Ruşen Çakır, “Türk’ün Türk’e, Kürdün Kürde propagandası” başlıklı yayında, Türkiye’deki “çözüm süreci” bağlamında Türkler ve Kürtler arasındaki iletişim sorunlarını, karşılıklı güven eksikliğini ve tarafların kendi tabanlarına yönelik söylemlerini ele aldı.
Ruşen Çakır, Çetin Altan’ın “Türk’ün Türkiye propagandası” sözüne atıfta bulunarak, günümüzde “Kürdün Kürde propagandası” yapıldığını belirtti ve çözüm sürecindeki iletişim kopukluklarına dikkat çekti.
Çakır, Kürt siyasetçiler ve PKK temsilcileri tarafından yapılan açıklamaların (örneğin Öcalan’ın serbest bırakılması şartı gibi), Türk medyası tarafından genellikle Kürt olmayan kesimleri rahatsız edecek şekilde alıntılanıp öne çıkarıldığını söyledi:
“Aslında şöyle demek daha doğru olur: Geniş konuşuyorlar, çok şey söylüyorlar. Onların içerisinden bazı bölümler çıkartılıyor ve burada görüyoruz ki bu sözler Kürt olmayan kamuoyunu rahatsız ediyor. Bese Hozat’ın Kürt hareketine yakın bir kanala çok uzun bir röportajı vardı mesela. Ben onun dökümünü tamamını okudum. Aslında bir bütün olarak bakıldığında Abdullah Öcalan’ın çizdiği sınıra büyük ölçüde riayet eden bir yaklaşım var. Fakat aynı zamanda kendi tabanının moralini yüksek tutmaya yönelik birtakım çıkışlar da var. Şimdi siz onları aldığınızda başka bir şey çıkıyor. Diğer kısımları aldığınızda başka bir şey çıkıyor. Kürt hareketi adına konuşan kişilerin kendi tabanlarının gözeterek yaptığı açıklamaların genellikle -Türk medyası tarafından diyelim hadi- öne çıkartıldığını görüyoruz. Bu bir yerde anlaşılır bir şey. Her iki taraf da ayaklarını yere sağlam basmak, kendini güçlü göstermek istiyor. Çünkü karşılıklı güven yok.”
Çözüm sürecinde Türk tarafının da Kürt tarafının da karşı tarafa boyun eğmediklerini gösterme derdinde olduğunu ifade eden Çakır, “Devletin bunu yapmasını bir yere kadar anlarız. Örgütün de yapmasını bir yere kadar anlarız. Ama bir yerden sonra artık tarafların diğer tarafa konuşması gerekiyor. Artık bu aşamaya gelmemiz lazım” dedi.
Yasal düzenlemelerden kim istifade edecek?
Meclis’teki komisyonda Numan Kurtulmuş’un “Artık yeni bir aşamaya geçiyoruz” sözünü hatırlatan Ruşen Çakır, “Bu yeni aşamada birtakım yasal düzenlemeler olacak ve bunlardan birileri istifade edecek. Kim bu birileri? PKK ile ilişkili, bir şekilde yargılanan kişiler ya da PKK saflarında bulunan kişiler istifade edecek. Ama biliyoruz ki kamuoyu bu konuda çok tedirgin. En son Panorama TR’nin yaptığı araştırmada bunu görüyoruz: Selahattin Demirtaş gibi isimlerin tahliyesinde de kısmen ama PKK ve Öcalan laflarını telaffuz ettiğiniz andan itibaren kamuoyunun önemli bir kısmı ‘Hayır, asla olamaz’ diyor ve bunların ikna edilmesi lazım” diye konuştu.

“Demirtaş’ın serbest kalması elzem”
Ruşen Çakır şöyle devam etti:
“Burada çok önemli bir nokta var tabii ki. O da sürecin üç tane önemli aktörü var: Erdoğan Bahçeli ve Öcalan. Erdoğan ketum, çok az konuşuyor, şifreli konuşuyor. Geriye iki isim kalıyor: Bahçeli ve Öcalan. İlginçtir, Bahçeli’nin çıkışları Kürt kamuoyunda benim gördüğüm kadarıyla genellikle olumlu algılanıyor. Ama Öcalan konusunda Türk kamuoyu hâlâ çok mesafeli, kapalı. Zaten Öcalan doğrudan hiç konuşmadı. Birtakım tutanakların aktarılması ve 27 Şubat bildirgesi var. Onun dışında Öcalan’ın ne konuştuğunu kamuoyu çok da fazla görmüyor ama görmek de istemiyor. O zaman Kürt hareketinin Türk kamuoyuna seslenecek, onlara güven telkin edebilecek isimlere ihtiyacı var. Dönüp dolaşıp aynı şeyi söylüyoruz: Selahattin Demirtaş’ın artık özgür ve bu sürecin önemli bir taşıyıcısı olması elzem.”
Deşifre: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Merhum Çetin Altan’ın çok güzel sözüdür: Türkün Türke propagandası. Çok severim, çok da kullandım. Vatan Gazetesi‘ndeki yazılarımda birkaç kere başlık olarak vermişliğim de vardır. Şimdi buna bir de Kürdün Kürde propagandasını eklemek gerektiğini düşünüyorum. O da şu son çözüm süreci bağlamında. Geçenlerde Sözcü Gazetesi‘nin internet sitesine girdiğimde, ki Sözcü Gazetesi süreç karşıtı, televizyonu da gazetesi de biliyorsunuz, peş peşe, böyle sırayla gidiyor ya haberler, peş peşe haberler var. PKK’nın bir temsilcisi Kandil’de demiş ki: ‘‘Öcalan serbest bırakılmazsa her şey biter.’’ Bir başka haberde ‘‘Bese Hozat şunu dedi’’, bilmem ‘‘Salih Müslim bunu dedi.’’ Bunlar her yerde dolaşıyor. Bakıyorsunuz Kürtler adına konuşan, Suriye Kürtleri ya da Türkiye Kürtleri adına konuşan, bu süreçle ilgili konuşan kişilerin son günlerde öne çıkan lafları genellikle Kürt olmayan kesimleri rahatsız ediyor.
Aslında şöyle demek daha doğru olur: Geniş konuşuyorlar, çok şey söylüyorlar, onların içerisinden bazı bölümler çıkartılıyor ve burada görüyorsunuz ki bu sözler Kürt olmayan kamuoyunu rahatsız ediyor. Bese Hozat’ın bir televizyon kanalına verdiği çok uzun bir röportajı vardı mesela, Kürt hareketine yakın bir kanala. Ben onun dökümünün tamamını okudum. Aslında bir bütün olarak bakıldığında Abdullah Öcalan’ın çizdiği sınıra büyük ölçüde riayet eden bir yaklaşım var. Fakat aynı zamanda içinde kendi tabanına yönelik, kendi tabanının moralini yüksek tutmaya yönelik birtakım çıkışlar da var. Şimdi siz onları aldığınızda başka bir şey çıkıyor, diğer kısımları aldığınızda başka bir şey çıkıyor. Özellikle Kürt hareketi adına konuşan kişilerin kendi tabanlarını gözeterek yaptığı açıklamaların genellikle Türk medyası tarafından diyelim, onların öne çıkartıldığını görüyoruz.
Bu bir yerde anlaşılır bir şey. Şöyle ki her iki taraf da diyelim, şu anda iki taraf var, her iki taraf da ayaklarını yere sağlam basmak, kendini güçlü göstermek istiyor. Çünkü karşılıklı güven yok. Karşılıklı güvenin olmadığı bir yerde, buradaki müzakere, artık adına ne derseniz, bu süreçte öncelikle özgüvenini sağlam tutmak istiyor tüm taraflar ve buna bağlı olarak da her iki taraf da kendi tabanına yönelik, mesela Türkiye’de başından itibaren söylenen, Erdoğan’ın da söylediği, Bahçeli’nin de söylediği, başkalarının da söylediği, “Bu bir al-ver ilişkisi değil” lafı var biliyorsunuz. “Pazarlık yok” lafı var. Peki ne var? Tamam, al-ver ilişkisi, pazarlık yok. Peki ne var? Niye Öcalan bir şeye razı oldu ve Öcalan’ın talimatıyla niye örgüt silahları bırakmaya karar verdi? Bir şeyler olacak. Tabii ki bir şeyler olacak ama burada herkes, Türk tarafı da Kürt tarafı da kesinlikle karşı tarafa boyun eğmediklerini gösterme derdinde hareket ediyorlar.
Devletin bunu yapmasını bir yere kadar anlarız. Örgütün de yapmasını bir yere kadar anlarız. Ama bir yerden sonra artık tarafların diğer tarafa konuşması gerekiyor. Artık bu aşamaya gelmemiz lazım. Bakın dün Meclis Komisyonu son toplantısını yaptı ve ne dedi Numan Kurtulmuş: ‘‘Artık rapor hazırlanacak, Meclis’e verilecek. Şu anda yeni bir aşamaya geçiyoruz. Ve bu yeni aşamada birtakım yasal düzenlemeler olacak ve bu yasal düzenlemelerden birileri istifade edecek.’’ Kim bu birileri? PKK ile ilişkili bir şekilde yargılanan kişiler ya da PKK saflarında bulunan kişiler, şunlar bunlar bir şekilde istifade edecek. Ama biliyoruz ki kamuoyu bu konuda çok tedirgin. En son Panorama TR‘nin yaptığı araştırmada bunu görüyoruz. Kayyum atanan belediyelerin iadesi konusunda daha bir olumlu bakış var, Selahattin Demirtaş gibi isimlerin tahliyesinde de kısmen. Ama PKK ve Öcalan laflarını telaffuz ettiğiniz andan itibaren kamuoyunun önemli bir kısmı “Hayır, asla olamaz” diyor ve bunların ikna edilmesi lazım. Kim ikna edecek bu kişileri?
Şimdi bir, kendi seçtikleri siyasetçiler, mesela Erdoğan, mesela Bahçeli; onlar diyecekler ki: “Bunları yapıyoruz çünkü bunlara ihtiyacımız var. Bu hepimize şöyle şöyle katkıda bulunacak.” Ama bence esas önemlisi karşı tarafın bir şeyler söylemesi. Yani herkes kendi mahallesine sesleniyor. Herkes kendi mahallesine propaganda yapıyor. Ama artık başka bir aşamaya geçiyoruz ve o aşamadan sonra tarafların karşı tarafa seslenebiliyor olması lazım. Karşı tarafa… Yani şöyle, baştan beri söylenen ‘‘kardeşlik’’ lafı var. Türk-Kürt kardeşliğini güçlendirmek, yeniden ihdas etmek. Bunun üzerinden ülkeyi yeniden yapılandırmak. Ama Türke Kürtle, Kürde Türkle kardeşliğin iyi bir şey olduğunu anlatmak gerekiyor ve karşılıklı anlatmak gerekiyor. Yani “Benden korkmayın” demesi lazım Türkün Kürde, Kürdün de Türke. Biz şu aşamada henüz hâlâ ağırlıkla şöyleyiz; herkes kendi mahallesini düşünüyor, kendi mahallesine propaganda yapıyor. Ama bu sürdürülebilir bir şey değil.
Burada çok önemli bir nokta var tabii ki. O da sürecin üç tane önemli aktörü var: Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan. Erdoğan ketum, çok az konuşuyor, çok şifreli konuşuyor. Geçen çözüm sürecinde çok daha açık konuşuyordu. Belki oradan ders çıkardı, daha temkinli konuşuyor. Geriye iki isim kalıyor: Bahçeli ve Öcalan. İlginçtir, Bahçeli’nin çıkışları Kürt kamuoyunda benim gördüğüm kadarıyla genellikle olumlu algılanıyor. Ama Öcalan konusunda Türk kamuoyu hâlâ çok mesafeli, kapalı. Zaten Öcalan doğrudan hiç konuşmadı. Birtakım tutanakların aktarılması ve 27 Şubat bildirgesi var. Onun dışında Öcalan’ın ne konuştuğunu kamuoyu çok da fazla görmüyor ama görmek de istemiyor. O zaman Kürt hareketinin Türk kamuoyuna seslenecek, onlara güven telkin edebilecek isimlere ihtiyacı var. Dönüp dolaşıp aynı şeyi söylüyoruz: Selahattin Demirtaş’ın artık özgür ve bu sürecin önemli bir taşıyıcısı olması elzem. Ama kendisinin tahliyesini bekledik, bekledik, olmadı. Çok kesin konuşuldu, günler, saatler verildi, olmadı. Umarım artık bu yanlıştan bir an önce dönülür. Aksi takdirde herkes kendisine konuşur ve İsmet Özel’in o lafını tekrar söyleyeceğim: “İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse ötekisine sağır” olayı devam eder.
Bugün yayını eski bir dosta ithaf etmek istiyorum ve maalesef uzun zamandır kendisinden haber alamıyordum. Ve dün Profesör Taha Parla’nın cenazesinde bu dostumun da Nisan ayında Londra’da ölmüş olduğunu öğrendim: Sami Zubaida. Profesör Sami Zubaida müthiş bir adamdı. Iraklı bir Yahudi, Irak Yahudisi. Gençliğinde sol hareketlere katıldığını hatırlıyorum, öyle anlatmıştı. Daha sonra İngiltere’de okuyor, orada hoca oluyor. Ben onun ilk “İslam, Halk ve Devlet” kitabıyla tanışmıştım. 89’da yazmış, 94’te Türkçede yayınlandı ve o tarihlerde, hemen hemen aynı tarihlerde, şimdi tarihten emin değilim, Boğaziçi Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi oldu Sami. Kendisiyle bayağı bir muhabbet ettik. Benim çalıştığım konuları çalışıyordu. Kendisi Müslüman değildi ama Ortadoğu’ya çok hakim birisiydi. Siyaset sosyolojisi, hukukla özel bir ilgisi var. Mesela “İslam Dünyasında Hukuk ve İktidar” diye bir kitabı var.
Ama Sami Zubaida’nın belki de en öne çıkan yönü bir mutfak uzmanı olması, yemek uzmanı. Bu konuda gerçekten uluslararası düzeyde ünü olan birisi olduğunu ben sonradan öğrenmiştim. Sonradan dediğim, kendisiyle tanıştığımızda öğrenmiştim. Onun “Ortadoğu Mutfak Kültürleri” kitabı mesela Türkiye’de Tarih Vakfı tarafından yayınlandı. Bir de şöyle bir anımız vardır, o daha sonra Boğaziçi’ndeki görevinden sonra İngiltere’ye dönünce, ben bir Londra’ya gidişimde aradım kendisini. Bayağı bir muhabbet ettik ve beni bir lokantaya götürdü. Tabii ben çok merak ediyorum, böyle bir mutfak uzmanı birisi nereye götürür? Bir Çin lokantasıydı. Salaş bir Çin lokantasıydı, gerçekten salaş, böyle yani mobilyaları vesaire. Bana dedi ki: “Bak, Ruşen, bu lokanta bu Çin lokantası civardaki Çin lokantalarında çalışanların, Çinlilerin en çok rağbet ettiği lokantadır.” Onları biliyordu ve zaten içeri girdiğimiz anda herkes kendisini acayip saygıyla karşıladı. Müthiş bir insandı. Çok tatlı bir insandı, esprili bir insandı. Ben o zaman Moda’da oturuyordum, kendisini bir kebapçıya götürebilmiştim ama orada zaten uyanmıştım. O kebaplarla kurduğu ilişki bambaşka bir ilişkiydi. 88 yaşında kaybettik. Gerçekten Sami Zubaida büyük bir insandı, iyi bir insandı. İyi ki tanımışım, iyi ki onunla muhabbet etmiş ve iyi ki kitaplarını okumuşum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.






