Haftaya Bakış’ın bu bölümünde Ruşen Çakır ve Kemal Can, CHP’de öne çıkan yeni isimleri, komisyonun son faaliyetlerini ve medyada devam eden operasyonların arka planını ve siyasi etkilerini değerlendirdi.
İmralı Heyeti ziyaretlerine devam ediyor
DEM Parti’nin Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol’dan oluşan İmralı Heyeti, yeniden siyasi parti turlarına başladı. Heyet bugün (12 Aralık) DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ı ve ardından Meclis’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi ziyaret etti.
Heyetin önümüzdeki hafta CHP Genel Başkanı Özgür Özel’i ziyaret edeceği ve yasal çalışmalar için görüş alışverişinde bulunacağı öğrenildi. Özel’in ardından heyetin diğer siyasi parti liderleriyle de süreç için görüşmesi bekleniyor. Buldan, siyasi partilerin ardından AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile de görüşebileceklerini ifade etti.
Yarım saatlik görüşmenin ardından İmralı Heyeti üyesi ve DEM Partili TBMM Başkanvekili Pervin Buldan çok verimli bir görüşme gerçekleştirdiklerini vurguladı.

CHP yeni kadrolarını nasıl belirledi?
MYK’sını belirlediği toplantıda CHP Genel Başkanı Özgür Özel “mücadele dönemi” vurgusu yaptı, Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’ne atfettiği önemi anlattı. Daha önce CHP’den milletvekili olmak için başvuran ancak seçilmeyen Güldem Atabay ile Şule Özsoy Boyunsuz’u kadrolarına dahil ettiklerine dikkat çeken Özel “CHP uzun vadede olsa da hak teslimi yapar” dedi. Meclis’teki çözüm komisyonundan üç isim MYK’da yer alırken parti kurmayları, Özel’in sürece gösterdiği hassasiyete dikkat çekti.
CHP’nin yeni MYK’sında TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’ndan üç isim yer aldı. Önceki dönem de MYK’da olan Gökçe Gökçen’in yanı sıra Nurhayat Altaca Kayışoğlu ve Sezgin Tanrıkulu MYK’ya girdi.

Enver Aysever tutuklandı
Gazeteci Enver Aysever, YouTube kanalında yayınladığı video nedeniyle gözaltına alındı. Aysever’in tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun babası Hasan İmamoğlu’nun açıklamalarını eleştirdiği için gözaltına alındığı belirtildi. Aysever ifadesinin ardından tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi. Aysever çıkarıldığı mahkemece “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Aysever, söz konusu yayında Hasan İmamoğlu’nun “komünizm” sözlerini eleştirdi:
“AKP’nin tek adam rejimine giden yolu göremiyor, hâlâ komünistler diyor. İnsanların malına yüksek faizle bankalar çöker, ihaleler alan beşli çeteler çöker, siyasi iltimaslı olanlar insanların malına çöker. Sağcılık suçtur. Sağcı olduğunuz zaman ahlaksız olursunuz. Vicdanı olan insan solcudur. Solcu olmak insan olmanın birincil koşuludur.”
Mehmet Akif Ersoy tutuklandı
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü uyuşturucu soruşturması kapsamında gözaltına alınan gazeteci Mehmet Akif Ersoy’un da aralarında olduğu dört kişi tutuklandı.
9 Aralık’ta Mehmet Akif Ersoy’un da aralarında olduğu 8 kişi gözaltına alınmış, 10 Aralık’ta da şüpheliler adliyeye sevk edilmişti.
Savcılık sorgusu tamamlanan Mehmet Akif Ersoy’un da aralarında bulunduğu dört kişi hakkında tutuklama talep edildi. Savcılığın tutuklama istemli sevk yazısında Mehmet Akif Ersoy hakkında “uyuşturucu kullanımı” ve “cinsel ilişkiden menfaat sağlama” iddiası yer aldı.
Mahkeme heyeti, Ersoy’un da aralarında olduğu dört kişi hakkında tutuklama kararı verdi.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘’Haftaya Bakış’’la karşınızdayız. Kemal Can’la yine haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.
Kemal Can: Merhaba, Ruşen.
Ruşen Çakır: Meclis bütçeye yoğunlaştı, birçok şey durdu gibi, ama süreçle ilgili birtakım gelişmeler var. Partiler tarafından İmralı heyetinin ziyareti ve ziyarete ilişkin raporlar yazılması; bunlara birazdan değiniriz. Ama bu haftanın en çarpıcı olayları, medyada peş peşe yaşanan, iki olay. Bunlardan birisi Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy’un gazetecilik faaliyetiyle alakası olmayan bir şekilde gözaltına alınıp tutuklanması ve gözaltına alınır alınmaz görevden uzaklaştırılması. Ardından, Enver Aysever’in kendisine ait YouTube kanalında yaptığı bir yorum nedeniyle tutuklanması. Bunlar birbirinden iki farklı olay, ama sonuçta, kamuoyunda belli bir bilinirlikleri olan gazetecilerin tutuklanması söz konusu.
Mehmet Akif Ersoy olayında, uyuşturucu, grup hâlinde cinsel ilişki gibi şeyler var. Ama kendisi ifadesinde yargıca, “Bu bir siyasi operasyon. Yargının durumu zaten belli” demiş. Ve yine bir gizli tanık meselesi var orada. Bildiğimiz bir olayın başka bir versiyonunu yaşadığını iddia ediyor. O zaman ne geliyor akla? Habertürk Genel Yayın Yönetmeni kendisine siyasi operasyon yapıldığını söylüyorsa, demek ki esas olarak gazetecilik faaliyetlerinden dolayı olduğunu söylüyor herhâlde. Ama bakıyoruz, Habertürk‘ün, hele TMSF’ye geçtikten sonra, öyle kimseyi çok fazla rahatsız eden bir olayı yok. Daha önce de yoktu bence. Orada bir soru işareti var. Tabii ki masumiyet karinesinden hareketle, iddiaların hepsini iddia olarak almak lazım. Ama Enver Aysever’in olayı çok açık. Aysever, “Sağcılık suçtur, ahlâksızlıktır” gibi şeyler söyledi. İlk başta gözaltına alındığını duyunca, nedenini sordum. Bu ifadeler yüzünden herhâlde dediler. Baktım, “Bundan insan gözaltına alınır mı?” dedim. Sonra evet, o çıktı. O zaman, “Herhâlde ifadesini alıp bırakırlar” dedik. Hemen tutukladılar. Yani halkı kin ve nefrete teşvik nasıl bir şey olabilir?
Kemal Can: Hep bir sosyolojik ezber var ya, ‘’Türkiye’nin %70’i sağcıdır’’ efsanesinden olabilir. Dolayısıyla, çoğunluğa hakaret kastı çıkartmış olabilirler.
Ruşen Çakır: Diyelim ki hakaret vesaire, şu bu; o apayrı bir şey. Burada söyledikleri, ceza davasını gerektirecek bir durum mu? Bu da belli ki, YouTube‘da Fatih Altaylı’ya yapılanın bir başka versiyonu gibi. Fatih’le ilgili de Cumhurbaşkanına tehdit gibi bir suçlama var, ne olduğu belli değil ama ceza aldı.
Kemal Can: Evet. Daha önceki başka örneklerde gördük. Bazen saçmalık seviyesine varan, delil, bu delille ilgili bulanıklıklar ya da aslında hiçbir delilin varlığından bahsedilmeden yapılan birtakım tutuklamalar, hükümler söz konusu oluyor, bunları biliyoruz. Bir de mesnet suçlamanın, yani bir şeyin suç olarak tarif edilmesinde de çok acayip yorumlar var. Çünkü daha önce de başka örnekleri gördük. Mesela şöyle suç tarifi var. Bu resmi mahkeme belgelerine girmiş şeyler var; bir siyasi için, iktidarı değiştirmeye çalışmak diye suç tarif ettiği ve bunu, bunun için yapıyor olduğu bilgisi zaten kamuoyunda var. Ama bunu, resmi olarak bir mahkemede tutanağa bağlamak ve bir yargı mensubunun bu cümleyi kuruyor olması acayip. Şimdi söylediğin gibi, ‘’halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek’’ ya da ‘’kutsal sayılan değerlere hakaret’’ gibi nedenlerle daha önce birtakım sanatçılara da yönelmiş birtakım şeyler var. Bunların bir kısmı ihbarla, manipülasyonla, birtakım çevrelerin kışkırtmasıyla oluyor. Bazı şeyler de resen yargının harekete geçmesiyle oluyor.
Şimdi, bu işlerde şöyle bir taraf var. Absürtlük seviyesindeki bu saçmalıklar iki şeye neden oluyor. Birincisi, bu alanda olamayacak hiçbir şey yok. Bir kere, bu bilgiyi bir kenara koyuyorsun. İkincisi, sağcılığa hakaret etmenin ya da iktidarı değiştirmeye çalışmanın veya doğrudan gazetecilik faaliyetinin kendisinin ya da siyaset yapmanın yahut bir avukatın müvekkilini savunmasının suç olarak tarif edilmesi de şunu yaratıyor: Aslında suçta kanunilik esastır. Yani bir kanunda yazmayan suç, suç olamaz. Herhangi bir kanun maddesinde suç olarak tarif edilmemiş bir fiili suç olarak yargılayamazsınız. Bu, en temel hukuk kaidelerinden biridir. Ama bize neyi gösteriyorlar? ‘’Kanunda yazıp yazmaması önemli değil. Ben bundan rahatsız oluyorsam ya da ben bunu yargılamak istiyorsam veya bunu gerekçe göstererek birine bir şey yapacaksam, yaparım. Kanunda yazıp yazmamasının bir önemi yok.’’ Böyle zorlama yorumlarla buna bir hukuki kıyafet giydirmeye çalışmakla da fazla uğraşmıyorlar. Yani öyle ve sonuçta, en temel kanunilik kuralının bile işlemediği bir hukuk düzeni yaratıyorlar.
Senin söylediğin vakada, bunun ucunda genel olarak biz hep neleri görüyoruz? Genellikle, muhalefetle teması olan ya da potansiyel olarak iktidar çevrelerinin çok hoşlanmadığı çeşitli insanlara, bazen sanatçı, bazen sporcu, bazen gazeteci, bazen hukukçulara yönelik, bu tür işler yapılıyordu. Ama bir süredir bu operasyonlar var ve daha önce de avukatlarla ilgili bir operasyon yaşadık. Şimdi spor dünyasında bir çalkalanma var. Medyayla ilgili yine daha önce de bazı hadiseler oldu. Popüler dünyada, sanatçılarla, oyuncularla, sinemayla, dizi sektörüyle, menajerlerle ilgili birtakım hadiseler oluyor. Dolayısıyla, sadece şu ya da bu nedenle iktidarı rahatsız edenlerin değil, iktidarın içerisindeki bazı gerilimlerin de bu tür operasyonlara, hukuku zorlayarak ya da yargıyı kullanarak bu tür birtakım hesaplaşmalara konu olduğunu anlıyoruz. Nereden anlıyoruz? Senin biraz önce açılışta anlattığın gibi, Habertürk‘ün başındayken gözaltına alınıp tutuklanan, sonra da görevden alınan Mehmet Akif Ersoy, “Bu bir siyasi operasyon’ diyor. Dediğin gibi, siyasi operasyon, onun konumu veya yaptığı işle ilgili olabilir. Ya da yine iktidara yakın birtakım çevrelerin yaydıkları kulislere bakarsak, iktidar çevrelerinde, daha önce onu kollayan birtakım insanlar var. Dolaylı olarak, onların da artık etkisinin azaldığını, dolayısıyla iktidar içerisindeki birtakım güç odaklarının birbirine karşı bir bilek güreşine veya daha ileri giderek birtakım tasfiyelere de giriştiğini anlıyoruz. Çünkü daha önce yaşanan o avukatlar, yargı çeteleri diye tarif edilebilecek birtakım operasyonlarda da benzer iddialar ortaya atılmıştı.
Ruşen Çakır: Hep atıldı, ama öyle kaldı.
Kemal Can: Ama buradan şunu anlıyoruz: Bunun böyle topyekûn bir arınma, bir yüzleşme ya da bir hesaplaşma değil, aslında bir iç kapışmanın ürünü olduğunun işaretlerini görüyoruz.
Ruşen Çakır: Pasta küçülüyor, Kemal. Eskiden çok daha büyük bir şeyi paylaşmak kolay olabilirken, şimdi, küçülen bir pastada zorlaşıyor. Ekonomik kriz yıllardır sürüyor, şu oluyor, bu oluyor. Böyle bir yerde birtakım kapışmalar kaçınılmaz tabii. Bu olayda da, elbette, beyanını ciddiye almamız lazım, ama biliyorsun, birtakım çalışanlar, eski çalışanlar, kadın çalışanlar bazı şeyler anlattılar. Sonuçta, söz konusu olan kişi hakkında, gazetecilik dışı ve konumunu kullanarak yaptığı iddia edilen çok şey var. Bakalım mahkemede ne çıkar? Neyse, çok da kurcalamayalım, çünkü nereden bakarsan bak tatsız bir konu.
Kemal Can: Şu anda, enformasyonumuz da çok kirli.
Ruşen Çakır: Bir de işin içerisine gizli tanık girince… Benim gizli tanığımı meselesini biliyorsun. Onu da söyleyelim, Büyükşehir davası 9 Mart’ta başlayacak. Büyük bir salon yapılıyormuş Silivri’de. Hatırlıyorum, ben yıllar önce Metris’te yatarken, bizim toplu dava için salon yapılmıştı. Şimdi yine bir salon yapılıyor. Yani her yargılandığım davada bir salon hediye ediyorum Türkiye’ye. Benim yüzümden değil tabii, ama nasip işte; biz de yargılanıyoruz. Ve bir mahkemenin notuna göre, yargılamanın 4 bin 600 gün sürmesi bekleniyormuş Kemal. Yani o zamana kadar kim öle, kim kala. Bu, ‘’bitmesin’’ istenen bir dava oldu.
Kemal Can: Zaten daha önceden de bunu birkaç kez konuşmuştuk; iddianame çıktığında da bu niyet çok bariz biçimde görünüyordu.
Ruşen Çakır: Bu arada, benim gizli tanığım aslında Meşe’ydi.
Kemal Can: Yeni atanmış, yeni atanan…
Ruşen Çakır: Sonra atanan İlke çıktı. Ama bugün düşen bir habere göre, meğer İlke de iki gün sonra, “Beni gizli tanıklıktan silin” diye dilekçe vermiş. Böyle garip garip işler dönüyor.
Kemal Can: Atanamayan gizli tanık.
Ruşen Çakır: Gelelim İmralı ziyaretine. Bugün DEM Parti’nin İmralı heyeti önce DEVA Partisi’ne, ardından da MHP’ye gitti. MHP’den çıkışta Pervin Buldan, “Bir barış yasasına ihtiyacımız var” dedi. Devlet Bahçeli de, “Pervin Hanım’ın söylediği her cümlenin altına imzamı atıyorum” açıklamasını yaptı. Belli ki MHP ile DEM Parti epeyce bir konuda mutabık kalmışlar. Görüşme yarım saat sürmüş, çok da uzun sürmemiş, ama anlaşmışlar. Zaten mutabıktılar. Şu anda beklemedeyiz. Şimdi partiler komisyona rapor sunuyorlar. Bir kısmı sundu, bir kısmı da hafta başı sunacakmış. Mesela AK Parti, hazırlanıp Erdoğan’a gidecekmiş ve rapor Erdoğan’dan sonra sunulacakmış. Önümüzdeki hafta raporlar birleşip bir ortak rapor çıkacak, ama şu âna kadar çıkan raporlardan edinilen izlenimden, o ortak şeyin üretilmesinin biraz zor olacağı anlaşılıyor. Çok acele edilmiyor gibi bir intiba var. Cumartesi ve pazar günü İstanbul’da DEM Parti’nin uluslararası konferansı oldu biliyorsun, ben de açılışını izledim. Orada, SDG Dış İlişkiler Sorumlusu İlham Ahmed’in canlı bağlanmış olması önemliydi. Çünkü İlham Ahmed bültenle aranıyor biliyorsun. Aslında gelmesi söz konusuydu, ama anladığım kadarıyla Mesud Barzani krizi nedeniyle onu durdurmuşlar. Çünkü sürecin çok önemli bir ayağının Suriye olduğu çok ortada. Meclis heyetinin İmralı ziyaretinde en çok sorulan hususun o olduğunu da biliyoruz. Suriye meselesi hâlâ çok önemli, İlham Ahmed’in konferansa bağlanması önemli ve Ahmed, “Türkiye’deki barış, Suriye’deki barış anlamına gelir, Suriye’deki barış Türkiye’deki barış anlamına gelir’’ dedi. Yani onlar da içeriği görüyorlar, fakat çok da büyük bir şey yok. Mesela Duran Kalkan dün Medya Haber TV’ye uzun uzun konuşmuş. Hızlıca baktım, bu iş olmuyor gibi bir telaş yok ve özellikle “Bundan başka seçenek yok” diyor. Yani Kandil’in duruşu bu. “Bundan başka seçenek yok. Bunu yapmak zorundayız, tamamlamak zorundayız.’’ Ama ne zaman, nasıl olacağı konusu hâlâ askıda.
Kemal Can: Şimdi sondan başlayayım. Bir kere, bu süreçle ilgili mesele baştan da böyleydi, ama bu, giderek daha fazla belirgin hâle geldi. Sürecin gerekçesi ve kamuoyunun ikna edilmesiyle ilgili çok canlı bir faaliyet yok, bunu biliyoruz. Bir ikna tarafı çok ihtiyaç duyulan bir şey gibi muamele görmüyor. Hatta bunun biraz lüzumsuz olduğunu düşünen bir tutum var fazlaca. Yani bir yandan hep bir toplumsallaşma, siyasallaşma bahsi geçiyor, ama bunun çok da üstüne düşüldüğü görülmüyor. Fakat ikna işini daha çok negatif motivasyonlarla duyuyoruz biz. Başında da böyleydi. Hatırlıyorsan, zaten bu işin yapılma gerekçesi açıklanırken, dış tehdit, iç cephenin tahkimi gibi, gene mecburiyetleri işaret ederek, mecburiyetleri hatırlatarak, “Bu işin yapılması zorunlu. Onun için bunu yapıyoruz,” demenin yeterli olacağını düşündüler.
Bu sürecin karşı tarafında, Abdullah Öcalan’ın, çok açık biçimde aktif aktör olması ve fesih kongresinin yapılmasından sonra, oradaki gerekçe de belirgin biçimde, büyük ölçüde bu zorunluluk teması üzerine kurgulandı. Hem Türk kamuoyuna hem Kürt kamuoyuna sadece iki tane temel şey anlatılıyor: ‘’Bunu yapmak zorundayız.’’ Tarihin doğru tarafı lafları da oradan geliyor zaten. ‘‘Bunu yapmak zorundayız. Bunu yapmazsak kötü şeyler olur.’’ Ama ‘’Yaparsak iyi şeyler olur’’ lafını kimse ayrıntılandırmıyor. O bir genel umut… ‘’Barış iyi bir şeydir. Barış dolaylı olarak demokratikleşmeye fayda getirir’’ gibi böyle muğlâk birtakım şeyler var, ama kimse şunu anlatmıyor: Bu yapılınca tam olarak ne olacak? Ve o iyi olacak olanı bize ya da kamuoyuna anlatarak ikna etmekle kimse uğraşmıyor, tersini söylüyor. İki tane temel şey var: Öcalan darbe mekaniğinden bahsediyor. Bahçeli de, “Gemileri yaktık” diyor, yani dönüş olmadığını ifade ediyor. İki taraf da aslında zorunluluğu tarif ederek, kendilerinin pozisyonunu ve bu iş içerisinde yer alma gerekçelerini meşrulaştırıyorlar. Kamuoyu açısından da bunun yeterli olmasını bekliyorlar. Bu, tabii ki eksik bir duygusal şey yaratıyor. Çünkü barış, kardeşlik gibi, aslında Demirtaş’ın mektubundaki somut öneriler kısmında da olduğu gibi, bunun bir de duygu siyaseti ile ilgili bir tarafının olması lazım. Sonuçta, ‘’Yüz yıllık meseleyi çözüyoruz. Türkiye büyük bir yükünden kurtuluyor, büyük kardeşlik projesi…’’ Buna ister büyük yeni bölge liderliği perspektifiyle bakın, ister büyük bir problemden kurtulma mantığıyla bakın, ama her aşamasında, bunun nasıl ilerleyeceğine, bize hangi aşamalarda ne sağlayacağına ilişkin kimse bir şey anlatmıyor. Sadece, ‘’Bizim söylediğimize güvenin. Bunu yapmazsak durum kötü. Bunu yapmak zorundayız’’ diyorlar. Herkes hem kendi tarafına, hem de karşı tarafı zorlamak için aynı temayı kullanıyor. Bu, tabii ki çok eksik bir şey, ama şu anda senin de dediğin gibi, bir duraksama yaşanıyor. Onun için de en elverişli şey bu. Çünkü somutlaşma ya da toplumsallaşma daha fazlasına ihtiyaç duyan bir şey. Şu anda sürecin aktif aktörleri açısından, şu anda sürecin yürütülme biçimi için bu yeterli geliyor. Böyle bir problem var.
Şimdi işin aşama tarafına gelirsek, hangi noktadayız? Suriye’yi daha sonra söyleyeyim, ama şu açık: Bu “İmralı görüşmesi kritik eşik” denilerek o geçilen aşama, artık ikinci aşamayı başlatacaktı. İkinci aşama neydi? İşi toplumsallaştıran, işin demokrasiyle, o demokratik entegrasyonla bağlayan ve hakikaten bu işin pozitif tarafının daha öne çıkacağı, bunun konuşulacağı, bunun tartışılacağı ve bunun adımlarının atılacağı bir eşikten bahsediliyordu. Ama geçtiğimiz eşik bizi o koridora sokmadı. Şimdi birtakım raporların hazırlanacak ama o raporlar biraz rafta bekleyebilir. Şu anda somut olan ve somut olarak beklenmesi istenen şey, silahsızlanma meselesinin devamı olan yasal düzenlemeler. Yani beklenti buraya sıkıştırılmış durumda. Bu da, ne Kürt kamuoyunun genel beklentisi açısından, ne de Türkiye kamuoyunun geneli açısından bu sürece pozitif bakmaya veya pozitif olmaya gayret edenler açısından bir artı içeriyor. Yani ikinci aşama diye tahayyül edilen şeyin karşılığı değil. Tıpkı, silahların yakılması, fesih kongresi gibi adımların doğal sonucu olarak, daha önce, daha somut birtakım öneriler de vardı; yurt dışından insanların, bir grubun Türkiye’ye dönmesi gibi adımlar için yasal bir prosedür hazırlanacak. Bu tabii önemli bir şey.
Ama hatırlayalım, bu Eve Dönüş Yasası Türkiye’de ilk defa olmadı. Türkiye’de birkaç kere eve dönüş yasası çıktı. Yani bir tür, topluma yeniden kazandırma ya da örgüte şu ya da bu biçimde dâhil olmuş insanların başka bir hukuki prosedürle topluma entegrasyonu konusunda daha önce de yasalar çıkmıştı. Bu yasalardan biraz daha gelişkin bir tane yasa çıkar. Barış Yasası adı konularak, aslında çok dar, tamamen… İktidar bu işe ‘Terörsüz Türkiye’ başlığını koydu ya, ikinci aşamayı başka bir başlığa taşımaya niyet etmediğini, o başlıkta kalmaya niyetli olduğunu gösteriyor. Bu da kendileri açısından bir ikinci aşamayı işaret ediyor olabilir. Yani Terörsüz Türkiye’nin eğer birkaç aşaması varsa, orada bir aşamayı işaret ediyor olabilir. Ama ‘’sürecin ikinci aşaması’’ diye herkese söylenen ve herkesin beklediği ikinci aşama bu değildi ve bu ikinci aşama, daha da ileriye itilmiş durumda. Çünkü tıpkı, komisyonun kuruluşunun beklendiği gibi şu anda herkes şunu bekleyecek: Yani bir yıl nasıl geçti? Bir tarafta, tık, tık, tık, tık adımlar atıldı. Zaten onlar mutabık kalınmış adımlardı, müzakereyle oluşan şeyler değildi. Onları bir takvime bağlamışlardı zaten ve o takvim neredeyse harfiyen işledi. Ama onun karşısında yapılacaklar başlığında ne oldu? Hiçbir şey.
Ruşen Çakır: Şimdi onu bekliyoruz işte.
Kemal Can: Ama o beklediğimiz şeyi de iyice küçültmüş ve daraltmış durumdalar. Gelelim Suriye bahsine. Şimdi bütün bu yavaşlamanın iç politik dinamikler açısından bir karşılığı var. Çünkü daha önce de defalarca konuştuğumuz gibi, iktidar, Erdoğan ve AKP’nin sürüklediği süreci kontrol yaklaşımı, bu meseledeki belirleyici rolünü kaybetmek istemiyor ve bunun, kendisi açısından somut getiriler sınırında tutulmasında çok kararlı. Yani bir şey vermek, iddia edildiği gibi taşın altına elini sokmak, sorumluluk almak, risk almak gibi tarafları tamamen kendisinden uzağa taşıyor ve tamamen bunu kendisi için faydalı bir takvimle yürütme inisiyatifini almış görünüyor. Erdoğan Bahçeli’nin bütün tazyiklerine direnerek, nazlanarak bu pozisyonu elde etti. İşin bu tarafı böyle.
Ama bu yavaşlamanın asıl belirleyici ayağı dış dinamiklerle ilgili. O da Suriye. Hatırlarsan, bu süreç ilk gündeme geldiğinde Suriye çok konuşulmuştu. Hatta bu sürecin varlık nedeni Suriye ile tarif ediliyordu. Sonra bu biraz saklandı, Suriye biraz geri plana itildi. Hatta olayın Suriye ile hiç ilişkisi yokmuş gibi konuşulmaya başlandı. Bu, iki tarafın da işine geliyordu. Çünkü iktidar açısından Suriye’de bir pazarlık görüntüsü vermemek ve ‘’Suriye’deki işi eş- Şara üzerinden götürüyoruz’’ havası elverişli bir şeydi ve henüz Amerika’ya gidilip görüşme gerçekleştirilmemişti. Bu tarafta ise, PYD deklarasyonun dışında, Öcalan’ın açıklamasında, ‘’PYD’den bahis var mı, yok mu?’’ tartışması Kürt kamuoyunu rahatlatan bir şeydi; sanki Suriye, bu fesih ve silahsızlanmanın dışında tutulan bir alanmış gibi. Ama şimdi görüyoruz ki olay hızla yeniden Suriye eksenine geri dönüyor ve bütün gerilimin, ana tartışmanın ya da müzakerenin zemini tekrar Suriye’ye odaklanıyor. Önümüzdeki günlerde süreçte, bir taraftan birtakım yasal düzenlemeler, prosedür işleri, birtakım komisyon faaliyetleri yürüyecek, ama süreç büyük ölçüde Suriye ekseninde tartışılmaya başlanacak. Burada birinci neden, iç dinamiklerdeki talep ve beklentiyi düşürmek. İkinci neden de, Suriye’deki pazarlıkta herkes elini yüksek tutmak istediği için, hızlı hareket etmekten kaçınacak. Bu ikisi önümüzdeki aylarda, iki farklı dinamikte sürecin hızını düşürecek diye düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Evet. Beklemeye devam ediyoruz.
Kemal Can: Hiçbir yasal düzenleme gerektirmeyen, sadece bir irade göstererek yapılabilecek işlerin hiçbiri gündeme gelmeyecek.
Ruşen Çakır: Tabii ki öncelikle Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ gibi isimlerin serbest bırakılması…
Kemal Can: Kayyum hikâyesi, bu ‘’Kent Uzlaşısı’’ gibi soruşturmalar. Daha iki, üç gün önce yine Pınar Aydınlar hüküm giydi. Sonuçta, bir yandan, örgütün feshini sağlayan kurucu önderiyle müzakere yürüteceksin, bir yandan da, insanları o örgüte yardım etmekten hapis cezasına mahkûm edeceksin gibi bir şey işliyor.
Ruşen Çakır: Evet. Son olarak CHP’yi konuşalım. CHP kadrosunu biraz yeniledi. Birtakım yeni isimler var. Orada Serkan Özcan ismi önemli. Biliyorsun, Özcan, Ekrem İmamoğlu’nun en önemli danışmanlarındandı, Genel Başkan Yardımcısı oldu. Güldem Atabay ekonomiden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı. Sezgin Tanrıkulu insan haklarından sorumlu. Bir de, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi olacak. İkisinin de koordinasyonunu Özgür Özel yapacak. Çok yoğun bir çalışma içerisinde olduklarını söylüyorlar.
Dün Özgür Çelik Medyascope’a geldi, Ali Deniz onunla yayın yaptı. Bayağı bir sohbet etme imkânı bulduk. İstanbul’daki mitinglerle ilgili konuştuk. Çatalca’da bir miting yapmışlar, çok memnundu. Ben izleyemedim. Önümüzdeki hafta Kâğıthane’de olacakmış. Bu arada, Gürsel Tekin binaya gitmeye ve hâlâ orada çay içmeye devam ediyormuş. CHP hâlâ çok yoğun. Zaten şu anda Ekrem İmamoğlu’nun davaları sürüyor. Mart ayında başlayacak olan dava, CHP’nin enerjisini ve vaktini bayağı bir oraya ayırmasına neden olacak. Kamuoyu araştırmalarını görüyor musun bilmiyorum ama CHP bayağı iyi gözüküyor. Ben Özgür Özel’e, “Yeni saldırılar bekliyor musunuz?” diye sormuştum. Evet, bekliyorlar, nereden ne çıkacağı belli olmuyor. Çünkü yargı öyle bir hâle geldi ki, iktidar siyaset yapamadığı yerde yargı eliyle her türlü numarayı yapabiliyor.
Kemal Can: Evet. Zaten Özgür Özel de aynı kanaatte. Özgür Özel’in söylediğinden yola çıkarsak, kamuoyunda da, iktidar çevrelerinde de, “Tamam, CHP’ye bu kadar saldırdık. Çok uyduruk da bir dava yaptık. Şimdi bundan sonuç çıkmayacak, artık bu işin peşini bırakalım” diyeceğini kimse düşünmüyor zaten. Orada bir şey yok. Bunun yöntemleri neler olacak, yeni fasıllar nereden açılacak, nasıl bir strateji yürütülecek, onu göreceğiz. Ama işin diğer tarafı, CHP’nin 19 Mart’tan itibaren çok yüksek bir defans organizasyonu kurduğunu, çok iyi bir savunma yaptığını, iktidarın bütün bu asimetrik güç imkânlarıyla yaptığı saldırıya çok iyi direnç gösterdiğini, o direncin toplumsal bir desteğe çevrilebildiğini, çok kuvvetli bir itiraz potansiyelinin, beklendiği gibi sönümlenmesine izin vermeden canlı kalmasını sağladığı, tamam; burada bir sorun yok. Ama kongredeki iddiayı da düşünürsek, çok iyi savunma yapan, çok iyi direnen bir CHP görüntüsünden, artık iktidarı değiştirmeye doğru ilerleyen, iktidarın savcılarının ‘’suç’’ diye tarif ettiği iktidarı değiştirmeyi talep eden, bunun için harekete geçen, bunun için toplumu ve çoğunluk enerjisini arkasına alan bir siyasal güce dönüşmesi lazım. Dolayısıyla, artık CHP’nin reflekslerini, kadrolarını, sözünü, programını, vaatlerini, iddialarını tazelemesi gerekiyor. İşte bu Kongre, bu iddianın kongresiydi. Özgür Özel de dördüncü kez seçilerek yerini sağlamlaştırmış durumda. Firesiz biçimde bir kadro ve listeyi yönetime getirdi. Artık bundan sonrası önemli. Dediğin gibi, bunun için profesyonel bir hazırlık var, ama artık o hazırlıkların sonuçlarını görmeye de başlamak gerekiyor. Şimdi senin söylediğin gibi, asıl olarak bu davalarla vesaireyle, önümüzdeki yılın ilk aylarında şu mücadeleye tanık olacağız: İktidar, çeşitli araçları kullanarak yine CHP’yi bildiği savunma hattında tutmaya çalışacak. CHP bu hattı boşaltmadan, bu savunmayı zayıflatmadan…
Ruşen Çakır: Aynı zamanda saldırıya geçecek.
Kemal Can: Yani şimdi bunun mücadelesini göreceğiz, siyasi arenadaki etkisini göreceğiz.
Ruşen Çakır: İktidarın en büyük hesaplarından birisi, iç kavgaların CHP’yi tüketmesiydi. O anlamda, iktidarın olaya dâhil olmasıyla beraber, özellikle iktidar medyasının da işin içerisine girmesiyle beraber, CHP içi muhalefet acayip bir şekilde etkisizleşti bence. Düşün, ya Kılıçdaroğlu ve ona destek verenlerin belli bir gücü olsaydı, mesela parti grubunda 40 milletvekili, şu kadar il başkanı falan gibi bir yapı olsaydı? Ama ne oldu? Hiç fire vermeden kazandı Özel’in anahtar listesi. Gerçekten CHP’de az rastlanan olaylar yaşanıyor. CHP’nin şu andaki en büyük artısı, içerideki o rahatsız edici dinamiğin etkisinin çok azalmış olması. Bence, iktidar özellikle onu yine pekiştirmeye çalışacak. Ama şu hâliyle bakıldığı zaman, oradan pek ekmek çıkmayacakmış gibi gözüküyor.
Kemal Can: Evet ama mesela bütçe görüşmelerinde muhtemelen herkesin de dikkatini çekmiştir. Bakan geliyor, CHP sözcüleri çıkıp çok ciddi iddialar ortaya atıyorlar. Bu iddialara cevap olarak hem bakanların hem de iktidar sözcülerinin söylediği şey, “Siz önce kendi yolsuzluk işinize bakın” oluyor. Bu bile, aslında iktidarın son derece altı boş bir söylemi kendisi için nasıl bir savunma enstrümanına çevirdiğini gösteriyor. Bunda şöyle bir şey oldu: Evet, iktidar CHP’nin içini karıştırmak amacıyla, içeride enerjiyi tüketen bir iç mücadeleyi beceremedi. Ama bir yandan da, Kılıçdaroğlu’nun son hamleleriyle, ‘’Arınmak lazım, bilmem ne lazım’’ gibi laflarla, bunu söylem düzeyinde hâlâ kullanışlı olarak görüyorlar. Bütçe görüşmelerinde gördüğüm için söylüyorum.
Dolayısıyla, şimdi CHP kendisini yenileme, yeni bir strateji geliştirme ihtiyacında olduğu gibi, iktidar da saldırılarını yenilemek zorunda. Çünkü bunlar artık karikatür gibi bir hâle dönüştü. Düşünsene, orada bir bakan var ve bakanla ilgili, kendi alanındaki çok ciddi bir yolsuzluk hikâyesi anlatılıyor. O bakan atanmış biri ve Meclise hesap veriyor aslında. Bütçe görüşmesi dediğin şey, yeni yılın bütçesinin onaylanması, ama aynı zamanda iktidarın bütün icraatının da sorgulandığı bir zemin. Bütçe görüşmelerinin özelliği bu. Meclisin varlığının ana sebeplerinden biri bu zaten; bütçe hakkı denilen şey. Dolayısıyla, iktidarın saldırılarının 19 Mart’ın öncesinden başladığını da düşünürsek, bu karikatür savunmayı yapan iktidarın aylardır sürdürdüğü bu bildik ve kamuoyunda zaten çok inandırıcılığı olmayan, kullanım değeri de düşmüş olan şeyi tazelemesi gerekecek o mücadelede. Yani CHP’yi yeniden savunmaya itmesi için mevcut araçlar ve mevcut argümanlar, bence artık iktidarı taşımaya yeterli değil. Dava ne kadar bir şey yaratır, onu bilmiyorum. Ama bence, o konuda iktidarın asıl sıkıntısı şu: Eğer muhalefete saldıracaksa, ablukayı sıkılaştıracaksa, muhalefetin yeni bir dil kurması ihtiyacı gibi, iktidarın da yeni bir şeyler bulması gerekiyor. Çünkü bu artık çok etkisiz ve karikatür bir şey hâline geldi.
Ruşen Çakır: Evet, noktayı koyalım. ‘‘Haftaya Bakış’’ı burada sonlandırıyoruz. İzleyicilerimize çok teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.







