Donald Trump yönetimi, Gazze’de “20 maddelik barış planı” ile klişe tabirle “Ortadoğu’da kartları yeniden dağıtmaya” kalkarken, sahadaki gerçekler biraz daha hayallerin ötesine geçmeyi gerektirebilir. Planın başarısı, bir yanda Hamas’ın silahsızlandırılması gibi devasa bir askerî zorluğa, diğer yanda ise meselenin kilit aktörleri olarak sunulan Türkiye ve Katar ile İsrail arasındaki gerilimli ilişkiye bağlı görünüyor.
Hamas’ın silahsızlandırılması dediğiniz şey, toprakları işgal altındaki bir halkın direnme hakkının elinden alınması aslında. Buna Katar, Türkiye ya da başka bir ülkenin onay vermesi, uluslararası hukukun ve BM Güvenlik Konseyi’nin Batı Şeria ve Gazze’nin işgal altında olduğu yönündeki kararını değiştirmiyor. Şayet hâlâ dünyada hukuk ve adalet adına bir şey kalmışsa, asıl halledilmesi gereken meselenin İsrail’i uluslararası hukuka saygı duymaya ve işgali sonlandırmaya zorlamak olduğu açık, Hamas’ın silahsızlandırılmasına değil. İşgal bittiğinde zaten sadece Hamas’ın değil, Filistin’deki bütün silahlı direniş örgütlerinin rolü sınırlanmış olacak, hatta silahlı örgüt yapıları kendiliğinden anlamını yitirecek zaten. Ama bu konular Trump’ın pek umurundaymış gibi görünmüyor. O, bir taraftan Netanyahu’yu ve Siyonist lobilerin kalbini fethetme, öte yandan silahların gölgesinde zorbalıkla kotarılan bir barışla hızlı ve kestirme bir zafer elde etme derdinde.

Trump planının kalbinde, Gazze’nin tamamen askersizleştirilmesi ve Hamas’ın silah bırakması yer alıyor. Ancak bu, göründüğü kadar kolay bir iş değil. Hamas, silahlarını “dondurma” veya “depolama” gibi ara formülleri tartışmaya açsa da İsrail, tam bir silahsızlanma dışında hiçbir seçeneği kabul etmeyeceğini söyleyerek meydan okumaya devam ediyor.
Eski ABD Büyükelçisi Dan Shapiro’ya göre Hamas’ın silah bırakması sağlanmadan Arap devletlerinin Gazze’ye barış gücü göndermesi imkânsız. Hiçbir ülke, Hamas’la sıcak çatışmaya girecek bir ortamda askerini ateşe atmak istemiyor. Ayrıca Filistin davasına vurulacak ölümcül darbeyle bölge halkları karşısında zor durumda kalmak, Filistin’in altın tepsi içerisinde hediye edilmesi ve direnişin tabutuna son çiviyi çakan aktör olarak görülmek istemiyorlar. Trump’ın 2026 başında açıklamayı vaat ettiği Barış Kurulu, işte bu güvenlik kör düğümünü çözmek zorunda ama zorlu bir işle karşı karşıyalar. Masa başı çözümleri, Filistin meselesi gibi ABD açısından son derece girift ve çetrefilli konuları çözümleyebilecek kapasiteye sahip değil. Bir taraftan İsrail’in yayılmacı işgal politikalarını inatla görmezden gelme, saldırgan tutumuna dur demeyen bir tavırda inat etme, öte yandan da bölgede barışı tesis edebileceğini sanma hayalciliği ancak Amerikan yüzeyselliğine yakışır.
Türkiye ve Katar’ın rolü
Diplomatlar, Ankara ve Doha’nın Hamas’ı ikna etmede önemli rolü olduğunu düşünüyor. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, Türkiye ve Katar’ın Hamas üzerindeki nüfuz alanının Trump’ın elindeki en güçlü koz olduğunu söylemişti. Ancak burada büyük bir paradoks var: Trump bu iki ülkeye stratejik roller biçerken, İsrail bu aktörleri dışlamaya çalışıyor. Fakat burada Netanyahu ile Trump’ın, İsrail’le ABD arasında bir çatışma, derin bir anlaşmazlık olduğu sanılmasın. Uzun süredir Türkiye’de iktidara yakın medyada sürekli Trump güzellemeleri yapılıyor, Trump’ın Netanyahu’yu dizginlemeye çalıştığını ileri süren yazılar kaleme alınıyor. Bu, tamamen “wishful thinking” dediğimiz, dilek ve temennileri gerçekmiş gibi sunma gayretinden başka bir şey değil. Ancak Trump’ın İsrail ve Netanyahu ile ilişkisi, Türkiye medyasının bu konudaki tutumu ayrı bir yazı konusu, belki ileride değiniriz.

Ancak burada asıl üzerinde durulacak husus, Katar ve Türkiye’nin rolüne ilişkin. Trump güzellemeleri de dönüp dolaşıp zaten buraya dayanıyor; güzellemelerin asıl amacı, Türkiye’ye, daha doğrusu AKP iktidarına bölgede alan açtığı, manevra ve nüfuz imkânı sağladığı varsayımından hareketle Trump’a hak etmediği roller biçmek. Türkiye’nin rolüyle ilgili boyut aslında kısmen doğru; Ankara’nın etkili bir aktör olarak bölgesel meselelerde daha aktif bir rol üstlenmesi, Trump ya da diğer Batılı aktörler tarafından teşvik edilen bir şey. Fakat Türkiye’nin soyunmaya çalıştığı rolün ve elde edeceği manevra alanı ve nüfuz imkânlarının, ABD’nin tasarlamaya çalıştığı yeni bölgesel mimariye yapacağı katkılarla sınırlı ve şarta bağlı olduğunu görmek kaydıyla.
Bu arada İsrail de farklı bir havada. Doha’da 45 ülkenin katılımıyla düzenlenen ve Gazze’nin geleceğinin tartışıldığı konferansta İsrail, Türkiye’nin katılımını engellemeyi bir “diplomatik zafer” olarak sundu. Ancak İsrail basınına göre bu “zafer” bir Pirus zaferi olabilir; zira ne Türkiye ne de sahanın asıl muhatabı olan İsrail, o masada yer alabildi.

İsrail’in rolü
Netanyahu hükümeti, Türkiye’yi süreçten dışlamayı bir başarı saysa da Trump yönetiminin İsrail’e bakışının değiştiği yönündeki gözlemlerin hiçbir karşılığı yok. Trump’ın ne Suriye’de Ahmed Şara’yı “kayıp oğul” gibi kucaklaması, ne Suudi Arabistan’a F-35 satışına onay vermesi ne de Türkiye’nin F-35’lere sahip olma meselesinin yeniden gündeme gelmesi, Netanyahu’yla sorunu olduğu anlamına gelmiyor. Bunların her biri arızi konular ve hatta çoğunda yine ya İsrail’in talepleri doğrultusunda bir düzenleme yapılacak ya da İsrail’in rahatsız olmayacağı bir noktaya getirilecek. Neymiş efendim, İsrail ABD politikalarının stratejik bir ortağı değilmiş de sessizce boyun eğmesi beklenen bir “alt yüklenicisi” konumuna gerilemiş. İsrail’in beklenti ve tasavvurlarının çok üstünde bir hamleyle ve hiçbir ABD’li başkanın hayal edemeyeceği cüretle Kudüs’ü İsrail’in ebedî başkenti olarak tanıyan, Golan’ı ilhak kararını bir çırpıda kabul eden Trump’tan bahsettiğimizin farkında mı herkes?

Katar ve Türkiye, Hamas üzerindeki baskıyı artırsa bile, grubun gönüllü olarak silah bırakması düşük bir ihtimal olarak görülüyor. Gönül Tol’un da dediği gibi, Hamas’ın kendine ait bir mantığı var ve hareket, kendisini “Filistin ulusal davasının” son kalesi olarak görüyor, kalıcı bir siyasi çözüm olmadan silahsızlanmayacağını ilan ediyor.
Trump’ın iş adamı pazarlıkçılığı Gazze’de ya büyük bir kırılmaya ya da radikal bir dönüşüme yol açacak. Türkiye ve Katar gibi Trump açısından “güvenilir” arabulucular etkin bir şekilde sürece dâhil edilse bile, Filistin halkının talepleri ve yaşadığı trajediye uygun bir çözüm bulunmazsa, ateşkesin ardından bölgeyi bekleyen şey sürdürülebilir bir barış değil, daha derin bir kaos ve yeni çatışma dalgaları olabilir. İsrail’in “intikam alma” odaklı küçük diplomatik manevraları ise kapıda bekleyen bu devasa stratejik boşluğu örtmeye yetmiyor.














