Müge İplikçi yazdı: Ben kimim, biliyor musun?

Hiç kuşku yok ki hayatta dalga geçtiğiniz her şeyin o ya da bu şekilde sizi bulduğunun canlı örneklerinden biri de benim. Yani aslında bizler kendi hayatlarımızın kendi kanıtlayıcıları olarak ters veya düz, hiç fark etmiyor, bu yeryüzünde son nefesimizi verinceye kadar deneyimlerimizi devam ettiriyoruz. Buna da sonrasında hayat diyoruz.

Bardağı taşıran son damla

Hikaye şu: Bir şehre gidiyorsunuz ve o şehirde birçok etkinliğe katılıyorsunuz. Ve bir gün önce geldiğiniz otelden bir gün sonra çıkacağınız saati, bu noktada biraz daha ileri çekmek istiyorsunuz. Bu, aslında bardağı taşıran son damla oluyor. Çünkü daha önceki saçma sapan diyaloglarda da işin buraya geleceğini hissetmişsinizdir, biliyorsunuzdur. Ve buna rağmen otelin resepsiyonuna gidip o şehrin sizin için önemli olduğuna dair bir retorikle başlayıp, onların ifadesiz yüzüyle karşılaşırsınız. Daha sonra giderek artan sinirinizi ve ensenizde beliren damarınızı gizlemeye çalışarak, “bakın ben buraya dünyanın en büyük yazarlarından biri olan Dostoyevski’nin Suç ve Ceza adlı romanını konuşmak üzere geldim; konuğum, iş trafiğimden ötürü saat 12’de değil üç gibi çıksam olur mu,” demek durumundasınızdır.

Empati tuzağı

Peki karşınızdaki ekip ne yapar? O ekip öyle bir ekiptir ki, bütün yakın geleceğini sadece paraya yatırmış olan bir otelin paralı turiste açılmış olan bütün odalarını size ve sizin gibilere tek tek kapatmıştır. Ve “ama empati yapın” diye de bir cümle kurmayı ihmal etmezler!. Şimdi bu cümle aslında sizin, sizin cenahın yıllarca kullanmış olduğu bir cümledir. Ve empati yapmayı size karşınızdaki bozkırda biteviye bir kaya ya da suyu ve bereketi ruhundan çekilmiş sıra dağlar görünümlü adam, ne kadar sesinizi duyurmaya çalışırsanız çalışın, sürekli olarak sesinizin geri yankılandığı adam, erkek, maço, paragöz, patronunun sürekli olarak ağzının içine bakan, hatta oraya düşmüş olan ve herkesi bu uğurda satabilecek olan küçük adamın tekidir. Üstelik onun yanındaki de öyledir. Onun yanındakinin yanındaki de öyledir. Lafa geldiğinde “ben işimi yapıyorumcudur” hepsi- aynı zamanda.

Ve siz o esnada ona, o şehrin sizin için ne kadar önemli olduğunu söylersiniz. Bu ülkede düşüncenin ne kadar dışarıda bırakıldığını söylersiniz. Hatta paralı bir turiste göre çok daha ehemmiyetli bir iş yaptığınızı ve uzun vadede büyük bir katkı sağlayacağınızı söylersiniz de, söylersiniz.

Kural ile insanlık arasında

Ama karşınızdaki nedir? Patronun yalakası, sistemin halkası, düzenin yaftalama makinesi, son dönemin moda ispiyoncusu, maçonun önde gideni biridir. Ve size gene hâlâ empati yapmanızı söyleyecektir. “Siz olsaydınız acaba odanızı bekler miydiniz?” der. Ve siz o noktada gene serinkanlı bir şekilde, “Eğer bu bana düzgün bir şekilde ifade edilirse ben beklerim, neden olmasın,” demeyi de bir insanlık borcu sayarsınız. Ama karşınızdaki bununla da yetinmeyecektir. “Kurallarımız var,” diyecektir. “Biz emir kuluyuz,” diyecektir. “Keşke onlara sorsanız, onlarla bunu konuşsanız,” diyecektir. “Bu bizi aşan bir meseledir hanımefendi,” diyecektir. Siz ses tonunuzu buna göre ayarlayarak gene yeryüzü meselelerinden, suyun bitmesinden hatta havluların özenli kullanılmasına kadar gereksiz bir sürü konunun etrafında dönerek, “odanıza, şehrinize, tavrınıza saygı duyuyorum,” cümlelerini sarf ederek bir şeyleri anlatmaya devam edeceksinizdir. Oysa karşınızdaki-lerin tavrı çok nettir: “Benim kurallarıma boyun eğ ve benim yerime kendini suçlu hisset!”.

Son çare: “Ben kimim, biliyor musun?”

Giderek alnınız sıkışmaya başlayacak (basınç); yüzünüz solmaya (kaybediş alameti), nabzınız artmaya (sonuca doğru ilerleyiş). Lobide, resepsiyondaki garip cilalı masanın önündesinizdir. Gitseniz iyi olacaktır. Ama buna karşın oradan gitmeme konusunda da bir inancınız vardır. Ve en sonunda adamın size: “Ama bakın hanımefendi, buraya ne doktorlar, ne milletvekilleri geliyor, belediye başkanları akın ediyor, hepsine aynısını uyguluyoruz,” deyince, işte o zaman siz ne diyeceksiniz?. “Olabilir kardeşim ama bu ülkede düşünce, sanatçı, bilim insanı kolay yetişmiyor,”… Evet resmen ayrımcılık yapacaksınızdır. Evet, bu ayrımcılığı hayatı boyunca yapmamaya çalışan biri olarak yapacaksınızdır bunu. Hatta içinizden ne geçecektir biliyor musunuz? “Ulan ben belediye başkanını arayıp sizin yuvanızı yaptırmazsam ne olayım?” Ve hatta o cümleye de çok yaklaşmışsınızdır o sırada: “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?”

Burada kahkahalarınızı duyduğunuz anda, işte orada işinizin bittiğini de anlarsınız! Orada “Ben kimim biliyor musun ” noktasına geldiğinizi -yıllarca kendinizle didişerek dahi olsa o noktaya geldiğinizi- “ulan bu ülkede gelinecek yer burası mıdır hep,” dediğinizi kendiniz duymuşsunuzdur. Bir tek siz. Ancak… En önemli tanıktır bu.

Pekinin içindeki çığlık

Karşınızda kravatı yakasından taşan, kravat bağlamayı bir türlü öğrenememiş olan o adama bakarak “Peki,” dersiniz. Bu “peki” de sizi camdan zorla çıkartmaya çalışan otel ekibinin hayali debelenme versiyonu da vardır; kapınıza sürekli olarak tıklatan bell boy hayali de. Odanızda bir ileri bir geri giderken bu yazıyı planlamaya çalışan saç baş dağınık haliniz de vardır elbette. Pencereyi açıp otelin yan tarafında don ve sutyenlerini kirli çamaşır ipine gururla ve gürül gürül asmış olan kadının gözleriyle buluşmayı isteyen, sempati ve empati arayan haliniz de vardır tabii. Velhasıl vardır da vardır.

Sonra odaya gelirsiniz. Ve resepsiyonu arar dersiniz ki “Kardeşim, birazdan çıkıyorum, alın odanız sizin olsun, tepe tepe kullanın”.

Erkenden çıkacağım odadan. Artık tavşan kim, dağ kim; buna hayat karar verecek. Ya da Raskolnikov’un kimlik, adalet ve insanlık sorunsalı gibi karşıt güçlerle sınanan günlük hayata yayılacak olan şiddeti.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.