek bir isim gerekiyor. Bu isim aslında var. Bütün Filistin’in arkasında toplanabileceği isim Marwan Barghouti. Marwan Barghouti de çok uzun süredir, tahmin ediyorum 20 yıldır, daha bile fazla olabilir, İkinci İntifada’dan beri İsrail’de zindanda çürüyor. En son Netanyahu kabinesinden birisiyle bir fotoğrafı gözüktü. Hatta küçük bir klipti, faşist bakanlardan biri ona, “Seni bırakmayacağız” diyordu. Halbuki 1,500 Filistinliyi bıraktılar. İsrail’in gözünde Marwan Barghouti’den çok daha fazla terörist kimliğine sahip eli kanlı insanları bıraktılar. Marwan Barghouti terörist değil, siyasetçiydi. Ama bir şekilde onu Hamas’a yakın bulanlar oldu. Daha İkinci İntifada zamanında İsrail suçladı ve beş müebbetle hapishanede ve onu bırakmıyorlar. Onu bırakmamaları, zaten İsrail’in de iki devletli çözüme yanaşmadığını gösteriyor.
Son olarak da Türkiye’nin etkisine gelelim. Türkiye bu Filistin meselesinde neden etkili? Bunun bir tek nedeni var. Türkiye’nin etkili olmasını Hamas istiyor. Hamas, Türkiye’yi kendine en yakın ideolojik ülke olarak görüyor ve Hamas oldukça etkili. Hamas yıkılmadıkça, Hamas’ın elinde silah oldukça, Hamas belirli bir güce sahip oldukça, Türkiye’yi masada isteyecek. Çünkü özellikle ideolojik olarak ne Katar ne başka bir Arap ülkesi Türkiye kadar Hamas’a sahip çıkmıyor. Katar tabii ki ev sahipliği yapıyor, finansal olarak da destekledi, ama aslında ideolojik olarak çok yakın değil. Türkiye ise, geçmişinde Müslüman Kardeşler olan bir lider tarafından yönetiliyor. Erdoğan, Arap dünyasının ve dünyanın gözünde, Müslüman Kardeşler’in reforme edilmiş hâli. Erdoğan’ın Hamas konusundaki sözlerinin hakkını verelim. Amerika’da bile geri adım atmadı bu konuda. Amerikan Fox Televizyonu’na “Biz onları direniş örgütü olarak görüyoruz” dedi. Dolayısıyla Hamas masada oldukça, Hamas diye bir örgüt oldukça, Türkiye de etkili olacak orada. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi, onu tartışırız ama bir gerçek. Fetih üzerinde Türkiye’nin bir yetkisi yok. Mahmud Abbas Türkiye’yi istemiyor. Onlar Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan ya da Birleşik Arap Emirlikleri olsun istiyor. Ama ortada, radikal İslamcı bir Filistin Cephesi olduğu gerçeği var: Soykırımdan sonra daha da radikalleşen, belki daha da İslamcı olabilecek bir Filistin Cephesi. Onları da kollayan, onların haklarını gözeten, bir şekilde onları meşru gören, diplomatik olarak masada Filistin Cephesi’nin İslamcı kanadını temsil eden ülke, Türkiye. O nedenle İsrail’in gözünde tabii ki Türkiye meşru bir aktör değil, Türkiye’yi istemiyorlar. Ama gerçekçi diplomatların gözünde, gerçekçi ekolün gözünde Türkiye’nin meşru bir rolü var, Hamas orada oldukça etkili oldukça. İstersen Kıbrıs’a geçelim şimdi.
Ruşen Çakır: Evet, Kıbrıs’a geçelim. Kıbrıs seçimi, kamuoyu araştırmalarının çok ciddi bir şekilde çöktüğü bir seçim oldu. Amerika’da da bu yaşanıyor galiba. Kıbrıs’ta yaklaşık 150 bin seçmen var, hadi katılım oranıyla 200 bin diyelim, 200 bin kişinin katıldığı bir seçimin araştırmasını…. Ersin Tatar’ın farklı kazanacağını söyleyenler bile oldu. Böyle bir garip bir yönü var. Bir yandan, Ankara bayağı bir destek verdi Ersin tekrar kazanması için. Süleyman Soylu’nun gittiği söylendi. Ama Gönül’ün söylediği hususlar da önemli. Sonuçta şöyle bir şey yok mu? Erdoğan’la ne kadar sorun yaşasa da, Kıbrıs Cumhurbaşkanı bir şekilde Ankara’yla iyi geçirmek zorunda, öyle değil mi?
Ömer Taşpınar: Evet, Kıbrıs’ın başka bir alternatifi yok. Kıbrıs’ı dünyada tanıyan başka bir ülke yok. Zamanında İbrahim Kalın’ın ‘’değerli yalnızlık’’ dediği bir şey vardı. Asıl değerli yalnızlığı herhalde Kıbrıs halkı yaşıyor. Türkiye’ye mahkûm, Türkiye dışında bir alternatifi yok. Bu arada, Kıbrıs Rum Kesimi, yani Kıbrıs Devleti, dünyaca tanınan Avrupa Birliği’ne girmiş tek Kıbrıs Devleti, Kıbrıs Türk vatandaşlarına, kendisi üzerinden AB pasaportu veriyor. Bu insanların önemli bir kısmı, Kıbrıs ekonomisi yerlerde süründüğü için Kıbrıs Güney Kesimi’ne geçiyorlar. Bu geçiş kapıları meselesi de çok önemli, geçiş kapıları azaltılmış. Bu geçişler Türkiye tarafından desteklenmiyor. Bazı Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıs vatandaşı olup Avrupa Birliği pasaportu kazanmaları da desteklenmiyor. O nedenle de halkta bir memnuniyetsizlik var. Bir de şunu kabul etmek lazım: Kıbrıs, Türkiye’nin kirli arka bahçesi haline gelmiş durumda. Yani para aklama, kumar, seks trafiği, çeteler, suç şebekeleri Kıbrıs’ta cirit atıyor. Türkiye’den oraya bir kimlikle kaçabiliyorsun. Ülke olarak son 5 yılda son derece kötü yönetilmiş, Türkiye’nin, enflasyon, suç oranı, kirlilik, yolsuzluk gibi sorunlarının hepsini misliyle yaşayan bir Kıbrıs var. Bir de Kıbrıs Rum Kesimi’ndeki kara para aklama meselesi durdurulunca, bir sürü şey Türk tarafına aktı, oradan da gelen bir etki var. Ama halkta bir ‘’illallah’’ deme hali vardı. Normalde bunu kamuoyu yoklama şirketlerinin bulması gerekiyordu, ama demek ki yanılmışlar.
Ada’da sert milliyetçi Denktaş ekolünü devam ettiren bir ekol var, Denktaş, Derviş Eroğlu, Ersin Tatar ekolünün karşısında, daha solcu, daha iki taraflı Annan Planı’na da yakın, Mehmet Ali Talat, Mustafa Akıncı ve şimdi Tufan Erhürman ekolü var. Bu daha sol, daha sendikalara yakın, diplomasiye yakın, iki devlet değil, iki taraflı federatif çözümü isteyen kesim var. Gönül’ün dediği gibi, eğer Erdoğan Avrupa Birliği’ne gitmek istiyorsa, Avrupa Birliği ile ciddi ciddi bir şekilde düzelmek istiyorsa, evet, bu bir fırsat. Ama ben Erdoğan’ın Avrupa Birliği ile gerçekten işleri düzeltmek istediğinden o kadar emin değilim. Öyle olsa, yapacağı bir adımla hemen bu işleri biraz düzeltebilirdi. Ne yapardı? Siyasi suçluları çıkarırdı. Zaten bu, Avrupa’yla ilişkilerde ciddi bir momentum kazandırırdı. Selahattin Demirtaş’ı çıkarırdı. Anadolu Kültür’ün yıllardır hapisteki başkanı Osman Kavala’yı çıkarırdı. Ama bunları yapmıyor. Türkiye şu anda, Kıbrıs’ta 2017’de kopan diplomasi masasına dönmek için, iki taraflı federatif bir yapıyı tekrar masaya getirmek için bir fırsata sahip. Zaten Tufan Erhürman seçimi kazandığında, Rum mevkidaşı Nikos Hristodulidis hemen kendisini tebrik etti ve “Masaya döneceğini umut ediyoruz” dedi.
Kozmetik olarak şu anda Kıbrıs’ta işler düzelirse, Avrupa Birliği ile o savunma fonlarına ulaşabilir mi, bundan çok emin değilim. Ama bence CHP açısından çok önemli bir fırsat var. Erdoğan bir 4-5 yıl daha belki götürür belki götürmez, bir seçim daha kazanabilirse, kazanır. Ama ondan sonrası dönemde, CHP uzun bir siyasi dış politika vizyonu ortaya koyacaksa, Kıbrıs’ta bir çözüm istediğini, iki toplumlu federatif bir yapı istediğini ve Crans-Montana’da Annan Planı’nda olduğu gibi tekrar diplomasiye dönmek istediğini masaya koymalı. CHP dış politikasında “2040’ta biz Türkiye’yi Avrupa Birliği’nde görmek istiyoruz. Birleşmiş olarak federatif bir Kıbrıs’ı da Avrupa Birliği’nde görmek istiyoruz” demeli. CHP’nin 2040 Türkiye vizyonu, Türkiye Avrupa Birliği’nde, Kıbrıs da birleşmiş olarak masaya konmalı. ve bunun önünü açacak şey, şu anda bize hayâl gibi geliyor ama, 2040’ta, Türkiye kadar önemli başka bir ülke Avrupa Birliği’ne üye olacak muhtemelen. O ülke de Ukrayna. Türkiye kadar stratejik öneme sahip olabilir, ama Türkiye ile beraber ele alınması gereken bir ülke haline getirilmeli. Türkiye, Ukrayna’nın Avrupa Birliği’ne ve hatta NATO’ya da girmesine destek veriyor. Buna devam etmeli, ama bir şartla: Kendisi de Avrupa Birliği’ne üye olacak. Ukrayna Avrupa Birliği’ne Türkiye’den önce üye olmamalı. Türkiye bunu masaya getirmeli ve ‘’ 2040’ta beraber üye olalım. Kıbrıs’ı da halledelim’’ demeli ve 2040’ta Türkiye nihayet artık bu istediği yere Avrupa Birliği ile gelmiş olmalı. Türkiye, 2040’a kadar Avrupa Birliği’ne bir şekilde demir atmamışsa, bu iş artık biter gibi geliyor bana. Zaten şu anda çok zor devam ediyor. Avrupa’daki direnç ortada. O yüzden slogan ‘’2040: Türkiye, Avrupa Birliği’nde’’ olmalı. Avrupa Birliği için Avrupa Birliği’ne rağmen olmalı. Çünkü onlara rağmen Türkiye bu reformları yapmalı. Orada direnç olmasına rağmen, CHP bunu istemeli. Türk kamuoyunun önemli bir kısmı istiyor. Ulusalcılar ve muhafazakâr bir kesim istemiyor olabilir, ama CHP tabanı istiyor. Türkiye’de yolsuzluktan, otoriterlikten, ekonomik çöküşten bıkmış insanlar Avrupa Birliği’ni istiyorlar. Avrupa Birliği’ne kırgınlar ve öfkeliler, orası başka. Ama bir kamuoyu yoklaması yapıldığında, “Avrupa Birliği’ni istiyor musunuz? Türkiye Avrupa Birliği’ne üye olsun mu?” dendiğinde, ben inanıyorum, hatta görüyorum da, toplumun %60’ı buna ‘’evet’’ diyor ve istiyor. CHP bunu Kıbrıs üzerinden, şu anki dinamikleri de kullanarak ve 10 yıllık bir vizyonla, 2040 Türkiye vizyonunu, Avrupa Birliği çerçevesinde ve Kıbrıs’ı da içine alarak masaya getirmeli.
Ruşen Çakır: Ömer, noktayı burada koyalım. Haftaya kaldığımız yerden devam edelim. Gündemin maşallahı var. Dünya canavar gibi, Türkiye de öyle sanki. Bugün biliyorsun Bahçeli’nin ‘’Öcalan gelsin, DEM Parti grubunda konuşma yapsın’’ açıklamasının yıldönümü. Tam 1 yıl oldu. Ben hâlâ onun izini sürmeye devam ediyorum. İzleyiciler bana “Senden başka bunu konuşan kalmadı” diyorlar.
Ömer Taşpınar: İyi ki de buna devam ediyorsun. Birilerinin de Türkiye’ye umut vermesi gerekiyor. Bakma sana kızdıklarına. Benim söylediğim ‘’2040’ta Türkiye Avrupa Birliği’nde’’ sözü de hayâl gibi geliyor insanlara. Ama hayâl etmeden bazı şeyleri gerçek haline de getiremezsin.
Ruşen Çakır: Dur bakalım, Allah büyük diyelim. Çok sağ ol Ömer. Gönül’e de zaten teşekkür ettik, bir daha edelim. İzleyicilerimize de teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.








