Garo Paylan ile söyleşi: Sürgündeki siyasetçiler sürece nasıl bakıyor?

İki yıldan fazla zamandır ABD’de bulunan eski HDP Milletvekili Garo Paylan, çözüm süreciyle ilgili konuştu. Paylan, sürecin geri dönüşsüz olmadığını, 2013-2015 deneyiminin unutulmaması gerektiğini söyledi. Siyasi partilerin sorumluluk almaması durumunda sürecin yürümeyeceğini belirten Paylan, yalnızca silah bırakma çağrısının yeterli olmayacağını, siyasi açılımlar yapılması gerektiğini vurguladı.

Garo Paylan, Ruşen Çakır’ın sorularını yanıtladı ve ABD’ye gelme nedenini Türkiye-Ermenistan normalleşmesine katkı sunmak olarak açıkladı.

Devlet Bahçeli’nin çözüm sürecinde adım atmasını takdirle karşıladığını söyleyen Paylan, bu adımı İzak Rabin örneğine benzetti ve “40 yıldır sürdürdüğü terör söylemi sarmalından çıkıp bu meselenin siyasi bir mesele olduğunu ortaya koyması tarihi bir andı” dedi.

Bahçeli’nin İmralı’ya gitme konusunda ısrarcı olduğunu, “Gerekirse ben ve iki arkadaşımı alır giderim, masada otururum” demesinin aslında AKP’ye mesaj olduğunu belirtti.

Paylan, Erdoğan’ın bu konuda sorumluluk almadığını belirterek “2013-2015 sürecinde olan çalkantılar, cemaatle olan gerilimler, devletin içinde kendisine karşı oynanan oyunlar belki bir travma yarattı” dedi. Erdoğan’ın 74 yaşında olduğunu, en güçlü dönemini yaşadığını söyleyen Paylan, “Şu anda güçlü ve kendi tabanını ikna etmek kapasitesine sahip, ama bu sorumluluğu almaktan imtina ediyor” diye konuştu.

Garo Paylan ile söyleşi: Sürgündeki Kürt siyasetçiler sürece nasıl bakıyor?

Şeffaflık ve toplumsal hazırlık tartışması

DEM Parti’nin elinden geleni yaptığını, ancak tecrübeli kadroların tutuklu ya da sürgünde olduğunu belirten Paylan, futbol takımı benzetmesi yaptı ve “Çok iyi oyuncularınız vardır ama santraforunu Selahattin Demirtaş olarak tanımlarsak içeri atmışsınız” dedi. Binlerce siyasetçinin yurtdışına sürüldüğünü, geride kalanların çok daha tecrübesiz kadrolar olduğunu söyledi.

Paylan, süreçteki şeffaflık tartışmasına değindi ve Öcalan’ın görüşme notlarını kısmen yayınlamasından rahatsız olanların İmralı raporunun yayınlanmamasına da kızdıklarını aktardı. Her şeyin yüzde 100 şeffaf olmasını beklemenin doğru olmadığını, ancak notların şeffaf bir şekilde açıklanması gerektiğini savundu.

Meclis komisyonunun açıkladığı notları sert şekilde eleştiren Paylan, “Ne kadar taraflı, ne kadar önyargılı, ne kadar kendi istediği noktada cımbızlayarak belli cümleleri oraya koyduğunu gördük” dedi ve kamuoyunu hazırlamak için daha sofistike bir iletişim gerektiğini vurguladı.

Geri dönüş riski

Paylan, sürecin geri dönüşsüz olmadığını kesin bir dille ifade etti ve “Asla böyle düşünmüyorum” dedi. 2013-2015 sürecini hatırlatan Paylan, “Herkes geri dönüş yok diyordu ama Erdoğan bir anda gemileri yaktı, masayı devirdi ve 10 yıl anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan geldi” ifadelerini kullandı.

Kolombiya örneğini de vererek geri dönüş riskinin her zaman bulunduğunu söyleyen Paylan, “Herkes beyaz gömlekler giymişti, geri dönüş yok deniyordu, oysa geri dönüş riski var” dedi. Liderlerin sorumluluk alması gerektiğini vurgulayan Paylan, “Toplumu hazırlamak liderlerin görevi, eğer herkes beklerse bu barış nasıl kalıcı olacak?” diye sordu.


Deşifre: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Yurt dışındaki siyasetçilerle süreci, çözüm sürecini değerlendirmeye devam ediyoruz. Bugünkü konuğumuz üç dönem HDP’de milletvekilliği yapmış olan Garo Paylan. Garo, merhaba.

Garo Paylan: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Kaç yıldır yoksun Türkiye’de?

Garo Paylan: 2,5 yıl oldu yaklaşık olarak. 

Ruşen Çakır: 2,5 yıl oldu. Dün de yaptım Serpil Hanım’la, Serpil Kemalbay’la, o da 2,5 yıldır yok. O İngiltere’de, sen ABD’de. Dünyanın dört bir tarafındasınız ama hepinizin gözü kalbi Türkiye’de diye biliyorum öncelikle. Herhalde bu 1 Ekim 2024’te Devlet Bahçeli’nin DEM Partililerin elini sıkmasıyla başlayan süreci çok yakından hem açık kaynaklardan hem de tanıdıklarından, eski beraber siyaset yaptığınız arkadaşlarınızdan takip ediyorsundur. Önce şunu sorayım tabii ki; Bahçeli’nin bu işin başlatıcısı olması konusunda ne demek istersin?

Garo Paylan: Öncelikle şunu söyleyeyim: Amerika’da ben bu işin, bu tartışmaların dışında değilim. Yani Amerika’ya gelme sebebim zaten şuydu Ruşen: Türkiye’de hep söz kuruyorduk. Yani sözün bir hükmü vardı çünkü geçmişte, 10 yıl önce. Sözle, siyasetle hayatı değiştirme imkânımız vardı. Ancak tek adam rejimi kendini tahkim ettikçe bu imkân daraldı. Parlamentonun önemi azaldı. Benim Amerika’ya gelme sebebim Türkiye-Ermenistan normalleşmesine katkı sunmak ve Amerika’yı bu konuda harekete geçirmekti ve bu konuda ciddi bir başarı gösterdiğimi düşünüyorum. Türkiye-Ermenistan normalleşmesi, Azerbaycan barışında önemli bir rol oynuyorum. Burada bir düşünce kuruluşunda, Carnegie isimli düşünce kuruluşunda çalışıyorum ve Amerikalı siyasetçilerle temas hâlinde bu süreci sürdürüyoruz. Aynı zamanda Suriye’nin yeniden yapılandırılması konusunda biliyorsun belirleyici güç Amerika. Bu konuda da gerekli temaslarda bulunuyorum, telkinlerde bulunuyorum. Yani Suriye’deki bir demokratik çözümün, Türkiye’deki Kürt meselesinin demokratik çözümünün bölgenin geleceği için çok önemli olacağını anlatmaya çalışıyorum elimden geldiğince. Geçtiğimiz yıl tabii ki Sayın Bahçeli’nin bu anlamda bir adım atmasını ben aslında takdirle karşıladım. Bir insan milliyetçi olabilir; Ermeni milliyetçisi, Türk milliyetçisi, Kürt milliyetçisi ama milliyetçi olmanın biraz ne demek olduğunu, yani memleketinin hayrını düşünüyorsan böyle bir adım atılması gerektiğini Devlet Bahçeli’den beklerdik. Bunu takdirle tabii ki karşıladım ve kariyerinin sonuna yaklaşmış bir siyasetçi geriye bir hikâye bırakmak istiyorsa ancak böyle bir adım atabilirdi. Ve bunu da nasıl ki İsrail’de mesela çözüm yanlısı olarak İzak Rabin geçmişte, biliyorsun İsrail milliyetçisi bir kişiydi ve Filistin meselesinin yalnızca şiddetle çözülemeyeceğini görüp ilerleyen yaşlarda bu adımı atan İzak Rabin; şimdi de Devlet Bahçeli’nin 40 yıldır sürdürdüğü terör söylemi sarmalından çıkıp bu meselenin siyasi mesele olduğunu ortaya koyması tabii ki tarihî önemdeydi.

Ruşen Çakır: Burada tabii şöyle de bir husus var. Açıkçası siz oradan, biz buradan “Ya ne oluyoruz?” diye önce bir silkindik tabii. Sonra “Bir yerden bu olay patlar” diye de düşünmedik değil. Ama mesela en son İmralı’ya heyet gitme meselesinde Bahçeli’nin çıkıp “Gerekirse ben yanıma iki arkadaşımı alır giderim, masada otururum” demesi onda gerçekten çok ısrarcı olduğunu ve aslında zor bir şey yaptığını gösteriyor sanki. Yani çünkü o mesajı verirken aslında iktidarın büyük ortağına veriyordu sanki.

Garo Paylan: Elbette. Şöyle ki zaten Recep Tayyip Erdoğan bu konuda maalesef sorumluluk almıyor uzun süredir, yani bu meselenin başından beri. Belki de 2013-2015 sürecinde Erdoğan da bir travma yaşadı. Yani o süreçte olan çalkantılar, işte cemaatle olan gerilimler, devletin içinde, tırnak içinde söylüyorum, kendine karşı oynanan oyunlar… Kürt meselesinde ilerleme varken kendisinin o dönemde de sorumluluk almaması yeterince ve meselenin sonuçta bir yıkıma uğraması sonrası oluşan 2016 darbe dinamiği kendinde belki bir travma yaratmıştır ve bu dönemde Erdoğan çok daha temkinli ve maalesef siyasi liderliğini yapmıyor. Oysa liderlik şunu gerektirir. Erdoğan da sonuçta 74 yaşına gelmiş bir lider. Ha belki bir dönem daha bu ülkeyi yönetme hayalleri kuruyor olabilir ama Kürt meselesinin çözülmesi, yani Türkiye’de demokrasi yolunda, elbette şu anda demokrasi konusunda çok gerilemiş durumdayız ama, demokratikleşme konusunda çok önemli bir engelin aşılması ve on binlerce yurttaşımızın hayatını kaybettiği, milyonlarca insanın travma yaşadığı bir meseleden bahsediyoruz. Ben Erdoğan’ın yerinde olsam, kariyerimin sonuna gelmiş bir insan olarak, hani “baldıran zehri içmek” demişti Erdoğan biliyorsun bir önceki dönemde; şimdi baldıran zehrini içebilir. Çünkü şu anda en güçlü olduğu dönemi yaşıyor. Küresel düzende Amerika diyor ki küresel liderlere, otokratlara: “Sen içeride ne istersen yap, ben buna karışmayacağım.” Şu anda güçlü ve kendi tabanını ikna etme kapasitesine sahip Erdoğan. Bunu biliyoruz ama bu sorumluluğu almaktan imtina ediyor ve Sayın Bahçeli’ye bu meseleyi bırakıyor. “İyi polis, kötü polis” oyunu amiyane tabiriyle bir şekilde oynanıyor. Oysa şimdi Erdoğan’ın sorumluluk alıp bu işi tamamına erdirme zamanı. Ama bu sorumluluğu aldığını maalesef görmüyoruz.

Ruşen Çakır: Peki olayın diğer tarafı, Kürt hareketinin pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsun? Sen hem bir ayağın içeride hem de tam olarak da o hareketin içinde yetişmiş birisi değilsin. Bir anlamda bir koalisyonun içerisinde dâhil olan birisisin. Ne derece yapabilirsin bilmiyorum ama bana olabildiğince objektif bir değerlendirme yapabilir misin? DEM Parti mesela sürecin gereğini yerine getirebiliyor mu?

Garo Paylan: Elbette, elinden geleni yapıyor. Ben net bir şekilde söyleyeyim. Ve şunu da kabul etmek lazım. Şimdi düşünün, bir futbol takımı gibi düşünün. Çok iyi oyuncularınız vardır maçı iyi oynamak için ama bu futbol takımının santrforunu da, diyelim ki Selahattin Demirtaş olarak tanımlarsak, içeri atmışsın. Onun gibi yüzlerce yurttaşımız şu anda cezaevinde. Binlerce siyasetçi yurt dışına sürülmüş. Geride kalan siyasetçiler de elinden geleni yapıyor açıkça söyleyeyim. Çünkü çok daha tecrübesiz kadrolar da biliyorsunuz siyasetin içine dâhil oldular. Ellerinden geleni yapıyorlar ve bence süreci ellerinden geldikçe iyi yürütüyorlar. Ama sorunumuz şurada Ruşen. Şimdi Amerika bir Ulusal Güvenlik Strateji belgesi yayınladı. Bunu bence herkesin okuması lazım. İngilizce bilenlerin İngilizce, bilmeyenlerin Google Translate yaparak okuması lazım. Bu ulusal güvenlik strateji belgesinde şunu söylüyor Amerika: “Ey dünya” diyor, “Ben on yıllar boyunca dünyaya düzen kurmaya çalıştım, liberal düzeni ihraç etmeye çalıştım, hatta çeşitli yerlere müdahale ettim. Bu bir hataydı.” Aslında ironik olarak biz solcuların da savunduğu şeyi söylüyor. Yani biz Amerikan müdahalesine, Amerikan emperyalizmine karşı olan insanlarız. Ama bunu yaparken Trump aşırı sağ noktadan yapıyor. Diyor ki: “Ya bu liberal düzen zaten saçma sapan bir şeydi. Şimdi dünyaya yeni bir düzen getireceğiz.” Yani otokratların sonuç olarak bir birlikteliği. Biz sosyalist enternasyonal bir dünya hayal ederken onlar biliyorsun son derece aşırı sağdan bir global düzen, mesela Şili’de aşırı sağ bir iktidar, Trumpçı bir iktidar gibi iktidarlar kazandı. Şimdi bu düzeni dünyaya anlatırken demokrasileri kendine bir yük olarak görüp otokratlarla, monarşilerle çok rahat çalışabileceğini söylüyor ve “Sen kendi ülkenin içine ne yaparsan yap, ben karışmıyorum” diyor. Bence Abdullah Öcalan bu meseleyi çok iyi gördü. İki kişi çok net okuyabildi. Bir, Devlet Bahçeli; yani Türkiye’nin İsrail’le olan rekabetinde hegemonyasını genişletmesi için Kürt meselesiyle, Kürt hareketiyle birlikte çalışması ve etki alanını genişletmesi gerektiği için bu adımı attığını düşünüyorum. “İsrail’in oyununu bozalım, Türkiye’nin hegemonyasını genişletelim” diye baktı Devlet Bahçeli. Abdullah Öcalan da şöyle bakıyor: ‘‘Dünyada artık güç eşittir hak’’ diye baktı. Ukrayna’da yaşananları gördü. Mesela Yukarı Karabağ’da biliyorsun Ermeniler hak iddia ediyordu değil mi? Ama ne oldu? Azerbaycan o Ermenileri güçle sürdü ve hiçbir sonuç olmadı. Yani kimse yeterince Aliyev’i bu anlamda ayıplamadı. Gazze’de olanları gördü bence Abdullah Öcalan. İsrail biliyorsun… Mesela Hamas’ın planı neydi? İsrail belki vurur ama dünyada kıyamet kopar ve İsrail bir şekilde durdurulur diye bakıyordu ama öyle olmadı. Aynı şekilde Türkiye’nin de operasyon planları vardı Rojava’ya dönük. Bu operasyon planlarını harekete geçirmek üzereydi bence geçen yılın başlarında. Ama Devlet Bahçeli’nin sorumluluk alması ve Abdullah Öcalan’ın da Kürt hareketinin tarihî taleplerinde çıtayı düşürmesiyle bir süreç başlayabildi. Ama bu bir yıldır Türkiye’de, yani AKP iktidarı bin istiyor hareketten yani Kürt hareketinden, bir adım bile atmıyor. Bence temel sorunumuz bu. Süreç ağır aksak yürüyor ve toplumsal bir baskı da yok. CHP’nin de raporuna baktığımızda, eğer onu konuşacaksak Ruşen, mesela pozisyonuna baktığımızda AKP’yi bu süreci ilerletme yönünde zorlayan bir CHP’den ziyade daha geri noktadan bir muhalefet ediyor. “Hadi kardeşim bu meseleyi tamamına erdirelim” diyen bir CHP gerçekliği yok. Tam tersine raporuna baktığımızda AKP’nin bile gerisinde, Kürt meselesinin çözümünde herhangi bir ileri bir adımı zorlayan bir CHP gerçekliği maalesef yok.

Ruşen Çakır: Bu anlamda senin bahsettiğin toplumsallaşma meselesi çok kritik bir mesele ve tabii bir şeffaflık tartışmasını da beraberinde getiriyor. Ben kendi deneyimlerimden hareketle şöyle diyebilirim: DEM Parti’deki tanıdığım kişiler, kaynaklarım mesela benim Öcalan’ın görüşme notlarını edinip yayınlamamdan, kısmen yayınlamamdan çok rahatsız oldular. Ama en son İmralı’ya heyet gitti, İmralı’da hazırlanan Öcalan’la ilgili raporun yayınlanmamasına da çok kızdılar. Ben de onlara dedim ki: ‘‘Ya hangisi doğru?’’ ‘‘İşte o başka, bu başka’’ diyorlar. Ve orada şeyi söylüyorlar; toplumsallaşması, şeffaf olması gerektiğini söylüyorlar. Oradaki kritik nokta galiba, galiba değil kesin öyle, devletin Öcalan’a tanıdığı meşruiyetin kamusal alana taşınıp taşınmayacağı meselesi. Sanki burada iş tıkanıyor.

Garo Paylan: Kesinlikle haklısın. Ama sorun şu zaten: Bu süreçlerde her şeyin %100 şeffaf olmasını beklemenin doğru olduğunu düşünmüyorum. Çünkü toplumsal hassasiyeti gerçekten gözetmek gerekiyor. 40 yıl boyunca “bebek katili” denmiş bir insanı siz bir anda siyasi bir lider olarak ortaya çıkardığınızda tabii ki toplumda bir refleks söz konusu olacaktır. Ama o kişiyi 40 yıl boyunca “bebek katili” olarak yaftalayan sistemin sonuç olarak bu konuda sorumluluk alması gerekiyor. Ve her tartışmanın kamuoyuna açıklanması gerektiği değil; tabii ki bazı şeyler arka planda konuşulup hazırlanması lazım ama bu notların ben her bir noktada şeffaf bir şekilde açıklanması gerektiğini düşünüyorum. Ancak sorun şu Ruşen, Meclis’in bu konuda görüşme notlarını okumuşsundur değil mi, Meclis’in açıkladığı? Ne kadar taraflı, ne kadar önyargılı, ne kadar kendi istediği noktada cımbızlayarak belli cümleleri oraya koyduğunu gördük. Ya burada bir açıkça söyleyeyim aptallık da var. O notu o şekilde açıkladığında tabii ki kamuoyunu hazırlama şansın yok. Burada gerçekten daha sofistike insanların bu notları bir şekilde olabildiği kadar şeffaf ama olabildiği kadar da kamuoyuna, yani bu sürecin ne murat ettiğini etkin bir şekilde anlatan bir noktada açıklanması gerekiyor. Bence bu iletişim konusunda ciddi bir handikap var.

Ruşen Çakır: Peki şu anda sence en önemli sorun ne? Suriye mi?

Garo Paylan: Tabii ki. Yani bunu net bir şekilde söyleyebiliriz. Hakan Fidan’ı mutlaka takip etmek lazım. Dışişleri Bakanı bu konuda hükümetin pozisyonunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Ruşen, az önce söylediğim konu çok çok önemli. Ahmed eş-Şara bundan bir yıl önce iktidarı ele geçirdiğinde biliyorsun bir cihatçı olarak görülüyordu. El-Kaide’nin başında olan kişi olarak görülüyordu ve imajı çok kötüydü. Ama Suudi Arabistan lideri Muhammed bin Selman ve Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan Amerika’da çok önemli lobi yaptılar. Bu konuda ciddi paralar döküldü, çabalar yapıldı ve Trump’la tanıştırıldı Ahmed eş-Şara ve Washington’a geldi, imajı düzeldi. Yani 6-8 ay önce Ahmed eş-Şara daha ademimerkeziyetçi bir Suriye konusunda daha ılımlı gözükürken, şu anda hem Türkiye’nin yönlendirmesiyle hem de… Tom Barrack’ın açıklamalarını görmüşsündür. ABD Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack şunu söylüyor,: “Monarşiler Orta Doğu’da çalışan tek düzendir” diyor. “Ademimerkeziyetçilikse pek çalışmaz” diyor. Amerika da bu anlamda belki Türkiye’nin ve Suudi Arabistan’ın yönlendirilmesiyle bu konuda daha ademimerkeziyetçi, daha yerel yönetimlerin etkili olacağı, kültürel hakların verileceği bir Suriye’nin kapılarını biraz kapatmış gibi gözüküyor. Daha doğrusu bu konuda pek esnek bakmıyor. Bu nedenle Türkiye çok maksimalist bakıyor. Diyor ki: “Tamam, PKK silahı bıraktı, şimdi SDG bıraksın.” Ama bakın, herkesin şunu anlaması lazım: Bu insanlar ne için mücadele ettiler 40 yıl boyunca? Varlıklarını kabul ettirmek değil mi? Türkiye’de Kürtlere “kart kurt” deniyordu, yok sayılıyordu. Dilleri, kültürleri, coğrafyası yok sayılıyordu. Bu bir. Suriye’de vatandaşlıkları bile yoktu. Bu insanlar varlıklarının bu devletler tarafından kabul edilmesini istiyorlar; dillerinin, kültürlerinin, coğrafyasının kabul edilmesini istiyorlar ve yerel yönetimlerle ilgili yetkilerin artırılmasını istiyorlar. Bu konuda hiçbir siyasi açılım yok. Mesela AKP’nin, MHP’nin, CHP’nin raporlarına bakın; bir tane ana dille ilgili ifade yok. Bu insanlar niçin dağa çıktı? Dağa çıkma sebeplerini siyasi olarak görmediğiniz sürece, bu siyasi meseleye siyasi bir çözüm ortaya koyamadığınız sürece Suriye’de ve Türkiye’de “Siz silahı bırakın” diyorsunuz. Ne deniyordu 40 yıldır? “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” deniyordu değil mi? Şimdi terör sorunu dediğiniz şey; PKK lağvedildi, silahı da bırakmak istiyor. “Hadi gelin siyasi meseleyi konuşalım” dendiğinde hem Türkiye’deki liderler bu konuda herhangi bir açılım yapmıyorlar hem de Suriye’de Ahmed eş-Şara yönetimi herhangi bir açılım bu konuda yapmıyor. Önemli olan bu açılımların yapılabilmesi. Ama sorun dediğim gibi şurada: ABD’de şu anda demokrat bir başkan olsaydı belki bu kültür, dil, ademimerkeziyetçilik konusunda daha fazla bir açılım ortaya konmasını isteyebilirdi; ama Tom Barrack ve Witkoff yalnızca ekonomiyle ilgileniyorlar, “İşimize bakalım” diyorlar ve monarşilerle, otokratlarla çalışmakla ilgili hiçbir sorunları yok.

Ruşen Çakır: Burada şunu özellikle sormak istiyorum. Tabii Suriye çok kritik ve birçok şeyi de bozabilir ama şunu da biliyoruz ki geri dönülemez bir noktada olduğunu tüm taraflar söylüyor. Devlet Bahçeli dedi ki: “Ok yaydan çıktı, gemileri yaktık.” Geçen Duran Kalkan verdiği bir röportajda: “Artık geri dönüş yok, başka seçenek yok” dedi. Ama şöyle bir not düştü: “İleride ne olacağını henüz bilmiyoruz” diyor ama o da geri dönüş yok diyor. Sen de böyle mi düşünüyorsun?

Garo Paylan: Ben asla böyle düşünmüyorum. Bakın 2013-2015 sürecinde de Ruşen, çok iyi hatırlıyorsun, herkes böyle konuşuyordu, “Artık geri dönüş yok” deniyordu ama Erdoğan bir anda gemileri yaktı. Süreci, masayı devirdi; Yenikapı ruhunu devreye soktu ve 10 yıl anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan geldi. Kolombiya sürecine bakın; bundan birkaç yıl önce herkes beyaz gömlekler giymişti hatırlıyorsunuz. Orada da geri dönüş yok deniyordu. Oysa geri dönüş riski var. Eğer hiçbirimiz sorumluluk almazsak, eğer siyasi partiler ‘‘toplumsal hassasiyet’’ deyip hiçbir adım atmazlarsa süreç yürümez. Toplumu hazırlamak liderlerin görevi. Yani toplumsal barışı sağlamak bu anlamda CHP’nin de görevi, AKP’nin de, MHP’nin de, DEM Parti’nin de. Eğer herkes beklerse bu barış nasıl kalıcı olacak? Mesele siyasi konuları konuşabilmekte. Bunun için de toplumun hazırlanması lazım. Ben açıkça söyleyeyim, bu konuda tribünlerde olan nefret söylemi içeren tezahüratları gördüğümde gençlerde neo-İttihatçı bir dalga görüyorum. Irkçı, faşizan, neo-İttihatçı bir dalga görüyorum. Ama bu tam tersine hazırlanıyor. Bakın, toplumsal destek şu anda %70’lerde değil mi sürece dair? Ama alttan kaynayan bir dip dalga var, neo-İttihatçı bir dalga var. Şimdi CHP şöyle bakarsa: “Bu süreçte AKP ve MHP eriyor, inanç yok. Ben öbür tarafta neo-İttihatçı bir dalga var, o dalgaya doğru yürüyeyim. AKP’yi de PKK ile iş birliği yapan bir noktada bırakayım, buradan muhalefet edeyim. Zaten Zafer Partisi gibi faşizan yapılar var, bunlarla iş birliği yapıp Mansur Yavaş’ı da cumhurbaşkanı adayı yapayım” der, belki cumhurbaşkanlığını kazanır, ben küçük bir olasılık olarak değerlendiriyorum ama ülkenin hayrına olmaz bu. Abdülhamid 35 yıl boyunca Osmanlı’yı yönetti değil mi? Büyük bir felaket yarattı, büyük bir istibdat yarattı. Kimse sevmiyordu Abdülhamid’i, evet bir istibdat vardı. Ama bunun karşılığında İttihat ve Terakki vardı. Hatta Ermeniler de onlarla iş birliği yaptılar. Ne oldu? İttihat ve Terakki gücü eline geçirdi ama ülkenin hayrına mı oldu? Ülkenin 100 yılına mal oldu. Önce Ermeniler yok edildi, Rumlar sürüldü. Sonra mütedeyyinler asıldı, sonra Dersim’de katliam yapıldı. Sonra on yıllara varan, hepimiz için cennet ülkemizi bir cehenneme çeviren süreçler yaşadık. Şimdi baktığımızda CHP’nin pozisyonu o neo-İttihatçı dalgaya tutunmak mı olacak, yoksa AKP’nin pozisyonu Abdülhamidçi pozisyonda kalmak mı olacak? Bu iki dalgadan da iki ana akımdan da ülkeye bir hayır gelmemiştir. Yapılması gereken sorumluluk almak. Ama bu sorumluluğu almaktan çok uzak görüyorum liderleri.

Ruşen Çakır: O zaman iş dönüp dolaşıp, senin de çok iyi bildiğin Meclis’e dönelim. Raporlardan çok memnun olmadığını anladım; özellikle CHP’nin ve diğerlerinin. Şimdi Meclis bir şeyler yapacak. Ne yapacağını bilmiyoruz ama ben şöyle varsayıyorum: Öcalan’la görüşen devletin ilgili kurumları onunla birlikte birtakım konularda mutabık kalmışlardır. Çünkü bu silah bırakmanın ve feshin altyapısının nasıl oluşacağı ve orada çalışılan hususlar bir şekilde gündeme gelecek ve Meclis’in gündemine gelecektir gibi bir varsayımım var. Yoksa bir yılı aşkın süredir herhalde bunları görüşmüşlerdir. Çünkü çok hassas bir konu. Sonuçta binlerce kişinin silah bırakması ve topluma entegrasyonu gibi zor bir iş olacak. Bunu da kamuoyuna kabul ettirebilmek ama aynı zamanda kamuoyunun kabul etmesinin ötesinde bunu bir de gerçekleştirmek gerekecek. Yani yıllarca dağda olan insanın gelip birden yasal siyasete girmesi, iş hayatına atılması, aile kurması, bunlar çok zor işler olacağa benziyor. Meclis bu zor yükün altından kalkabilir mi sence?

Garo Paylan: Kalkması için liderlerin sorumluluk alması lazım ve toplumun sorumluluk alması lazım. Aydınların, gazetecilerin sorumluluk alması gerekiyor. Bakın, Erdoğan’dan nefret eden ciddi bir kesim var değil mi? Bir otokrat, herkesi gözaltına alıyor, gazetecileri gözaltına alıyor. Ama mesele Erdoğan’dan daha büyük bir mesele; Erdoğan belki 8 yıl sonra bu ülkede olmayacak, 5 yıl sonra iktidarda olmayacak, zaten yaşı gereği sanıyorum bir şekilde bir noktada ayrılacak. Erdoğan’a kızıp bu meseleyle ilgili sorumluluk almamak aslında demokrasi isteyenlerin de yaptığı en büyük hata. Çünkü demokrasi istiyorsak, 100 yıldır bizim demokrasimiz önünde en büyük engel olan ve her zaman sağcı, aşırı sağcı iktidarların kullandığı, faşizmi yükselten bir konuda çözümün önünde engel olmamalıyız; hatta bu konuda destek vermeliyiz. Meclis’in de bu konuda sorumluluk alabilmesi için kamuoyunun hazır olması lazım. Aksi takdirde olacağı size söyleyeyim: Bu yasalar yalnızca “Gel kardeşim teslim ol, silahını bırak, Gel, seni hapse atmayacağız” yasaları olarak kalırsa emin olun çok az insan geri döner. Çünkü zaten pişmanlık yasaları yok muydu Ruşen? 90’lardan beri pişmanlık yasaları var. Zaten bu insanlar istediği zaman “Ben pişmanım kardeşim, veriyorum silahımı, geliyorum” dediği zaman zaten hapse atılmıyorlardı ki. Ne değişecek? Yapılması gereken siyasi sorunu konuşabilmek. Yani onurlu bir barış… Bu insanlar, açıkça söyleyeyim, yani Filistin kurtuluş mücadelesini veren insanlar şöyle bakmıyorlar meseleye: “Biz teröristiz, ey İsrail gel bizi teslim al” diye bakmıyor ki. Haklı bir dava için mücadele ettiklerini düşünüyorlardı. Kürt özgürlük mücadelesi veren insanlar da kendince bu devletin onu yok saydığını, bu yüzden isyan ettiğini düşünüyor ve siyasi bir soruna siyasi bir çözüm bekliyor. Onurlu bir barış bekliyor. Onurlu barış konusunda da sonuç olarak en büyük nimet şu anda Sayın Abdullah Öcalan. Bakın, bağımsız bir Kürdistan talebinden sonra federasyon talebine inilmiş değil mi? Sonra denmiş ki; ‘‘Bari yerel yönetimler belli özerklikler elde etsin’’ denilmiş. Şimdi özerklik demiyor, kültürel haklar demiyor. Diyor ki: “Demokratik adımlar atılsın.” Yani bu noktaya çekilmiş talepler. Bu talepler konusunda dahi iktidar ayak sürürse ben dağdan inişlerin gerçekleşebileceğini düşünmüyorum. “Ey dağdakiler gelin teslim olun, biz sizi hapse atmayacağız” demenin sorunu çözeceğini düşünmüyorum. Meselenin siyaseti tartışmak olduğunu düşünüyorum. Bu konuda da siyasetçiler sorumluluk almıyor, Meclis de bu noktada sorumluluk alamaz. Bursa’daki tribünlerde atılan sloganlar beni ürküttü, açıkça söyleyeyim, sürecin sağlığı anlamında. Yapılması gereken toplumun sorumluluk alması. Gazetecilerin aydınların sorumluluk alıp toplumu hazırlamasından geçiyor. 2014 sürecinde akil insanlar vardı, şimdi öyle bir şey dahi yok. Meseleyi AKP nefreti veya AKP sevgisi noktasından çıkarıp Türkiye’nin tarihî meselesinin çözümü noktasında bakmamız lazım ve hep beraber sorumluluk almamız gerekiyor.

Ruşen Çakır: O zaman sana korka korka şeyi sorayım. Peki Türkiye’ye dönüyor musun? Dönecek misin?

Garo Paylan: Ben açıkça söyleyeyim, burada 2,5 yıllık varlığımda partili olmayan bir rol oynamaya karar verdim. Bu konuda mesela Trump biliyorsunuz Ağustos ayında Azerbaycan-Ermenistan barış anlaşmasını imzaladı. Türkiye-Ermenistan normalleşmesi konusunda sorumluluk alıyorum. Buradan daha fazla işe yaradığımı düşünüyorum. Türkiye’de olsam muhtemelen hapiste olacaktım. Zaten arkadaşlar beni öyle ikna ettiler: “Hapiste binlerce yoldaşın var, şu anda orada bir işe yaramazsın.” Ben de buradan bu Türkiye-Ermenistan-Azerbaycan normalleşmesine katkı sunmaya ve Kürt meselesinin çözümüne katkı sunmaya çabaladım. Ama Türkiye’de siyaset alanı açılırsa, açılır açılmaz Türkiye’ye döneceğim. Şu anda Türkiye’de siyaset alanı kapalı ve buradan daha faydalı olabiliyorum. Çünkü Amerika bir güç merkezi. Burada karar alıcılara doğrudan ulaşabiliyorsun. Dünyada yeni düzeni kuran insanlar var. Çünkü Amerika’nın yeni Ulusal Güvenlik Strateji belgesi bir manifesto. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan liberal düzenin bir manifestosu vardı; o 50-60 yıl boyunca dünyada hüküm sürdü. Herkes dediğim gibi o belgeyi okumalı. Yeni Ulusal Güvenlik Belgesi de yeni bir manifesto ve daha demokrasiden bahsetmeyen, insan hakları umurunda olmayan yeni bir manifesto ile karşı karşıyayız. Tek mesele ekonomik çıkarlar. Bu konuda da atıyorum Trump yolu mesela; o ekonomik çıkarları, Avrupa’dan Orta Asya’ya ulaşan yolları olacağı için Amerika bu yönde bir irade koydu ve barışa vesile oldu. Ben Türkiye-Suriye meselesinde de ekonomik bir hikâyeyi öne koymak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Erdoğan da Ahmed eş-Şara da Trump da pragmatik liderler. Barışın önünü açacak şey Suriye’nin yeniden yapılandırılması, yüzlerce milyar dolarlık yatırım, Gazze’nin yeniden yapılandırılması. Böyle hikâyeleri öne koyarsak hayat biraz normalleşebilir, ölümleri durdurabiliriz. Kürt meselesinde çatışmasız bir sürece geçebiliriz. Ve en büyük kazanım şu olacak Ruşen: Meşrulaşacak, yani Kürt hareketinin meşrulaşması. DEM Parti 40 yıldır terörle eşdeğer olan bir parti olarak gösteriliyordu. O meşrulaşacak, yeniden belki kendini yapılandıracak. Bunlar konuşuluyor. Meşru alanda üçüncü bir yol önerecek DEM Parti Türkiye siyasetine. Bu Abdülhamidçi çizgi ve İttihatçı çizgi yerine üçüncü bir yol önerecek. Bunun belki bir parçası olabilirim önümüzdeki dönemde. Tabii ki bunu çok isterim. Çünkü Türkiye’de sonuç olarak toksik bir 10 yıl geçirdik. “Teröristsin, değilsin,” “Sen faşistsin, sen teröristsin” sarmalında geçirdik. Bu siyaset değil. Siyaseti nasıl yapacağımı çok iyi biliyorum. Bunu çok iyi bilen arkadaşlar var. O alan açılırsa ben de Türkiye’ye behemehâl döneceğim.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Garo yayınımıza katıldığın için. Çok sağ ol.

Garo Paylan: Ben teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Evet, sürgündeki siyasetçilerle süreci konuşmaya iki buçuk yıldır Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan HDP eski milletvekili Garo Paylan’la devam ettik. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.