Oscar ödüllü Amerikalı yönetmen Kathryn Bigelow’un son filmi A House of Dynamite geçtiğimiz günlerde Netflix’te gösterime girdi. Prömiyerini eylül ayında Venedik Film Festivali’nde yapan ve bu senenin iddialı yapımlarından biri olarak öne çıkan film, bilinmeyen bir düşman tarafından ateşlenen bir nükleer füzenin ABD’deki büyük bir şehri vurmasına kadar geçen 18-20 dakikalık zamana odaklanıyor. Filmin yarattığı gerginlik ve sürükleyici senaryosu oldukça gerçekçi bulunmuş ki, Pentagon filmin gösteriminin ardından bir açıklama yapma gereği hissetmiş ve filmin tam olarak gerçekleri yansıtmadığını belirtmiş. Eğer özellikle çağdaş Amerikan siyasetini, savunma ve de dış politikasını takip ediyorsanız, soğuk savaş hatıralarını canlandıran A House of Dynamite bu sezon kaçırmamanız gereken yapımlar arasında.

Yönetmen Bigelow, Amerikan sinemasında öne çıkan ilginç isimlerden. Kariyerinin yükselişe geçtiği 1990’lı yıllarda yaptığı, benim çok sevdiğim ve bugün neredeyse başka bir yönetmenin elinden çıkmışçasına duran iki filmi var. 1991 yapımı Point Break filminde, banka soygunu yapan bir çeteyi çökertmek için, çömez bir FBI memurunun Kaliforniyalı sörfçülerinin arasına gizlice dahil olmasını izleriz. Bu çetenin ilginç bir özelliği de soygun esnasında yüzlerini gizlemek için eski ABD Başkanlarının maskelerini takmasıdır. Erkeklerin birbirine devamlı laf geçirdiği, o ter kokulu dünyaya, mizahı ve aksiyon sahneleri ile farklı bir yerden bakmayı başaran yönetmen, bu filmi ile banka soygunu filmlerine yeni bir soluk getirir. Dört sene sonra yaptığı ve senaryosunu eski eşi ve yönetmen James Cameron ile kaleme aldığı Strange Days (1995) filminde ise Bigelow, röntgenciliğin bir bağımlılık haline geldiği oldukça distopik yakın bir gelecek tasviri sunar.
Bigelow, bu son derece iki “maskülen” filmi ile bir hayli beyaz ve eril sayılabilecek 90’lar Hollywood dünyasında erkek aksiyon yönetmenleri arasında kendisine sağlam bir yer edinir. Gelecekte yapabileceği sinema konusunda da biz seyircileri epey bir heyecanlandırır.
Ancak ilerleyen yıllarda, yönetmenin kariyeri farklı bir yola sapar. 2008 yapımı The Hurt Locker ile Bigelow, Amerika’nın uzak diyarlardaki sözde “demokrasi” mücadelesine, Irak Savaşı’na odaklanır. Amerikan ordusunda bomba imha ekibi olarak görev yapan üç kişilik, birliğin geri kalanından oldukça izole hareket eden bir grubun gözünden, yabancı ve tabii kendisinden aşağı gördüğü bir coğrafyada, düşmanın nerede olduğunun kestirilemediği, tehlikenin nereden gelebileceği konusunda kimsenin fikir sahibi olmadığı ve temelinde de Amerika’nın aslında kiminle savaştığının pek belli olmadığına dair çarpıcı bir filme imza atar yönetmen. Öyle ki bu işi ile en iyi yönetmen dalında da Oscar ödülüne layık görülür.
Belki de işler biraz bu noktada değişmiştir artık onun için. Amerika’nın dış tehditleri ya da tehditleri nasıl algıladığı ve aldığı tavrı, savunması, politikası, bürokrasisi ve de Beyaz Saray’ı, Bigelow sinemasının ana yapıtaşları haline gelir. 2012 yapımı Zero Dark Thirty filminde de ABD’nin Usame Bin Ladin’in izini sürmesi, bulması ve öldürmesinin hikayesini beyaz perdeye taşır.

A House of Dynamite filmi de benzer sularda yüzmeye devam ediyor. Filmin senaryosu, NBC News’in eski başkanı, gazeteci Noah Oppenheim tarafından kaleme alınmış. Yazar proje için bir gazeteci titizliğinde çalıştıklarını ve bir dönem Amerikan hükümetinde, özellikle de Beyaz Saray, Savunma Bakanlığı ve Pentagon gibi yerlerde nükleer füze ve savunma teknolojileri üzerine çalışmış yetkililerle uzun uzun görüşmeler yaptıklarını belirtmiş. Ve Pentagon’un itirazının aksine, Amerikan füze savunmasının gayet kusurlu ve güvenlik bürokrasisinin de dışarıdan göründüğü kadar muktedir olmadığı sonucuna varmış.
Gerçek hayatta şu aralar Bigelow’un filminin yansımalarını görmek şaşırtıcı değil; lakin geçtiğimiz günlerde ABD başkanı Donald Trump kimsenin anlamadığı bir şekilde ABD’nin nükleer silah testi yapacağını söyledi. Belki de tüm bunlara, Bigelow’un filmi vesile olmuştur; kim bilir.
Senaryonun bir diğer öne çıkan yanı da bir Japon Akira Kurosawa klasiği Rashomon (1950) filmindekine benzer çoklu bakış açısına sahip bir hikâye örgüsü ile o 18-20 dakikalık kritik ana odaklanmamız. Film, füzenin fırlatılmasının ardından Beyaz Saray durum odası, Pentagon, Omaha’daki bir hava üssü ve savunma bakanının odasında olup bitenleri tüm ayrıntılarıyla gözler önüne serer. Bu açıdan filmin gerçekçiliği, sürükleyici olmasında en büyük etkendir.
Filmin güçlü de bir oyuncu kadrosu var. Mission Impossible serisinden hatırladığımız Jessica Ferguson, ünlü İngiliz oyuncu İdris Elba, Past Lives filmi ile hayatıma giren Greta Lee ve Chernobyl dizisi ile aklımıza kazınan Jared Harris performansları ile göz dolduruyorlar. Film iyi çizilmiş karakterleri ile bize nükleer savaş gibi küresel ölçekte tüm canlıların hayatını derinden etkileyebilecek tehditlerin önlenmesinde ve karar verme merciinde, bizim gibi savunmasız, zaafları ve sevdikleri olan insanlar olduğunu sık sık hatırlatır. Hiç aksamayan senaryosu da gerilimi soluk soluğa izlememize olanak sunar.

Yazımı bitirirken, filmde ikna olmadığım şeyler olduğunu da not etmek isterim. Özellikle hikâyenin üçüncü bölümü olan sonuç bölümünde, senaryonun kendisini çok dar bir yere hapsettiğini ve tartışabileceği birçok tema varken, sorunu çok küçük bir yerde aradığını düşünmedim de değil.
A House of Dynamite filmine bir bakın derim. Keyifli bir zaman geçireceksiniz. Öte yandan, ben Bigelow’un 1990’larda açtığı ve bizi heyecanlandırdığı sinemasını beklemeye devam edeceğim. Belki bir gün bu kadar bürokrasi onu da sıkar ve bize hiç beklemediğimiz, distopik ve havalı bir bilimkurgu filmi ile geri döner, kim bilir.













