Ruşen Çakır, Cumhur İttifakı’nda son günlerde artan “çatlak” iddialarını değerlendirdi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 29 Ekim törenlerine katılmamasından KKTC açıklamasına, emniyet ve yargıdaki kadrolaşma gerilimlerine kadar birçok başlığı ele alan Çakır, “Bir sorun var ama bu bir dağılma anlamına gelmez” dedi.
Ruşen Çakır, Cumhur İttifakı’nda son dönemde yeniden alevlenen “çatlak” tartışmasını değerlendirdi. Çakır, özellikle 29 Ekim törenlerine MHP’nin katılmaması, Kuzey Kıbrıs seçimlerine dair farklı açıklamalar ve devlet içi kadrolaşma geriliminin ittifak içinde ciddi rahatsızlık yarattığını belirtti. Ancak Çakır’a göre, bu gerilim ittifakın dağılacağı anlamına gelmiyor.
Bahçeli’nin 29 Ekim tutumu gerilimi derinleştirdi mi?
Ruşen Çakır, “29 Ekim’de Bahçeli’nin Anıtkabir’e gitmemesi, Külliye’deki resepsiyona kimseyi göndermemesi dikkat çekti. Bu, MHP’nin AKP’den mesafe aldığı bir tablo oluşturdu” dedi. Ancak asıl kopuşun, Kuzey Kıbrıs seçimleri sonrası yaşandığını vurguladı:
“Bahçeli, seçimleri tanımadı ve meclisin Türkiye’ye katılma kararı alması gerektiğini söyledi. Ama AKP, kazananları tebrik etti. Erdoğan da bu çizgiye hiç yaklaşmadı. Çok net bir ayrışma var.”
Çakır’a göre, Bahçeli bu açıklamaların ardından yapılan “saygı duyuyoruz” mesajlarını kabullenemedi. “Bunu hazmedemediği açık” diyen Çakır, bu farklılıkların birikerek sembolik krizler yarattığını ifade etti.
Kadrolaşma gerginliği: “MHP rahatsız, Erdoğan alanını daraltıyor”
Ruşen Çakır, ittifakın en ciddi kırılma noktasının “devlet içinde kadrolaşma” meselesi olduğunu söyledi:
“Emniyet, özel harekât, valiler kararnamesi… MHP’ye yakın isimlerin tasfiye edildiği kaygısı çok ciddi. Bu, Bahçeli’yi rahatsız ediyor. Erdoğan ise devlet içindeki ülkücü etkinliği kendi lehine çevirmek istiyor.”
Çakır, MHP’nin özellikle yüksek yargı ve emniyetteki atamalarda devre dışı bırakıldığını düşündüğünü, bu durumun ittifak içinde güvensizlik yarattığını belirtti. Ancak bu gerilimin “dağılma” anlamına gelmediğini de ekledi:
“Bir sorun var ama bu bir kopuşa yol açacak düzeyde değil. Taraflar bunu halleder, belki de hallettiler bile.”
“Erdoğan’ın MHP’ye, MHP’nin de Erdoğan’a mecburiyeti var”
Çakır, ittifakın kırılganlığına rağmen iki tarafın birbirine mecbur olduğunu vurguladı:
“Erdoğan’ın MHP’ye hem Meclis’te hem bürokraside ihtiyacı var. Kendi kadrosu kalmadı. Fethullahçıları tasfiye etti ama yerine kimseyi koyamadı. MHP olmadan devlet mekanizmasını sürdüremez.”
Öte yandan, MHP’nin de tek başına iktidar olma şansı olmadığını hatırlattı:
“MHP, kendinden büyük bir partiyle ittifak yapmadan iktidarda olamaz. Muhalefette kalmayı bilen bir parti ama şu aşamada AKP’den uzak durmayı tercih etmez.”
“Bir sorun var ama dağılma yok”
Çakır, son olarak ittifak içindeki tartışmaların dışarıdan “kriz” gibi görünse de, sistemin devam edeceğini belirtti:
“Bu ittifakın dağılması Fethullahçıların isteği olabilir ama bu, aralarında sorun olmadığı anlamına gelmez. Erdoğan Bahçeli’nin alanını daraltıyor, Bahçeli de Erdoğan’ı sıkıştırıyor. Bu gerilim sürecek ama dağılma beklemiyorum.”
Ruşen Çakır, değerlendirmesini “Erdoğan’ın bugüne kadar sürekli müttefik değiştirdiğini ama artık MHP’siz bir denge kuramayacağını” sözleriyle tamamladı:
“Erdoğan’ın etrafında alabileceği başka kimse yok. Gelecek, DEVA, Saadet… Hepsini toplasanız bir MHP etmez.”
Videonun deşifresi:
Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Bitmeyen bir tartışma var: Cumhur İttifakı’nda çatlak mı var, kriz mi var? Dağılacaklar mı? Ne olacak, ne bitecek? Bu Cumhur İttifakı’nın temellerinin esas olarak 15 Temmuz darbe girişiminden sonra atıldığını, daha doğrusu kurulduğunu varsayarsak ki aslında onun öncesinde, Haziran 2015 seçiminin sonrasında şekillenen bir ittifak ve dolayısıyla on yılını doldurmuş bir ittifak diyebiliriz. Kurulduğundan hemen sonra değilse bile belli bir aşamadan sonra sürekli olarak gündeme geldi bu konu ve son günlerde tekrar çok ciddi bir şekilde gündemimizde. Son günlerde gündemde olmasının nedenlerine bakacak olursak çok açık: 29 Ekim’de Anıtkabir’e Devlet Bahçeli hasta olmamasına rağmen gitmedi. Yerine iki kurmayını yolladı ama akşam Külliye’deki 29 Ekim resepsiyonuna ne kendisi gitti ne de partiden herhangi bir kişinin gitmesine izin verdi. MHP hiçbir şekilde Külliye’de yoktu. Hâlbuki 1 Ekim’de meclis açılışındaki kutlamalarda biliyoruz ki Devlet Bahçeli hep Erdoğan’la birlikteydi. 29 Ekim olayının nedenlerine baktığımız zaman ilk başta Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti seçimleri ve onun hemen ardından Bahçeli’nin yaptığı o sert açıklama geliyor. Bahçeli koparıp attı bu seçimleri. Meclisin Kuzey Kıbrıs Meclisi’ni kabul etmemesi gerektiğini ve Türkiye’ye katılma kararı alması gerektiğini belirtti yazılı olarak. Ama hemen ardından AK Parti’nin üst düzey isimleri seçime saygı duyduklarını, kazananları tebrik ettiklerini açıkladılar. Nitekim Erdoğan da aynı şeyi yaptı. Hiçbir şekilde Bahçeli çizgisinde bir tutum takınmadı, yakınına bile yanaşmadı. Yani orada çok net bir ayrışma var. Şimdi Kıbrıs konusundaki ayrışma tek başına bir çatlak nedeni olmayabilir. Fakat anladığım kadarıyla Bahçeli kendi çıkışının hemen ardından bunların gelmesini, tekziplerin gelmesini kabullenememiş. Onu özellikle vurgulamak lazım. Ama onun dışında başka hususlar var. Özellikle devlette kadrolaşma meselesi ile ilgili hususlar var. Daha önce dile getirmiştik biliyorsunuz. Gazetesinin, MHP’nin yayın organının başyazarı açık açık, aynı zamanda kendisi Bahçeli’nin basın danışmanı, açık açık devlette bir paralel yapılanmadan bahsetmişti ve bu paralel yapılanma olarak da esas olarak emniyete işaret etmişlerdi. Öğrendiğim kadarıyla emniyetteki atamalar, özellikle özel harekât dairesindeki atamalar MHP’yi çok ciddi bir şekilde rahatsız etmiş. Yani kendilerine yakın kadroların tasfiye edildiği ya da etkisizleştirildiği kaygısı var. Ve şu anda bir de bir valiler kararnamesi var. Valiler kararnamesinde de MHP ile AKP arasında birtakım sorunlar olduğu söyleniyor. Öte yandan belli bir zamandan beri özellikle yargıda, üst düzey atamalarda ya da yüksek yargıdaki atamalarda yine MHP ile AKP arasında birtakım rekabetler hatta çatışmalar olduğu söyleniyor. Şimdi bütün bunlara baktığımız zaman ortada bir sorun olduğu muhakkak ama bu sorun tek başına bir çatlak anlamına geliyor muyu incelediğimizde, başından itibaren hep bu konu gündeme geldiğinde aslında her iki tarafın da birbirlerine muhtaç olduğu bir durumla karşı karşıyayız. Şöyle ki, Erdoğan’ın MHP’ye çok ciddi bir şekilde ihtiyacı var. Hem mecliste ihtiyacı var hem bürokraside ihtiyacı var. Bürokraside özellikle Fethullahçıların temizlenmesi sonucu doğan açığı kendi kadrolarıyla doldurma imkânı olmadı. Zaten Erdoğan’ın kendi kadrosu diye pek bir kadrosu yok. AKP yöneticilerinden bazıları yerel anlamda hukuk mezunlarının siyaseti bırakıp yargıç ya da savcı olduklarını biliyoruz. Ama bunların sayısı sınırlı. Cemaatlerle işbirliği niye? Yani Fethullahçıları tasfiye ettikten sonra bazı cemaatlerin devlette önünü iyice açtığını duyuyoruz. Çünkü orada da hem cemaatlerin o kadar Fethullahçılar kadar yaygın ve yetişmiş kadroları olmaması gerçeği, bir diğer yandan da Fethullahçılık deneyiminden dolayı Erdoğan’ın bunlara tam olarak güvenememesi gerçeği de var. Dolayısıyla devlet bürokrasisinde öteden beri 70’li yıllardan beri milliyetçi cephe koalisyonlarından beri Türkiye’de var olan ülkücü kadrolaşma olgusu Erdoğan bir şekilde kendi leyhine değiştirmek istiyor. Bunu özellikle vurgulamak lazım. Ve tabii ki cumhurbaşkanlığı seçiminde her türlü desteğe ihtiyacı var. En son seçimde MHP diyelim ki Erdoğan’a oy vermeseydi, kendi adayını çıkartsaydı durum bambaşka olabilirdi. Dolayısıyla buna ihtiyacı var. Artık Erdoğan partisi tek başına iktidara gelemiyor. Bunu 2015 Haziranında gördük. Bu anlamda MHP’ye çok ciddi bir şekilde ihtiyacı var. MHP’nin de kendi başına bir güç olabilme ihtimali yok. Yani bir yerle ittifak, kendinden büyük birisiyle ittifak yapmadan MHP’nin iktidarda olması diye bir şey mümkün değil. Muhalefette kalmayı bilen bir parti aslında MHP. Hatta yine biliyoruz ki Devlet Bahçeli barajın altında kalacağını bile bile ülkeyi erken seçime götürmüştü 2002’de. Yani MHP’nin bu ittifaktan uzak durma ihtimali ki tercih etmez, AKP’den, Erdoğan’dan daha fazla. Onu özellikle vurgulamak lazım. Bir diğer husus da burada iki hareket arasındaki ideolojik geçişkenlik, siyasi geçişkenlik bu Türkiye’de 70’li yıllardan beri yaşanan bir olaydır. Milliyetçilik ve muhafazakârlık diyelim hadi. Ya da ülkücülük ve İslamcılık arasında özellikle Anadolu’da çok ciddi oy kaymaları konjonktürel olarak olur ve bu hareketler her ne kadar birbirlerine çok yakın olsalar da aynı zamanda çok da rekabetçidirler. Birbirlerinden birbirlerine çok da fazla güvenmezler. İki ayrı kültür aslında birbirine yakın görünüyor olmalarına rağmen özellikle MHP’ye baktığımız zaman MHP 60’lı yıllarda temeli atılmış, kökü daha eskilerde olmakla beraber atılmış bir hareketten bahsediyoruz. Ve hareketin en temelinde de bir disiplin ve itaat olayı var. Erdoğan da Millî Görüş hareketli 1960 sonlarından itibaren gelen birisi ama o hareketin disiplini özellikle Necmettin Erbakan’dan sonra büyük ölçüde dağıldı. Erdoğan’ın tek adam yönetimini önce partide sonra ülkede kurması bunu bence çözebilmiş değil. Bunu özellikle vurgulamak lazım. Şu aşamada çözüm sürecinde de iki hareket arasında farklılıklar olduğunu biliyoruz baştan itibaren ve bu farklılıklar nedeniyle aralarında sorun çıkma potansiyeli olduğunu da biliyoruz. Ama son yaşananlarda çözüm sürecinin çok da belirleyici olduğunu açıkçası düşünmüyorum. Son olarak mesela çözüm sürecinde Bahçeli Öcalan’a bir komisyon heyetinin gitmesini söyledi. Erdoğan bunu hayata geçirtmedi. Bu bir sorun potansiyeli taşıyabilir ama büyük bir krize yol açmayacağa benziyor. Ve bu arada şunu da biliyoruz ki Erdoğan adım adım olaya, çözüm sürecine daha fazla dâhil olmaya başladı, eski tutukluğundan uzaklaştı. Şu aşamada baktığımızda sağda solda çok haber çıkıyor. Yok işte MHP Erdoğan’ı bırakacak, Dem Parti ve CHP ile birlikte hareket edecek. Bu teorik olarak mümkün ama bugünün meselesi olduğunu düşünmüyorum ya da başka birtakım Erdoğan sonrası yerini kim alacak üzerine yapılan şimdiden yapılan çok erken spekülasyonlarda MHP’nin tavrı üzerine laflar söyleniyor. Bunlar bugünün meseleleri değil. Bugünün meselesi esas olarak bence devlet içerisindeki kadrolaşma meselesi ve Erdoğan’ın en son yaptığı açıklamada gördük. Cumhur İttifakı’na tekrar sahip çıktı ve bu yapılanları, Cumhur İttifakı aleyhine kampanyaları FETÖ ile ilişkilendirdi. FETÖ derken neyi kastediyor? Yurt dışından birtakım yayın yapan eski Fethullahçı gazeteciler var. Bunlar yine bir kampanya hâlinde fırsat olarak değerlendirdiler ve birtakım şeyler söylemeye başladılar, kendilerinden çok emin gibi: “Şöyle oldu, böyle oldu vesaire. Bahçeli şunu dedi.” gibi. Nereden bildikleri şüpheli. Doğru da olabilir, bilemiyorum ama bunu bir fırsat olarak görmekteler. Tabii ki bu ittifakın dağılması ve Erdoğan’ın iktidarı kaybetmesi Fethullahçıların istediği bir şey. Ellerinden ne geçecek bilmiyorum ama şunu söyleyeyim: Fethullahçıların kullanmak istiyor olması burada bir sorunun olmadığı anlamına gelmez. Bir sorun var ama bu sorun bir dağılmaya yol açacak bir sorun değil. Bir şekilde aralarında bunu halledeceklerdir ve belki de halletmişlerdir bile. Fakat bu, özellikle Erdoğan’ın Bahçeli’nin alanını daraltma, Bahçeli’nin de Erdoğan’ı sıkıştırma girişimlerinin sürmesi kesinlikle önümüzdeki günlerde sıklıkla karşılaşacağımız bir şey olacak. Bu arada tabii şunu unutmamak lazım: Son dönemde birtakım şirketlere yönelik yapılan operasyonlarda, kara para eksenli operasyonlarda da bir AKP-MHP gerginliği olduğu yolunda iddialar var. Çok bildiğim konular olmadığı için ona girmek istemiyorum ama iş eğer akçeli işlere de, yani bu gerginlik akçeli işlere de sirayet etmişse durum gerçekten daha vahimdir. Onu özellikle vurgulamak lazım. Ve son bir notta burada şunu söyleyeyim: O da Erdoğan iktidara geldiğinden bu yana sürekli müttefik değiştirdi. Dolayısıyla onun bildiği bir şey. Ama şu aşamada MHP’den uzaklaşıp gelebileceği, yanına alabileceği doğru dürüst kimse yok. Yani Gelecek Partisi’nin, DEVA Partisi’nin, belki Saadet Partisi’nin Erdoğan’a ya da Cumhur İttifakı’na dâhil olabileceği yolunda yapılan spekülasyonlar var, biliyorsunuz. Bunların hepsi gerçek olsa bile hepsini toplasanız bir MHP kesinlikle etmez. Hem sayı anlamında etmez hem de devletteki kadro anlamında etmez ve bu iktidara verilecek bir toplumsal destek anlamında etmez. Evet. Bugün bir, nasıl söyleyeyim, çok da değeri bilinmemiş bir edebiyatçımıza ithaf etmek istiyorum: Nezihe Meriç. Ben de açıkçası kendisini yıllarca adını duyar ve bilmezdim ta ki Korsan Çıkmazı adlı kitabını okuyana kadar. Ve o kitabı okuduğumda ki 61 yılında yazılmış, benim doğumdan bir yıl önce yazılmış, çok şaşırdım. “Böyle bir ismi neden bilmiyorum, bu zamana kadar bilmiyorum?” diye şaşırmıştım. Çok etkilenmiştim. Sonra baktım çok da fazla kitap yazmamış. Çocuk kitapları daha çok yazmış ama hep edebiyatın içerisinde olan, tiyatro yazan, bir Bozbulanık öykü kitabını biliyorum. Onun dışında çok okuduğum birisi değil ama şunu söyleyeyim: Hayatı edebiyatla geçmiş, yayıncılıkla geçmiş, aynı zamanda müzikle de ilgilenmiş ve fakat seksen dört yaşında 2009’da hayatını kaybediyor. Üzerinde çok konuşulan edilen bir isim değil. Bunun neden böyle olduğunu açıkçası çok anlamıyorum. Bir de aslında şunu da anlıyorum ki her yerde olduğu gibi edebiyatta da maalesef bir şey var, reklam yapmak, yapmamak var. Sahip çıkılmak, çıkılmamak var. Nezihe Meriç de benim gördüğüm kadarıyla kimileri diyebilir ki “Sen bilmiyor olabilirsin ama o çok bilinen birisi.” O zaman özür dilerim. Ama benim bildiğim kadarıyla, benim gördüğüm kadarıyla üzerinde çok konuşulan birisi değil. Hâlbuki Türkiye’nin, Cumhuriyet’in ilk yıllarını özellikle çok iyi gözlemlemiş ve zaten Cumhuriyet kadını. Onu da çok net bir şekilde görebiliyoruz hayatına baktığımızda. Ve Türkiye’de çok az yapılan bir şeyi, edebiyatı yazmayı belli ki tutkuyla sevmiş bir isim. Dolayısıyla bu yayını Nezihe Meriç’e ithaf ediyorum. Kendisini saygıyla anıyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








