Ruşen Çakır yorumladı: Fethullah Gülen 2018’de kendisine sunulan 30 maddelik şeffaflık bildirgesini neden reddetti?

Ruşen Çakır bu yayında, Fethullah Gülen’in 2018’de kendisine sunulan 30 maddelik şeffaflık bildirgesini neden reddettiği ve bu reddin Gülen hareketinin yanı sıra benzer “tek adam yapıları” üzerindeki etkileri üzerine odaklandı.

Bu yayında Ruşen Çakır, Fethullah Gülen’in 2018’de Avrupa’daki Gülen hareketi mensuplarınca hazırlanan 30 maddelik şeffaflık bildirgesini sert bir şekilde reddetmesini ve bunun hareketin yaşadığı sorunlardaki rolünü ele aldı.

Çakır, toplumsal ve siyasi hareketlerde şeffaflığın temel bir kavram olduğunu vurgulayarak, birçok kurum ve yapının çeşitli gerekçelerle şeffaflığı ertelediğini veya düşük seviyede tuttuğunu belirtti. Ruşen Çakır, hareketteki sivil olmayan kanadın, sivil yapıyı baskılaması sonucunda hem Türkiye’nin hem de hareketin büyük bedeller ödediğini ifade etti.

Çakır, Fethullah Gülen’e şeffaflık konusunda açık mektuplar yazarak çağrıda bulunduğunu, ancak hareketin bu çağrılara “yeterince şeffaf oldukları” yanıtını verdiğini belirtti, “Doğrudan Fethullah Gülen’e yazdığım bir açık mektup var mesela. Orada da hep şeffaflığı sordum ve bana hep kendilerinin yeterince şeffaf olduğunu, zaten Türkiye’de kimsenin şeffaf olmadığını vs. söylediler” dedi.

fethullah gülen

Ruşen Çakır, gazeteci Ahmet Dönmez’in Fethullah Gülen ilgili videolar çektiğini ve bu videolardan birinin çok çarpıcı olduğunu söyledi:

“Ahmet Dönmez, bu yayınlardan birinde, çok çarpıcı bir hikâye anlattı. 2018 yılında Avrupa’da bir grubun bir araya gelip bir toplantı yaptığını ve bu toplantının sonunda 30 sayfalık bir bildirge kalemi aldığını ve bu bildirgeyi Fethullah Gülen’e ilettiklerini anlattı. Ben de size bu olayı anlatacağım: Bir grup, içlerinde Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın önde gelen isimlerinden Erkam Tufan Aytav da var, Gülen’in yanına gidiyor. Ahmet Dönmez de aktarıyor. Dönmez, ne olduğunu soruyor Aytav’a. Aytav da ‘Hoca efendi beklediğimden çok daha sert, olumsuz bir reaksiyon verdi. Bildiriyi tamamlayamadım bile, 10. maddede kesti attı. Çok sert tepki verdi, buruşturup bildiriyi çöpe attı’ diyor.”

Gülen bildirgeyi ciddiye alsaydı…

Ruşen Çakır, Fethullah Gülen’e sunulan bildirgede şeffafiyet meselesinin, “Şeffafiyet eksikliği ve yetki sorumluluk asimetresi güven erozyonuna sebep olabilmektedir. Merkezi yapının şeffafiyetiyle ilgili ciddi bir beklenti bulunmaktadır” sözleriyle vurgulandığını söyledi, “Çok detaylı bir şekilde atamaların nasıl olacağı, maaşların nasıl olması gerektiği, nasıl iş denetim mekanizmaları olması gerektiği gibi konularda uzun uzun birtakım öneriler getiriyorlar” dedi.

Bu bildirgeyi gazeteciler, akademisyenler ve iş insanlarından oluşan 60 kişinin hazırladığını ifade eden Çakır, “Fethullah Gülen bu bildirgeyi buruşturup atıyor. Bu aslında tek adam yapılarının hemen hemen hepsinde baskın olan eğilimdir. Benzer bir olayı şu anda süreçte yaşıyoruz ve Abdullah Öcalan burada da her şeye hakim, her şeyi biliyor, süreci üretiyor. Tabii ki birileri bir şey yapıyor ama burada Öcalan’ın sözlerinin üzerine, hareket içerisinden birilerinin bir şey söylemesi mümkün değil. Fethullahçılık bunu yaşadı ve bedelini çok ağır ödedi. 2018’de Fethullah Gülen bu söylenenleri bir ölçüde ciddiye alıp buna yönelik bir takım düzenlemelere gitseydi bu hareket bugün daha güçlü bir şekilde yoluna devam edebilirdi” dedi.


Deşifre: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar ve iyi sabahlar. Bugün Ankara’dayım. Yarın da Ankara’da olacağım ama bugün doğrudan iç politikaya girmek istemiyorum. Ankara’daki temaslarım, görüşmelerim ve gözlemlerimden hareketle zaten size bol bol anlatacağım siyaset. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurultayı meselesi var. Tabii orada sürpriz hiçbir şey olmadı ve Özgür Özel’in tekrar dördüncü kez genel başkan seçildiğini gördük. Parti Meclisi üye sayısı arttı ve Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ikilisi kendi tabirleriyle iktidara yürüyorlar. Bugün çözüm sürecinden de bahsetmeyeceğim ama oradaki çok temel bir kavramı, şeffaflığı, ki yok, şu ana kadar bir yıla aşkın süredir devam eden bu süreçte olmayan ilk, en önemli şey şeffaflık. Umarım bundan sonra özellikle Meclis heyetinin İmralı’ya gitmesinden sonraki aşamada şeffaflığa ve sürecin toplumsallaşmasına tüm taraflar daha çok önem verir.

Ama şeffaflık bence her işin başı, toplumsal hareketlerde, siyasi hareketlerde. Eğer kamuyu doğrudan ilgilendiriyorsa bir konu, kamusal alanda bunların alabildiğine şeffaf bir şekilde konuşulabilmesi, tartışılabilmesi gerekiyor. Birçok kurum, örgüt, sivil toplum kuruluşu olduğunu iddia eden yapı, siyasi parti değişik gerekçelerle şeffaflığı erteliyor, rağbet etmiyor ya da en az seviyede tutuyor ve hepsinin de bir mazeretleri var. Ben yıllar öncesinde, 2010’lu yıllarda, AK Parti’nin iktidarının keyfini sürdüğü dönemlerde Fethullahçı hareketin en önemli sorununun şeffaflık olmadığını söylemiştim. Ve bu hareketin içerisinde sivil olmayan kanat, şimdi onlar buna başka isimler veriyorlar ama sonuçta ‘‘paralel devlet’’ diye tabir edilen kanat sivil hareketi tamamen baskıladı ve bunun sonucunda hem Türkiye hem Fethullahçılığın kendisi çok büyük bedeller ödedi ve ödemeye de devam ediyor.

Şimdi burada şunu özellikle söylememe izin verin: Birçok kez Fethullahçılara bu konuda çağrı yaptım. Doğrudan Fethullah Gülen’e yazdığım bir açık mektup var mesela. Orada da hep şeffaflığı sordum ve bana hep kendilerinin yeterince şeffaf olduğunu, zaten Türkiye’de kimsenin şeffaf olmadığını vesaire söylediler. Ama şimdi birtakım tarihin ayrıntıları ortaya çıkıyor ve burada örgütün kendisi ya da kendi tabirleriyle hareketin kendi içinde bu konuda çok ciddi arayışlar olduğunu ve bu konuda merkeze yönelik çok ciddi talepler ve baskılar yapıldığını öğreniyoruz. Nereden öğreniyoruz? Kendisi de bu hareketin içerisinde yıllarca bulunmuş olup sonra hareketin gerçeklerini araştırmaya ve sorgulamaya başlayan yurt dışında yaşayan gazeteci Ahmet Dönmez bir süredir peş peşe videolar çekti ve Hasan Cemal’in kitabından hareketle “Kimse kızmasın, kendimi anlattım” dedi. Böyle bir şey yaptı ve burada bunun iki bölümünü de “Gülen beni nasıl yaktı?” diye anlattı. Tam bir yüzleşme yayını oldu bunlar ve bu yayınların içerisinde bahsettiği bir husus var. Çok husus var ilginç ama bir husus var, o da çok çarpıcı.

2018 yılında Avrupa’da bir grubun bir araya gelip bir toplantı yaptığını ve bu toplantının sonunda 30 sayfalık bir bildirge kaleme aldığını ve bu bildirgeyi Fethullah Gülen’e ilettiklerini ve Fethullah Gülen’in de bu bildirgeyi dinlemeyip… O bölümü size anlatacağım. Evet, Erkam Tufan Aytav, kendisi Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Türkiye’de önde gelen isimlerinden birisiydi. Şahsen de tanırım. O gidiyor. Bir grup gidiyor. Onlardan birisi de Erkam Tufan Aytav. Aktarıyor Ahmet Dönmez: “Ne oldu?” diye soruyor. “Çok kötü karşıladı. Hocaefendi beklediğimden çok daha sert, olumsuz bir reaksiyon verdi. Bildiriyi tamamlayamadım bile. Madde madde okumaya başlıyor, yaklaşık 10. maddede kesti attı. Çok sert tepki verdi, buruşturup bildiriyi çöpe attı.” diyor.

Şimdi bu bildiriyi biz bugün Medyascope‘ta yayınlayacağız. 30 maddelik bir bildiri. Avrupa’da Yeni Arayışlar Toplantısı: Şeffafiyet. Birinci toplantı şeffafiyet. Almanya’da 8-9 Aralık 2018’de. Tam 7 yıl olmuş neredeyse. Önce bir sunuş var. Çok saygılı bir şekilde Fethullah Gülen’e hitap ediyorlar. Zaten olay bu ve bir tavsiye getiriyorlar. Böyle başlıyor: “Şeffafiyet konusunda hizmet kadrolarında,” kendilerine ‘‘hizmet’’ diyorlar, biliyorsunuz bu hareket, “ciddi bir talep bulunmaktadır. Şeffafiyet eksikliği ve yetki-sorumluluk asimetrisi güven erozyonuna sebep olabilmektedir. Merkezi yapının şeffafiyeti ile ilgili ciddi bir beklenti bulunmaktadır,” diye girip çok detaylı bir şekilde atamaların nasıl olacağı, maaşların nasıl olması gerektiği, nasıl iç denetim mekanizmaları olması gerektiği gibi konularda uzun uzun birtakım öneriler getiriyorlar. Anladığım kadarıyla bunların bir kısmı akademisyen, bir kısmı gazeteci, bir kısmı iş insanı, bir kısmı da hareketin Avrupa’daki önde gelen abileri filan. Bayağı sayıda da insan. Kaç kişiydi? 60 kişi. Yani Almanya’da toplanıyorlar. Ciddi bir organizasyon yapıyorlar. Fakat sonunda ne oluyor? Fethullah Gülen buruşturup atıyor.

Bu aslında tek adam yapılarının hemen hemen hepsinde baskın olan eğilimdir. Benzer bir olayı şu anda süreçte yaşıyoruz ve Abdullah Öcalan burada da her şeye hâkim, her şeyi biliyor, süreci yürütüyor. Tabii ki birileri bir şey yapıyor ama burada Öcalan’ın sözlerine kimsenin bir şey söylemesi, hareket içerisinden bir şey söylemesi mümkün değil. Fethullahçılık bunu yaşadı ve bedelini çok ağır ödedi. 2018’de Fethullah Gülen bu söylenenleri bir ölçüde ciddiye alıp buna yönelik birtakım düzenlemelere gitseydi, ki gidemezdi, çünkü kendini inkâr etmiş olurdu; ama varsayalım ki gitseydi bugün bu hareket daha güçlü bir şekilde yoluna devam edebilirdi, özellikle onun ölümünün ardından.

Şimdi ne oluyor? Hiçbir şekilde şeffaf olmayan bir hareket, içeride yatan binlerce insan, hayatı Türkiye’de kararmış binlerce insan; ama öte yanda birileri bunlar adına ahkâm kesiyor. Onların sorunlarını çözmek yerine yeni sorunlar başlarına örüyor. Şimdi o kadar çok anlatı var ki Ahmet Dönmez’in o hesaplaşmasında. Yani para işleri, yolsuzluk, yani bu hareketin içerisinde yolsuzluk vesaire. Şeffaflık olmayınca böyle oluyor. Bu hareket şeffaf olmayarak bir yere geldi, Fethullahçılık. PKK da böyle, Öcalan’ın hareketi de böyle. Ama belli bir yerden sonra işin renginin değişmesi gerekiyor. Artık bırakalım Fethullahçılığı bir kenara, PKK’nın kendini feshettiğini açıkladığı bir yerde artık bu şeffaflığa direnmenin, “Her şey yolunda, biz her şeyi yapıyoruz. Merak edecek bir şey yok,” diye inat etmenin hiçbir anlamı yok. Artık silah da kalktı, silahlı mücadele de bitti. Her şey demokratik olacak ama demokrasi olması için toplumun olaya dâhil olması lazım. Onu yapmadığınız zaman işte o zaman sorunlar çözülemez oluyor ve faturayı doğrudan kendi takipçilerinize ve topluma ödetmiş oluyorsunuz.

Evet, bugünün ithafı Barbra. “Barbra da nasıl bir isim?” diye hep söyleyip durdum. Öyküsünü öğrendim. Tabii ki Barbara’ymış ama adını değiştirmek istemiş. Soyadını hâlâ söylemekte zorlanıyorum. Demin Müge’ye sordum. Strizand olması lazım, Barbara Streisand. O aradaki “a”yı çıkartmış değişiklik olsun diye. Şarkıcı ama aynı zamanda oyuncu ve yönetmen, birçok özelliği var ve onu filmleriyle ben daha çok biliyorum açıkçası. Şarkıcılığını filmlerdeki hâliyle biliyorum diyeyim, müzisyenliğini daha doğrusu. Kendisi beste de yapıyor ama oyuncu olarak mesela Robert Redford’la oynadıkları ‘‘The Way We Were.’’ Türkçeye nasıl çevrildi çok emin değilim. Çok müthiş bir filmdi. Orada bir entelektüel kadını, öğretim üyesiydi yanlış hatırlamıyorsam, oynamıştı. ‘‘A Star Is Born’’ var, ‘‘Bir Yıldız Doğuyor.’’ Orada tam bildiği bir şeyi oynamıştı. Şu anda 83 yaşında ve hâlâ görüyoruz, onun birtakım komedileri var. Neydi onlar? Hep beraber bir yığın usta oyuncuyla birlikte yaptıkları, Ben Stiller, Robert De Niro hep birlikte oynadıkları. Daha sonra yanılmıyorsam buna Dustin Hoffman da eklendi bunun devamına. Böyle filmlerle yoluna devam eden müthiş bir oyuncu, şarkıcı, müzisyen. Barbara Streisand’a saygılarımı ve sevgilerimi yolluyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.