Sibel Yiğitalp ile söyleşi: Sürgündeki Kürt siyasetçiler sürece nasıl bakıyor?

Eski HDP Milletvekili Sibel Yiğitalp, çözüm sürecini değerlendirdi. Yiğitalp, büyük söylemlerle somut adımlar arasındaki makasın açık olduğunu vurgulayarak 2013-2015 döneminin acı deneyimlerinin tekrar yaşanmaması için barışın gelmesi gerektiğini söyledi.

Eski HDP Diyarbakır Milletvekili Sibel Yiğitalp, 2018 yılından bu yana yurtdışında. Yiğitalp, sürecin hem içinde hem dışında olmaktan kaynaklanan karmaşık bir ruh haliyle izlediklerini belirtti. Barış çağrısının beklenmedik bir yerden gelmesini önemsediğini vurgulayan Yiğitalp, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin başlattığı çağrı ile Abdullah Öcalan’ın ortak perspektifle hareket etmesini değerli bulduğunu söyledi.

“Büyük cümlelerle somut adımlar arasında makas var”

Sürecin yaklaşık bir yılını geride bıraktığına dikkat çeken Yiğitalp, ciddi görüşmeler ve müzakereler yapıldığını ancak somuta dönüşen adımların olmadığını ifade etti:

“Çok ciddi görüşmeler var, müzakereler var ama somuta dönüşen bir adım olmadığı için bu anlamda neye evrileceği, nasıl gideceği konusunda da ciddi adım atılmasını bekliyorum açıkçası.”

Hasta tutukluların çıkmaması, politik tutsaklar üzerindeki baskıların sürmesi ve kayıpların devam etmesine dikkat çeken Yiğitalp, Fırat’ın batısı ve doğusu arasındaki şiddet makasının kapandığını vurguladı, “Önce batıdayken şiddet şimdi Türkiye’nin her tarafına yayıldı, şiddet eşitlendi, zulüm eşitlendi” diye konuştu.

Yiğitalp, demokratikleşme sürecinin sadece Kürtlerin değil Türkiye’nin tüm yurttaşlarının ihtiyacı olduğunu söyledi, “Türkiye’deki bütün yaşayanların sorunu, siyasetin sorunu, basının sorunu, akademinin sorunu, bilimin sorunu, bir bütün olarak herkesin sorunu” ifadelerini kullandı.

Sibel Yiğitalp ile söyleşi: Sürgündeki Kürt siyasetçiler sürece nasıl bakıyor?
Sibel Yiğitalp ile söyleşi: Sürgündeki Kürt siyasetçiler sürece nasıl bakıyor?

“Muhalefetin de özne olarak durması şart”

Sürecin sadece Öcalan, Bahçeli ve Erdoğan üçgeninde kalmaması gerektiğini belirten Yiğitalp, muhalefetin de özne olarak sürece dahil olması çağrısında bulundu:

“Sayın Öcalan, Sayın Devlet Bahçeli ya da Sayın Erdoğan değil muhalefetin de özne olarak orada durması, hepsinin bu noktada söz birliği yapması gerekiyor.”

Yiğitalp, demokratikleşmenin sadece Kürt sorunu olmadığını vurguladı, “Dövüşebiliriz, kavga edebiliriz ama olması da yapmam gerekiyor, çünkü bu ülkenin demokratikleşmesi sadece Kürt’ün sorunu değil, Türkiye’deki bütün yaşayanların sorunu” diye konuştu.

Sürecin bütün ayaklarının bir araya gelmesi ve bütünlüklü bir perspektifle ilerlemesi durumunda daha somut adımlara dönüşeceğini belirten Yiğitalp, zaman kazanılmasının önemini vurguladı. 2013-2015 sürecinin ağır tablosunu hatırlatan Yiğitalp, o dönemin getirdiği acıların tanığı, sanığı ve mağduru olduğunu söyledi.

“2013-2015 dönemi acılarının tekrarı istemiyor”

O dönemde binlerce insanın hayatını kaybettiğini ve evlerin yıkıldığını anlatan Yiğitalp, bu acı tabloyu tekrar yaşamamak için barışın gelmesi gerektiğini ifade etti. “Binlerce insan hayatta kalmıştı, onları düşündükçe o savaşın acımasız kirli yüzünü gören biri olarak söylüyorum ki bu barış gelmek zorunda” dedi.

Devlet Bahçeli’nin “gemileri yaktık” ve PKK yöneticisi Duran Kalkan’ın “geri dönüş yok” sözlerine değinen Yiğitalp, gittiğiniz yerden aynı şekilde dönüşün mümkün olmadığını belirtti. Yiğitalp, “Gemileri barışa doğru yatmıştır, yani öyle olması lazım, biz mecburuz bu barışı getirmek zorundayız” diyerek sürecin geri dönülemez olması gerektiğini vurguladı.


Deşifre: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Bir süredir sürgünde yaşayan siyasetçilerle çözüm sürecini konuşuyoruz. Bunlar genellikle Kürt hareketinde siyaset yapmış kişiler. Bugün Sibel Yiğitalp ile konuşacağız, sürece nasıl baktığını. Kendisi HDP’den milletvekiliydi 2015-2018 arası. Yaklaşık 6 yıldır yurt dışında yaşıyor. Sibel Hanım, merhaba.

Sibel Yiğitalp: Merhaba, iyi yayınlar.

Ruşen Çakır: Sağ olun. Önce genel bir girizgâh yapalım. Nasıl gidiyor süreç?

Sibel Yiğitalp: Öncelikle teşekkür ediyorum. Sizi uzun süredir takip ediyorum. Bu yeni bir şey değil. Türkiye’deyken de takip ederdim. Bu konuda da emeğiniz çok kıymetli. Teşekkür ediyorum kendi adıma. Bu zor ve ağır ve tarihi dönemlerde dik durmak, cesur durmak, barışın sesi olmaya çalışmak inanılmaz değerli. Bu anlamda çok kıymetli buluyorum. Tabii ki süreci yakından hem izliyoruz hem takip ediyoruz hem de bir yerde hem içindeyiz hem dışındayız. Böyle karmaşık bir ruh hali içerisinde izliyoruz. Süreci izlerken de tabii ki sürecin içinden biri olarak da söyleyebilirim, hem çok iki uçlu gidiyor, bir tarafta büyük cümleler var, her şey çok kolay gibi görünürken; diğer taraftan da buna dair somut adımların atılmayışı arasında makas çok açık. Mesela hiç beklemediğimiz bir yerden bir barış çağrısı geldi. Bu çok kıymetli. Sayın Bahçeli üzerinden başlayan bir çağrı ve devamında Sayın Öcalan’ın bu çağrıyla birlikte ortak bir perspektifle hareket etmesi ve sürece dair barışa dair dil kurulması çok değerli. Ama şöyle bir realite de var, mesela bayağı yaklaşık bir yılı geçti, çok ciddi görüşmeler var, müzakereler var ama somuta dönüşen bir adım olmadığı için bu anlamda neye evrileceği, nasıla gideceği konusunda da ciddi bir, 2016 dahil olmak üzere 2013-15 süreçlerini yaşayan biri olarak söylüyorum, o sürecin getirmiş olduğu ağır tabloyu yaşayan, tanığı, sanığı, mağduru olan biri olarak, yani bunun nereye evrileceği konusunda da ciddi adım atılmasını bekliyorum açıkçası. Somut adımlar atılması lazım.

Ruşen Çakır: Burada tam da onu soracaktım. Siz geçmiş dönemde tam olayların göbeğindeydiniz siyasi hareket olarak, bir siyasetçi olarak. Şimdi kimileri çok geçmişe referans veriyor, kimileri de ‘‘bu bambaşka bir süreç’’ diyor. Şimdi birisini içeriden yaşadınız diğerini uzaktan da olsa yakından izlemeye çalışan birisi olarak… Tabii ki konjonktür çok değişti. Birçok şey değişti, ki en önemli fark herhalde bu sürecin Bahçeli gibi en karşı bilinen birisi tarafından başlatılması. Mesela geçen süreçte Bahçeli en açık bir şekilde karşı çıkan kişiydi. Onun dışında aradaki farklar sizi daha mı iyimser kılıyor yoksa daha mı kuşkucu oluyorsunuz?

Sibel Yiğitalp: Bence en doğru, en olması gereken bu. Çünkü savaşanlar konuşur, savaşanlar müzakere eder ve savaşanlar çözüm bulmaya gelir. Dolayısıyla en uçtan en uca bir araya gelmesi çok hayırlı bir şey. Bu devlet aklı adına baktığımız yerden taraf olması çok kıymetli. Bu anlamda bir sorun yok. Sorun şu, ben kendi adıma söyleyeyim. Çünkü biz burada da çalışmalar yapıyoruz. Halk toplantıları, gittiğimiz çalışmalarda halkın da inanılmaz derecede yüzü Türkiye’ye, ülkeye dönük ve oradan gelen her sözü adım adım izliyor. Hatta bazen satır araları okuyup kendince bir anlam çıkarıyor. Bu denli özlem var barışa. Ve böyle olunca da tarafların, en uçta olan bir tarafın bu sürece dahil olması çok kıymetli, Sayın Bahçeli’nin. Ama şu realite var. Şimdi Sayın Öcalan’ın 93’ten beri ısrarla barış konusunda çağrıları oldu. Görüşme konusunda müzakere çağrıları olmuştu. Şimdi yeni yeni adım atılmış olması, somuta dair bir şey görünmemesi yasal anlamda, mesela hasta tutukluların çıkmaması, politik tutsakların üzerindeki baskıların devam etmesi, kayyumların sürmesi, Fırat’ın batısıyla doğusu arasındaki makasın şiddet anlamında, yani önce doğudayken şiddet şimdi Türkiye’nin her tarafına yayıldı. Şiddet eşitlendi, zulüm eşitlendi. Demokratik sistemi çok mecbur kılan bir süreçten geçiyoruz. Dolayısıyla burada tek Kürtler değil aslında Türkiye’nin dostları da Türkiye’nin yurttaşları da yani Türkiye yurtseverleri de dahil olmak üzere hepimizin ihtiyaç duyduğu bir demokratikleşme sürecine girdik. Bu yönüyle çok kıymetli. Ama dediğimiz noktada baktığınız zaman uçtan birinin burada olması iyi, fakat ucun değil bütün herkesin o masada olması gerekiyor. Bütün mesele bu. Sayın Öcalan, Sayın Devlet Bahçeli ya da Sayın Erdoğan değil, muhalefetin de özne olarak orada durması, hepsinin bu noktada söz birliği yapması gerekiyor. Dövüşebiliriz, kavga edebiliriz ama o masadan kalkmamak gerekiyor. Çünkü bu ülkenin demokratikleşmesi sadece Kürdün sorunu değil. Türkiye’deki bütün yaşayanların sorunu, siyasetin sorunu, basının sorunu, akademinin sorunu, bilimin sorunu, bir bütün olarak herkesin sorunu. Dolayısıyla bunu ortak payda üzerinden götürebilme noktasında bazı eksiklikler var. Ama bu yapılan görüşmeler, hani bugün Sayın Davutoğlu ile görüşüldü. Sayın Özel’le işte belediye başkanının yaşamını yitirmesinden ötürü ertelenmiş. Dolayısıyla bu sürecin bütün ayakları orada olursa, bütünlüklü bir yerden giderse daha ciddi, daha ayağı yere basan, daha somut adımlara dönüşen ve zamanı da hızlandıran bir sürece dönüşür. Bu anlamda biraz eksikler olduğunu düşünüyorum kişi olarak. Ama şunu da biliyorum ki bu şekilde öyle ya da böyle 15 yıl önce olsaydı, 10 yıl önce olsaydı mesela… Hep şunun acısını yaşıyorum yani; 2013-2015 ve 2016’nın ortalarına kadar süren o şehirdekiler, ağır acı tabloyu hepimiz yaşadık. İnanılmaz kayıplar yaşandı. İnanılmaz insanlar hayatını kaybetti. Evler yıkıldı. Onun ağır bir tablosu var. Öyle bir tablo yaşanmayabilirdi eğer o süreç bozulmasaydı. Çünkü binlerce insan hayatta kalmıştı. Yani onları düşündükçe, hayatın o acımasız yüzünü, o savaşın acımasız, kirli yüzünü gören biri olarak söylüyorum ki olması lazım, yani bu barış gelmek zorunda.

Ruşen Çakır: Peki şunu sormak istiyorum. Devlet Bahçeli geçen dedi ki, “Gemileri yaktık. Ok yaydan çıktı.” dedi. Geçen Duran Kalkan’ı okudum, bir verdiği röportajın metnini. O da daha önce de söylemişti. “Artık geri dönüş yok.” diyor. Siz de aynı hissiyatta mısınız?

Sibel Yiğitalp: Yani geri dönüş dediğimiz şey şu aslında; döndüğünüz yerde olmazsınız. Geri dönerseniz gittiğiniz yerden başlayamazsınız. Bu böyledir yani. Bazen burası için de geçerli. Şimdi konuştuğumuzda diyorum, “Ülkeye döndüğümde bıraktığım kişiler çok değişmiş olacak. Ben de çıktığım gibi değilim.” Böyle bir şey. Yani gittiğiniz her yer, yaptığınız seyahat ya da yolculuk hangi amaçla yaparsanız yapın o amaçta yapmış olduğunuz yolculuğun getirmiş olduğu birtakım deneyimler var. O deneyimlerden sonra geri döndüğünüzde aynı kişi olma ya da aynı sürece dahil olma noktasında aynı yerde duramazsınız. Böyle bir dünya yok yani. Dolayısıyla aynı yerde olmasını beklemek de mümkün değil. Ve bu sürecin olmazsa olmazı, ancak bunun başarıya ulaşması olabilir. Dönüşümler, geri dönüşümler olmamalı. İleri olmak zorunda. Şimdi böyle de olunca mesela Sayın Devlet Bahçeli’nin dediği şey, “Gemileri yaktık” dediği şey, gemileri barışa doğru yakmıştır. Yani öyle olması lazım. Yani geri dönüp arkada bıraktığı bir şey kalmadı çünkü. Biz mecburuz, bu barışı getirmek zorundayız. Her koşulda getirmek zorundayız. Ama onurlu bir barışı getirmek zorundayız. Teslimiyet üzerinden değil, dilimizi temiz tutarak. Mesela şimdi son dönemlerde konuşulan bazı kimi basın emekçileri demeyeceğim ama basından doğru konuşanlar böyle politik tutsak seçimi yapıyor. Yani, ‘‘Şu kişi tahliye olmalı, buna af gelmeli, buna gelmemeli. Süreç böyle olmalı, şu kişi olmalı da bu kişi olmamalı.’’ Yani seçicilik üzerinden bir pozisyon alacak durumda değiliz. Çünkü mağduriyet dediğiniz şey politik yerden bakan birinin 30 yıl başka bir yerden bakmış, 15 yıl bir yerde ya da farklı alanlarda çalışmış ama sürecin politik yerinde aynı eksende durmuşsa bunun arasında siz bir kişinin üzerinden ya da ötekinin üzerinden bir seçicilik yapma durumunuz olmuyor. Dolayısıyla aynı yerde değiliz. Aynı yere de dönmemeliyiz. Dönemeyiz. Daha ileri gitmek zorundayız. Ama bunun bir bütününü yapmak zorundayız, bütünlüklü olmak zorunda. Yani herkesin dilini temiz tutması lazım. Hepimizin rahatsız olduğu, acı çektiği durumlar oldu, inanılmaz travmatize olduğumuz ağır dönemler geçirdik ama bunun arkasına takılamayız yani. Yeniden yeniden aynı şeyleri yaşamak istemeyiz. Olmaması için de barışmak zorundayız. Ama onurlu bir barış olmalı.

Ruşen Çakır: Peki, şunu sormak istiyorum. Şimdi bütün herkese sordum. Size de sormasam olmaz. Şimdi bu süreç başladığından beri özellikle diaspora diye tabir edilen Avrupa başta olmak üzere ama Amerika Birleşik Devletleri, Kanada gibi yerlerde de var; birtakım Kürtler çok karşı çıkıyorlar ve Öcalan’ı ihanetle suçluyorlar. Hatta böyle bir iki yazdığım yazıdan dolayı falan bana da sataştıklarını biliyorum. Bu akım, bu eleştiriler yani ‘‘Ne aldı da anlaştı?’’ ya da Öcalan’ın 27 Şubat açıklamasındaki o şeyi reddetmesi, hani ‘‘Her türlü kültüralist talebi reddediyorum’’ demesi ve örgütün kendini feshetmesini istemesi ve örgütün de buna cevap vermesi, bu konuda karar alması. Bazıları, ki bunların bir kısmı geçmişte Kürt hareketinin içerisinde yer almış isimler. Bazıları baştan itibaren başka gruplarda yer almış kişiler. Bu tartışmalar herhalde sizin oralarda çok oluyordur. Ne diyorsunuz?

Sibel Yiğitalp: Şimdi iki yönüyle bakan var. Bir gerçekten iyi niyetiyle bu işi eleştiren var; güvensizlikten kaynaklı, somut adım atılmaması noktasında. Bir kısmı da durduğu yeri ne yaparsanız yapın beğenmeyen böyle bir grup vardır. Hep böyle eleştirir. Şimdi Kürt Özgürlük Hareketi’nin silahlı mücadele boyutunu eleştirirlerdi. Silahı bıraktı. Şimdi “Silahı niye bıraktı?” deniyor. Şimdi böyle deniyor. O kişiler ya da o anlayışların bir kısmı bunu söylüyor. “Niye silah vardı?” Şimdi silahı bıraktı, “Niye silahı bıraktı?” Şimdi kendini feshetti, “Niye kendini feshetti?” Feshetmese “Niye devam etti?”ye dönüşecek. Dolayısıyla buradaki amaç kazanımları nasıl daha çoğaltabilirizden çok, daha çok nasıl sert, yapıcı, yıkıcı eleştiriye dönüştürebiliriz diye bir pozisyon alan yerlerde duranlar var. Biz bunlarla çok sık karşılaşıyoruz. Mesela şunu söylüyor, diyor ki: “Niye biz bağımsızlık üzerinden bir mücadele yürütmüyoruz?” Şimdi şunu söylüyorum ben, diyorum ki; İstanbul Türkiye’nin en büyük metropolü. Orada en çok yaşayan Kürtler var. Şimdi o Kürtlerin yaşam alanları hakkında gelip onun adına karar veremeyiz. Biz hiçbirimiz veremeyiz. Ben İstanbul’u çok seviyorum. Antalya’yı da seviyorum. Ege’yi de seviyorum. Benim için Türkiye’nin her bütünü, her alanı çok kıymetli ve çok değerli. Benim için orası veya orası arasında bir fark yok. Bütün ülke benim için çok değerlidir. Dolayısıyla oradaki sorun şudur: Hep bizi birbirimize karşı tartıştıran, bizi birbirimize karşı korkutan bir süreç yaşandı; Kürtlerle Türkler arasında, Kürtlerin kendi içindeki seküler kesimle muhafazakâr kesim arasında, bir kısım radikal İslam arasında böyle değişik mezhepsel, etnik ve cinsiyetsel sorunlar üzerinden hep biz ayrıştırıldık ve bugün o ayrıştırmaların çelişkileri derinleştiren bir yerde duranlar var. Şimdi şunu söylüyorlar, şimdi Kürt devleti ya da Türk devleti ya da bir başka mesele üzerinden ne konjonktürel olarak süreç ona uygun ne de bu mücadelenin tabiatında, habitatında böyle bir şey var. Çünkü demokratikleşme, seküler bir sistem inşa etme, ortak bir yaşam alanı oluşturma noktasında yıllardır aynı söz söylendi. İlk defa söylenmiyor ki. 15 yıl önce de aynı şey söyleniyordu. 20 yıl önce de söyleniyordu. Bugün de söylüyoruz. Yani özgürlükçü olan, ekosistemi esas alan, eşit yurttaşlık temelinde onurlu, öz ve insanoğluna yakışan bir yaşam mücadelesi üzerinden bir pozisyon almıştık. Sözümüzü de hep öyle kurduk. Buna hassasiyet göstermeyenlerin büyük bir kısmı, sürecin o boşluklarını doldurmak veya da o kuşkuları derinleştirmek için bu noktadan işte Kürt milliyetçiliği adına cümleler kuruyorlar. Kürt milliyetçiliği üzerinden bizi mahkûm edip yargılamak istiyorlar. Ama inanın ben bu konuda saygı duyuyorum, her eleştiriye açığım da. Ama ben şunu biliyorum, bu ülke hepimizindir. Türkiye’nin bütün her şeyi Türkiye’de yaşayanlarındır. Türkiyelilerindir. Türkiye’deki yaşayan bütün yurttaşlarındır. Yeter ki eşit yurttaşlık temelinde bir sistem inşa edilsin. Şimdi Avrupa’dayız. Mesela II. Dünya Savaşı’nda Fransızlar ve Almanlar birbirleriyle ölümüne kıyasıya mücadele ettiler. Değil mi? Milyonlarca insan hayatını kaybetti. Şimdi sınırdan geçerken sınırlarda kimsenin ne olduğu, kimsenin ne yaşadığı üzerinden bir söz kurulmuyor. Ama tabii ki etnik inançları, etniksel tutumları, inançsal, cinsiyetsel artık neyse kendi özgünlüklerini koruyan bir yerden herkes yaşamını inşa ediyor ve dünyanın en zengin ülkeleri üzerinden de kendi vatandaşları refah seviyesi yüksek bir yerde yaşıyorlar. Dolayısıyla burada etnik kimlik üzerinde ısrarla durmanın çok doğru olduğunu kabul etmiyorum ama benim bir etnik kimliğim var. Bunu da karşımdakinin de kabul etmesini istiyorum. Beni yok sayan bir inancı da kabul etmiyorum, ideolojiyi de kabul etmiyorum. Ben nasıl ona saygı duyuyorsam onun da bana saygı duymasını istiyorum yani. Yok eden değil ortaklaştıran, birbirini zenginleştiren bir dille ancak bu işi sürdürebiliriz. Dolayısıyla o Kürtlük üzerinden cümle kuranlar mesela İmralı’ya gitmediler. Yani gitmek üzerinden bir cümle kurmadılar. Süreci çözmek üzerinden bir cümle geliştirmediler. Bir politik, pratik siyasetleri olmadı. Yani anlatabiliyor muyum? Şimdi diyorsun, ‘‘Tamam, hadi sizin dediğiniz gibi olsun.’’ Ne yaptınız şimdiye kadar? Yani bu mücadele adına ne yaptınız? Onu da söylemez ama her şeyi eleştirir.

Ruşen Çakır: Burada biliyorsunuz Öcalan Avrupa’da galiba Almanya’da yapılan bir toplantıya yolladığı bir metinde sizlere çağrı yaptı. Sürgündekilere gelmeleri çağrısı yaptı ve şunu çok iyi biliyorum, bu sözünü ettiğimiz kişiler bu çağrıyı da çok sert bir şekilde eleştirdiler ve bir anlamda, nasıl söyleyeyim, bu çağrıyı bir tuzak gibi tarif etmeye çalıştılar. Siz bu çağrıya icabet etmeyi düşünüyor musunuz? Çevrenizdeki arkadaşlarınız ne diyor? Gelecek misiniz? Türkiye’ye dönecek misiniz? Dönmek istiyor musunuz?

Sibel Yiğitalp: Şimdi belli bir yaştan sonra zorunlu göçler, yeni bir yerde hayat kurmak kolay değil. Bu bir. İkincisi, sizi siz yapan yılların deneyimi, hayatınız, arşiviniz, hafızanız, aileniz, bütün geçmişiniz orada. Yani dolayısıyla kökleriniz orada. Bu köklerinizin olduğu yer neresiyse oraya hep yüzünüz dönüktür. O yüzdendir biz hâlâ bu barış mücadelesi üzerinde çaba gösteriyoruz. Her yere gidiyoruz, çalışma yürütüyoruz, toplantı yapıyoruz. Yani sistemli olarak bu süreci anlatma, ikna etme konusunda ciddi bir çaba gösteriyoruz. Bu çaba bizim oraya yüzümüzün dönük olmasıdır. Çünkü orası bizim ülkemiz ve bizim şehrimiz. Bizim vatanımız, bizim değerlerimiz, bizim geçmişimiz. Ben orayı nasıl bırakabilirim? Benim babamın mezarı orada. Benim hayatım orada geçti. Benim ailem orada. Keşke şu da olmasaydı, yani ben ve benim gibi arkadaşlarımız o yargı sistemine güvenseydik, arkasında sözün güvenliği, yargının güvenliği olsaydı burada olmasaydık zaten bunları yaşamayacaktık. Ama sonuç itibarıyla bu sürecin güvencesi sağlanması noktasında insanların kaygıları var. Bu anlamda anlaşılır bir kaygıdır. Ama yüzümüz, gönlümüz, kalbimiz orada, tabii ki döneceğiz. Dönmeme gibi bir durumumuz yok. Çünkü biz oranın insanıyız. Burası kötüdür demiyorum ama bizi biz yapan orası ve çok büyük bir mücadele yürüttük süreç açısından. Baktığında o 2015-16-17 herhalde Türkiye Cumhuriyeti tarihi açısından da Kürt Özgürlük Hareketi açısından da çok milat olan bir süreçtir o ara çizgi, o ara yıl ve oranın, o dönemin süreçlerinin, tahribatlarının ve yaşanmışlıklarının getirmiş olduğu ağır yükümlülükler de var. Çünkü o halkın özgür, eşit yurttaş temelli yaşama gibi iddiası var. Ve bizim de orada o mücadeleyi ortak sürdürmek gibi bir derdimiz var. Orada değiliz ama burada sürdürüyoruz ama oraya gitmek de istiyoruz, bu net yani.

Ruşen Çakır: Peki, şunu sormak istiyorum. Şimdi bir çatışmanın sonlandırılması meselesi var ve ortada çok ciddi, yıllara yayılan bir güvensizlik var. Karşılıklı güvensizlik var ve tarafların farklı farklı beklentileri var. Burada şunu özellikle merak ediyorum. Kürt siyasi hareketi olarak sizden hoşlanmayan, sizi düşman gibi gören insanları, onları ikna etmeye yönelik neler yapıyorsunuz, yapabilirsiniz? Yoksa şöyle bir olay var genellikle; devletle anlaşılır gerisi gelir gibi bir şey var ama olayın çok ciddi bir toplumsal boyutu var ve karşılıklı kamuoylarının birbiriyle yakınlaşması ve birbirini dinlemesi gerekiyor. Yani sanki bir yere doğru yürümeleri gerekiyor. Yoksa herkes yanına çağırarak bu iş olmaz.

Sibel Yiğitalp: Kuşkusuz. Şüphesiz bu böyle bir şey olamaz. Yani herkes kendi sözünü söylesin. Öyle bir dünya yok. Ama şöyle bir şey var. İnsan tanımadığından korkar. İnsan tanımadığından nefret eder, eğer çok olumsuz, negatif bir durum yoksa. Şimdi mesela burada biz Berlin’de bir demokrasi platformu oluşturduk. Bunun içerisinde Türk solu da var, CHP de var, TİP de var. Diğer siyasi anlayışlar da var. Çok uzak durduğumuz ideolojiler de var. Ama bir araya geldiğimizde, sohbet ettiğimizde bazen tartışıyoruz da ama birbirimizi anlıyoruz. Neden şimdiye kadar anlamadık? Çünkü birbirimize çok yabancılaşmıştık. Şimdi bakın, toplumlar arasında çok ciddi bir yabancılaşma vardı, bu yabancılaşmanın getirmiş olduğu duygular ve o yabancılaşma da sistemli olarak köpürtüldü. Sistemli olarak bir kriminalize eden, hakarete varan, bazen sinkaflı küfürler eden bir siyaset vardı. Şimdi o siyasete inanan bir grup da var. Bunu kabul etmek gerekiyor. Mesela çok basit muhakeme etmeyen ya da bunun tartışmasını yürütme konusunda ciddi zeminlere ulaşmayan gruplar da var. Bunu ancak nasıl yapabiliriz? Mesela sizin gibi bu işte hassas, gönül veren, barışa gönül verenlerin çalışma çabasıyla biz de bunu ortaklaşarak yapabiliriz. Yani bizi anlamalarını sağlayacak, bizim sözümüzü duyabilecek zeminlere ihtiyacımız var. Dolayısıyla bizim de onları anlayacak bir zemine ihtiyacımız var. Yani tek taraflı değil hiçbir şey. Ama şöyle bir realiteyi de kabul etmek gerekir ki milyonlarca bir halk var, binlerce yıldır yaşayan bir halk var ve yok sayılan bir halk vardı. Şimdi yeni kabul edildi. Yani bir Kürtler var, evet. Ama peki Kürtler varsa bunların dili de vardır muhakkak değil mi? Bir geleneği de vardır. Bir kültürü de vardır. Bu halk dediğinin bir dili olur, kendi kendisini var eden varoluşsal olan bir hakları vardır. Bunu da kabul etmeleri gerekir. Ama bunu nasıl anlatabiliriz? Çok pozitif bir yerden, kırmadan, dökmeden, anlayan, anlatan ve anlama konusunda da çaba gösteren bir süreçle ancak yapabiliriz. Biraz hassas olmamız lazım. Özen göstermemiz gerekiyor. Yani bizim gösterdiğimiz özeni onlar da göstermeli. Tabii göstermeyebilir; bazen anlamayabilir bizi, kızabilirler. Çok normaldir yani. Eleştirebilir. Bu da çok normaldir. Ama yeter ki vazgeçmesin, bu süreçten vazgeçmesinler. Yani her koşulda bu sürece sahip çıkılması lazım. Vazgeçmemek gerekiyor ve süreci de çok uzatmamak lazım. Soruna dönüşecek olan şey süreci uzatmak olacak. Çünkü süreç uzadıkça provokasyon ve manipülasyon, zehirli dil kullanımı olacak. İnsanları birbirine yabancılaştıran, ötekileştiren, o eleştiri sınırını aşan, o çelişkilerin derinliğini artıran taraflar var. Bunu yapan Türk basını da var, Kürt basını da var, hepimizin bildiği gruplar olmak üzere. Onlara bu zemini yaratmamamız lazım.

Ruşen Çakır: Tam burada son soru olarak bunu sormayı düşünüyordum. Burayı biraz daha isterseniz eşeleyelim ve yayını noktalayalım. Şunu soracaktım tam, yani burada süreci riske atabilecek olay nedir, neden endişe duymak gerekir? Bunu sormayı tam düşünüyordum. Siz uzaması dediniz, ‘‘Sürecin uzaması provokasyonları daha mümkün kılıyor’’ dediniz. Bunun ötesinde ne gibi gelişmeler sizi endişelendiriyor, yani yaşanabilecek ihtimaller?

Sibel Yiğitalp: Yani şimdi o 2013-15 sürecinin deneyiminden yola çıkarak şunu söyleyebilirim. Aslında onları hatırlatmak istemiyorum. Onu konuşmak ya da bu konuda toplumsal kaygıyı besleyen bir söz de kurmak istemiyorum. Ama şunu hepimiz yaşamışızdır, siz bunu yakından takip eden birisiniz zaten basın emekçisi olarak. O barış süreçleri noktasında Turgut Özal’ın ölümünden tutun, o süreçteki Eşref Bitlis’in katledilmesi, Adnan Kahveci, bakın bunlar hep böyle kendi içine baktığınız zaman, işte o süreçte 17.000 faili meçhul cinayetler… Ara kesitler döneminde böyle küçük soluk alma dönemleri olmuştur. Bir görüşme olmuştur. Sonra çok büyük oranda çok ciddi suikastlar olmuştur ya da toplumun açık olan sinir uçlarını harekete geçiren birtakım olaylar olmuştur. Mesela işte iki polisin öldürülmesi, Ceylanpınar’daki mesele gibi. Ama çıktı ortaya kimin olduğu. O dönem de belliydi aslında. Ya da işte 33 tane askerin katledilmesi… Mesela bunların hepsi o dönemdeki barış sürecine giden yolda yapılan provokasyonlardı ve bu provokasyonların nedeni de şu; o zemin çok kaygan bir zemin. Çünkü devlet homojen bir sistem değil. Devlet de kendi içinde mutlaka birtakım farklı anlayışlar içerisinde olan bir mekanizma ve kutsal da değil. Ben bunu da söyleyeyim. Devleti çok kutsal kılıp devletle halk arasında, yurttaş arasında hep makas açıktır. Halk devleti kontrol edemez. Devlet hep halkı kontrol etmiştir. Türkiye sistemi hep böyledir. Problemin kendisi de budur zaten. O yüzden toplumsal örgütlenme düzeyi, toplumsal örgütlülük, muhalefet düzeyi hep devletin kutsiyeti üzerinden baskı altına alındığı için insanların kendini ifade edebilme ya da bu özgürlüğü çoğaltabilme, demokratik sözü çoğaltabilme zemini devletin kutsiyeti üzerinden baskı altına alınmıştır. Şimdi bizim belki de bu kutsiyetleri tartışmamız gerekiyor. Yani halkın sisteme karşı yapılabilecek hataya karşı ya da olumsuz ya da provoke edeceği bir sürece karşı ortak hareket edebilme noktasında refleks göstermemiz lazım. Mesela o 2013-15 süreci içerisinde Sayın Erdoğan’ın “Ben süreci buzdolabına kaldırdım.” dediği an biz keşke, hep onu düşünürüm yani, o dönemde bütün Türkiye halkları sokağa çıkıp ‘‘Ne olursa olsun bu süreç buzdolabına kaldırılmayacak, dondurucuda kalmayacak ya da bu konuda masayı devirmeyeceksiniz. Kim devirirse onu biz mahkûm ederiz. Hepimiz Türkiye halkı olarak bu barışı istiyoruz’’ deseydik, diyebilseydik, o refleksi milyonlar olarak sokağa çıkıp anlatabilseydik inanıyorum ki o sürecin bozulmasına sebep olanlar geri adım atacaktı. Şimdi süreci biraz böyle okuyorum ben. Toplumsal muhalefetin sayısını arttırmak, çoğaltmak ve sözümüzü, dilimizi temiz tutmak ve çok dikkatli olmak. Çok çok dikkatli olmak. Çünkü size ve bize ya da herhangi bu anlamda sürece dair zehirli diller çok fazla. Hepimiz izliyoruz. Biz orada değiliz mekânsal olarak ama ruhen oradayım ben açıkçası. Fiziken buradayım. Ruhen oradayım yani. Her şeyi takip ediyorum. Belki sizden daha çok biliyorum. Nerede ne olmuş diye sorsanız burada diasporada yaşayan tüm politikacılar emin olun orada yaşayanlardan çok daha takip ediyor, çünkü kalp orada. Ne oldu, her an ne olacak, ne bitecek, biz ne yapabiliriz; meseleye böyle bakıyoruz. O yüzden de sürece karşı zehirli dilden uzak durmak ve bu sürecin aktörlerinin sözüne itibar etmek ve o sözü daha çok güçlendirmek, aynı zamanda da sözünün güvenliğini de sağlamak lazım. İnsanların konuşabilme özgürlüğünün olması lazım. Korkmadan konuşmalı. Onun da güvenliği sağlanmalı. O da tabii ki hukukun güvenliğiyle gelişir. Bunların hepsi birbirine bağlı durumlar. Dolayısıyla söz güvenliği, hukuk güvenliği toplumsal güvenliğin en önemli zeminidir, garantisi olacak. Sözümüzü söylemeliyiz temiz bir dille. Ülke hepimizin ülkesi ve ben inanıyorum ki bir Türk milliyetçisinden daha çok ben ülkeyi seviyorum. Çünkü ben bu ülkeye hiç zarar vermedim. Benim gibi bir sürü insan, milyonlarca insan zarar vermedi. Ne malına, ne mülküne, ne hayatına. Sadece eşit yurttaşlık temelinde bir mücadele yürüttük. Onurlu olmanın mücadelesini yürütüyoruz. Bir Kürt kadını olarak ana dilimle konuşmak istiyorum. Bir Kürt kadını olarak toplumumu, ailemi kendi dilimle ifade etmek istiyorum. Bu kadar insani, bu kadar ahlaki, bu kadar varoluşsal bir sebep üzerinden mücadele ediyorum ve bunun da çok haklı olduğunu düşünüyorum ama ülkemi de çok seviyorum. Bunu da hiç tartışmaya bile açmam. O yüzden de bu barışa hepimizin ihtiyacı var diyorum.

Ruşen Çakır: Çok sağ olun Sibel Hanım. Çok teşekkürler yayınımıza katıldığınız için.

Sibel Yiğitalp: Ben teşekkür ediyorum.

Ruşen Çakır: Evet, HDP eski milletvekili Sibel Yiğitalp ile sürece nasıl baktığını konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.