Ruşen Çakır yorumladı | İmamoğlu yargılamaları: Savunma saldırıyor

Ruşen Çakır, Ekrem İmamoğlu’nun diploma davasında izlediği stratejiyi değerlendirdi. Çakır, İmamoğlu’nun mahkeme salonunu siyasi alan olarak kullandığını ve kendine açılan davaları birer kumpas olarak gördüğünü ifade etti. İmamoğlu’nun her duruşmada mahkeme heyetine ve dolaylı olarak iktidara meydan okuduğunu söyleyen Çakır, bu stratejinin akılcı olduğunu vurguladı.

Ruşen Çakır, Ekrem İmamoğlu’nun diploma davasındaki son duruşmasını değerlendirdi. Çakır, dün yaşananların önceki duruşmalara benzeyen hatta bir kat daha yüksek diyaloglar içerdiğini belirtti.

Çakır, dünkü duruşmaya gidemediğini ama daha önce İmamoğlu’nun farklı davalarını Silivri’de izlediğini söyledi. İmamoğlu’nun duruşmalardaki tutumunu şu sözlerle anlattı:

“Kendinden çok emin bir Ekrem İmamoğlu var ve konuştuğu zaman sürekli bütün salona, yargıçlara, avukatlara, ailesine, izleyicilere ayrı ayrı dönerek hepsine kendinden çok emin bir şekilde savunma yapıyor.”

Çakır, bu tutumu “savunma saldırıyor” şeklinde tanımladığını belirtti ve bunun aslında ünlü Fransız avukat Jacques Verges’in bir kitabının adı olduğunu aktardı.

Yargıçlarla girilen diyalogları örneklendiren Çakır, “Yargıç ‘kim kimi sorguluyor’ diye sordu bir yerde, o da ‘siz böyle imalı sorular sorarsanız böyle cevaplar alırsınız’ dedi” şeklinde aktardı.

Mahkeme idare mahkemesinin kararını bekliyor

Çakır, ceza mahkemesinin idare mahkemesinin kararını beklemek için ara karar verdiğini belirtti. Normalde teamülün tersi olduğunu, ceza mahkemesinin karar verip idare mahkemesinin bunu dikkate aldığını söyledi. Ancak diploma meselesinin ne kadar yaratılmış bir dava olduğunun belli olması nedeniyle bu kararın alındığını ifade etti.

İmamoğlu’nun önce yargıcı onore ettiğini ama ara karar sonrası ona yönelik ters laflar ettiğini anlatan Çakır şunları söyledi:

“Ekrem İmamoğlu kendisine bu yargılamalarla siyasi bir kumpas kurulduğunu düşünüyor ve dolayısıyla mahkemedeki tartışmaların, delillerin bir yerden sonra anlamı olmadığını düşünüyor ve siyasi bir duruş sergiliyor.”

Ruşen Çakır yorumladı | İmamoğlu yargılamaları: Savunma saldırıyor
Ruşen Çakır yorumladı | İmamoğlu yargılamaları: Savunma saldırıyor

Çakır’a göre savunmanın artık anlamı kalmadı

Çakır, İmamoğlu’nun yaptığının doğru mu yanlış mı olduğunu tartışmadan akılcı olduğunu söyleyebileceğini belirtti.

Fatih Altaylı’nın duruşmasını örnek gösteren Çakır şunları aktardı:

“Dört avukat çok iyi savunmalar yaptılar, Fatih kendini çok iyi savundu ama mahkeme bunları hiçbir şekilde kaale almadı, cezayı verdi ve üstelik tutukluluğun devamına hükmetti.”

Altaylı’nın giderken elindeki kağıtları protesto için yere attığını söyleyen Çakır, “Çünkü o kağıtların, o savunmanın hiçbir anlamı yok, karar verilmiş” dedi.

Ruşen Çakır yorumladı | İmamoğlu yargılamaları: Savunma saldırıyor
Ruşen Çakır yorumladı | İmamoğlu yargılamaları: Savunma saldırıyor

Büyük davanın canlı yayınlanma ihtimali

Çakır, İBB ile ilgili büyük davanın başlayacağını ve TRT başta olmak üzere kanallarda yayınlanması talebinin olduğunu hatırlattı. Devlet Bahçeli’nin ilk başta evet dediğini ama sonra MHP’nin AKP ile birlikte bu önergeyi reddettiğini söyledi.

“Ekrem İmamoğlu’nun yargılanmasının televizyonlarda canlı yayınlanmasına siyasi iktidarın razı olacağını hiç düşünmüyorum, umarım yanılırım” diyen Çakır, İmamoğlu’nun siyaseti sokakta ve meydanlarda yapan biri olduğunu hatırlattı. Çakır, “Şimdi kendisini yapılanlardan sonra sokağı mahkeme salonuna taşıyor, oradan propagandasını yapıyor, oradan siyasi duruşunu sergiliyor” diye konuştu.

Deşifre: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Dün Ekrem İmamoğlu’nun diploma davası, ceza mahkemesindeki davası vardı ve daha önceki duruşmalara benzeyen hatta bir kat daha yüksek diyaloglar yaşandı. Şimdi bakıyorum, Ekrem İmamoğlu’nun diploma ceza davası, diploma idare mahkemesi davası, ahmak davası – ki şu anda istinafta – Akın Gürlek hakaret, ihaleye fesat, bilirkişi, yani bir yığın dava var. İki, üç, dört, beş, altı, eksik de olabilir. Bir de tabii iddianamesi yeni kabul edilen İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile ilgili dava, ki onun bir numaralı sanığı yine kendisi olacak. Şu ana kadar değişik kereler Ekrem İmamoğlu değişik davalar nedeniyle duruşmalara çıkıyor. Kimisini protesto etti, kimilerine çıktı. Çok sıkı tedbirler alınıyor. Fotoğraf çekmek yasak, ses kaydı yasak, şu yasak, bu yasak. Ama yine bir şeyler oluyor. En son dün de yine ses kaydı alınmış ve bununla ilgili soruşturma açıldığını duyduk. Daha önce fotoğraflar için olmuştu.

Ben dünkü duruşmaya gidemedim ama daha önce Ekrem İmamoğlu’nun değişik davalarını Silivri’de izledim. Şunu görüyorum, hep kendinden çok emin Ekrem İmamoğlu ve konuştuğu zaman sürekli bütün salona, yargıçlara, avukatlara, ailesine, izleyicilerine, izleyicilerine diyorum ama izleyicilere ayrı ayrı dönerek hepsine kendinden çok emin bir şekilde savunma yapıyor. Bu savunma, dünkü olayda da gördük, aslında bir meydan okuma. Buradan hareketle ben başlığa “Savunma saldırıyor” dedim. “Savunma Saldırıyor” aslında büyük, ünlü Fransız avukat Jacques Vergès’in bir kitabının adı. Metis Yayınları’ndan çıkmıştı. Jacques Vergès, “Kopuş Savunması” denen savunmalarla bilinen bir avukat. Çok ünlü kişilerin davalarını üstlenmişti. Zaten adı da “Şeytanın avukatı”na çıkmıştı. Çakal Carlos’un mesela avukatıydı. Nazilerin avukatlığını yaptı. Birtakım diktatörlerin avukatlıklarını yaptı. Kimsenin istemediği davalara giren ve davada aslında kendisi yargılayan, sistemi sorgulayan birisidir.

Ekrem İmamoğlu’nun durumu daha farklı. Ekrem İmamoğlu kendisi yapıyor bunu. Avukatları, yani Jacques Vergès’in yaptığının birkaç seviye aşağısında, kendisi yapıyor ve yargıçlarla girdiği diyaloglarda, dün mesela yargıç “Kim kimi sorguluyor?” diye sordu bir yerde, o da “Siz böyle imalı sorular sorarsanız böyle cevaplar alırsınız.” dedi. Sonra yargıcın şey demesi üzerine, ara karar… Neydi ara karar? Ceza Mahkemesi İdare Mahkemesi’nin kararını beklemek için karara varmadı. Normalde teamül tersi: Ceza Mahkemesi karar veriyor, İdare Mahkemesi onu dikkate alıyor. Ama burada, bu diploma meselesinin ne kadar yaratılmış bir dava olduğu belli. Bunun üzerine de yargıca yönelik birtakım şeyler söyledi. İlk başta yargıcı onore etti ama sonra bu kararın ardından ona yönelik birtakım laflar etti, ters laflar etti.

Burada şunu görüyoruz: Ekrem İmamoğlu, dünkü duruşmada da söylediği gibi, kendisine bu yargılamalarla siyasi bir kumpas kurulduğunu düşünüyor ve dolayısıyla mahkemedeki tartışmaların, delillerin, şunların, bunların bir yerden sonra anlamı olmadığını düşünüyor ve siyasi bir duruş sergiliyor. Bu yaptığı doğru mu yanlış mı? Bence doğru yanlış demeden akılcı olduğunu söylemek mümkün. Çünkü ne kadar savunursa savunsun, dün mesela belgeler gösterdi, şu oldu, bu oldu. Ama bunlar günümüzde… Geçen Fatih Altaylı duruşmasında da böyle oldu. Dört avukat çok iyi savunmalar yaptılar. Fatih kendini çok iyi savundu ama mahkeme heyeti bunları hiçbir şekilde kale almadı. Cezayı verdi ve üstelik tutukluluğun devamına hükmetti. Yani bir yerden sonra zaten Fatih Altaylı da giderken elindeki kağıtları protesto için yere attı. Çünkü o kağıtların, o savunmanın hiçbir anlamı yok, karar verilmiş. Ekrem İmamoğlu da böyle bir ön kabulden hareketle, ki galiba haklı, kendi duruşunu sergiliyor ve meydan okuyor.

Şimdi böyle olunca neye geliyoruz? O büyük dava başlayacak ve TRT başta olmak üzere kanallarda yayınlanması talebi. Devlet Bahçeli ilk başta “Evet” demişti ama sonra MHP, AKP ile birlikte bu önergeyi reddetti. Ekrem İmamoğlu’nun yargılanmasının televizyonlarda canlı yayınlanmasına siyasi iktidarın razı olacağını hiç düşünmüyorum. Umarım yanılırım. Ama Ekrem İmamoğlu biliyoruz ki siyaseti sokakta yapan birisiydi, meydanlarda yapan birisiydi. Şimdi kendisine yapılanlardan sonra sokağı mahkeme salonuna taşıyor. Oradan propagandasını yapıyor, oradan siyasi duruşunu sergiliyor ve karşısındaki suçlamaların çoğu çok hafif ve mesnetsiz olduğu için de konuştuğu andan itibaren haklı birisi gibi konuşuyor. Dolayısıyla bu salonların değil televizyonda canlı yayınlamak, mümkün olsa kapalı oturumlar halinde bunların yapılmasını bile iktidar tercih edebilir.

Ama şu aşamada bu duruşmalar canlı oluyor ve belki de bu kadar çok dava açmış oldukları için pişman da olabilirler. Çünkü her duruşmada bir tür, yani bunu bir olumsuzluk anlamında söylemiyorum ama Ekrem İmamoğlu şovu izliyoruz. Buradan haberler yapılıyor, buradan paylaşımlar yapılıyor ve Ekrem İmamoğlu daha öncekilerde de olduğu gibi dün de aynı şekilde gitti, kendisine yönelik suçlamaları çok da ciddiye almadığını gösterdi ve doğrudan mahkeme heyetine, ama mahkeme heyetine konuşurken aslında ülkeyi yönetenlere meydan okudu ve dedi ki: “Zaten bütün bunların hesabı çok kısa süre içerisinde sorulacak.” dedi. Bundan daha bariz bir meydan okuma olamaz. Evet, kendisine uygulanan, reva görülen bu mağduriyetlerden bir siyasi alan yaratmaya çalışan ve bunda belli ölçülerde başarılı olan bir Ekrem İmamoğlu gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Bugün ithafım — geçen Ahmed Arif’ten bahsettim, o sırada Enver Gökçe dedim — şair Enver Gökçe’ye ve hayatı cezaevlerinde, sürgünlerde, yoksullukla, hastalıklarla geçmiş bir büyük şair. İki kitabını ben biliyorum, başka kitapları da var ama şiir kitabı olarak “Dost Dost İlle Kavga” ve “Panzerler Üstümüze Kalkar”. Bunları çok okuduk ve ben cezaevindeyken hayatını kaybetti. Kitaplarını okuduğumuz, severek okuduğumuz, paylaştığımız öyle şeyler vardı. Birbirimize, yani koğuşlar arasında vesaire, sevdiğimiz şiirleri yollardık, okurduk. Enver Gökçe de bunlardan birisiydi. Bizim duygularımıza, o zamanki duygularımıza çok tercüman olan birisiydi ve çok acı ki değeri çok bilinen birisi olmadı. Köyünde bir müze kurulduğunu duydum. O bir anlamda beni mutlu etti. Ama hak ettiği ilgiyi gördüğüne çok fazla tanık olmadım Enver Gökçe’nin. Ki ben dönüp dönüp okurdum o sıralarda onun şiirlerini ve 1981, evet, Kasım ayında yanılmıyorsam hayatını kaybetti. Tam benim içeride olduğum tarihlerde, 1981 Şubat’ında girdim. Evet, bir yıl olmamıştı onu kaybettiğimizde. Onun bir şiirinden bahsedeceğim. Geçen Ahmed Arif’ten okudum. Benimle dalga geçenler oldu ama olsun. ‘‘Dost’’ diye bir şiiri var; ‘‘Ben berceste mısraı buldum. Hey ömrümce söylerim’’ diye başlayan, yanılmıyorsam bu bestelendi de. Onun sonu, bunu kaç kere okudum, kaç kere dinledim:

“Biz olmasak gökyüzü, biz olmasak üzüm,

Biz olmasak üzüm göz, kömür göz, ela göz;

Biz olmasak göz ile kaş, öpücük, nar içi dudak;

Biz olmasak ray, dönen tekerlek, yıkanan buğday,

Ayın onbeşi;

Biz olmasak Taşova’nın tütünü, Kütahya’nın çinisi,

Yani bizsiz

Anne dizi, kardeş dizi, yar dizi

Güzel değildir.”

Yıllar geçti, hâlâ bu şiirin ortasındaki “Ayın onbeşi” beni çok çarpar. Nedir o ayın onbeşi? Çok da merak ederim ama bilmemek belki daha iyi. Evet, Enver Gökçe’yi saygıyla ve sevgiyle anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.