Transatlantik: Trump’ın tabanındaki çözülme, IŞİD Suriye ve Avustralya’da sahnede 

Donald Trump’ın tabanında çözülme mi yaşanıyor? IŞİD, Suriye’de yeniden güçlenme emareleri gösterirken, Avustralya’daki saldırı küresel güvenlik endişelerini yeniden gündeme taşıdı. Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar, Transatlantik’te yorumladılar.

Trump’ın tabanındaki çözülme

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da iki hafta önce gerçekleştirilen kabine toplantısında bir sonraki Cumhuriyetçi başkan adayının “muhtemelen o masada oturduğunu” söyleyerek haleflik yarışının şimdiden başladığı mesajını verdi. Üçüncü kez aday olamayacağını açıkça dile getiren Trump, “Bu kişi ben olmayacağım” diyerek tartışmalara noktayı koydu.

Manhattan Institute tarafından yayımlanan kapsamlı bir araştırma, Cumhuriyetçi Parti içindeki bölünmeyi rakamlarla ortaya koydu ve Cumhuriyetçi seçmenin yüzde 65’inin “çekirdek Cumhuriyetçiler”den oluştuğunu gösterdi. Bu kesim, 2016’dan bu yana partinin adaylarını istikrarlı biçimde destekliyor ve değişmeyen bir sadakat sergiliyor.

Buna karşılık seçmenin yüzde 29’u “yeni katılan Cumhuriyetçiler” olarak tanımlanıyor ve daha genç ile daha heterojen olan bu grup, ekonomik konularda daha müdahaleci, göç ve sosyal meselelerde ise geleneksel muhafazakâr çizgiden daha esnek görüşlere sahip. Bu seçmenlerin yalnızca yarısının ara seçimlerde Cumhuriyetçilere kesin destek vereceğini söylemesi, parti yönetimini ciddi şekilde endişelendiriyor.

Trump'ın tabanında çözülme, IŞİD sahnede (Video) 
Trump’ın tabanında çözülme, IŞİD sahnede (Video) 

IŞİD Suriye ve Avustralya’da sahnede 

Avustralya’nın Sidney kentinde Hanuka kutlamaları sırasında düzenlenen silahlı saldırı, ülkede son yılların en kanlı saldırısı olarak kayda geçti

Bondi Plajı yakınındaki Archer Park’ta gerçekleşen saldırıda, biri saldırgan olmak üzere en az 16 kişi hayatını kaybetti, 40’tan fazla kişi yaralandı. 

Avustralya’nın Sidney kentinde Hanuka kutlamaları sırasında düzenlenen silahlı saldırı, ülkede son yılların en kanlı saldırısı olarak kayda geçti. 

Bondi Plajı yakınındaki Archer Park’ta gerçekleşen saldırıda, biri saldırgan olmak üzere en az 16 kişi hayatını kaybetti, 40’tan fazla kişi yaralandı. 

Transatlantik’te Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar değerlendirdi. 


Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız ve Washington’da Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’la birlikteyiz. Biraz Amerika, biraz da IŞİD konuşacağız. Arkadaşlar, merhaba. 

Gönül Tol: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Gönül, seninle başlayalım. Trump’ın, eski desteğine sahip olmadığı söyleniyor. Ekonomik gerekçeler daha çok dillendiriliyor, ama bir de birtakım ideolojik tartışmalar var. Bir yandan da Amerikan sağı içerisinde İsrail’le ilişkiler gibi hususlar da var sanki. Ben amatör bir gözlemci olarak bunları görüyorum. Ne yaşanıyor orada? Hakikaten Trump’ın tabanında bir erime ya da çözülme var mı? Herhalde bu konuda anketler de yapılıyordur. 

Gönül Tol: Öyle görülüyor, Ruşen. Geçen hafta Washington Post‘ta bir haber çıktı. Muhafazakâr kamuoyu yoklaması şirketlerinden birinin sahibinin Trump’la görüştüğü ve bir uyarı niteliğinde bir görüşme olduğu söylendi. Uyarı da şu: ‘’Tabanınızda ciddi bir çözülme var.’’ Aslında biz bunun emarelerini daha evvel de görmüştük. Biliyorsun, Virginia ve New York gibi birkaç yerde seçim olmuştu. O seçim sonuçlarında mikro dataya bakıldığında, Trump’ın seçim kazanmasına sebep olan birden fazla etnik kökenden, ırktan oluşan geniş bir koalisyon kurmuştu. O koalisyonun çözülmeye başladığını görüyoruz. Zaten o seçimlerin kaybedilmesinde, Latinolar ve genç siyah erkekler gibi kesimlerin desteğini çekmesinin de etkisi olmuştu. Geçen hafta Beyaz Saray’da kamuoyu şirketi sahibiyle yapılan görüşmenin de bunu destekler nitelikte olduğunu görüyoruz. Kendi partisinin içinden de Trump’a uyarılar var. Nedir bu uyarılar? Tabanla konuştuğunuzda çok ciddi endişeler var. Mesela öncelikle Latinolar olmak üzere azınlıkların dile getirdiği hususlardan bir tanesi, ekonomik problem. En çok konuşulan şey, hayat pahalılığının çok ciddi boyutlara ulaşmış olması ve kendi tabanı Trump’ın bununla yeterince ilgilenmediğini düşünüyor, bu bir. Ama özellikle bu Latinolar gibi azınlıkların endişe duyduğu birkaç başka politika daha var. Biliyorsun, ICE (Amerika Birleşik Devletleri Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı), göçmenleri yaka paça sınır dışı eden bürokratik bir kurum ve hem uyguladığı şiddet hem bu göçmenlerin sınır dışı edilirken yaşatılan süreç, özellikle Latinolar’da ciddi bir hayâl kırıklığına sebep olmuş. Çünkü pek çoğunun, sınır dışı edilen insanlarla akrabalık, komşuluk bağları ya da tanıdıkları var. Dolayısıyla bunun yarattığı ciddi bir endişe var. Bu yasa dışı göçle mücadele konusu Trump’ı zafere taşıyan sebeplerden bir tanesi buydu. İnsanlar Biden dönemindeki sınır politikalarını, yani sınırın bütünüyle açık olmasını ve isteyenin elini kolunu sağlayarak sınırdan içeri girmesini çok eleştirmişti, bu meseleyi Trump’ın çözeceğine inanmıştı ve bu nedenle de ona oy vermişti. Fakat her ne kadar bu sınır dışı etmeler MAGA tabanında popüler olsa da, bunun yapılma şekli çok ciddi endişe uyandırmışa benziyor. 

İkincisi, Trump’ın, çok fazla dış politika gündemiyle uğraştığı, içerideki sorunlara yeterince eğilmediği endişesi var, ki haksız değiller. Trump, “Ben savaş istemiyorum. Bütün enerjimi, “America First (Önce Amerika)” dediği o gündeme harcamak ve Amerikalıların refahını artırmak için başkan seçildim” dedi. Fakat bugün baktığımızda, Trump, İran’a saldırıdan tutun, Venezuela’da rejim değişikliğine kadar, çok agresif bir politika izliyor ve dış politika dosyası aslında gündeminin önemli bir kısmını teşkil ediyor. Tabanın bundan da rahatsız olduğunu görüyoruz. 

Bir diğer konu, bu teknoloji milyarderleriyle çok yakın olması. Bu kamuoyu yoklamacısı şunu söylüyor. “Biz bunu yaptığımız bütün araştırmalarda çok net görüyoruz. Taban, ‘Biz Trump’ı Washington’daki bataklığı kurutması, oligarkları sona erdirmesi, Amerikan halkının refahını artırması için seçtik’ diyor. Fakat Trump bu teknoloji milyarderleriyle kol kola onların servetine servet katıyor.’’ Bir diğeri de bu Epstein dosyaları konusunda da ciddi bir hassasiyet olduğu görülüyor. Trump’ın bu dosyaların kamuoyuyla paylaşılması konusunda gösterdiği dirence büyük bir tepki olduğu söyleniyor. Bunlar tabanın endişesi. 

Bu kamuoyu yoklamalarının dışında, hem tabanının hem kendi partisi içerisindeki çözülmelerin olduğuna dair işaretler var. Mesela geçen hafta Trump Pensilvanya’ya gitti. Trump’ın kendi ekibi “Bundan sonra tabanla çok daha fazla vakit geçirecek. Amerika’nın çeşitli yerlerine seyahat edecek, amaç bu çözülmeyi durdurabilmek” dedi. Fakat Trump Pensilvanya’ya gidip “Ne hayat pahalılığından bahsediyorsunuz? Hayat pahalılığı diye bir şey yok” dedi. Bunun da çok ciddi bir tepkiye sebep olduğu söyleniyor. Kendi partisinin içindeki çözülmeye bir diğer işaret de şu: Georgia’dan Kongre üyesi ve Trump’ı çok zor zamanlarında çok desteklemiş bir isim olan Marjorie Taylor Green’in, Trump’la arasında bir savaş çıktı ve Green görevinden istifa etti. Tabii Trump hemen saldırıya geçti. Green “Ben Trump’a, Amerikan halkına öncelik vereceği için oy verdim. Fakat bana oy vermiş insanlarla konuştuğumda bana ’Neden biz bir başka ülkenin savaşlarını finanse etmek zorundayız?’ Burada kastedilen İsrail. ‘Neden bizim içeride bu kadar sorunumuz varken, İsrail’in ve Ortadoğu’nun sorunlarıyla uğraşmak zorundayız? Neden Venezuela’da rejim değişikliğiyle uğraşıyoruz? Burada yollarımız, köprülerimiz dökülüyor. Markete gittiğimizde alışveriş yapamıyoruz’ diyorlar.’’ Kendi partisinden ve kendisini destekleyen bu kadar yüksek seviyede ismin Trump’a karşı çıkışı da aslında parti içerisindeki çözülmeye de işaret ediyor.

Son olarak şununla bitireyim; Buna en son örnek, Indiana’da Cumhuriyetçi eyalet senatörleri, Trump’ın seçim bölgesi haritasını değiştirme çabalarını bloke etti. Bu, Cumhuriyetçi Parti’nin artık Trump’a belli noktalarda dur deme çabası olarak görülüyor. Bir başka karar, yine Kongre’de 20 tane Cumhuriyetçi, Demokratlarla bir araya geldi ve Trump’ın, Başkanlık Kararnamesiyle federal çalışanların sendikal haklarını kısıtlama girişimini bloke etti. Bütün bu resim bize hem kamuoyu yoklamaları hem de partinin içerisinden Trump’ın önem verdiği bazı politikalara direnişin, Trump’ın tabanında ciddi bir problem olduğunu gösteriyor.

Ruşen Çakır: Ömer ne dersin, hakikaten Trump’ın desteği azalıyor mu? Mesela sen artık Trump’tan desteğini kestin mi? 

Ömer Taşpınar: Ben tabanın en radikal adamı olarak kesinlikle kolay kolay kesmem. İstersen Erdoğan-Trump benzerliği kuralım biraz, Türkiye’deki seyircilere de daha ilginç gelebilir. Trump’ın ünlü bir sözü var, “Ben New York’ta 5. Cadde’de elime silah alıp birini öldürsem de, beni sevenler yine bana oy verir” diyor. Gerçekten Amerika’da Trump’ı kayıtsız şartsız desteklen bir kesim var. Ama rakamlara baktığımızda, bugün Trump’a verilen destek oranı çok düştü. Gönül’ün dediği gibi, taban çözülmesi gibi analizler yapılıyor, ama şu anda Trump’a destek oranı zaten %36’ya düştü. Bence Trump’ın tabanı dediğimiz o kemik taban, başka hiç kimseye oy vermeyecek, hatta Trump nedeniyle siyasete ilgi duymaya başlamış, Trump dışında ne Cumhuriyetçi ne Demokrat başka kimseye oy vermeyecek taban, zaten %30’luk bir taban. Onun üzerine gelen katmanlar var. Amerika’da seçimler %50-51 ile kazanılıyor. Trump o %30’luk tabanının üzerine %15 ekleyerek kazanıyor. O %15 nereden geliyor? En büyük blok “Independent” dediğimiz bağımsızlar. Yani ne Demokrat ne Cumhuriyetçi partiye üye olan ve arada gidip gelen seçmenler. Şimdi onların hepsi neredeyse Trump’tan soğumuş durumda.

Bağımsızlar zaten daha çok ekonomiye ve birazcık da ülkenin gidişatına bakarak oy verenler. Onlar ideolojik değiller. Onların çoğu neden koptu? Gönül güzel anlattı, temelde ekonomi nedeniyle koptular, çünkü Trump ekonomiyi kötü yönetiyor. Amerika’da ekonomi iyi gitmiyor. Bir kere enflasyon inmedi, devam ediyor. İşsizlikte artışlar başladı. Amerika’da işsizlik rakamları çok sorunlu rakamlar, %4-%5 bandında gösteriliyor, ama gizli işsizlik çok yüksek ve işi olup da geçinemeyen insan sayısı çok fazla. McDonald’s işleri diyorlar, asgari ücret düşük Amerika’da. McDonald’s, yani hizmet sektöründeki düşük maaşlı işçilerin önemli bir kısmı, ancak iki üç işte çalışarak geçinebiliyorlar. Bunların içlerinde Trump’a oy verenler, Trump’ı sevenler vardı. Ben bu bağımsızlar açısından ekonominin çok önemli bir rol oynadığına inanıyorum, oradan bir %10 kaybediyor olabilir. Yüzde 10 kaybettiği anda zaten o %51 oyu %41’e düşer.  Zaten Trump’ın son iki üç aydaki kamuoyu yoklamaları %41’de gidiyordu zaten, şu anda onun da altına iniyor. Oraya kimi eklemek lazım? Gönül’ün de bahsetti, Amerika’daki Latino azınlığı eklemek lazım. Bu Latinolar, yani Hispanik dediğimiz azınlık, 40-50 milyonluk bir nüfus sahip, hatta bazı rakamlara göre daha da fazla. Latinolar bu göçmen meselesi nedeniyle çok rahatsız olmuş durumdalar. Göçmen meselesi Amerika’da kantarın topuzunu kaçırdı. Hukuk devletine sığmayan bir şekilde, Yeşil Kartı olan, hatta Amerikan vatandaşı olanlara bile bazı tacizler geliyor. 

Bütün bunlar gösteriyor ki bu göçmen meselesi ve ekonomi, Trump’ın tabanında ciddi rahatsızlık yaratıyor. Ben hep ekonomiye daha çok önem veriyorum. Bence, ‘’affordability’’ denilen bu hayat pahalılığı, insanların parasının yetmemesi, enflasyon, işsizlik meselesi, şu anda Trump’ın hanesinde çok büyük bir başarısızlık ve bu, bir Mavi Dalga yaratabilir. Zaten geçtiğimiz küçük bazı seçimlerde bunu gördük. Önümüzdeki yıl Kongre’de, Temsilciler Meclisi’nde bir Mavi Dalga gelebilir. Zaten ara seçimlere katılım oranı çok yüksek olmuyor, ama genelde iktidardaki parti çok büyük kayıplara uğrayabiliyor ara seçimlerde. Bir de tabii göçmenler nedeniyle de rahatsızlık var. Bir de buna siyah nüfusu eklediğimizde… Zaten siyah nüfus Amerika’da sosyoekonomik olarak en dezavantajlı nüfus. Onların da kendi oranlarından daha büyük bir şekilde ekonomiden negatif etkilendiklerini görebiliriz. Onlar da büyük bir oranda Trump’tan desteklerini çektilerse, bağımsızları, Latinoları, siyahları kaybeden bir Trump’ın şu anda içine düştüğü durum gayet normal bence. 

Buradan seçim kaybeder mi? Kaybedebilir. Zaten Trump bir dönem seçildi, bir dönem başkanlık yapacak. Amerika’da ‘’Trump yine aday olur mu?’’ tartışması var. O da Türkiye’ye benziyor, ‘’Erdoğan yine aday olur mu?’’ tartışması gibi. Normalde Anayasa’ya göre olmaması lazım, ama ‘’Bunu zorlar mı?’’ tartışması var. Trump’ın yaşı zaten ilerledi. 79 yaşında zannediyorum, 80’e merdiven dayadı. Sağlık durumu iyi gözükse de yorgun bir Trump var karşımızda, çünkü çok çalışıyor, gerçekten de bütün dünyadaki meselelerle ilgileniyor. Gönül’ün bahsettiği gibi, dış politikaya çok zaman ayırıyor. Dış politikadaki performansı fena değildi, ama hem Ukrayna’da hem İsrail meselesinde hem Venezuela gibi konularda istediği başarıyı elde etmiş değil. E geriye ne kalıyor? Ekonomide başarısız, iç politikada göçmenler konusunda kutuplaştırıcı, dış politikada da başarısız. Bana göre, şu anda Trump’ın tabanı çökmüyor, Trump’a taban dışında destek verenler, desteklerini geri çekiyorlar. 

Ruşen Çakır: Karizması var ama siz hâlâ kabul etmiyorsunuz. Trump karizmatik. 

Ömer Taşpınar: Beni ikna etmene gerek yok bu konuda. 

Ruşen Çakır: Ara seçim ne zamandı? 

Ömer Taşpınar: Önümüzdeki yıl Kasım ayında.

Ruşen Çakır: Tamam. Gelelim IŞİD meselesine. Önce Suriye’nin Palmira kenti yakınlarında, iki Amerikan askeri ve Amerikalı bir tercüman öldürüldü. IŞİD bağlantılı olduğunu söyledi. Daha sonra Avustralya’nın Sydney kentinde bir plajda, Pakistan asıllı bir baba-oğul, Hanuka festivalini kutlayan Yahudilere ateş açtı. Ama tabii orada çok önemli bir ayrıntı var. Suriye’den göç etmiş bir esnaf, saldırganlardan birisinin elinden silahı alıyor ve korkunç görüntüler yaşanıyor. Sonra yapılan resmî açıklamada, baba-oğulun, galiba Filipinler’de IŞİD’le doğrudan temasa geçtiği söylendi ve gündeme tekrar bir şekilde IŞİD geldi. Tabii ki Avustralya’daki saldırıyla, Suriye’deki saldırı birbirine benzemiyor, ama yine de ne zamandır çok konuşulmayan bir şeyle karşı karşıyayız, Gönül ne diyorsun? Bu Avustralya’daki olayın insani boyutu çok daha yüksek. Çünkü o saldırı sivillere yönelik. Diğeri askerleree yönelik ama tabii yine IŞİD saldırısı.

Gönül Tol: Evet. Ölenlerin içinde zannediyorum çocuklar da var. Avustralya yetkilileri baba-oğulun Kasım ayında Filipinler’in güneyine gitmiş olduğunu söyledi, IŞİD’in orada hâlâ aktif olduğu söyleniyor. IŞİD bağlantısı olduğunu söylediler, ki zaten arabalarında IŞİD bayrağı çıktı. Evet, insani boyutu hakikaten çok acı. Ama ‘’bunun sonucu ne olacak?’’ meselesine odaklanmak istiyorum. Birincisi, bu, Netanyahu’nun bugüne kadar söylediği o söylemini güçlendirmesine sebep olacak. Netanyahu ne diyordu? “Filistin Devleti’nden bahsetmemeliyiz. Çünkü bir Filistin Devleti’ne “evet” demek, dünyanın her yerindeki Yahudi toplumuna daha fazla terör saldırısı anlamına gelecek” diyordu. Bu saldırı, söylemini güçlendirmesine sebep olacak. Nitekim Netanyahu saldırının hemen ardından benzer şeyler söyledi: “Bakın antisemitizm yükseliyor. Filistin Devleti’nden bahsetmek imkânsız hale geldi. Bunu İsrail halkı da istemiyor. Bu, İsrail halkına çok varoluşsal bir tehdit arz ediyor” diyerek bu söylemini güçlendirmiş oldu. İsrail dışında da zaten Gazze konusundaki eleştirileri kısan bir Batı var. Biz Washington’da yaşıyoruz, Washington’da Gazze konusunda Filistinlilerin çektiği acıya biraz olsun işaret etmek isteyen insanlar, sesini kısarak konuşuyor, böyle bir ortam var. Bu saldırı meşru Gazze eleştirilerinin daha da kısılmasına ve meselenin, Gazellilerin yaşadığı soykırımdan, yeniden antisemitizme kaymasına sebep olacak. İkinci sonucu bu olacak bence. 

Bir diğeri de, içeride, Netanyahu’ya, Netanyahu’nun politikalarına direnç artıyordu. İsrail siyasetinde şöyle şeyler oluyordu; mesela 7 Ekim saldırısından önce, Netanyahu’ya karşı çok güçlü bir demokratik direnç vardı ve binlerce insan sokaklara çıkmıştı. Netanyahu’nun yargıyı siyasallaştırma adımına karşı, İsrail demokrasisini savunan pek çok insan, Netanyahu’yu protesto ediyordu. Sonra 7 Ekim saldırısı oldu ve İsrail demokrasisini savunan hareketin ve protestoların zayıfladığını gördük. Çünkü böyle bir saldırının ardından herkes ‘’bayrağın etrafında birleşme etkisi’’ deniyor ya, böyle bir etkisi oldu. 7 Ekim’in üstünden zaman geçti. Kısa bir süre önce, Netanyahu’ya karşı demokrasiyi savunan hareketin yeniden güçlendiğini, hareketlendiğini, palazlandığını görmüştük. Şimdi bu saldırı yeniden bu hareketin zayıflamasına neden olacak. 

Suriye’deki saldırı konusu da şöyle: Trump yönetimi, Palmira’daki saldırının IŞİD tarafından yapıldığını söyledi. Fakat Suriye hükümeti tarafından yapılan açıklamalarda IŞİD’in adı zikredilmedi. İçişleri Bakanlığı “Radikal İslamcı görüşlere sahip bir insan ve onu tutukladık” dedi. Bu saldırıyı gerçekleştiren Suriye güvenlik güçleri için çalışan birisi. Bunun nasıl bir etkisi olacak? Ahmed eş-Şara’yı eleştirenler içerisinde Kongre üyeleri de var ve hep “Şara’ya güvenemeyiz. Birincisi, Şara, cihatçı radikal ideolojisinden uzaklaşmış değil’’ diyorlardı. İkincisi, ‘’Suriye bürokrasisinin içerisinde hâlâ El Kaideci, IŞİD’çı isimler var, bunlar güvenlik bürokrasisi içinde de aktifler. Bu nedenle eş-Şara’ya güvenemeyiz. Eğer IŞİD’le ciddi bir mücadele yürütmek istiyorsak, Amerika’nın tek alternatifi Suriye Demokratik Güçleri’dir” diyen bir ekip vardı. Bu saldırının ardından, Kongre’deki bu kanadın yeniden benzer şeyler söylediğini ve hatta daha da ileri gidip “Artık bu saldırıdan sonra Trump Ahmed eş-Şara’ya desteğini keser” diyenler vardı. Çünkü “Bakın Suriye Demokratik Güçleri meseleye müdahil olmayınca, Ahmed eş-Şara, IŞİD’le mücadeleyi etkin bir şekilde yönetemiyor. Bu nedenle biz SDG ile ittifakımızı daha da güçlendirmeliyiz” diyorlardı. Fakat saldırının hemen ardından hem Trump hem Dışişleri Bakanı Marco Rubio hem Tom Barrack çıkıp açıklama yaptı ve ‘’Şam’la, IŞİD’le mücadeledeki iş birliğimizi güçlendirmeliyiz” dedi. Bu kanadın beklediği gibi Ahmed eş-Şara ve Trump arasındaki işbirliğinin ve Şara’ya desteğin azalma durumu yok. 

Peki, SDG ile ilişkiler ne olacak o zaman? Bu saldırı Washington’u nasıl etkileyebilir? Birincisi, Pentagon, 2026 bütçesine SDG’yi desteklemek için 130 milyon dolarlık bir bütçe koydu. O yüzden ‘’bütünüyle SDG’den vazgeçelim’’ durumu da söz konusu değil. Fakat ben bu saldırının, Washington’un, SDG’ye baskısını artıracağını düşünüyorum. Washington hep “10 Mart Mutabakatı’nı hayata geçirmek gerekiyor. SDG’nin hem sivil hem askeri kurumlarının Suriye kurumlarına entegre olması gerekiyor” diyordu. Muhtemelen bu baskı artacak. Nitekim, Palmira saldırısının ardından, sadece Washington’dan değil, aynı zamanda bölge ve Batılı ülkelerden de SDG’ye “IŞİD’le mücadele koalisyonuna yardımcı ol. Suriye Savunma Bakanlığı ile daha yakın çalış” gibi baskıların geldiğini duyduk. Tabii bu, Türkiye açısından iyi bir haber. Birkaç gündür aslında uzun zamandır dillendirilen bir 31 Aralık tarihi vardı. Washington’da Dışişleri Bakanlığı “Biz SDG’ye 31 Aralık tarihini verdik. ‘31 Aralık’a kadar bu entegrasyon meselesini çözmek zorundasın’ dedik’’ açıklamasını yaptı. Eğer çözmezse ve 10 Mart Mutabakatı hayata geçirilmezse, Washington’ın ne yapacağı muğlak. Fakat 31 Mart tarihini bir baskı unsuru olarak kullandıklarını ben aylardır duyuyordum. Fakat Palmira saldırısının ardından, artık bu çok daha kamuoyuna açık bir şekilde zikredilen bir tarih hâline geldi. Bu da, Palmira saldırısının, SDG’ye bu yöndeki baskıyı artıracağını göstermesi açısından önemli.

Ruşen Çakır: Ömer sen ne diyorsun? Bu iki olay birbirinden farklı, ama iki olayın da ayrı ayrı anlamı var. Gönül ikisine de değindi. Özellikle Suriye’de ‘’IŞİD’le mücadeleyi kim nasıl yapacak?’’ tartışması hâlâ masada. Öte taraftan, Batı’da sivillere yönelik saldırılar ciddi bir ara vermişti, tek tük böyle çok küçük çaplı bıçaklı saldırı yaşanıyor, ama böyle büyük ve görüntüleri neredeyse canlı yayınlanan bu saldırıya benzer bir saldırı Batı’da birçok yerde olmasına rağmen, bildiğim kadarıyla Avustralya’da daha önce yaşanmamıştı. Ne dersin? 

Ömer Taşpınar: Evet, benim de bildiğim kadarıyla Avustralya’da yaşanmamıştı. Avustralya Filistin Devleti’ni tanıma kararı vermişti ve tabii ki bu, Netanyahu’yu çok rahatsız etmişti. Avustralya’nın politikaları, Gazze nedeniyle İsrail’le çatışan politikalar oldu. Netanyahu’nun bu saldırıya tepkisi de beklendiği üzere “Filistin Devleti’ni tanımanız bir hataydı. Bu tür kararlar, Batı’da antisemitizme yol açıyor” demek oldu. Netanyahu her zaman yaptığı gibi, dünyadaki Yahudileri İsrail’e dönmeye davet ediyor. Burada çok ilginç bir durum yaşanıyor. İsrail’in Gazze’de yaptıkları, dünyanın genelinde bir soykırım olarak kabul ediliyor. Amerika hariç. Hukuki olarak bile. Soykırım üzerine çalışan profesyonel akademisyenler de bunu bir soykırım olarak kabul ediyorlar. İsrail’in bu yaptığının belirli etkilerinin olmaması kaçınılmazdı ve en önemli etkisi de zaten diaspora üzerinde oluyor. İsrail’in Yahudi nüfusu 7 milyon kadar. Dünyada 10 milyon daha Yahudi var, yani toplam 17 milyon Yahudi var dünyada. Bu 10 milyon Yahudi dünyada farklı farklı yerlere dağılmış durumda. Bunlara diaspora diyoruz ve bu diaspora Amerika’da güçlü. Rusya’da, Avrupa’da ve belirli bir oranda Latin Amerika’da var. Aslında bu insanların içinde, Netanyahu’ya kızanların ve İsrail’in politikalarını desteklemeyenlerin Gazze ile ilgili en önemli tezi şuydu: “İsrail’i korumak adına bu yaptıklarınız belki İsrail’deki Yahudi toplumu tarafından belirli derecede kabul edilebilir. Ama biz diaspora olarak büyük bir antisemit dalgayla karşı karşıyayız. Dünyada antisemitizm yükseliyor ve bu yaptıklarınız bizi, diasporayı tehdit altında bırakıyor.” Netanyahu’dan hoşlanmayan, daha sola yakın birçok Yahudi vardı bunu söyleyen ve şu anda onların dediği gerçekleşiyor. Dünyada, antisiyonizm demiyorum, antisemitizm, yani Yahudi nefreti ciddi şekilde yükseliyor ve bunların ikisini birbirinden ayırmak da çok zorlaşıyor artık. O nedenle, bu tür saldırıların daha da fazla olacağına inanıyorum. Netanyahu diasporaya hep “O zaman gelin, İsrail’e dönün. Bakın sizi istemiyorlar oralarda, sizden nefret ediyorlar, antisemitizm yükseldi, gelin” mesajı veriyor. 

İsrail’deki Filistin Arap nüfusu yükseliyor ve zaten Ortodoks nüfusu güçlendirmek, bir politika. Netanyahu bir politika olarak bunu kabullenmiş durumda. Netanyahu bu söylemiyle “Artık Avrupa’da, Avustralya’da, Latin Amerika’da kalmayın. Polis istasyonuna girer gibi sinagoga gidiyorsunuz, ibadet edemiyorsunuz, Yahudiliğinizi saklamak zorunda kalıyorsunuz. Gelin ana vatanınıza, asıl ait olduğunuz yere dönün” mesajını veriyor. Bana bu çok ilginç geliyor. Çünkü 1910’larda, 1920’lerde, İsrail, Filistin topraklarında ortaya çıkmaya başladığında, İsrail’in kurucusu Ben Gurion’un, kurucu babaların, o siyonistlerin verdiği mesaj “Avrupa’larda kalmayın, buraya gelin” oldu. 1930’lu yıllarda yükselen antisemitizm sonrasında, 6 milyon Yahudi’nin öldürülmesi gibi büyük bir soykırımla sonuçlanan dönemde “Gelmediniz böyle oldu” demelerine neden oluyor. Tarihi açıdan baktığımızda, antisemitizm yükseldiği, antisemitizmin olduğu bir dönemde, İsrail’in mesajları hep aynı oluyor. Dünyada gerçekten de aslında önemli bir mesele var. Antisemitizm bugün İsrail nedeniyle yükseliyor ama antisemitizm İsrail’den önce de vardı. Antisemitizm dünyadaki en eski nefretlerden bir tanesi, Yahudileri de tarihin mağdurları arasına sokan bir mesele. Bence, bugün İsrail’in diasporaya yaşattığı durum trajik bir durum. Çünkü baktığımızda, gerçekten antisemitizm İsrail’den bağımsız olarak da vardı. Hitler 6 milyon Yahudi’yi öldürdüğünde, ortada bir İsrail yoktu, Antisemitizm vardı. Ama bugün İsrail’in politikaları, Siyonizm ve Yahudi milliyetçileri nedeniyle, antisemitizm çok daha güçlenmiş durumda ve İsrail bunu kabullenmekte zorlanıyor. Bence o yüzden Avustralya’da yaşadığımız şey IŞİD’e bağlandı. Ama önümüzdeki dönemde, IŞİD’den bağımsız olarak da bu tür şeyler yaşanabilir. Bıçaklamadan tut da bir otobüsü ya da kamyonu bir yere sokup bir şekilde öldürmeye çalışma gibi ‘’yalnız kurt’’ dediğimiz bu tür terörist eylemler, hem İsrail’de hem diasporanın çok yoğun olduğu yerlerde yaşanacak. Bu bence antisemitizmin artmasıyla da bağlantılı. 

Suriye ve IŞİD konusuyla bitireyim. Bu konu, bence Avustralya’dan bağımsız tartışılması gereken bir mesele, fakat bağlantısı şu: Dünyada ve Türkiye’de de çok kullanılan “IŞİD bitti, bitirildi” söylemi vardı. Bu, Türkiye’deki Amerikan düşmanlarının veya Türkiye’de Kürtlerin Amerika’dan destek almasını anlamayanların çok sevdiği bir söylem. “IŞİD’le mücadele filan hikâye. Amerika Kürt devleti kurmak istiyor, bunu kabullenin artık. IŞİD diye bir şey kalmadı, ama bakın Amerika hâlâ orada Kürtlerle” diye söylüyor. Bugün yaşanan şeyler o tezi zayıflatıyor. IŞİD hâlâ orada, hâlâ terörist eylem yapabiliyor, IŞİD bitmedi. Gönül’ün anlattığı gibi, bu, tartışmayı ‘’IŞİD’le mücadele konusunda kim bu mücadeleyi yapacak?’’ seviyesine getiriyor. Tartışma, ‘’IŞİD bitti, halledildi. Amerika’nın orada işi yok’’ söyleminden, ‘’IŞİD’le mücadele meşru ve devam etmesi gereken bir mücadeledir. Bunu kim daha etkili yapar?’’a geliyor. Burada da bence Türkiye’yi ilgilendiren üç aday var. Bir tanesi, sahada en ciddi mücadeleyi yapan SDG. İkincisi, Suriye Hükümeti dediğimiz Ahmed eş-Şara, ki bunlar cihatçı geçmişe sahip oldukları için, ne kadar ciddi bir şekilde IŞİD’le mücadele ettikleri konusunda hep bir soru işareti olabilir. Şu anda yok ama uzun dönemde tekrar çıkabilir. Tabii ki değişti, tabii ki artık cihatçı değil. Ama ne kadar etkili olabilir konusundaki soru işaretleri devam edecek. 

Üçüncü aday da, bu konuda aslında en etkili olabilmesi gereken ülke Türkiye. Türkiye de ortaya çıkıp, ‘’IŞİD’le mücadeleyi en iyi ben yaparım’’ diyebileceği bir yere de getirebilir. Şu anda daha erken, ama IŞİD toprak kazanmaya dönük daha büyük terör eylemlerine başlarsa, bu bahsettiğim tartışma çok daha yoğunlukla yaşanacak. Ama şimdiden şunu söyleyebiliriz: Amerika’nın Suriye’den çıkma gibi bir durumu, öyle kolay kolay olacak bir senaryo değil. Çünkü bu sembolik askerî varlık 1,000 asker seviyesinde olan Özel TİM, orada, Kürtlere, bir lojistik, askerî destek vermeye devam edecektir. Yani ABD kolay kolay oradan çıkacak bir güç değil. IŞİD saldırısı sonrasında Trump’ın, ‘’Kardeşim bizim orada bir işimiz yok. Bir an evvel çıkalım” demesi için şartlar uygun değil. Ne Türkiye tam olarak “Ben bu işi yaparım” diyor ne tam olarak Şam’a güveniliyor ne de tam olarak ‘’Bu işi sadece Kürtler yapabilir” deniyor. Amerika’nın oradaki varlığı, Amerika’nın bir şekilde Kürtleri eğitmiş olması, daha da meşruiyet kazanıyor bence. O nedenle de IŞİD’in ortaya çıkması, Türkiye’nin ‘’artık Kürtleri bırakın’’ tezini çok zayıflatan bir tez. Böyle bitirmiş olayım. 

Ruşen Çakır: Arkadaşlar, çok sağ olun, burada noktayı koyalım. Aman Trump’a sahip çıkın. ‘’Amerika’yı Yeniden Büyük Yap’’ sloganıyla yola çıktı, yıpranmasına izin vermeyin sakın. 

Ömer Taşpınar: Sen şaka yapıyorsun ama ben sana ciddi bir şey söyleyeyim: Trump, Ahmed el-Ahmed’i kahraman ilan etti. Ahmed el-Ahmed, Suriyeli ve Avustralya’daki saldırıda, saldırganlardan birine müdahale ederek onu durduran kişi. Normalde bu, IŞİD meselesi üzerinden yürüyebilirdi. Benim Trump’a hayran olmadığımı herhalde biliyorsun ama, Trump ilginç bir şey yaptı ve “Bu adamın yaptığı takdir edilmelidir” dedi. Şu ortamda, Trump’ın bunu söylemesini takdir etmek lazım. Çünkü İslamofobi yapmak yerine Ahmed el-Ahmed ‘i kahramanlaştırdı.

Ruşen Çakır: Evet, gerçekten bir kahraman. O görüntüleri görünce insan ‘’helâl olsun’’ diyor. Bu arada Avustralya’da hastanede onu tedavi eden iki doktor da Suriyeliymiş. Böyle de bir dünya. Evet arkadaşlar çok sağ olun. Gönül Tol ve Ömer Taşpınar çok teşekkürler. İzleyicilerimize de teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.