Ruşen Çakır, Fatih Altaylı’nın 4 yıl 2 ay hapis cezası almasının ve tahliye edilmemesinin siyasi bir karar olduğunu söyledi. Çakır, mahkeme salonundaki herkesin tahliye beklediğini ancak büyük bir şok yaşandığını belirtti.
Ruşen Çakır, Fatih Altaylı’nın dün yapılan duruşmada 4 yıl 2 ay hapis cezası aldığını ve tutukluluğunun devam ettiğini hatırlattı. Avukatların hesaplarına göre Altaylı’nın 8 ay daha cezaevinde kalması gerekiyor. Çakır, mahkeme salonundaki avukatların, gazetecilerin, ailenin ve arkadaşların tahliye beklediğini söyledi, “‘Ceza almayacak, beraat edecek’ diyen kimse yoktu. Formül ceza ama tahliye diye düşünülüyordu” dedi.
Çakır, iki duruşmada da hukukun neresinde olduğunu anlayamadığını belirtti. Altaylı’nın uzun savunma yaptığını, dört avukatın emsal kararlara ve doktrine dayalı savunmalar sunduğunu ancak bunların hiçbir anlam taşımadığını vurgulayan Çakır, “Karar önceden verilmiş belli ki” diye konuştu.

“Siyasi bir karar”
Çakır, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan adına bir müdahil avukatın davaya katılmasıyla işin rengini anladıklarını söyledi. Kararın öncelikle Altaylı’ya yönelik bir mesaj olduğunu ama aynı zamanda diğer gazetecilere ve muhalif kesimlere gözdağı niteliği taşıdığını ifade etti. Çakır, “Bu olayın hukukla alakası yok. Siyasi bir karardı” dedi.
Çakır, Türkiye’de medya üzerindeki baskının arttığını, KRT’nin kapandığını ve TELE1’e kayyum atandığını hatırlattı, vatandaşların bağımsız gazetecilere sahip çıkması gerektiğini vurguladı.
Deşifreyi hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Dün kötü bir gündü. Fatih Altaylı 4 yıl 2 aya mahkûm edildi ve tutukluluğunun devamına karar verildi. Avukatların yaptığı hesaplara göre yaklaşık 8 ay daha yatması gerekecekmiş. Bu ikinci oturumdu, ikinci duruşmaydı. İkisini de izledim. İlkinde de ben tahliye bekliyordum açıkçası ama birçok kişi beklemiyormuş. Ailesi de beklemiyormuş. Yani o kadar erken bırakmazlar düşüncesi varmış. Ben yine naif bir şekilde suçlamanın hiçbir anlamı olmadığını, Fatih Altaylı’nın ülkede çok bilinen bir isim olduğunu ve bu nedenle çok da fazla uzatmak istemeyeceklerini sanmıştım. Ama öyle olmadı. Sonra dünkü duruşmada şöyle bir şey vardı, hemen hemen herkes Fatih’in tahliye olmasını bekliyordu. Ama, başlığa da bunu çıkardım, ceza almayacak, beraat edecek diyen herhâlde kimse yoktu. İllaki bir ceza verirler ama daha fazla cezaevinde tutmazlar, akşam da evinde ailesine kavuşur, diye bir düşünce vardı. Akşam diyorum çünkü öyle oluyor. Gündüz mahkeme bitiyor ama işlemler vesaire derken genellikle tahliye olanlar akşam bırakılıyor. Bu konuda avukatlar da, gazeteciler de, ailesi de neredeyse herkes mutabıktı. Artık bu olay bitiyor düşüncesi vardı. Nasıl bir formül? Ceza ama tahliye; yani ceza vererek hem bu davayı açanlar memnun olacak ama tahliye diyerek de burada mağdur olanlar, Fatih Altaylı başta olmak üzere, yakınları bir denge olarak görüldü. Hatta bazı avukatlar 4 yıl 2 ayı da mesela bana karardan önce telaffuz eden avukatlar oldu. Herhalde 4 yıl 2 ay verirler diye. Onun birtakım detayları var. Çok da anladığımı söyleyemem ama dedikleri çıktı fakat tahliye verilmedi. Ve çok büyük bir şok oldu. Ailesi, yakınları, çok sayıda arkadaşı vardı. Liseden arkadaşları, daha çok gazeteci meslektaşlar ve kendisi. Her ne kadar yapay zekâyla birtakım şeyler ürettilerse de Fatih mahkeme heyetine doğru bir şey fırlatmadı. Ancak jandarmalar tarafından çıkartılırken orada kızgınlıkla savunma için hazırladığı bazı kâğıtları öfkeyle attığını gördüm. Belli ki o da ceza almayı ama tahliye kararını bekliyormuş.
Bu niye böyle oldu? Şunu açıkça söylemek lazım. İki davada da, iki duruşmada da bunu gördüm. Yani işin neresinde hukuk var çok anlayamıyorsunuz. Geçen duruşmada Fatih uzun uzun bir savunma yapmıştı. Bu sefer de dünkü duruşmada da bayağı bir savunma yaptı. Avukatları, çok sayıda avukat, evet, 4 avukat çok sıkı savunmalar yaptılar. Kimisi emsal kararlara baktı. Kimisi doktrini ele aldı. Ama anladığım kadarıyla bunların hiçbir anlamı yok. Yani bunlar söyleniyor. Birileri bir şey savunuyor ama belli ki karar verilmiş önceden. Yani bunu önceden kim belirliyor vesaire bilmiyorum ama zaten geçen duruşmada cumhurbaşkanı adına bir müdahil avukatın katıldığını gördüğümüzde işin rengini biraz anlamıştık. Şimdi şöyle önemli bir ayrıntı var. Gözaltına alınıp tutuklandıktan sonra Fatih yayınlarını sürdürdü, ilginç yöntemlerle, boş koltukla sürdürdü. Yolladığı yayın metinleri okundu. Aynı zamanda da konuklarla yayınlar yapıldı. Çok sayıda değişik kesimlerden gazeteci, sanatçı, siyasetçi orada o koltuğa konuk oldular. Ben de olmuştum hatta. Ve bunların her biri çok izlendi, çok etkili oldu. Fatih’in cezaevinde kendisini ziyarete gelen siyasetçilerden, şundan bundan aldığı bilgilerle yaptığı haberler diyeceğim, gerçekten bazen atlatma haberler de yaptı, gündem belirler oldu ve içeri girdiği andan itibaren o etkisini, ki içeri girmeden önce de biliyorsunuz onun YouTube yayınları çok izleniyordu. Türkiye’de en çok izlenen, hatta bir iddiaya göre Avrupa’da da en çok izlenen siyasi yorumlar olduğu söyleniyordu. Cezaevinde olmasına rağmen o tempoyu korudu. Fakat ilk duruşmadan sonra bunlara ara verdi. Sağlık sorunlarını söyledi ama sonra ziyaret eden bazı kişiler, arkadaşları onun yorulduğunu, siyasetten yorulduğunu, artık çıktıktan sonra da sadece bilim ve tarih konuları ile ilgili yayınlar yapmayı düşündüğünü söyledi.
Türkiye’de maalesef, biz gazetecileri bıktıran, küstüren bir sistem var. Bu sistem sadece devletten kaynaklanmıyor. Tabii ki esas olarak devletten kaynaklanıyor. Tabii ki siyasallaşmış yargıdan kaynaklanıyor. Ama aynı zamanda da toplumdan kaynaklanıyor. Bunu hiç kimse yadsıyamaz. Yani toplumdan kaynaklanıyor derken zaten toplum kamplaşmış. Birileri “Oh!” diyor, birileri üzülüyor. Ama üzülenlerin saflarında da birileri böyle bir acayip tutumlar takınıyorlar. Şunu anlamak mümkün gerçekten, yani “Oh olmuş!” diyeni anlarım. Ama mesela dün bu olay olduktan sonra ben sosyal medyada ‘‘Hepimiz tahliye bekliyorduk. Şok olduk.’’ dedim, ki gerçekten böyleydi. Ben dâhil herkes orada şok oldu. Beklemiyorduk. Vay efendim, biz ne kadar safmışız, şuymuşuz, buymuşuz! Ne kadar zekiler, yani her şey zaten belli. O mahkemeler, tamam, mahkemeler öyle biliyoruz ama ne olacak? Ne yapabilir? Yani avukat mı tutmayacak? Savunma mı yapmayacak? Tahliye talep mi etmeyecek? Tahliye ummayacak mı? Yani şunu demek çok basit. Bunu dediğiniz anda aslında bütün kapıları kapatıyorsunuz. O da şu: “Zaten böyle, zaten hepimizi alacaklar. Zaten şu olacak, bu olacak.” O zaman ne yapacağız yani? Ne yapıyoruz? Niye gidiyoruz mahkeme salonlarına? Niye arkadaşları, meslektaşları gidiyorlar orada bulunuyorlar? Yani garip bir şekilde Türkiye’deki otoriterliğin getirdiği bir, nasıl söyleyeyim, hani öğrenilmiş çaresizlik diye bir laf var, bu doğru; ama öğrenilmiş çaresizliğe sahip olan kişilerin bazılarında da garip bir küstahlık var. En azından insanların mağdur olanlara birazcık saygı göstermeleri gerekir.
Şimdi niçin bu oldu? Niçin tahliye edilmedi? Tabii ki öncelikle Fatih Altaylı’nın kendisine yönelik bir mesaj. Yani bu kadar iktidarı rahatsız eden, son dönemdeki yayınlarını kastediyorum, ve bu kadar popüler olan birisine bir şekilde haddini bildirmek gibi diyelim. Ama onun da ötesinde diğer gazetecilere yönelik mesaj, daha da ötesinde bunları izleyen, eden, bunları önemseyen kesimlere yönelik bir mesaj. Yani bir tür gözdağı. Evet, böyle. Bu, Türkiye’nin bir realitesi. İlk kez olmadı, ilk kez olmuyor. Türkiye’de ilk kez gazeteciler tutuklanmıyor, siyasetçiler tutuklanmıyor. Osman Kavala yıllardır içeride. Selahattin Demirtaş yıllardır içeride. Bunların hepsi bir mesajdı ama hayat hep devam etti. Bundan sonra da devam edecek. Ama her geçen gün bu iş daha zorlaşıyor. Onu özellikle vurgulamak lazım. Medyada mesela yakın zamana kadar muhalif bilinen bir kanal yok oldu. KRT‘ydi adı, değil mi? Öyleydi. Ben izlemiyordum ama biliyorum. Tele1, kayyum atandı. Ekran yüzleri ayrıldı. Geri kalan emekçi arkadaşlarımızın büyük bir kısmını işten atıyorlar ve artık zaten muhalif vesaire değil. Adım adım giden bir kıskaç var. Devamı gelebilir. Başka türlü, kimi zaman ekonomik yaptırımlarla, kimi zaman siyasi yaptırımlarla bunu sürdürebilirler. Ama buna rağmen Türkiye’de bir dinamizm var, bir hareketlilik var. Ve bu hareketliliğe, dinamizme esas olarak toplumun sahip çıkması gerekiyor. Yani üzülmek dışında ne yapabileceğini insanların bilebilmesi gerekiyor, bulabilmesi gerekiyor. Yani bunun yolu yordamı nedir? Bağımsız gazetecilere, medya kuruluşlarına vatandaşın sahip çıkması gerekiyor. Ama hem sahip çıkmayıp hem de onlardan her türlü riski göze alıp böyle bir şövalye gibi ortalıkta dolanmalarını istemek de hakkaniyetli bir durum değil.
Neyse… Fatih’i önce kendisine sonra hepimize ders vermek için tahliye etmediler. Bu olayın hukukla falan bir alakası yok. Bu siyasi bir karardı. İlk değildi. Son olacağı da kesinlikle söylenemez. Devamı gelecektir. Ama hayat her şeye rağmen devam ediyor ve baskı rejimleri hiçbir zaman sonuna kadar bu işi götürememişlerdir. Çok azdır örneği. Tabii ki örnekler var ama Türkiye bu örneklerden birisi değil. Türkiye’nin bir iyi kötü demokrasi, özgürlükler, hukuk devleti, bütün sorunlarıyla beraber deneyimi var. Çok dinamik bir toplumu var, gençleri var. Ama bir yerde bunların kendi halinde gider olmasıyla bu iş olmaz. Son bir not söyleyeceğim. Bunu size de sormuş olayım. Şimdi biliyorsunuz, ben başından itibaren çözüm sürecinin olabileceğini, olması gerektiğini savunan birisiyim. Ama aynı zamanda da yine ben Türkiye’deki bütün antidemokratik uygulamalara karşı elinden geldiğince yazıp çizen, konuşan birisiyim. 19 Mart sonrası yaptıklarımız, ettiklerimiz ortada. Bu nedenle beni de başka meslektaşlarımla birlikte İBB iddianamesine dâhil ettiler. Sırf bu nedenle… Yani Fatih Altaylı olayında, son olayda olduğu gibi, Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkıp bunlarla mücadele edip aynı zamanda çözüm sürecini desteklemek niye mümkün değil arkadaşlar? Bunu bana bir söyleyin. Yani artık bu şeylerden ben şahsen yoruldum. ‘‘Fatih’e böyle oldu, kötü oldu.’’ diyorum. ‘‘Hadi bakalım, sizin çözüm süreci bunları halletsin.’’ diyorlar. Yani bu ikisini birlikte yürütebilmek zor ama mümkün. Niye olamaz diyorsunuz? Tabii ki bir sorun var. İki ayrı sürecin birlikte gitmesi tabii ki sorunlu ama en azından biz vatandaşlar olarak, bireyler olarak bu konuda bu zoru başarabiliriz, başarmaya çalışabiliriz. Yani onun için Türkiye’de… Neyse, bu konuyu ayrı bir yayında yapacağım. Fatih’e çok geçmiş olsun diyorum. Umarım en kısa zamanda bir şekilde itirazlarla, ki avukatları bunu yapacaktır, daha erken tahliye olduğunu görürüz.
Bugünün ithafı 91 yaşındaki bir dünya güzeline diyeyim: Sophia Loren’e. Evet, 91 yaşında. Şu hâli 91 değil tabii ama evet, bu hâli 91’e yakın. Gerçekten sadece sinemada değil, genel olarak popüler kültürde de diyelim, gelmiş geçmiş en güzel kadınlardan birisi ve çok iyi oyuncu. Çok erken yaşta, 15-16 yaşında oyunculuğa başlıyor sinemada. Ama önce güzellik kraliçesi olmuş galiba o yaşlarda. Ondan sonra çok sayıda filmde oynadı. Hayatımız Sophia Loren izlemekle geçti diyebilirim. Ama bir iki filmi var ki, onlara ayrıca bir not düşmek lazım. Birisi Scola’nın “Özel Bir Gün” filmi, ki bunu Marcello Mastroianni ile oynadılar ve Marcello’dan bahsettiğim yayında da bahsetmiştim. Bir diğeri Vittorio De Sica’nın “İtalyan Usulü Evlilik” filmi. Onu da hiç unutamam. Çok güzel bir komediydi. Sophia Loren her anlamıyla sinemayı sinema yapan isimlerden birisi. Oynadığı filmlerin çoğu, yani şey diyebiliriz, sabun köpüğü gibi ama çok sıkı sinema tarihine yer etmiş, klasikleşmiş filmlerde de oynamış, her zaman ayakları üzerinde durmayı bilmiş müthiş bir kadın. Kendisine saygılarımı buradan iletiyorum. Tabii ki haberi olmayacaktır ama olsun. Ben yine de bu notu düşüyorum. Evet, bağımsız medyaya sahip çıkın. Daha fazla da bir şey söylemeye gerek yok. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








