Transatlantik: Rusya-Ukrayna savaşı bitiyor mu? | Trump’ın gözü Venezuela’da 

Transatlantik’in bu bölümünde Ruşen Çakır ile Ömer Taşpınar, dünya gündemini değerlendirdiler. Yayında, Rusya – Ukrayna savaşı bitiyor mu? Trump’ın gözü Venezuela’da mı? soruları ele alındı.

Transatlantik’in bu bölümünde Ruşen Çakır ve Ömer Taşpınar, “Rusya-Ukrayna savaşı bitiyor mu?” sorusunu ele aldılar. Taşpınar’a göre Washington’da yürütülen müzakereler, barış adı altında Kremlin’in taleplerine yaklaşmakta ve süreç giderek Rusya’nın lehine dönüyor.

Ömer Taşpınar, ortaya çıkan 22 maddelik taslak plana dair bunun bir Rus planı olduğunu öne sürdü ve nasıl ortaya çıktığını şöyle anlattı:

“Geçen hafta konuşmaya başladığımız orijinal planın bir Rus planı olduğu ortaya çıktı. Bunu söyleyen de ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun kendisiydi. Rubio, birkaç senatöre, ‘Bana gelen 22 madde Rusların dilek listesi’ demiş. Sonradan yalanladı ama ilk planın tam olarak Putin’in istediği bir plan olduğu apaçık ortadaydı.”

Planın Rusya’ya ciddi toprak tavizleri verilmesini içeriyor olmasının kritik olduğunu belirten Taşpınar, “O planda özellikle ciddi toprak tavizleri vardı. Toprak takası bile değildi. Rusya’nın şu anda ele geçiremediği Doğu Ukrayna’daki bazı alanları ele geçirmesine ‘evet’ deniyordu. Buna Ukrayna tabii ki karşı çıktı” dedi.

“Zelenskiy diplomatik masada geriledi”

Taşpınar, Volodimir Zelenskiy’nin Washington’da yaşadığı kriz, içerideki yolsuzluk skandalı ve Avrupa’dan gelen itirazlar nedeniyle zorlandığını vurguladı. Diplomasi masasında Ukrayna’nın pozisyonunun sahadaki direncine rağmen gerilediğini belirtti:

“Zelenskiy çok temkinli hareket ediyor. Donald Trump’a teşekkür ediyor ama içeride ve dışarıda çok zor bir seçim yapacağını açıkladı. Sahada gösterdikleri başarıyı diplomasiye yansıtamıyorlar şu anda.”

Transatlantik: Rusya-Ukrayna savaşı bitiyor mu? | Trump'ın gözü Venezuela'da 
Transatlantik: Rusya-Ukrayna savaşı bitiyor mu? | Trump’ın gözü Venezuela’da 

Trump’ın Venezuela planı

Ruşen Çakır ile Ömer Taşpınar, Donald Trump’ın Venezuela planını da yorumladılar. Taşpınar, “Trump yönetimi, Venezuela’yı bir askeri hedef olarak değil; baskıyla rejimi zayıflatacak bir ülke olarak ele aldı” dedi.

Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro karşıtı pozisyonuna dair konuşan Taşpınar, Venezuela’nın zengin petrol kaynaklarının ABD açısından jeopolitik kaldıraç oluşturduğunu vurguladı. Trump’ın hedefinin işgal değil, rejimi içeriden çözebilecek bir baskı stratejisi olduğunu belirtti:

“Bu meseleye neo-emperyalist bir açıdan bakmak mümkün. Venezuela’nın petrol kaynakları çok zengin; hatta Suudi Arabistan’dan daha geniş petrol kaynakları var. Trump’ın göz diktiğini söylemek kolay ama Venezuela’yı işgal edip o petrolün Amerika’nın eline geçmesini sağlamak gibi bir emperyalist savaş planı yok.”

Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Bu hafta Gönül Tol yok, Ömer Taşpınar’la dünyayı konuşacağız. Ömer merhaba. 

Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen. 

Ruşen Çakır: Geçen haftaki yayınımızda Ukrayna meselesine girizgâh yapmıştın. O konuda bayağı rivayet var. Planlar havada uçuşuyor, tartışmalar var. Sen Zelensky’nin bir şeylere mecbur kalacağını söylemiştin ama durum hâlâ netleşmedi sanki. En son bıraktığımız yerde Rusya’nın lehine bir anlaşma ihtimali çok yüksekti, ama Avrupa’dan birtakım itirazlar da geliyor. An itibarıyla ne durumdayız? 

Ömer Taşpınar: Şu anda Avrupa’dan ve Ukrayna’dan gelen itirazlar nedeniyle 22 maddelik orijinal planda değişiklikler oldu. Bu arada geçen hafta konuşmaya başladığımız orijinal planın aslında bir Rus planı olduğu ortaya çıktı ve bunu söyleyen de ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio idi. Dışişleri Bakanı bu süreçte biraz ekarte olmuş durumda. Süreci Beyaz Saray’daki ekip, özellikle de Steve Witkoff yönetiyor. Marco Rubio bu 22 maddelik plan kendisine geldiğinde, bunu Kongre’den birkaç senatöre Rusların dilek listesi olarak tanımlamış, ama bunu sonradan yalanladı tabii. Çünkü bu çok büyük bir skandal. Eğer bu plan Rusya’nın istediklerinin bütünüyle kâğıda dökülmesinden ibaretse, ki Rusçadan tercüme edildiği yönünde bile haberler çıktı, Marco Rubio geri adım attı, “Ben böyle bir şey söylemedim” dedi. Fakat ilk orijinal planın gerçekten tam Putin’in istediği bir plan olduğu apaçık ortadaydı. Çünkü o planda özellikle ciddi toprak tavizleri vardı. Yani şu anda Rusya’nın elde edemediği Doğu Ukrayna bölgesinde Donbas’ta bazı toprakları ele geçirmesine “Evet” deniyordu. Buna Ukrayna tabii ki karşı çıktı. Fakat Zelensky Beyaz Saray’da yaşadığı o skandal görüşme sonrasında çok temkinli hareket ederek, Trump’ı hep barıştan yana olması nedeniyle tebrik ediyor. Ama öte yandan çok zor bir seçim yapacağını açıkladı ve Avrupa’yı da devreye sokarak, bazı dengeleyici unsurlar getirdi. Şu anda bu plan 22 maddeden 18 maddeye inmiş durumda. 

Temelde artık Ukrayna’nın NATO’ya üyeliği gibi bir şey söz konusu değil, bu konu üç aşağı beş yukarı belli oldu. Fakat tartışmalı konuların başında, Rusya’nın ne kadar toprak alacağı, dolayısıyla Ukrayna’nın ne kadar toprak vereceği, Ukrayna Ordusu’nun nasıl bir ordu olacağı, herhangi bir NATO gücünün, Ukrayna topraklarında konuşlanıp konuşlanamayacağı ve en azından bunlar kadar önemli olan güvenlik garantileri geliyor. Yani ileride tekrar bir savaş çıkarsa, Batı’dan, özellikle Amerika’dan gelen güvenlik garantileri olup olmayacağı konusunda da kullanılan dil biraz muallak durumda. Dolayısıyla bugün geldiğimiz aşamada, Birleşik Arap Emirlikleri’nde, Ukraynalı ve Amerikalı görüşmeciler arasında bir tartışma ve görüşme devam ediyor. Fakat meselenin Putin tarafından ele alınmasından önce, Zelensky’nin Washington’a gelmesi ve Trump’la son bir konuşma yapması bekleniyor. Zannediyorum bir de Putin Trump görüşmesi de gerçekleşecek. Artık bu bir zirve mi olur, bundan emin değilim. Ben Trump’ın Avrupa’ya gideceğinden şüpheliyim. Telefonda görüşebilirler veya Putin’le telekonferans olabilir. Ama bildiğim kadarıyla Zelensky Washington’a geliyor. Zelensky, içeride yaşadığı ve geçen hafta bahsettiğim o büyük yolsuzluk skandalı gibi sorunlar dışında, bu meselede de şu anda gelinen noktada zayıflamış gözüküyor. Ukrayna’nın sahada gösterdiği bir başarı vardı ama bu sahadaki başarıyı maalesef diplomasiye yansıtamıyor. Çünkü Trump bu savaşı bitirmek istiyor. Artık Trump Ukrayna dosyasından bıkmış durumda ve bunu kendi başarı hanesine, halledilmiş bir sorun olarak geçirmek istiyor. Bence Amerikan halkı da Ukrayna meselesinden yoruldu. Trump’ın bu konuya daha fazla mesai sarf etmesini de çok desteklemiyor. Zaten Trump’ın dış politika meseleleriyle fazlasıyla uğraşmaktan, içeride ekonomiye ve iç sorunlara yeterince vakit ayıramadığı konusunda da ciddi eleştiriler geliyor ve Trump kamuoyu yoklamalarında zemin kaybediyor. O nedenle önümüzdeki günlerde sanki bir düğüm çözülecek gibi gözüküyor. Ama bu düğüm daha çok Rusya’nın lehine çözülecek gibi bir izlenimim var.

Ruşen Çakır: Venezuela meselesi bir ara çok gündemdeydi, sonra gündemden düştü. Seçimlerin hileli olduğu söylendi. En son muhalif lidere barış ödülü verildi. Şu anda Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’ya yönelik niyetleri olduğu söyleniyor. Dünyanın bazı yerlerinde savaşlar bitsin isterken, sanki kendi yanı başında birtakım işler çevirecekmiş gibi. Orada yapmaya çalıştıkları, daha çok, Venezuela Ordusu’nun muhalefete destek vererek, Maduro’yu devirmelerini sağlamasını hesaplıyorlar gibi geliyor. Ama işin içerisinde askeri müdahale gibi şeyler de söz konusu sanki. Sen daha yakından biliyorsundur, burada, demin bahsettiğimiz plan meselesinde olduğu gibi, çıkan haberlerle ilgili birtakım yalanlamalar da var. Trump’ın Maduro’dan rahatsız olduğunu ve oranın birtakım değerlerine göz diktiğini anlamak kolay. Ama orda da da kocaman bir ülke var. 

Ömer Taşpınar: Evet, bu meseleye böyle neo-emperyalist bir açıdan bakmak mümkün. Venezuela, petrol kaynakları çok zengin bir ülke, hatta Suudi Arabistan’dan daha geniş petrol kaynakları var. ‘’Amerika bu kaynaklara gözünü dikti. Bu, 19. yüzyıldan beri başlayan Monroe Doktrini’nin devamı ve bir emperyalist mücadeledir’’ demek mümkün. Trump bunlara yatkın birisi. Petrol konusunda tabii ki belirli emelleri olabilir. Fakat Venezuela’yı işgal etme ve o petrolün Amerika’nın eline geçmesi gibi bir emperyalist savaş olmaktan çok, dediğin gibi, Venezuela’da bir rejim değişikliği ve daha rahat çalışabileceği bir yönetim istiyor. Şu anda Venezuela’ya askerî bir çıkarma yapıp orayı işgal etme gibi bir planı yok. Trump geçen hafta, Maduro yönetimini terörist bir yönetim olarak açıkladı ve ABD’nin terörist örgüt olarak tanımladığı Venezuela merkezli suç örgütü Cartel de los Soles ile Maduro’nun koordineli çalıştığını iddia etti. Maduro ise böyle bir kartel olmadığını iddia ediyor. Bu arada, Trump yönetimi Venezuela’dan Amerika’ya çok yüksek oranda uyuşturucu geldiğini iddia ediyor ve gemilerle gelen bu uyuşturucuları, uluslararası sularda vurmaya başladı. Uçak gemilerini yaklaştırdı. Uçak gemileri buraya yaklaşınca ‘’savaş mı çıkıyor?’’ söylentisi ortaya çıktı. Şu anda yaşanan, bir savaşın çıkmasından çok, bu rejim üzerinde ciddi bir baskı kurulması. Senin de yerinde tespitinde dediğin gibi, bir şekilde Maduro’yla askerler arasındaki makası açmak. Şu anki baskı, askerlerin bir darbe yapmasını ve Amerika’ya daha yakın bir generalin gelmesini desteklemek gibi gözükebilir. Belirli açılardan bu, ancak Amerika’nın baskısının daha ciddileşmesiyle gerçekleşebilir. Çünkü şu anda benim görebildiğim kadarıyla Venezuela’daki mevcut ordu, Maduro’nun arkasında duruyor. Fakat ne zaman ki Amerika’nın, kara kuvvetleriyle askeri bir işgal değil ama mesela, ‘’kartellerle mücadele ediyoruz’’ başlığı altında, hava kuvvetlerinin belirli nokta atışlarıyla terörist örgüt olarak gördükleri kartellerin vurulması, burada rejimi zayıflatabilir hesabı yapılıyor. Bu, Amerikan halkına iki şekilde pazarlanıyor. Birincisi, uyuşturucuyla mücadele. İkincisi, gelen aynı zamanda ciddi olarak bir göçmen var. Venezuela nüfusunun yaklaşık üçte biri yurt dışında yaşıyor. Yedi milyon Venezuelalı dışarıda ve Amerika’nın gündeminde göçmen meselesi var. Latin Amerika’dan ve Meksika’dan gelen göçmenleri durdurmak adına da halka bu anlatılıyor. Zira Trump’ın bu göçmenler konusunda kamuoyundaki imajı çok sert ve aynı zamanda bölgede uyuşturucuyla mücadele konusunda da çok sert. Bunlar Trump’a imaj olarak pozitif katkıda bulunan şeyler; bunları kullanıyor. Bunlara ilaveten üçüncü olarak da Venezuela’nın, bu ‘’küresel büyük güçler rekabeti’’ dediğimiz satrançta, Rusya’nın, Çin’in ve İran’ın yanında olması, yani anti- Amerikan güçlerin sembolik bir şekilde Venezuela üzerinden Amerika’ya bir enfiltrasyon yapabilmesi. Orada Küba gibi bir Rus üssü durumu yok, ama Rusya’yla, İran’la, Çin’le iyi ilişkiler içinde olması buna bir de jeostratejik bir boyut da kazandırabiliyor. 

Fakat Amerikan halkı şu anda böyle bir savaşı, yani Amerikan askerlerinin Venezuela’ya girmesini ve orada bir rejim değişikliği için kara operasyonun yapılmasını destekler mi? Bu konudaki cevap bence hayır. Çünkü şu anda bütün kamuoyu yoklamaları, Amerikan halkının daha çok, özellikle enflasyon gibi içerideki meselelerle ilgili olduğunu gösteriyor ve enflasyon konusunda da Trump’ın biraz paçası tutuştu diyebiliriz. Çünkü geçen hafta da ilginç bir şey yaşandı. Zohran Mamdani Beyaz Saray’a geldi ve Trump Beyaz Saray’da Mamdani ile çok ılımlı, çok uyumlu bir görüşme yaptı. Sanki hem Mamdani hem Trump, Amerika’nın en büyük sorunun hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı, yoksullara yardım, bir şekilde hayat standartlarının yükselmesi ve gelir dağılımının düzelmesi gibi konularda anlaşmış gibi gözüküyorlar. Bunun temel nedeni, Trump’ın durumu anlaması. Trump artık meselenin içeride ekonomide döndüğünü yavaş yavaş anlıyor ve iç politikaya daha fazla odaklanıyor gibi. Bu Venezuela meselesini de iç politikaya odaklı olarak bir şekilde, göçmenler ve gelen uyuşturucu üzerinden satmaya çalışacak. İkisi de yanlış bunların. Çünkü göçmenlerin çoğu Venezuela’dan gelmiyor. Uyuşturucular da daha çok Meksika’dan geliyor. Fentanil dediğimiz yapay uyuşturucu hammaddesinin Çin’den, ama trafiğin de Meksika’dan geldiğini biliyoruz. Meselenin Venezuela ile bir alakası yok. Sonuçta Venezuela sembolik öneme sahip. Ben petrol meselesini de çok ciddiye almıyorum, Amerika bunu petrol kaynaklarına ulaşmak için yapmıyor. Bunun zararı Amerika’ya daha fazla olur. Sonuçta Amerika o ülkeyi işgal ederek petrolünü de kendi malıymış gibi kullanamaz. 19. yüzyıl türü bir emperyalizmi artık geçerli değil. Bunu Amerika Irak’ı işgal ettiğinde bile yapamadı. Ama tabii bu konular konuşulurken, Amerika’dan zaten hiç hazzetmeyen bir kesim, bunu bütünüyle petrol için yapılmış bir şey olarak da görebilir. 

Ruşen Çakır: Konuyla çok bağlantılı değil ama bir başka haber daha var. Amerika Birleşik Devletleri’nin, Müslüman Kardeşler’i de terörist olarak tanımlaması söz konusu. Ama Müslüman Kardeşler’in eski gücü de kalmadı. Bu nedir? Trump’ın içeriye kapandığın söylüyorsun ama bir taraftan da böyle işler yapmaya devam ediyor. 

Ömer Taşpınar: İçeri kapanıyor derken, içerideki meselelerle uğraşması için Trump üzerinde bir baskı var. Bu, Amerika dış politikada birdenbire izolasyonist ve pasifize olacak demek değil. Niye Amerika Müslüman Kardeşleri terör örgütü ilan etsin? Ayrıca, bu eski bir konu. Bunu en çok destekleyen kişi, eski Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ydu. Bu, zaman zaman  bazı Kongre üyeleri, Temsilciler Meclisi, senatörler tarafından gündeme getirilir. Bunun temelinde de ABD’dedeki Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan lobisi yatıyor. Biliyorsun, Muhammed bin Salman daha yeni geldi. Bu ülkeler, özellikle Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır, Müslüman Kardeşleri bir terör örgütü olarak görüyor. Zaten bu ülkeler terör örgütü olarak gördükleri için, Müslüman Kardeşler üyeleri bu ülkelerin zindanlarında işkence görüyorlar. Bugün Mısır’da binlerce Müslüman Kardeş Partisi üyesi ya yeraltında ya da hapiste. Bu parti, yasal ve seçim kazanmış bir partiydi. Amerika bunu niye destekler? Amerika, ‘’ Zaten Hamas Müslüman Kardeşler’’ diyerek destekler. İsrail de buna teşne. Hamas’ın, zaten Filistin’deki Müslüman Kardeşler olduğu da biliniyor. Bir de buna tabii ki bu bahsettiğim lobileri eklemek lazım. ‘’Bu mantıklı bir karar mı, şu anda durup dururken buna niye girişiyor?’’ dersen, Amerika’da bunun lobiciliğini yapan bir yapı var. Bu lobicilik eylemleri, Amerika’da hükümetin ne istediğinden bağımsız olarak, Kongre üzerine bir baskı olarak geliyor. Bana soracak olursan Müslüman Kardeşler ’in terör örgütü olarak tanınması, strateji dediğimiz bilimin en temel mantığına aykırı. Çünkü strateji, eğer düşman ve tehdit belirlemekse, eğer siyasi İslam veya radikal İslam gibi bir tehdit varsa, bu tehdidi, yani bütün düşmanlarını birleştirmek yerine bölmen lazım. Bugün biz Müslüman Kardeşler’i terör örgütü olarak ilan edersek, Batı’da böyle bir şey başlarsa, Müslüman Kardeşlerin El Kaide’den veya IŞİD’den ne farkı kalacak? Bu konuları sana anlatmama gerek yok, sen bu meselenin üstadısın. Yani Müslüman Kardeşlerle, IŞİD ve El Kaide aynı şey değil. 

Ruşen Çakır: Ama IŞİD’le başlayıp El Kaide ile bitirmiş olan Golani ya da Ahmet eş-Şara’nın, daha çok yeni Beyaz Saray’da ağırlandığını da biliyoruz.

Ömer Taşpınar: Evet. Gidişat zaten öyle bir gidişat değil. Gidişat cihatçıların daha çok Müslüman Kardeşler yörüngesine doğru girdiği bir gidişat. Ortadoğu’da, özellikle Suriye’de, geçmişinde cihadistlik olan bazı isimlerin, bugün siyasetçi olabildiği bir gidişat var. Böyle bir gidişat varken, Müslüman Kardeşler’i terör örgütü ilan etmenin tek mantığı, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır gibi otoriter ve diktatöryal ülkelerin, bugün siyasi İslam’ı kullanarak iktidarda kalmalarından başka bir anlam taşımaz. Burada Türkiye’nin nasıl bir tavır takınacağı da önemli. Türkiye bu konularda net konuşan bir ülkeydi. Zaten Ortadoğu genelinde ve dünyada da Türkiye’deki iktidarın kökenlerinin, Millî Görüş’ün Türkiye’deki Müslüman Kardeşler olduğu da biliniyor. Ama bunun son derece ılımlaşmış ve 25 yıldan beri artık görevde olan ve o nedenle farklı bir yapıya bürünmüş bir siyasi İslam yapısı da olduğu kabul ediliyor. Bu nedenle, Türkiye’nin bu konuda söyleyecek bir iki sözü de mutlaka olacaktır. Ama bakalım Türkiye pragmatiklik adına bu konuda sesini yükseltecek mi? Yoksa ‘’Müslüman Kardeşler olmadan bu ülkelerde demokrasi olmaz. Sonuçta siyasi İslam’ın da bir yasal yeri vardır’’ diyebilecek mi?

Benim bu konudaki görüşüm, belki Türkiye’deki görüşlere çok tekabül etmiyor ama, ben Müslüman Kardeşler’in, Ortadoğu’da meşru bir rol oynamasını gayet normal görüyorum. Herhangi bir seçim yapıldığında bunlar seçim kazanıyorlar. Müslüman Kardeşler’e alternatif, seküler, daha laik, daha liberal politikaları olan siyasi partilerin de ortaya çıkması gerekiyor. Ama yola eğer Müslüman Kardeşleri terörist örgüt olarak kabul ederek başlarsak, zaten diktatörlükten başka bir alternatif de karşımızda kalmıyor. 

Ruşen Çakır: Evet Ömer, yayını bitirelim. Gönül’e de selamlarımızı iletelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere Transatlantik’e noktayı koyuyoruz. Ömer Taşpınar’a da, izleyicilerimize de teşekkürler. İyi günler. 

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.