Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar, Transatlantik’in bu bölümünde, Trump’ın Epstein kararını, Duhok Konferansı’nın önemini ve Muhammed bin Salman’ın Washington ziyaretini tartıştı.
Trump, Epstein dosyalarını tamamen açan yasayı imzaladı
ABD Başkanı Donald Trump, Jeffrey Epstein soruşturmasına ait tüm belgelerin 30 gün içinde açıklanmasını zorunlu kılan yasayı imzaladı. Trump, kararı “Demokratlarla Epstein arasındaki gerçekler ortaya çıkacak” diyerek duyurdu. Açılacak belgeler; uçuş kayıtları, iç yazışmalar, mağdur ifadeleri, FBI/Adalet Bakanlığı dosyaları ve baskınlarda ele geçirilen materyalleri kapsıyor.

Mazlum Abdi MEPS 2025 için Duhok’ta
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Komutanı Mazlum Abdi, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Mesrur Barzani’nin düzenlediği 6. Ortadoğu Barış ve Güvenlik Konferansı (MEPS 2025) için Duhok’a geldi. Abdi ve SDG Dış İlişkiler Sorumlusu İlham Ahmed’i, KDP’li Hoşyar Zebari karşıladı. Abdi’nin takım elbise ve kravatla katılması dikkat çekti; bu tercih sosyal medyada HTŞ lideri Golani’nin benzer görüntüleriyle karşılaştırıldı.
Konferansta konuşma yapacakları duyurulan Abdi ve Ahmed, 18 Kasım’da Türkiye’den gazeteci ve siyasetçilerin de kaldığı otele giriş yaptı.
ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Beyaz Saray’daki görüşmesi öncesinde, ABD’nin Suudi Arabistan’a F‑35 savaş uçakları satacağını açıkladı. Trump, bu satışa ilişkin olarak “Bunu yapacağız. F‑35 satacağız. Onlar bizim büyük bir müttefikimiz” ifadelerini kullandı.
Kaşıkçı cinayeti yeniden gündemde
Aynı basın toplantısında ABC muhabiri, Prens Selman’a hitaben, “ABD istihbaratı sizin bir gazeteciyi vahşice öldürme planının başında olduğunuz sonucuna vardı. 11 Eylül’de yakınlarını kaybedenler de bugün Oval Ofis’te olmanıza öfkeli” sözleriyle sorusuna başladı.
Trump, muhabirin sözünü keserek hangi basın kuruluşu için çalıştığını sordu. Sorunun tamamlanması üzerine, “Sahte haber” diyerek gazeteciyi eleştirdi ve Selman’ı işaret ederek, “Bu beyefendi müthiş bir iş çıkardı” dedi.
Kaşıkçı için “son derece tartışmalı biriydi” ifadesini kullanan Trump, “Bir şeyler oldu ama [Prens Selman] bu konuda hiçbir şey bilmiyordu. Bu meseleyi burada kapatabiliriz. Misafirimizi böyle bir soru sorarak utandırmak zorunda değilsiniz” sözleriyle tartışmayı sonlandırmak istedi.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Ben Ankara’da olduğum için dün yayın yapamadık. Gönül, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin başkenti Erbil’den, Ömer her zamanki gibi Washington’dan bağlanıyor. Arkadaşlar hoş geldiniz. Gönül, sende daha taze haberler var. Çünkü sen Duhok’ta Amerikan Üniversitesi’nde yapılan önemli bir toplantıyı izledin. Dünyanın dört bir tarafından ve Türkiye’den çok sayıda isim vardı. Ama Türkiye için en çok dikkat çeken, SDG komutanı Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Sorumlusu İlham Ahmed’in oraya sivil kıyafetleriyle gelmeleri ve Mazlum Abdi’nin konuşma yapmasıydı. Genel olarak toplantıyı, ama özel olarak bu konuyu anlatmanı istesem ne gibi notların var?
Gönül Tol: İlk önce Türkiye’den kimlerin katıldığından başlayayım. Ahmet Davutoğlu oradaydı. Galiba AK Parti Batman milletvekili ve birkaç AK Parti milletvekili daha vardı. HÜDA PAR’lılar vardı, bölgeden isimler vardı ve Amerika’dan, Avrupa’dan katılımcılar vardı. Çok büyük ve bence çok da önemli bir toplantıydı. Bu toplantıyı Kürdistan Bölgesel Yönetimi finanse ediyor. O yüzden Mesud Barzani ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bütün protokolü oradaydı, panelleri ön sıralardan izlediler. Irak Başbakanı Sudani konuştu. Biliyorsunuz 11 Kasım’da Irak’ta seçimler yapıldı, onun hemen ardından geldi. Iraklı yetkililerle birebir konuşabilmek, havayı koklamak açısından da benim için ilginçti. Davutoğlu ve AK Partili milletvekilleri Mazlum Abdi’nin geleceğini öğrendikten sonra toplantıdan ayrıldılar. Ayrılmadan evvel Ahmet Davutoğlu bir konuşma yaptı. Biliyorsun, Suriyeli Kürtlerle, SDG ile Şam arasındaki müzakereler Fransa arabuluculuğunda yapılıyor. Davutoğlu ironik bir şekilde “Bu rolü Türkiye üstlenmeli” dedi. Ahmet Davutoğlu bu konuşmayı yaptıktan birkaç saat sonra, zannediyorum Neçirvan Barzani, Mazlum Abdi’nin bir sonraki gün konferansa katılacağını söyledi. Ahmet Davutoğlu ve AK Partili vekiller ayrıldılar. Ahmet Davutoğlu “Benim Erbil’de önceden planlanmış toplantım vardı, ben o yüzden ayrıldım” diyor. Ama benim yorumum şu: Ahmet Davutoğlu’nun artık AK Parti dışında bir kendi partisi var. Kendisini muhalefette konumlandıran bir partinin Genel Başkanı. Ama ben bu tür bölge ziyaretlerini Türk Dışişleri Bakanlığı’yla koordine etmeden yaptığını düşünmüyorum. Muhtemelen Mazlum Abdi’nin geleceği açıklandıktan sonra da bunu Dışişleriyle konuştu ve bunun üzerine Davutoğlu ve AK Partililer oradan ayrılma kararı aldı. Aslında bunun şöyle bir sembolik anlamı var; Öcalan’la içeride yürütülen sürecin en sorunlu tarafı, hâlâ Suriye. Bunun altını çizmek gerekiyor. Sen de “Türkiye, Mazlum Abdi gerçeğini ne zaman kabul edecek?” diye bugün yazmışsın. Henüz etmemişe benziyor.
İkincisi, Mazlum Abdi’nin o konuşmada söylediği şeyler önemliydi. Adem-i merkeziyetçiliğe vurgu yaptı, Suriye için merkezi bir sistemin çok işe yaramayacağından bahsetti. Bu arada İlham Ahmed’e “Şam’la yürüttüğünüz müzakereler ne durumda? Sürekli aksıyor gibi görünüyor” diye bir soru soruldu. Çok net yanıt vermemekle beraber, verdiği yanıttan benim anladığım, Şam ve SDG arasında hakikaten bir vizyon farklılığı olduğu. Zaten bir türlü anlaşamamaları nedeniyle Davutoğlu ve AK Parti milletvekilleri ayrılmak zorunda kaldılar. Yani, Suriye sahasında Öcalan sürecinin ayağı aksamaya devam ediyor. Bu önemliydi bence.
Benim ilgimi çeken ikinci şey, bir Çalıştaya katıldım ve çok keyif aldım. Çalıştay basına kapalı, daha küçük bir grupla yürütülüyordu ve özellikle Körfez ülkelerinden, Katar’dan, Suudi Arabistan’dan, Birleşik Arap Emirlikleri’nden yetkililer vardı. Çalıştaydan sonra onlarla yaptığım konuşmalarda, benim daha evvel vurgu yaptığım bir şeyi düşündüm. Ben hep ‘’Türkiye, Suudi Arabistan’la, Birleşik Arap Emirlikleri’yle ve Mısır’la ne kadar normalleşirse normalleşsin, -çünkü ilişkiler uzunca bir zamandır özellikle de Türkiye’nin itip kalkmasıyla bir normalleşme sürecine girdi- buna rağmen Türkiye’nin her zaman bir ‘Arap baharı bagajı’ olacak’’ diyordum. Nedir o bagaj? Bu rejimlerin nezdinde Türk hükümeti, hâlâ hep şüpheyle bakılması gereken bir hükümet. Çünkü Arap ayaklanmalarından sonra İhvan’ı destekledi, “devrimci” bir dış politika izledi. Burada ‘’devrimci’’den kasıt, statükoyu değiştirmeye yönelik bir dış politika izlemesi. Bütün bunlar bu ülkeleri çok rahatsız etti. Bugün gelinen noktada ben bu rahatsızlıkların çok dindiğini görmüyorum. Mesela çalıştaydaki katılımcılardan birisi bana “Türkiye neo-Osmanlıcı, İslamcı bir politika izlemeye devam ediyor” diye bir görüş bildirdi.. Ben buna “Türkiye, 2010 ve 2015 arasında gerçekten İhvancı, ideolojik bir dış politika izledi, izlemeye çalıştı. Fakat bu, Türkiye açısından çok maliyetli oldu ve bu politikadan vazgeçti. Bugün geldiğimiz noktada artık Türkiye’nin ideolojik bir dış politika izleme lüksü yok. Çünkü Türkiye 2011-2012’deki Türkiye değil” yanıtını verdim.
Mesela sık sorulan sorulardan ve söylenenlerden bir tanesi, Türkiye’nin yeni Suriye’nin sahibi olması konusuydu. Aslında Türkiye’nin Suriye’deki politikasından tutun, Gazze’de, Libya’da, Sudan’da izlediği politikaya baktığınızda, o ideolojik politikadan ne kadar uzaklaşmak zorunda kaldığını anlıyorsunuz. Türkiye pragmatik bir politika izlemeye çalışıyor. Mesela Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden, Trump’ın Gazze planını destekleyen bir karar çıktı. O karar aslında bir Filistin Devleti’nin kurulmasının önünü alan, engelleyen bir şey. Türkiye ona bile destek verdi çünkü Trump bunu önemsiyor. Trump Gazze’de başardığının, orada ateşkesi inşa ettiğinin resmini vermek istiyor. Bu yüzden de Türkiye’nin katkısını önemsiyor. Türkiye de “Biz buradayız, tamam, senin istediğin olsun” diyor. Halbuki Erdoğan hep “Filistin davasının savunucusu biziz” diyordu. Oysa bu Gazze planına destek vererek, aslında o savunduğu davanın altını oyuyor. Burada bile Türkiye’nin ideolojik değil, aslında pragmatik bir politika izlediğini görüyorsunuz.
Suriye’de de benzer bir şekilde. Washington’da ya da bazı bölge ülkelerinde söylendiği gibi, Türkiye yeni Suriye’nin sahibi kesinlikle değil. Bu, Türkiye’nin hiç etkisi yok anlamına da gelmiyor. Gayet tabii ki orada 20 bin Türk askeri var ve bu bile önemli bir etki kaynağı. Fakat Türkiye’nin, Suriye’de her şeyi istediği gibi dizayn edecek bir gücü yok. Ben de bütün bu örnekleri vererek, aslında Türkiye’nin o Arap Baharında izlediği politikadan uzaklaşmak zorunda kaldığını ve elindeki finansal dahil çeşitli kaynaklar sınırlı olduğu için aslında başka ülkelere muhtaç olduğunu söyledim. Suriye gibi “arka bahçesi” kabul ettiği bir yerde bile Suudi Arabistan’ın desteğine ihtiyacı var mesela. Benim için Körfez yetkililerinin söylediği “Türkiye hâlâ neo-Osmanlıcı politika izliyor” görüşü daha önceden de bildiğim, düşündüğüm ama o düşüncemi doğrulamış olan bir şey oldu.
Son olarak da şunu söyleyeyim: Amerika neredeyse hiç konuşulmadı. Sadece benim katıldığım çalıştayda değil, diğer çalıştaya katılan arkadaşlarla da konuştum. Ki benim çalıştayımda Amerikan yönetiminde çalışmış eski yetkililer de vardı. Bölge meseleleri konuşulurken, Amerika’nın rolü, Amerika’nın ne yapacağına dair ya da Avrupa’nın, Batı’nın ne yapacağına çok az bir ilgi vardı. Bana çalıştayın sonunda “Senin bugünden çıkarımın ne oldu?” diye sordular, ben de “Gerçekten biz Batı’yı ve Amerika’yı konuşmadık” dedim. Bu da aslında bölgenin 2008’den bu yana, Obama’dan bu yana söylediği şeyi doğruluyor. 2008’den bu yana bölgedeki ülkeler “Artık Amerika elini eteğini çekiyor” diyordu. Arap ayaklanmaları yüzünden bir türlü çekemedi ama algı oydu hep. Aslında gerçekten gelinen noktada bölgenin şunu görmesi gerekiyor: Ne Avrupa’ya ne Amerika’ya güvenerek burada bir siyaset oluşturmak akıllıca değil. Bu yüzden de bölge ülkelerinin kendi bölgesel mekanizmalarına odaklanması ve mümkün olduğunca artık Amerika’nın bu bölgede olmadığı varsayımıyla hareket etmesi gerekiyor.
Ruşen Çakır: Eyvallah. Ömer sana Suudi Arabistan’ı sormak istiyorum. Gönül Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinden bahsetti ama Veliaht Prens Washington’daydı. Trump yine birtakım şovlar yaptı. Suudi Arabistan’a F-35’lerin satışı, büyük paralara yatırımlar, bir de o meşhur Kaşıkçı Suikastı olayının sorulmasını engellediği gibi çok önemli bir ayrıntı var. Çünkü Kaşıkçı Suikastı gerçekleştiğinde özellikle Amerikan medyası bunu uzun bir süre epey bir gündeme taşımıştı. Şimdi tekrar Muhammed bin Salman’ın olduğu bir yerde gündeme getirilmesi önemli. Ama esas önemli olay galiba, bu F-35’ler meselesi, çok büyük paraların konuşulması ve İsrail’in bu F-35 satışından rahatsız olup olmadığı meselesi.
Ömer Taşpınar: Evet, bu konu çok boyutlu. Gönül’ün bıraktığı yerden devam edeyim. Sadece şunu söyleyeyim, keşke Türkiye’nin pragmatizmi birazcık da Kürt meselesinde muhatap olarak Mazlum Abdi’nin de alınmasına kadar gitse. Bu gidişle herhalde gene Devlet Bahçeli “Kimse görüşmüyorsa Mazlum Abdi ile ben görüşeyim” diyecek. Türkiye öyle ilginç bir yere gidiyor. Gönül’ün söylediklerine katılıyorum, Türkiye ideolojiden uzaklaştı, daha pragmatik. Ama Kürt meselesinde istediği kadar pragmatik de davranamıyor gibi. Erdoğan da davranmıyor. Bazı işler Devlet Bahçeli’ye kalıyor. Devlet Bahçeli, ideolojik bir adam olmasına rağmen en pragmatik davranan kişi oldu şu anda. Türkiye’nin, bu adına açılım dediğimiz, Abdullah Öcalan’la görüşmeleri de kapsayan süreçte hâlâ Suriye’de Kürtlerle bir diyalog kurmaması, eksik ayak. En önemli ayak eksik.
Neyse, şimdi Amerika’ya dönelim. Hızlı bir hafta geçiyor. Ağırlıklı olarak Suudi Arabistan’dan konuşacağız. Çünkü Washington’ı ziyaret eden Veliaht Prens, devlet lideri olmamasına rağmen, devlet ziyareti seviyesinde, en yüksek seviyede karşılandı. Artık babası yokmuş, ülkeyi o yönetiyormuş gibi. Fakat bu arada Amerikan diplomasisi aktif bir şekilde Türkiye’nin de içinde olduğu bir Ukrayna sürecinin de içinde. Hafta sonu Zelensky’nin danışmanları, Miami’de Steve Witkoff’la görüşmüşler ve Steve Witkoff Pentagon’dan da bir heyetle beraber, Türkiye’nin de arabuluculuk yapabileceği bir plan üzerinde çalışıyor. Dün, yüksek seviyeli bir Pentagon heyeti Kiev’deydi. Zelensky’i toprak vermeye, ordusunun yarısını lağvetmeye, NATO’ya hiçbir zaman girmemeye, yani zehir gibi bir anlaşmaya ikna etmeye çalışıyorlar. Çünkü bunlar Putin’in istedikleri bunlar ve burada Türkiye’nin arabuluculuk yapması da söz konusu. Dün Zelensky Ankara’daydı. Onun da ikna olmasında Türkiye’nin bir rolü olabilir mi diye de konuşuluyor. Bu arada tabii Zelensky çok zor durumda çünkü kabinesindeki birçok isim çok derin bir yolsuzluğa karışmış durumda. Zelensky onların istifasını istedi. Her ne kadar savaş kahramanı gibi olsa da meşruiyet konusunda zorlanıyor. Çünkü direndi ve bütün dünya onu tanıyor, cesur bir lider. Ama ülkesinde devam eden yolsuzluk nedeniyle de zor durumda. O nedenle, bu zehirli anlaşmayı kabul eder mi, göreceğiz. Yani hızlı bir hafta içindeyiz.
Biraz önce ‘’Trump Beyaz Saray’da, Oval Ofis’te Muhammed bin Salman’a soru sordurtmadı” dedin ya, aslında basın toplantısında zehir gibi bir soru geldi. Bin Salman, Cemal Kaşıkçı’yla ilgili soruya muhatap oldu. Kendisine, 2018’de Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesi ile ilgili soru soruldu. Trump gazetecinin sözünü keserek, çok sert bir şekilde, Kaşıkçı için sanki çok ideolojik olarak çok tehlikeliymiş gibi “Bahsettiğiniz kişi son derece tartışmalı birisi. Birçok düşmanı vardı ve böyle şeyler olabilir. Ama Veliaht Prens’in bundan hiç haberi yoktu, hiç onu suçlamayın” açıklamasını yaptı. Tabii ki basın şaştı kaldı. Çünkü ABD İstihbaratı, Kaşıkçı cinayetinden, doğrudan Muhammed bin Selman’ı sorumlu tutan ve “Suudi yetkililerin, Muhammed bin Selman’ın izni olmadan bu tür bir operasyon gerçekleştirme ihtimalinin çok düşük olduğunu” belirten bir rapor yayımlamıştı. Muhammed bin Salman herkesi şaşırtacak bir şekilde İngilizce konuşarak, Trump’tan çok daha ılımlı bir şekilde “Çok üzücü bir olay yaşadık. Bu üzücü olayın bir daha tekrarlanmaması için elimizden geleni yapıyoruz. Ülkemizdeki bazı sorunları halletmeye çalışıyoruz ve bunun tekrarlanmaması bizim için çok önemli” açıklamasını yaptı. Herkes, Trump’tan daha ılımlı ve yapıcı, neredeyse, özür dilemese de suçunu belirli bir açıdan kabul eden söylemiyle, Muhammed Bin Salman’ın Trump’tan daha yapıcı olduğunu kabul etti. Çünkü Trump, bu soruyu soran ABC muhabirini azarladı, “ABC Televizyonu’nun lisansını elinden almak lazım” dedi. Misafirimizi böyle bir soru sorarak utandırmak zorunda değilsiniz” sözleriyle tartışmayı sonlandırdı.
Bu arada Muhammed Bin Salman, Oval Ofis’te, 600 milyar dolar değil, 1 trilyon dolarlık yatırım yapılacağının müjdesini verdi. Trump buna bayıldı, Tıpkı 2018’deki en son ziyaretinde olduğu gibi, bir sürü projeden, neler satın alınacağından, nasıl yatırım yapılacağından bahsedilmeye başlandı. Dediğin gibi F-35’lerin satışı bunun önemli bir ayağı, ki bu, sorunlu bir mesele. Çünkü Trump yönetimi de F-35’lerin teknolojisinin Çin istihbaratının eline geçmesinden korkuyor. ‘’Çin istihbaratının ne işi var?’’ diyeceksin, Çin’in, tıpkı Birleşik Arap Emirlikleri’nde olduğu gibi, Suudi Arabistan’da da altyapı ve telekomünikasyon yatırımları var. Bunlardan biri de Huawei Şirketi. Ama bu F-35’in satışı meselesi Kongre’de takılabilecek bir mesele. Sivil nükleer konusunda bir anlaşma var. Bilgisayar çipleri dediğimiz yarı iletkenler konusunda anlaşmalar var. Tabii ki aslında beklenen konu, Suudi Arabistan İsrail’le İbrahim Anlaşmaları’na girecek mi? Muhammed bin Salman orada frene bastı ve ‘’iki devletli bir çözüm olmadıkça, İsrail’le böyle bir yakınlaşmayı istememize rağmen, mevcut ekonomik ilişkilerimizin de güçlü olmasına rağmen, bu tür bir anlaşma, ancak Filistin meselesine bağlıdır’’ diyerek topu taca attı.
Fakat genel anlamda Suudi Arabistan açısından başarılı bir ziyaret oldu. Benim ilgimi çeken, Suudi Arabistan’la Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki rekabetin neredeyse artık düşmanlık seviyesine varmış olması. Bu iki ülke normalde kardeş ülkeler, ama Birleşik Arap Emirlikleri’nin lideri Muhammed bin Zeyd, zamanında Suudi Arabistan’a abilik yaparken, şu anda Muhammed bin Salman, çok sert bir şekilde Birleşik Arap Emirlikleri’nin üzerine gidiyor. Tabii bir finansal rekabet de var arada Suudi Arabistan, ‘’Vizyon 2030’’ çerçevesinde, Dubai’den yatırımları çekmeye çalışıyor.
Seninle iki hafta önceki yayında konuştuğumuz Sudan ayağı çok önemli. O yayınımızda da söylemiştim, Birleşik Arap Emirlikleri, Sudan’daki soykırıma karışan Hızlı Destek Güçleri’ne askerî yardım yapıyor. Muhammed bin Salman Trump’a, Birleşik Arap Emirlikleri’ne ikincil yaptırımlar uygulamalısınız dedi ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni bir şekilde namlunun ucuna koydu. Bu bana göre, artık bütünüyle kılıçların çekildiği, çok sert oynandığı bir yer ve aynı zamanda Sudan konusunda da ayrı kamplarda olduklarını da gösteriyor. Suudi Arabistan Sudan Ordusu’nu destekliyor, Birleşik Arap Emirlikleri, Hızlı Destek Güçleri dediğimiz, geçmişte Cancavid olan ve şu anda soykırımı yapan Hemedti grubunu destekliyor. Aralarında ciddi bir rekabet var. Bin Salman, Amerika’nın, Hızlı Destek Güçleri’ni terör örgütü olarak tanımasını da istedi. Trump dün yapılan resmi yemekte “Biz Sudan konusunu Veliaht Prens istediği için çok daha ciddiye alacağız. Açıkçası Sudan konusu benim gündemimde yoktu” dedi. Trump’ın gündeminde ilginç bir şekilde bir sürü mesele var. Mesela Venezuela var, onu da konuşmamız gerekiyor bir ara. Nijerya var, ‘’Nijerya’ya savaş açacak mı?’’ meselesi var. Nijerya’da Hristiyanlarla Müslümanlar arasındaki çatışmalarda Evanjelist taban, burada Amerika’nın müdahil olmasını istiyor. Ukrayna var. Ama Sudan yoktu. Trump, “Şimdi Sudan’a bakacağız ve Veliaht Prens’in istediği bazı şeyleri yapacağım” dedi. Bu da Birleşik Arap Emirlikleri için kötü haber.
Ruşen Çakır: Evet, Gönül sen her ne kadar Irak Kürdistan bölgesinde, Erbil’de olsan da dünyanın gündeminde malum. “Epstein” olayı var, Trump da belgelerin açıklanmasını istedi. İki gün önce Medyascope’ta Ali Deniz ve Murat Türsan bu konuyla ilgili yayın yaptılar ve bayağı da ilgi gördü. Türkiye kamuoyu da yakından izliyor. O olay, çok eski ve önemli bir olay. Burada Trump’ı zorlayacak bir şey hakikaten var mı, yoksa insanlar biraz komplo teorisi mi yapıyor?
Gönül Tol: Ruşen, açık söyleyeyim, ben bu Epstein dosyalarını ciddiyetle takip edemiyorum. Biraz paparazzi bir boyutu var. Siyaseti ilgilendiren bir boyutu var, ama çok ciddi takip etmiyorum. O yüzden yanıt veremeyeceğim. Fakat Ömer’in söylediği şeye şunu eklemek istiyorum. Muhammed bin Salman’ın ziyareti, insan hakları örgütleri ya da insan haklarını önemseyen insanlar ve düşünce kuruluşları tarafından çok eleştirildi. Trump’ın söylediği şey gerçekten korkunçtu. Ömer, Trump’ın Cemal Kaşıkçı için “Bu adam da zaten sorunlu bir adamdı” dediğini anlattı ya, Trump, o kadar korkunç bir şekilde öldürülmesini neredeyse meşrulaştırmaya çalıştı. Siyasette daha dip bir nokta var mı, bilemiyorum. Ama şunu söylemek istiyorum: Tamam, Trump bunu başka bir seviyeye getirdi. Fakat aslında Muhammed Bin Salman’ı normalleştiren Biden’dı. Hatırlayalım, Biden 2022 yılında Cidde’ye gitmişti ve Muhammed bin Salman’a yumruk selamı çakmıştı. O görüntü çok olay olmuştu aslında. Kaşıkçı 2018’de öldürülmüştü ve hatırlayalım Biden, Muhammed Bin Salman’ı ne kadar eleştirmişti, kampanya sırasında onu parya ilan etmişti. Fakat seçildikten sonra Muhammed Bin Salman’ı normalleştiren, aslında Biden’dı, Trump değil.
Biden bunu neden yapmıştı, onu da hatırlayalım. Ukrayna yüzünden enerji fiyatlarının fırlaması, Washington’da endişe yaratmıştı. Dolayısıyla bu konuda yardım istemek için gitmişti. Ben o dönem şunu düşündüğümü hatırlıyorum: Enerji bağımsızlığı konusunda Amerika ne kadar önemli adımlar atmış olursa olsun, hâlâ özellikle Körfez’e baktığında gördüğü şey petrol. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerika özellikle, özellikle Körfez ülkeleriyle ilişkilerini o temel ayak üzerine oturttu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra petrol çok daha önemli bir hale gelince, bu bölgelere doğrudan enerji üzerinden bakmaya başladı. Soğuk Savaş dinamikleri içerisinde ‘’bu önemli enerji ülkelerini Sovyetlere kaptırmayalım’’ endişesi oldu. Yıl 2022, Amerika bölgeye hâlâ aynı şekilde bakıyor.
Ömer Taşpınar: Epstein meselesinden bahsedeceğim ama bu petrol meselesine de kısaca değineyim. Şu anda yapay zekâ için çok fazla enerji santrallerinden bahsediliyor. Enerji santralleri müthiş elektrik yakıyorlar ve müthiş bir enerji var. Suudi Arabistan’da nükleer konuda da bir sivil enerjiye doğru gidiş var ve bu yapay zekâ meselesi hem mikroçipler alanında uzmanlaşan teknik şirketlerin yatırımları hem de bu enerji santralleri, Suudi Arabistan’ın önemini daha da artırıyor. O açıdan, Suudi Arabistan kolay kolay stratejik önemi azalacak bir ülke değil ve Arap dünyasında Mısır’ın artık esamesinin okunmadığı bir yerde, lider, Muhammed bin Salman. Arap dünyasının sesi o.
Epstein konusuna gelirsek: Bu sansasyon, Gönül’ün dediği gibi önemsizmiş gibi başladı. Fakat bu adam çok önemli bir finans şirketi kuruyor ve bu finans şirketi bir sürü para kazanıyor. Miami’de, Trump’ın yaşadığı bölgede onun da bir malikânesi var. Adamı sorunlu kılan şey, 18 yaşın altındaki kızlarla pedofili boyutundaki mide bulandırıcı seks skandalları. Bu dosyanın içine inanılmaz derecede insan girmiş Amerika’da. Dosyalarda o kadar çok ünlünün adı geçiyor ki, normal şartlarda bir sürü insanın rezil olacağı bir durum. Zaten rezil oluyorlar da. Epstein’la ilişkisi olan herkesin bir şekilde bu seks skandallarına karışmış olma ihtimali var. Bunların arasında Bill Clinton bile var. İngiliz, Kraliyet Ailesi’nden Prens Andrew var, şimdi bütün unvanları, nişanları geri alındı ve aileden çıkarıldı. Amerika’da finans konusunda en önemli isimlerden birisi olan Lawrence Summers gibi isimler var. Daha dün ismi geçtiği için rezil olmuş durumda ve bütün kamu görevlerinden istifa etmek zorunda kaldı. Burada Trump’ın ismi geçiyor mu geçmiyor mu meselesi var. Trump 2004 yılında bu adamla ilişkisini kesmiş, onu, mülkiyeti kendinde olan Mar-a-Lago Kulübü’nden kovmuş. Nedeni de, Summers’ın, kulüpten bazı kızları, kendisine masaj için çağırdığını öğrenmiş olması. Trump, “Bu adam 2004 yılından beri benim gözümde zaten sapıktı, ben onu kulübümden attım” diyor.
Epstein dosyası halkın gözünde Demokratlarla, biraz da Bill Clinton’la bağdaşlaşan bir şeydi. Bunun üzerinden müthiş komplo teorileri yürüdü. Trump’ın tabanında Epstein meselesi, Demokratlar, Demokratların pedofili olması gibi bir komplo teorisi yarattı ve Trump da bu dalganın üstüne çıkarak, “Ben gerçekten de Demokratların böyle şeyler yapabileceğine inanıyorum. Bunlar da bu sapıklarla beraber gitmiş” dedi. Kendisi de Epstein dosyası nedeniyle tartışmaların odağında olan Trump, “Benim alâkam yok” diyerek meseleyi hemen kapatmak istedi. Ama Wall Street Journal‘ın bulduğu bir belge var. O belge, Epstein 50 yaşına girdiğinde Trump’ın ona yazdığı bir mektup. O mektup, hâlâ arkadaş olduklarını ve bir ilişkileri olduğunu gösteriyor. Trump’ın seks skandallarını bilen birisi, Trump’ın da bunun içinde olduğuna emin olabilir. Şu anda Trump’a karşı, Temsilciler Meclisi’nde Cumhuriyetçilerin de içinde olduğu, “Epstein dosyası açılsın” dalgası var. Epstein zaten hapishanede intihar etti veya öldürüldü, tam olarak bilinmiyor. Ama bu mesele Trump’ın ayağına ciddi bir şekilde dolandı ve Trump üç gün önce “Tamam, ben destekliyorum, benim korkacak hiçbir şeyim yok” diyerek, Epstein soruşturmasına ait tüm belgelerin 30 gün içinde açıklanmasını zorunlu kılan yasa tasarısını imzaladı. Aynı zamanda tabii ki bu seks skandalının içinde mağdur olmuş kişilere belirli hakların tanınması, tazminat davalarını içeren bu dosya, şu anda Temsilciler Meclisi’nden geçti. Trump “Benim korkacak bir şeyim yok” diyor, ama işin içinde gerçekten Trump’ı bu skandala bağlayacak belirli belgeler varsa, bu, önümüzdeki dönemde Trump’ın başını daha ağrıtabilir.
Bu işin siyasi boyutu da şu: Bu mesele, Trump’ın toplumsal tabanında ciddiye alınıyor. Trump’ın bunun içinde gözükmesi, şu anda Trump’ın zaten kötü giden destek oranını daha da azaltabilir. Amerika’da ekonomi iyi gitmiyor, enflasyon meselesi var. Hayat pahalılığı, gelir dağılımı bozukluğu, ekonomi konularında Trump istediği kadar başarılı olamadı. Gümrük vergileri enflasyona kötü etki yapıyor. Gerçi bugün işsizlik rakamı beklenenden biraz iyi çıkmış ama, Trump “Borsa çok iyi gidiyor, ekonomi çok iyi” diyor. Halbuki toplumdan kopuk. Amerikan toplumunda, Türkiye’de olduğu gibi ciddi bir geçim sıkıntısı var. Bu geçinme meselesi zaten New York’ta Mamdani’yi, Seattle’da işte başka bir sosyalisti belediye başkanı seçtirdi. Yani Trump ekonomik meselelerde iyi gitmiyor. Bir de bu Epstein Davası üzerinden bir darbe yerse, Demokratlar, önümüzdeki yıl yapılacak ara seçimlerde daha güçlü bir şekilde Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu ele geçirebilirler diye ümit ediyorlar. Bunun siyasi boyutu da bu.
Gönül Tol: Ruşen, bir şey söyleyerek kapatalım mı? Ben yanlış anlaşılmak istemiyorum. Bu kadar kendimi detaylı anlatmama rağmen, çok sık yanlış anlaşılıyorum. Kesinlikle ‘’Bu dava önemsizdir’’ demek istemiyorum. Bunun ahlâki boyutunu çok önemsiyorum. Hatta biraz fazla önemsediğim için takip etmekte zorlanıyorum.
Ruşen Çakır: Ben senin sözlerinden onu anladım zaten. O mesajı izleyiciler de almıştır. Özellikle bir kadın olarak, bu konunun ne kadar tiksindirici olduğunu duygusal olarak kaldırmak zor.
Gönül Tol: Evet. Mesela şimdi dosyada ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın adı geçiyor. Türkiye’den birçok erkek gazeteci Tom Barrack’ı savunmaya soyunmuşlar. Bunlar gün be gün çıkan şeyler ve bu adamlara hiçbir şey olmaması, benim duygusal olarak takip etmekte zorlandığım bir şey. Ama Ömer çok güzel özetledi, meselenin gayet tabii ki siyasi ağırlığı da var. O yüzden yanlış anlaşılmak istemiyorum.Ruşen Çakır: Hayır, yanlış anlaşılmadın merak etme. Bu arada Ömer gözün aydın, işine dönmüşsün. Hadi bakalım, Amerikan halkı ve devleti senden üstün başarılarının devamını diliyor diyelim. Arkadaşlar çok sağ olun. Transatlantik’i burada noktalıyoruz. Ömer’e de, Gönül’e de ve tabii ki izleyicilerimize de çok teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.








