Ruşen Çakır yorumladı: Sadettin Saran’ın çiğnenen onuru

Fenerbahçe Başkanı Sadettin Saran, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen uyuşturucu soruşturması kapsamında adli kontrol şartıyla serbest kaldı. Ruşen Çakır, Sadettin Saran’ın adının karıştığı soruşturma sürecinde özel hayatın gizliliğinin ihlal edildiğini ve medya eliyle bir “itibar suikastı” yürütüldüğünü söyledi.

İş insanı ve Fenerbahçe Kulübü Başkanı Sadettin Saran, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü uyuşturucu soruşturması kapsamında ifade verdi. Saran, saç ve kan örneği verdikten sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Ruşen Çakır, Sadettin Saran’a yönelik yürütülen yıpratma sürecini sert sözlerle eleştirdi. Çakır, Mehmet Akif Ersoy’un gözaltına alınmasıyla başlayan operasyonların ardından gizli tanık ifadeleri üzerinden medya tarafından bir linç atmosferi yaratıldığını belirterek, “Burada söz konusu olan şeylerin neredeyse tamamı özel hayatın gizliliği sınırları içerisinde” dedi.

Katharina Blum benzetmesi

Çakır, süreci Alman yazar Heinrich Böll’ün 1974 tarihli Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru romanıyla ilişkilendirdi. Medyanın devletle birlikte bireylerin hayatını didik didik etmesini hatırlatan Çakır, “Medya her zaman, dünyanın her yerinde, egemen güçlerle birlikte insanların hayatlarını parçalamayı sözüm ona kamu görevi gibi gördü” ifadelerini kullandı.

“Bu bir itibar suikastıdır”

Sadettin Saran’ın adının gizli tanık ifadeleriyle kamuoyuna servis edilmesini sert sözlerle eleştiren Çakır, soruşturmanın gizliliği ilkesinin açıkça ihlal edildiğini söyledi. “Önce ‘büyük bir kulübün başkanı’ deniyor, sonra isim açıkça yazılıyor. Ardından evine operasyon yapılıyor. Bu yapılan şey yeni tabirle bir itibar suikastıdır” dedi.

Çakır, yaşananların bir spor kulübü rekabeti olarak görülmemesi gerektiğini vurguladı. “Bugün Sadettin Saran’a yapılan, yarın herhangi birisine yapılabilir. Bu Fenerbahçe meselesi değil. Bu hukukun ve insan onurunun meselesi” diye konuştu.

“Onur çiğnendi, peki kim telafi edecek?”

Çakır, sürecin sonunda ortaya çıkan zararın kalıcı olduğuna dikkat çekerek, “Yargılansa da beraat etse de artık bu iddialar onun adının yanına yapıştı. Bir onur çiğnenmiş durumda. Peki bunu kim, nasıl telafi edecek?” sorusunu yöneltti.


Deşifre: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar ve iyi sabahlar. Alman yazar Heinrich Böll, 1974 yılında çok çarpıcı bir kitap kaleme aldı: Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru. O tarihte, 74’te, Baader-Meinhof grubunun birtakım silahlı eylemleri Almanya’nın gündemindeydi ve sürekli operasyonlar vardı. O dönemde de büyük medya tabii bu kadar yaygın değildi ama yine de Almanya’da büyük medya burada devletle beraber bu operasyonların bir parçasıydı ve ‘‘Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru’’ndaki kahraman, kendi halindeki bir kadın; bir militanın nişanlısı olduğu gerekçesiyle medya tarafından hayatı didik didik edilir. O günden bugüne kitap çok ilgi gördü. Oyunu yapıldı, yanılmıyorsam filmi de çekildi ve dünyanın dört bir yerinde bu konsept hep işlendi. Çünkü medya her zaman, her zaman dünyanın her yerinde genellikle egemen güçlerle birlikte insanların hayatlarını didik didik etmeyi bir sözüm ona kamu görevi gibi gördü. Buradan tabii tiraj yaptı, satışlar arttı, şu oldu, bu oldu. Ve ben de şahsen gazetecilik hayatımın değişik dönemlerinde tanık olduğum birçok olayda bu Heinrich Böll’ün gündeme getirdiği medya eliyle insanların özel hayatlarının didik didik edilmesi olayını hep hatırladım ve özellikle Vatan Gazetesi‘nde köşe yazdığım zamanlar birçok konuda onu bir başlık olarak kullandım. Dönem dönem değişti onuru çiğnenenler ama hep aynı şey devam etti. Şimdi Mehmet Akif Ersoy’un gözaltına alınmasıyla birlikte başlayan süreçte aynı olayı çok ciddi bir şekilde yaşıyoruz. Özellikle kadınlara yönelik, ki dünkü yayında bunu öne çıkarttım, gizli tanık ifadelerinden hareketle çok ciddi bir yıpratma, linç kampanyası var. Bunların doğru olması halinde bile, yani o gizli tanık ifadeleri diyelim ki hepsi %100 doğru olsa bile, burada söz konusu olan şeylerin neredeyse tamamının özel hayatın gizliliği sınırları içerisinde olduğunu görmek gerekiyor. Ama buna rağmen bu acımasızlık sürdürülüyor ve özellikle de bu acımasızlığı yapanların ezici bir bölümü iktidar yanlısı medya; düne kadar bu hedef aldığı kişilerle yan yana, birlikte yol yürümüş insanlardı.

Neyse, bugün Sadettin Saran’ın da aynı olaya, aynı yıpratma kampanyasına maruz tutulduğunu anlatmak istiyorum. Burada şunu gördüm: Sadettin Saran’ın daha yeni Fenerbahçe’nin başkanı seçilmesi nedeniyle – ki kendisi yıllardır Fenerbahçe’de yöneticilik yaptı, aday oldu ve sonunda kazandı – bunu bir kulüp meselesiymiş gibi görenler oldu. Yani Fenerbahçelilerin ürkek bir şekilde savunmaya geçip diğerlerinin de bunu bir fırsatmış gibi görüp rakip aleyhine kullanmaya çalıştıklarını gördüm ve bu kesinlikle üzücü bir durum. Ben Fenerbahçeli değilim, bilen biliyor, Galatasaraylıyım ama burada yaşanan olayın kulüplerle falan bir ilgisi olmadığını, bunun kulüpler arasındaki rekabetle ilgisi olmadığını, tam tersine bugün Sadettin Saran’a yapılanın yarın herhangi birisine yapılabileceğini söylemek istiyorum. Burada çünkü bu operasyon bambaşka bir şekilde başlamış ve birtakım isimler de bu operasyon sırasında ağa takılmış diyelim ve burada soruşturmayı yürütenlerin önünde bir tercihi var; bu isimleri dahil edip etmemek. Türkiye’de bu işlerin hukukun evrensel kurallarıyla yürümediğini biliyoruz. Hadi diyelim ki ona uygun yürüyor ve kimseye ayrımcılık yapmıyorlar. Tamam. O zaman da bu işin başka kuralları var. Soruşturmanın gizliliği var mesela. Bu çok önemli bir kural, soruşturmanın gizliliği. Birisi bir şey isnat ediyor ve siz o kişiyi kamudaki yerine falan bakmadan – ki onun da önemi yok ama özellikle burada olayın başka yerlere evrilme ihtimali var – ne yapıyorsunuz? Bir gün gizli tanık ifadesi sızdırılıyor. Önce bir kulüp başkanı, büyük bir kulübün başkanı deniyor, sonra hemen birileri onun adını yazıyor ve bir bakıyorsunuz kendisi yurt dışında, yanılmıyorsam basketbol takımıyla birlikte yurt dışındayken evine operasyon yapıyorsunuz ve kendisi de apar topar geliyor, savcılığa gidiyor. O arada ifadesini alıyorsunuz. Yurt dışı çıkış yasağı şartıyla serbest bırakıyorsunuz. Ve bu arada yeni birtakım şeyler, yazışmalar, ses kayıtları yine servis ediliyor ve biz bu kişinin hayatının bir kesiti hakkındaki birtakım iddiaları ne üstümüze vazifeyse ve niye bizi ilgilendiriyorsa öğreniyoruz. Öyle bir şekilde öğreniyoruz ki her yerden, özellikle sosyal medya üzerinden gözümüze sokuluyor.

Baktığım zaman onlara, ben bir suç görmedim. Yani uyuşturucu kullandığı iddiası, ki kendisi reddediyor, kullanıyor olsa bile bunun bir suç yönü olduğunu görmedim. Suçsa bile bunların böyle bizim gözümüze sokularak gösterilmesinin hiçbir anlamı yok. Burada o kişiye, yeni tabirle, bir itibar suikastı yapılıyor. Neden yapılıyor? Bir, deniyor ki “Biz kimseyi ayırmıyoruz.” “Biz kimseyi ayırmıyoruz” lafı gerçek değil, çok kişi ayrılıyor. Oralarda, o gizli tanık ifadesinde adı geçen birtakım siyasi kişilerin şu ana kadar savcılığa çağrıldığını falan görmedik; onu bir yere yazalım. İkincisi, kendisine çok büyük bir güç vehmediyor bunu yapanlar. Bugün Türkiye’nin en büyük kulüplerinden birisi Fenerbahçe, yılların kulübü. Türkiye’de yıllarca hükümetler değişmiş, şu olmuş, bu olmuş, Fenerbahçe bir kulüp olarak kalmış. Milyonlarca taraftarı var. Bu böyle kolay bir iş değil. Yani “Biz işimizi yapıyoruz, gerisi bizi ilgilendirmez” meselesi değil. İşinizi yapıyor olmanız da tamam güzel ama dikkatli olmak gerekiyor. Bu tür detayları millet niye bilsin? Niye bilmek zorunda kalsın? Yok villasında bilmem şu olmuş, şurada bu olmuş, bir kadın arkadaşına şunu demiş, o ona bunu demiş vesaire. Bunlar asla kabul edilebilecek şeyler değildir. Zamanında Fethullahçılar Fenerbahçe’ye bir operasyon çekmişti, hatırlıyorsunuz. Şike üzerinden yürüyen bir operasyondu ve ben o sırada Vatan Gazetesi‘nde “Cemaat Fenerbahçe’yi ele mi geçirmek istiyor?” diye bir yazı dizisi yapmıştım, çok büyük ilgi görmüştü ama o tarihte de tanık oldum; gerçekten insanlar, hepsi değil ama korkuyorlar. Yapılanlarda akıl almayan birtakım şeyler olduğunu görüyorlar ama korkuyorlar, çekiniyorlar. Çünkü bir güç gösterisi var Fenerbahçe’ye, o tarihte öyleydi. Bugünkü çok Fenerbahçe’ye karşıymış gibi gösterilmiyor ama havaalanında karşılama, şu bu, görüyoruz ki Fenerbahçe camiası refleks olarak başkanına sahip çıkmak istiyor. Bu da çok anlaşılır bir şey.

Kendisini hayatta hiç görmedim diye tahmin ediyorum, tabii uzaktan görmeleri saymazsak. Baktığım zaman annesi Amerikalı, babası Türk, Amerika Birleşik Devletleri’nde doğmuş, orada yükseköğretim görmüş, yüzme sporcusu, Türkiye’de Milli Takım’ın kaptanlığını yapmış, spor medyasında bayağı bir isim yapmış, bir holding sahibi birisinden bahsediyoruz. Galiba 62 yaşında, 60’ın biraz üzerinde birisinden bahsediyoruz. Her zaman göz önünde olan birisinden bahsediyoruz. Tabii ki “Onun özel hayatı, daha dikkatli olmalı” şu bu diyebilirsiniz ama bunların hiçbirisinin bir anlamı yok. Sonuç olarak o kendi evinde, kendi arkadaşlarıyla, dostlarıyla yaptığı şeyleri bize anlatmak, bunun hesabını bize vermek zorunda değil. Kimsenin de bunu ona sormak gibi bir hadsizlik içerisinde olmaması gerekir. Ama sonuçta dönüp dolaşıp bir bakıyoruz ki “Kimse kaçamaz” deniyor. Tamam, kanunlar karşısında herkes eşittir; keşke öyle olsa Türkiye’de, eyvallah. Ama burada “Kanunu ilgilendiren ne var?” sorusunu sorduğunuz zaman işler karışıyor. “Kanunu ilgilendiren bir şeyler varsa bile bunun adabı bu mudur?” dediğiniz zaman işler karışıyor. Sonunda birçok kişinin başına geldiği gibi Sadettin Saran da artık Türkiye’de hep bunlarla anılacak. Yani o her zaman için peşini takip edecek. Yargılanır mı yargılanmaz mı bilmiyorum. Yargılanıp beraat da edebilir pekâlâ. Ama bütün bunlar artık oraya yapıştı kaldı ve bu da bizi tekrar başa getiriyor; Heinrich Böll’ün o tarihî kitabına. Bir onur çiğnenmiş durumda ve bunu kim, nasıl telafi edecek? Yani şunu diyenler olacaktır tahmin ediyorum: “Bu kadar büyük oynuyorsan bunları da göze alacaksın.” Yani işler böyle değil, insani konuları bu tür iktidar ilişkileri üzerinden görmemek gerekir diye düşünüyorum. Neyse.

Evet, bugünün ithafı… Şimdi geçenlerde benim web sayfalarımı da yapan bir sınıf arkadaşım var Galatasaray Lisesi’nden, Vecdi. Bana diyor ki: “Bana ne zaman ithaf edeceksin? Ölmemi mi bekliyorsun?” Ben de “Eğer istiyorsan intihar et, yapayım” dedim, şakalaştık. Şu var; şu ana kadar yaptığım ithafların büyük bir kısmı hayatını kaybetmiş kişilerden, geçmişte kalmış kişilerden. Yaşayan çok az kişiden bahsediyorum. En son Murathan’dan bahsettik, o da TÜYAP’taki onur yazarı olması vesilesiyle oldu. Bugün de öyle birisinden bahsetmek istiyorum. O da Murathan gibi şair, bence çok iyi bir şair: Ahmet Güntan. Biliyor musunuz? Bilmiyorsanız muhakkak öğrenin. Çok ortaya çıkan birisi değildir. Şu anda baktım, 70 yaşına varmış Ahmet. Maşallah. Uzun zamandır yok. İstanbul’u da terk etti diye biliyorum. Arada sırada mesajlaşıyoruz, haberleşiyoruz. Ama şunu biliyorum ki Ahmet, Türkiye’nin gerçekten istisnai entelektüellerinden birisi. Çok güzel şiirleri var. Bir de şöyle bir yönü var; polemikçi yönü var. Çok ortaya çıkmıyor ama genellikle polemiklerle bir zamanlar ortaya çıkmıştı. Ama daha çok kendi köşesinde daha böyle küçük çaplı işlerle, hatta bir keresinde yanılmıyorsam kitabını basıp kitapçılara vermeyip kendisi elden dağıtmıştı. Öyle şeyleri de var. Ama şiirlerinin hepsi çok güzel. Son yazdıklarını okuyamadım, son yazdıklarını bilmiyorum. Eğer bunu izlerse bana son yazdıklarını yollamasını bekliyorum. Ama benim gözümde Ahmet’in mesela bir tane “Ormanların Gümbürtüsü” diye bir şiiri var. Onu aradım, buldum. Çok uzun, okumayacağım ama en sonunu okuyayım: 

“yağmur hiç yağmadı ben dünyaya baktığım sürece
bakır altına dönüşünceye dek hiç de yağmayacak zaten
kayıtsızım,korkarak ormanların başıma vuran gürültüsünden”

Bir öncesinde kim ona sesleniyor? Hemingway sesleniyor:

“dünya güzel mi?
sen soylu musun?
sevgilin var mı? mutlu musun?
eve dönünce kahve, yemekten sonra konyak içiyor musun?
yoksa hepten mi unuttun şarabın simyasını?”

Ve Ahmet deyince tabii ki Romy Schneider’dan da bahsetmek lazım. O da bir Romy Schneider hayranı ve “Yağdı Yağmur Çaktı Şimşek” diye bir şiiri var; şiiri Romy Schneider’e ithaf etmişti. Şöyle bitiyor:

“Bir zamanlar bir Romy vardı
Evet, somut şiirler yazıyorum ben, siz de bok yiyin!”

Evet, biraz şey bitirdik ama bunu yazmıştır ve çok güzel bir şiirdir. Ahmet’e buradan sevgilerimi yolluyorum. Eğer kendisini pek bilmiyorsanız, şiirin dünyada ve Türkiye’de eskisi kadar itibarlı ve popüler olmadığını biliyorum, ama şiirle bir ilginiz varsa Ahmet Güntan’ı muhakkak okuyun derim. Evet söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.