Haftaya Bakış (298): Bitmeyen operasyonlar, komisyon ortak rapor çıkarabilecek mi?

Uyuşturucu operasyonları nereye kadar devam edecek? Komisyon ortak bir rapor çıkarabilecek mi? Partilerin sunduğu raporlar ne diyor? Ruşen Çakır ve Kemal Can değerlendirdi

Komisyonun çalışma süresi uzatıldı

Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un başkanlığında TBMM Tören Salonu’nda 20. defa toplandı. Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun çalışma süresinin, 31 Aralık 2025’ten itibaren iki ay uzatılması, Komisyon’da yapılan oylama sonucunda oy birliğiyle kabul edildi.

Kürt sorunu var mı, yok mu?

TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, nihai raporunu hazırlamak için son aşamaya geldi. Komisyonda bulunan partiler, Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’un ifadesiyle “siyasi tutum belgesi niteliğindeki raporlarını” sundu.

Tüm partilerin raporları birbirinden farklı konuları ön plana çıkardı. Sürece damgasını vuran ve AKP, CHP, MHP ve DEM Parti belgelerinde Kürt sorununa yaklaşım, umut hakkı, silah bırakan PKK’lıların durumu, kayyum uygulaması, anayasal değişiklikler, SDG’ye yaklaşım gibi konular ele alındı

Ortak rapor çıkacak mı?

Komisyon 5 Ağustos 2025’ten bu yana 20 toplantı yaptı, 135 kişi ve kurumu dinledi. Komisyon, dinleme faaliyetlerini 24 Kasım’da AKP, MHP ve DEM Parti’li birer üyenin İmralı Adası’nda PKK lideri Abdullah Öcalan’ı ziyaretiyle tamamladı.

Bu aşamada, grubu olan partilerin komisyondaki birer temsilcisiyle oluşturulacak yazım ekibi müşterek rapor için çalışacak. AKP’den Abdülhamit Gül, CHP’den Murat Emir, DEM Parti’den Cengiz Çiçek, MHP’den Feti Yıldız ve Yeni Yol Grubu’ndan Bülent Kaya yazım ekibinde olacak.

Nihai raporda uzlaşılmayan noktalar için partilerin şerh düşebileceği kaydediliyor. Bu raporun yazılmasıyla birlikte sürecin komisyona düşen payı sona erecek. Nihai raporun TBMM Genel Kurulu’na sunulması, ardından Adalet Komisyonu’nda yasa hazırlık sürecinin başlaması bekleniyor.

Haftaya Bakış (298): Bitmeyen operasyonlar, komisyon ortak rapor çıkarabilecek mi?
Haftaya Bakış (298): Bitmeyen operasyonlar, komisyon ortak rapor çıkarabilecek mi?

Erden Timur gözaltına alındı

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü futbolda bahis soruşturması kapsamında bu sabah saatlerinde önemli bir gelişme yaşandı. İstanbul merkezli 11 ilde düzenlenen operasyon sonucu aralarında Galatasaray’ın eski yöneticisi Erden Timur’un da bulunduğu 29 kişi hakkında gözaltı kararı verildi, Timur gözaltına alındı.

Haklarında gözaltı kararı verilen isimler arasında 14 futbolcu ve 1 Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) görevlisi de var.

Sadettin Saran serbest bırakıldı

İş insanı ve Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Sadettin Saran gözaltına alındı. Savcılıkta ifadesi alınan Sadettin Saran adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Öte yandan ayrıntıları henüz netleşmeye başlayan yeni bir operasyon kapsamında Lütfi Arıboğan, Ahmet Gülüm, İlhan Helvacı ve Ebru Köksal’ın da ifadeleri alınacak. Bu soruşturmanın FETÖ ile bağlantılı olduğuna dair iddialar var

Mehmet Akif Ersoy operasyonu Fransız basınında

Fransa’nın önde gelen gazetelerinden Le Monde, gazeteci Mehmet Akif Ersoy’un tutuklanmasını mercek altına aldı. İstanbul muhabiri Nicolas Bourcier imzasıyla yayımlanan analizde, Ersoy hakkındaki soruşturmanın yalnızca adli bir dosya değil, aynı zamanda iktidar içindeki güç mücadelelerinin bir yansıması olduğu vurgulandı.

Le Monde, Mehmet Akif Ersoy’un “uyuşturucu kullanımı” ve “çıkar karşılığı ilişkiler kurulmasına aracılık” suçlamalarıyla gözaltına alınıp tutuklanmasının, Türkiye’de son dönemde yaşanan olağandışı bir dizi yargı hamlesinin parçası olduğuna dikkat çekti.


Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘’Haftaya Bakış’’la karşınızdayız. Kemal Can’la, haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Öncelikle geçmiş olsun, stüdyoya gelemedin ama yıkılmadın ayaktasın. 

Kemal Can: Evet.

Ruşen Çakır: Sürekli “öne çıkan olay” diyoruz da, savcılar eksik olmasınlar, Türkiye’de gündemde başka bir şeyin olmasına izin vermiyorlar. Sürekli birileri gözaltına alınıyor, bırakılıyor, ev hapsi, adli kontrol, tutuklama… En son, Mehmet Akif Ersoy olayının devamında Saadettin Saran önce gözaltına alındı, bırakıldı, sonra tekrar alındı, tekrar adli kontrolle bırakıldı. Bu arada bahis operasyonu bir başka yerden tekrar çıktı, Erden Timur gözaltında. Araya bir de Fenerbahçe şike davası girdi, orada alınan dört kişinin hepsini de bıraktılar. Gözaltına alındıkları haber oldu ama bırakıldıkları haber olmadı. O olay bambaşka bir şey, yıllar önceki olayı bir şekilde birileri gündeme tekrar getirmiş ve Federasyonda o tarihte görevli olan Lütfi Arıboğan başta olmak üzere, dört kişi alındı. Ama dört kişiden ikisinin o sırada Federasyonla hiçbir alakası yokmuş, zaten onları adli kontrol de olmadan bıraktılar. Lütfi Arıboğan’la hukukçu İlhan Helvacı’ya adli kontrol vermişler. Bu arada Lütfi Arıboğan’ın sağlık durumu da zaten iyi değilmiş, onun da etkisi olmuş olabilir. Barış Terkoğlu’nu, bir yayında söyledikleri nedeniyle aldılar, yine adli kontrolle bıraktılar.

Kemal Can: Aslında telefonunu almak için almışlar. Yani telefonunu gözaltına aldılar. 

Ruşen Çakır: Telefonunu mu aldılar onun?  

Kemal Can: Evet. 

Ruşen Çakır: Yani bütün hikâye o. 

Kemal Can: Evet. 

Ruşen Çakır: Peki, arada atladığım bir şey kaldı mı? Bu arada Antalya’da galiba Döşemealtı Belediyesi’ne yönelik bir yolsuzluk operasyonu oldu, artık böyle bir şeyi kimse umursamıyor. Birileri hop oturup hop kalkıyor ve birileri televizyonlardan “Daha bu bir şey değil, daha bu bir şey değil” diye sürekli olayları köpürtmeye çalışıyorlar. Sen zaten geçen hafta sonu yazında da bunları yazdın. Belediye operasyonları bir yana, başka şeyler bir yana…Bu arada uyuşturucuyla suçlanıp gözaltına alınan, bırakılan işletmeciler, sanatçılar var. Her şeyimizi yargı belirliyor ve işin ilginç tarafı da, daha çok İstanbul’da olması. Başka yerlerde de küçük çaplı birtakım operasyonlar oluyor ama esas olarak İstanbul’da olması. Arada, İçişleri Bakanlığı’ndan “Ülke çapında yapılan operasyonlarda şu kadar uyuşturucu taciri ya da dolandırıcı yakalandı” gibi açıklamalar yapılıyor ama onlar çok fazla yer bulmuyor. Ama İstanbul’da yapılan birtakım operasyonlar hem yer buluyor hem de soruşturmanın gizliliği ilkesine hiçbir şekilde riayet etmeden, gizli tanık ifadeleri, polis ifadeleri ortaya saçılıyor. Mesela en son, Rezan Epözdemir’in MASAK raporu dolaşıma girdi. Sende yoksa yollayayım. Birtakım malzemeler, fotoğraflar, videolar, WhatsApp yazışma dökümleri, gizli tanık ifadeleri insanların sürekli olarak hemen elinin altında bulunuyor. Böyle bir dolu şey var ve “Bu kadar delil var, herhalde bir şey yapmışlardır” gibi bir olay oluyor.

Bir diğer en önemli yönü de, ‘’ özel hayatın gizliliği nerede başlar, nerede biter?’’ konusu. Hatırlarsan zamanında Deniz Baykal kaseti olduğunda, Erdoğan ‘’Ne özeli, bunlar genel, genel’’ demişti değil mi? Böyle bir haldeyiz. Düşünüyorum da, Allah için ben ucuz yırtmışım. Biz alındığımızda, 3 saat kaldık. Şimdiki yaşananlara bakıyorum da… Mesela özellikle suçlanan kadın televizyon çalışanlarının ve Saadettin Saran’ın hayatları kamu malı hâline getirildi ve insanlar bunları o kadar fütursuzca paylaşıyor ki. Bir de sosyal medyayla artık bu çok kolay. Biliyorsun, yeni bir trend olarak, gazeteci değil, içerik üreticileri var, bunlar her şeyi olduğu gibi faş ediyor ve herkes lekelendiğiyle kalıyor. 

Kemal Can: Bazı genç meslektaşlarımızın da bu konuda heveskâr bir tutum içerisinde oldukları notunu da oraya düşelim. bir tür itibar suikastı, siyasi komplo denebilir ya da farklı isim verilebilir, mağdurları tarafından böyle isimlendirilen pek çok hadisede, iktidarın ya da bu soruşturmaları yürütenlerin tarafında değilmiş gibi olan, ama oradan gelen her bilgiyi büyük bir şehvet ve iştahla, bir ayrıcalık gibi servis eden bir grup meslektaşımız olduğunu da bir kenara not edelim. Skandal gazeteciliği denilen bir şey hep vardır. Eskiden beri medyanın bir kanadı, bazı sayfaları sırf neredeyse bu iş için ayırmıştır, bu işte uzmanlaşmış birtakım meslek mensupları da vardır. Bu yeni bir şey değil. Ama açıkçası bu iş hâlâ bu seviyedeyken, başkalarına akıl verirken, başkalarını eleştirirken, kendi yaptığımız ettiğimiz konuları dikkate alarak biraz ölçülü olmakta fayda var, bunu bir not olarak söyleyeyim.

Operasyonlar mekaniğine gelelim. Geçen haftaki yazım onun üzerineydi. Bu davalar yargı eliyle, siyasetin ve hayatın, izlenecek dizilerin, dinlenecek şarkıların, sanatçıların nasıl davranması gerektiğinin, sokağa kimin çıkıp kimin çıkmayacağının, hayvanlara kimin mama vermeye memur olup olmadığı konusunun ve hayatla ilgili her şeyi, polisiye tedbirlerle, yargı kararlarıyla, genelgelerle yöneten bir şeyle karşı karşıyayız. Ergenekon ve Balyoz’dan başla, kapatma davalarından bu tarafa doğru gel, Gezi Davası’nı ve başka davaları ve şimdi de 19 Mart Süreci’ni ve son bir yılda, artık haftalık değil günlük rutine bağlanmış davalar, operasyonlar zincirini koy. Şimdi bunlarla ilgili çeşitli tartışmalar yapılıyor. Her biri ayrı ayrı bir başlık gibi ele alınıyor ama bunların oluşturduğu bir bütün var. Bu bütüne “Gündem doldurmak ve gündemi yönetmek” gibi bir yaklaşım var.  Elbette böyle bir tarafı var; buna niyet eden, bundan fayda uman bir yaklaşım elbette vardır. Ama açıkçası ben bunun artık gündemi yönetmekle ilgili olmadığını, memleketi yönetmenin bir biçimi haline geldiğini düşünüyorum. Zaten “operasyon mekaniği” dediğim hadise de bu. Çünkü söylediğim gibi bu iktidar, iş dünyasını, spor dünyasını, popüler dünyayı, siyaseti, her türlü hukuki işlemi ve hayatın neredeyse her alanını, doğrudan bu operasyonlar, soruşturmalar ya da davalar ya da bunların ihtimalleri üzerine kurgulanmış bir zihni atmosferde yönetiyor. Bu, epeyce bir süredir böyle süreklileşmiş bir olağanüstü hâlde devam ediyor. Bu 15 Temmuz sonrasında iyice yükseldi; tabir yerindeyse pek çok uygulamanın hukuki sınırlarla işlemediği, olağanüstü yetkilerle, böyle bir düzenle işliyor. KHK bunun en önemli örneklerinden biri. 

Ama son bir yıldır, bu normal hukuk dışılık, keyfilik ya da belirsizlik düzeninin, bir de yüksek bir hareketlilikle, sadece sürmekte olan davalar, verilen mahkumiyetler, yapılan suçlamalardan bağımsız olarak, gündelik olarak suç olup olmadığı bile tartışmalı birtakım konuların çok önemli başlıklar haline dönüşebildiği, dolayısıyla, yargılansa ceza alıp almayacağı bile tartışmalı birtakım insanların, suç olduğu bile tartışmalı birtakım eylemlerinin günlerce konuşulabildiği bir zemin oluştu. Bu, gündem boşluğu doldurmak mıdır yoksa doğrudan bu enstrümanla, bu yönetme biçimiyle her alanı kontrol etmeye çalışmak mıdır? Hukuk başta olmak üzere pek çok alanda, kanunilik kuralına bile uymak ihtiyacı duymadan büyük bir belirsizlik ve keyfilik söz konusu. Bunu sistemli biçimde bu iktidar yarattı, biliyoruz. Kanunda yazmayan birtakım suçlarla suçlanabiliyorsunuz, hiçbir delil olmadan, hiçbir mesnet yaratılmadan yargılanabiliyorsunuz, hatta mahkûm edilebiliyorsunuz. Suçlama, suçlayanın kanıtlamak zorunda olduğu değil de, suçlananın kendini temizlemek zorunda olduğu bir şey haline dönüşmüş durumda. Bunlar işin bir tarafı. Ama artık iş dünyasını, legal ve illegal birtakım ekonomik ilişkileri, spor dünyasını, popüler dünyayı, kimin hangi şarkıyı dinleyeceği ya da söyleyebileceği konusunu bile tanzim eden, buna biçim veren bir aşamaya doğru ilerletiliyor. 

Mesela bu operasyonlarda “daha büyük isimler, daha büyük isimler” diye sürekli beklenti yaratılması, aslında süreklileşmiş bir operasyon mekaniğinin herkes için geçerli bir realiteye dönüşmesi sonucunu doğuruyor. Hiç kimse buna şaşırmıyor. Üstelik bunlar sabun köpüğü gibi gelip geçici bir gürültü çıkartıp geçmiyor; bir sürü sonuçları oluyor. Bir sürü şirkete el konuyor, birtakım insanlar itibarını, geleceğini ve şimdiye kadar edinmiş olduğu her şeyi bir gecede kaybediyor. Birtakım kurumlar çok ciddi hasar alıyor, birtakım temel işleyiş biçimleri değişime uğruyor. Bu aslında bir yandan sistematik biçimde bir dizayn faaliyeti sürüyor, ama bu dizayn faaliyetini mümkün kılabilmek için de bu operasyonlar mekaniği ile çok ciddi bir hafriyat temizliği -buna kimileri yol temizliği diyor- ve bir yandan da mevcut işleyişlerin hepsini, bu yeni dizayna uyduracak biçimde bir tür toplu yıkıma uğratma fonksiyonu ediniliyor. Bu, ilişkileri ve temel kavramları yıpratıyor.

Mesela 19 Mart süreciyle beraber şunu biliyorduk. Kamuoyu da bu konuda çok ikna olmuştu. Çünkü pek çok araştırmada da bunun sonuçları böyle çıkmıştı. Neyi biliyorduk? Artık bu tür operasyonlar doğrudan siyasi kararlarla yapılan siyasi operasyonlar olduğu için, burada bulguların çok önemi yok ve zaten çok güçlü kanıtlar da yok, güçlü kanıtları arayan kimse de yok, kamuoyunda da buna ilişkin bir ikna olma hevesi yok. İktidar taraftarlarının içinde bile, bu davaların hukuki içeriğinden şüphe duyulması çok yüksek oranlarda çıkıyordu. Gizli tanık ifadeleriyle insanların suçlanmasının çok reaksiyon alan bir tarafı vardı. Ama şimdi ne izliyoruz? Aynı iddiayı ortaya atan, “Kardeşim, gizli tanık ifadesiyle suçlama mı olur?” diyen pek çok muhalefet sözcüsü ya da gazetecisi, kendini böyle tanımlayan insan, yine gizli tanık ifadelerini herkesten önce duyurmak için yarış içerisinde. Dolayısıyla, sürekli kendi dışında ya da kendi karşıtlarını da kendi biçimine uyduran bir biçerdöver makinesi gibi ilerleyen bir operasyon mekaniği ile karşı karşıyayız. 

Bu yılın son düzlüğüne bayağı hareketli girdik, sanıyorum önümüzdeki yıl da çok farklı olmayacak. Bu, muhtemel bir erken ya da uzak seçime kadar da çok değişecek bir şey değil. Çünkü bu operasyon mekaniğinin “yönetememe krizine” ilaç olan bir tarafını keşfetmiş durumdalar. Her yeri böyle tanzim etmek, sıkıntı yaratan iş çevrelerini böyle hizaya sokmak, sıkıntı yaratan gayrimeşru çevreleri bir hizaya sokmak, bir sadeleştirmeye uğratmak mümkün. Zaman zaman, o kültürel iktidarın alınamamasından kaynaklanan küçük boşlukları kullanabilen popüler imkanları oldukça daraltmak, mesela bir dizinin senaryosuna doğrudan müdahil olmak, ondan daha kuvvetli başka bir senaryo ya da daha güçlü bir hikâye üretmek yerine, mevcut hikayeleri kendine uydurmaya çalışmak… Bu çok mikro bir ölçek gibi, ama aslında memlekete yapılan muamelenin kristalize bir özeti. Hikâyeyi kendisi üretemeyen iktidar, bu operasyonlar mekaniğiyle memleketin hikâyesini kendisine benzetmeye doğru daha kuvvetli adımlar atıyor, bunu görmek lazım. Böyle parça parça, ‘’Hadi şimdi sporda da patladı. Bakın şimdi yargı patladı, şimdi de bak öbür tarafta uyuşturucu da patlıyormuş” diye, bunları ayrı ayrı şeyler olarak tartışabiliriz. Ama bunların oluşturduğu bir bütün olduğunu da görmek lazım diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Kemal, bu arada şöyle ilginç bir olay var; özellikle kadın sunucular üzerinden bir iki gündür süren Habertürk operasyonlarına, CNN Türk ve Hürriyet cephesinde “bu kadarı fazla” yorumları yapılıyor biliyorsun. Ahmet Hakan böyle bir şeyler demiş, Hande Fırat “Liyakat çok geride kaldı” diye iki gündür yazı yazıyor.  Çünkü “Gazeteci parti savunmamalı, iktidar partilerinin milletvekilleri partilerini kendileri savunsun, gazetecilerin işi bu değil” diye doğru bir laf ettiler; bozuk saatin iki kere doğruyu göstermesi gibi. Bir tanesi bunun üzerine alınmış, ” Artık beni YouTube‘da izleyin, televizyona çıkmıyorum” demiş. CNN Türk’e sürekli çıkan bir arkadaş, adını verip kendisini şereflendirmeyeyim, küsmüş, oynamıyor. Bir de böyle bir garip bir durum da ortaya çıktı. Çünkü işin içerisine bir şekilde medya giriyor. Kaçınılmaz bir şekilde her şeyin bir yerinde medya çıkıyor. İktidara yaslandığı zaman her şeyin serbest olduğu ve ölçünün kaçtığı altın dönemler vardı. Şimdi, bir tür ayarlamalar yapılıyor, sınırı aşanlar cezalandırılıyor gibi bir şey var. Şimdi herkes üstüne başına çeki düzen vermeye kalkıyor, burada bir başka kapışma var. Sıkı dur, bugün Halk TV bu konuyu tartışmak için Şamil Tayyar’ı canlı yayına almış. Her şeyin birbirine girdiği bir zaman.

Kemal Can: Evet. Otoriter konsolidasyon gibi meseleleri çok tartışıyoruz.  Bu işlerde en temel şey, bir baskıyla kendi kurallarını kabul ettirmek veya dayatmak, bir otoriter yönetimin en kolay tarif edilen yönü olabilir. Ama bence çok daha etkili olan tarafı, şimdi yaşadığımız ve senin tarif ettiğin türden, sapla samanın, at iziyle it izinin birbirine karıştığı bir karmaşayı yaratması. Çünkü o zaman, onun kurallarının çok kuvvetli olup, kabul görüp görmemesinin bir önemi yok. Kuralsızlığın hâkim olduğu yerde gücü elinde tutan her zaman avantaj sağlar. Gücü elinde tutan, o güçle yeni bir kurallar bütünü yaratamıyorsa ya da bunu ikna etmek için çok da hevesi yoksa, aslında yapacağı çok basit bir şey var: Belirsizlik alanı yaratmak ve kuralsızlığı mümkün kılmak. Bu bahsettiği türden acayiplikler,  yani muhalefet etmeyi kimden beklediğin, kimin lafının muhalefet için bir kıymetlenmeye, anlam kazanmaya başladığını düşünmenin karmakarışık olduğu, kimin kimle beraber, kimin kime kulağını çevirdiği, kimin kimi duymaya başladığı, kimin kime konuştuğu kısmı birbirine karışınca, artık hayat çok kolay oluyor. Çünkü güç sahibi için bu karmaşanın içerisinde başka bir şey yapmasına ihtiyaç yok. Muhalefet medyası, diyelim iktidar medyasının problemini dinlemek için, iktidarın bilmem kaç senedir bu fonksiyonunda kilit roller almış insanları “otör” olarak dinliyorsa ya da onların hasbelkader söyledikleri iki lafı ‘’Vay, çok önemli özeleştiriler gündeme getiriliyor’’ diye dikkate alıyorsa, zaten iş bitmiş demektir. Hatırlarsın, Erdoğan uçakta insanlara isim isim dönüp ‘’Bak, burada vazifesini yapan birisi var, sen de onun gibi yap’’ diye birbirine ne yapmaları gerektiğini anlatmadı mı? Şimdi ben de isim vermeyeyim. Bunu da kendileri yazıp söylemediler mi? Şimdi neyin özeleştirisinden bahsediyoruz? Çünkü tam da bu görev tevdi edildiği ve kabul edildiği için senelerdir yerine getiriliyor. Ne oldu da şimdi birdenbire gazetecilik temel prensipleri üzerine düşünmeye başladılar? Bence tam tersine, bu şeyin bir parçası ve bence çok da dikkate alınacak bir şey değil. Yani özeleştiri öyle bir şey değil daha doğrusu. 

Ruşen Çakır: Ama yine de sosyal medyanın böyle güzellikleri var, birbirleriyle “güzel” kapışıyorlar, izlemesi keyifli oluyor. ‘’Mesela birisi diğerine ‘Sen hangi bağın gülüsün, kim ipini çözdü senin?’ demiş. Ama bunların hepsi düne kadar aynı bağın bülbülüymüş. Neyse, kimsenin merak etmediği konuya geçelim. Bir Komisyon’umuz var ve nihayet Komisyon’umuzda raporlar çıktı. Raporlardan hareketle ortak rapor yapılması bekleniyor. Komisyon’un süresi 2 ay uzadı, 5 kişilik yazım ekibi oluşturuldu. Biliyorsun, ilk başta beklentiler, kasım ayında yasal düzenlemeler, aralık ayında yasal düzenlemeler, yıl sonuna kadar yasal düzenlemeler diye diye iki ay ömrü uzayan bir komisyon. Komisyon raporu yazacak; rapordan hareketle Meclis Genel Kurulu’na birtakım yasa önerileri gelecek, şu olacak, bu olacak… Bayağı ağırdan gidiyoruz ve bütün bu olanları kimse de çok fazla umursamıyor açıkçası. 

Dün, raporların hepsini iyi çalışmış arkadaşlarla bir yayın yaptım. Bir kere raporların hiçbirisi bir diğerine benzemiyor. Hepsini birden okuyanların ilk tepkisi ‘’Buradan ortak bir şey çıkmaz’’ oldu. Ama ortak bir şey çıkartmak zorundalar, sonuçta bir şey çıkacak. Ben şunu da merak ediyorum: dünkü yayında, raporu okuyan arkadaşlarla bunu da biraz kurcalamaya çalıştım. Diyelim ki ortak bir rapor çıktı ve bu rapor Genel Kurul’a, Meclis’e havale edildi. Sonuçta Meclis’te Cumhur İttifakı’nın çoğunluğu var. Hatta belki DEM Parti’yi de yanına alırsa, çok daha kolay bir şekilde bütün düzenlemeleri rapora bakarak ya da bakmayarak, kafalarına göre yapabilirler zaten, öyle değil mi? Bunu engelleyecek bir mekanizma yok. Sonuçta komisyon niçin vardı? Komisyonun söyledikleri, vardığı noktalar pekâlâ baypas edilebilir. Edilmese iyi olur da… Bence Komisyon’un kurulmuş olması başlı başına önemliydi, Meclis’in devrede olması anlamında önemliydi, ama Komisyon’un devrede olmasının sahici kılınması gerekiyor. Raporlara bakıldığı zaman bu pek olmayacakmış gibi gözüküyor. Sen ne düşünüyorsun? 

Kemal Can: Evet, öyle düşünüyorum ama bu beklenmedik bir yan etki değil. Zaten bunu defalarca konuştuk. İktidar, özellikle de iktidarın AKP kanadı, hatta adını daha net koyalım: Erdoğan, bu Komisyon’un kurulmasını da geciktirmek istiyordu zaten. Sonra Bahçeli’nin tazyikiyle erkene alındı. Kuruldu ama zaten kurulması sürecinde de Erdoğan, buna mümkün olan en fonksiyonsuz haliyle rıza gösterdi. Komisyon’a herkesin yüklediği anlam farklıydı ama sonuçta gelinen noktada, Komisyon’un edindiği işlev, yine Erdoğan’ın dediği gibi realize oldu. Hatta bu İmralı gidişi meselesi de önüyle arkasıyla, o saçma sapan yalanlamaları, peşinden yapılan açıklamalarıyla iyice bir karmaşaya getirildi. Zaten bu Komisyon ayrıca Meclis’e bir yasa önerisi götürecek bir komisyon değil. Senin söylediğin türden yasal düzenlemeler, zaten Meclis’teki ihtisas komisyonlarında hazırlanacak. Yargı alanı ile ilgili bir düzenleme yapılacaksa, Adalet Komisyonu’nda yapılacak, anayasayla ilgili bir düzenleme yapılacaksa, Anayasa Komisyonu’nda yapılacak. Başka uygulama esasları değiştirilecekse, başka ihtisas komisyonlarının konusu. Yani bu Komisyon zaten yasa hazırlamaya memur bir komisyon değil, öyle kurulmadı. Bunun başka bir fonksiyonu vardı, o fonksiyonun da yerine getirilmemesi için gereken yapıldı ve şu anda fonksiyonsuz bir hale getirildi. 

Söylediğin gibi, “ortak metin” denilen şey, diğer komisyonlar aracılığıyla yapılacak yasal düzenlemelerin gerektiği konusunda bir metin çıkartılacak. Zaten AKP’nin rapordaki ve Komisyon’daki yaklaşımı buydu. O düzenlemeler konusunda komisyona katılan partilerin büyük bir itirazı yok “Kardeşim bu örgüt kendini feshedince, bu örgüt mensupları ve suça katılmamış olanları ne olacak? Yurt dışındakiler ne olacak? Yurt içindekiler ne olacak? Nasıl yargılanacak?” gibi bir şey. Bu, hep konuştuğumuz gibi örgütle devlet arasında, daha önce başka zamanlarda da farklı biçimlerde çeşitli yasal düzenlemelere konu olmuş bu başlıklar, gerekli komisyonlarda ortaya konulacak çalışmalarla neticelendirilecek. Bunu yazarlar, kimse de buna bir itiraz etmez. Galiba formül olarak buldukları da diğer partilerin görüşlerinin, bu komisyon raporunun eki olarak ayrıca yayınlanması; yani bir ortak bildiri. Çünkü iktidar açısından, özellikle de Erdoğan açısından, bu Komisyon’dan ortak bir metin çıkması arzusu zaten yok; burayı çok taktik bir manevra alanı olarak kullanmak istedi. CHP’nin İmralı’ya gitmeyişiyle sekteye uğradı uğramadı, ama buna karşılık Komisyon’da kalmasıyla nasıl bir yola girdi vs. ayrı tartışma konusu. Ama sonuçta, kimsenin Komisyon’dan beklediği sonuç doğmadı. Bu ortalama, aslında Erdoğan’ın istediği bir sonuçtu. 

Şimdi, partilerin komisyon raporlarına baktığımızda, bütün partiler kendi pozisyonlarını tarif etmeyi seçtiler. ‘’Komisyon raporu’’ diye, orada konuştukları, ortaklaştıkları bir nihai metne ulaşma gayretini bıraktılar, herkes kendi lafını doğru biçimde kendi kamuoyuna, kendi seçmenine tarif edeceği, kendi pozisyonunu anlattığı bir metin kaleme aldı. Zaten bu ayrım da oradan çıkıyor. ‘’Komisyon raporları birbirinden ne kadar farklı? Aynı insanları dinlediler, aynı şeyleri konuştular, ama sonuçta bambaşka şeyler çıktı.’’ Çünkü hepsi, mevzuyu, konuşulan konuyu değil, konuşulan mevzuyla ilgili kendi pozisyonlarını tarif ettiler. 

Bahçeli’ye çok hayret ediliyor ya, özellikle Kürt yorumcular ve DEM sözcüleri, hayâl kırıklığına uğradıklarını söylüyorlar. Neden hayâl kırıklığına uğranıldığını da ben anlamıyorum. Çünkü Bahçeli birdenbire, bir senenin sonunda, ‘’Kürt sorunu vardır’’ diye başladığı bir yolu, komisyon raporunda “Kürt sorunu yoktur” diye bitirmedi ki. Açsınlar, Bahçeli’nin 29 Ekim 2024 mesajını okusunlar, tam olarak cümle şu: ‘’Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir zaman bir Kürt sorunu olmadı, olmayacaktır.’’ Bir sene önce söylenmiş laf bu. Bahçeli gelip, Komisyon raporunda “Kürt sorunu diye bir şey yok” dediği zaman, herkes birdenbire hayrete düşüyor. Niye hayrete düştüklerini anlamıyorum. DEM’in oldukça geniş talepler serisi ortaya koyması, AKP’nin son derece dar, biraz önce anlattığım gerekçelerle son derece fonksiyonel bir şey tarif etmesi, Mehmet Uçum’un haftalardır yazdığı aşamalar perspektifinden “İki üç tane yasal düzenleme var, onları yapalım, bu epeyce bir süre bizi idare eder” yaklaşımı var. CHP’nin de bütün bunlar karşısında, “Demokratikleşmenin hiç bahsi geçmedi ama biz bunların hepsinden bahsedelim” demek için, konuyla doğrudan ilgisi olan olmayan her şeyi listeye eklemesi gibi, herkesin kendi pozisyonunu anlattığı bir şey. 

Ama dediğim gibi, buradan, AKP’nin istediği, zaten Meclis’ten rahatça çıkartabileceği yasal şeyleri içeren bir metin çıkar. O metnin ekinde de partilerin eklerine yer verilir ve sonuçta bu Komisyon macerası da hiçbir aşamayı, hiçbir eşiği sağlamayan, geçirmeyen, iddia edildiği gibi hiçbir yere yeni bir kapı açmayan bir fonksiyonla tamamlanır. Komisyona havale etmek, bir şeyi yapmamak anlamına gelmesi açısından, tam böyle bir işlev yüklenmiş olur. Çünkü iş artık herkesin kabul ettiği gibi, bu Komisyon, kamuoyunun ikna edilmesini, toplumsallaşmayı iyice ileriye iten, meselenin daha teknik biçimde Suriye bağlamına, AKP’nin ve Erdoğan’ın kendi ajandasına bu süreci yerleştirme prosedürüne teslim edilmiş durumda. Açıkçası, süreçle ilgili, senin bugünkü yayınında söylediğin o “temkinli kötümserlik” kanaatine doğru götüren şey, aslında böyle bir vasatı içeriyor. 

Ruşen Çakır: Şimdi güzel bir haber var, onu söyleyeyim: MESEM protestosunda alınan 16 TİP’li genci tahliye etmişler nihayet. Nelere seviniyoruz. 

Kemal Can: Hiç alınmamaları gerekenlerin bırakılmasına seviniyoruz.

Ruşen Çakır: Evet, ama yine de zararın neresinden dönülse kârdır diyelim. Kemal noktayı koyalım. Evet, bakalım haftaya hangi operasyonları konuşacağız. 

Kemal Can: Yılın son ‘’Haftaya Bakış’’ı.

Ruşen Çakır: Yılın sonu değil mi? 

Kemal Can: Böylece yılı da kapatıyoruz aslında. 

Ruşen Çakır: Çok sert bir yıldı gerçekten 19 Mart Operasyonu tek başına yeterdi, ama tek başına o değildi. Ama alnımızın akıyla çıktık değil mi Kemal?

Kemal Can: İnşallah öyledir. 

Ruşen Çakır: Evet, öyle, merak etme. 

Kemal Can: Bu operasyonlar mekaniği muhtemelen önümüzdeki yılda devam edecek. Bu operasyonların, baskınlar, adam almalar, davalar tarafı kadar, eziyet dozunun da arttığını görüyoruz. En son Tayfun Kahraman hikayesine de not düşeyim: Yıllarını hapishanede geçirmiş Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala gibi insanlar var, ama sağlık sorunları olan insanlar da var ve bunlar için neredeyse maksatlı ve özel bir eziyet seansı uygulanıyormuşçasına tuhaf şeyler görüyoruz, yaşıyoruz. Aileler bunu yansıtıyorlar. Yılı kapatırken böyle sevimsiz bir şeyle kapatmak istemezdim ama ona da değinmeden geçemedim. 

Ruşen Çakır: Umarız 2026 daha iyi bir yıl olur. Çok emin değilim. Ben ki iyimserim, ben bile 2026 hakkında iyi konuşamıyorum. Umarım iyi olur ve umarım, özellikle haksız yere özgürlüklerinden mahrum edilenler çıkar diyorum. Bugün İnfaz Yasası’yla beraber 50 bin kişi çıktı diyorlar. 

Kemal Can: Evet.

Ruşen Çakır: O ayrı bir hikâye, ama bu bambaşka bir hikâye.’’ Düşünce suçu’’ diye saçma bir şey. Siyasi gerekçelerle içeride tutulan herkesin, bir an önce özgürlüğüne kavuşması dileğiyle, izleyicilerimize teşekkür edelim ve iyi yıllar dileyelim. 

Kemal Can: İyi yıllar dileyelim. Herkese iyi yıllar. 

Ruşen Çakır: Evet, haftaya buluşmak üzere.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.