AKP iktidarında sanat, kültür ve ifade özgürlüğü nasıl şekillendi? Ruşen Çakır’ın konuğu gazeteci Şenay Aydemir, “AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat” kitabı üzerinden, son 20 yılda Türkiye’de kültürel iktidar, sansür, oto sansür, ekonomik baskı, dizi, sinema ve yayıncılık politikalarını değerlendirdi.
Ruşen Çakır’a konuk olan gazeteci Şenay Aydemir, “AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat” adlı kitabının çıkış noktasını anlatırken, AKP’nin “kültürel iktidar” iddiasının ne tam anlamıyla başarıya ulaştığını ne de tamamen çöktüğünü vurguladı. Aydemir, ortada bitmiş bir süreç değil, hâlâ devam eden ve biçim değiştiren bir mücadele olduğunu söyledi:
“Ortada net bir sonuç yok. Ne kültürel iktidar tamamen iktidarın elinde ne de karşı taraf bütünüyle kaybetmiş durumda. Bu devam eden bir proses. Nereye baktığınıza, neye baktığınıza göre değişiyor. Son yıllarda imha ve kriminalizasyonun yanında bir de kapsama stratejisi görüyoruz.”

Aydemir, özellikle pandemi sonrası dönemde sanat üreticilerinin ekonomik olarak zora düşmesinin, iktidar tarafından yeni bir araç olarak kullanıldığını söyledi. Kültür Yolu festivalleri, TRT ve dijital platformlar üzerinden açılan alanların bir özgürlük değil, kontrollü bir bağımlılık yarattığını belirten Aydemir, “Sanatçılara ‘kırmızı çizgilere bulaşmadığınız sürece istediğinizi yapın’ deniyor. Bu bir özgürlük alanı değil, ekonomik bağımlılık yaratma biçimi. Pandemiden sonra zor durumda kalan üreticiler bu zemine çekiliyor” diye konuştu.
“Kültürel müdahale ekonomiyle kuruldu”
İktidarın kültür alanındaki müdahalelerinin nasıl sistematik hale geldiğini yorumlayan Şenay Aydemir, bu sürecin ideolojik bir planlamadan çok ekonomik araçlarla ilerlediğini anlattı. Aydemir, yayıncılık alanında yaşanan dönüşümü şöyle değerlendirdi:
“Birileri oturup kalemle büyük bir kültür planı çizmedi ama ekonomik müdahalelerle alan yeniden şekillendirildi. Doğan Grubu’nun el değiştirmesi, dağıtım ağlarının Turkuvaz’a bağlanmasıyla Türkiye’nin en büyük kitap zinciri ve dağıtım sistemi aynı merkeze geçti.”
Şenay Aydemir, AKP döneminde sanat alanında görünürde bir üretim artışı olsa da bunun nitelikli ve kalıcı bir kültürel birikim yaratmadığını belirtti. TRT dizilerinin ve büyük prodüksiyonların toplumsal etkisine dikkat çeken Aydemir, “Dizi sektörü büyüdü ama bu büyüme nitelikli bir kültür üretimi anlamına gelmiyor. Sinemada yüzlerce film çekiliyor ama seyirci sayısı düşüyor. 70 milyonlardan 27 milyonlara gerileyen bir seyirci tablosu var” dedi.

“Sanat yine yolunu bulur ama bu romantize edilmemeli”
Şenay Aydemir, tüm baskılara rağmen sanatın tamamen yok edilemeyeceğini, fakat bunun romantize edilmemesi gerektiğini vurguladı:
“Sanat bir yolunu bulur ama bu, baskının iyi bir şey olduğu anlamına gelmez. Özgürlük olmadan sanat gelişmez. Daha iyi, daha yaratıcı işler ancak özgür ortamlarda çıkar.”
Deşifre: Gülden Özdemir
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. 2025’in Medyascope‘ta son söyleşisini meslektaşım, gazeteci Şenay Aydemir’le yapacağız. “AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat” kitabı. Tavsiye ederim. Çok iyi bir çalışma. Bunu konuşacağız. Şenay, hoş geldin.
Şenay Aydemir: Hoş bulduk abi.
Ruşen Çakır: Ne zamandır açık söyleyeyim, gazeteciler böyle kitap yapmıyor. Gazeteciler genellikle topla-yapıştır yapıyor, kes-yapıştır yapıyor ya da eski yazılarını falan yayımlıyor. Senin eski yazıların da var anladığım kadarıyla ama bayağı bir araştırmışsın ve eminim bu konuyu çalışacak birçok akademisyen için de çok önemli veriler var. Yani yorumun dışında bir 20 küsur yılın dökümü var. Kültür savaşı. Ben de sık sık bu konuya değinmişimdir. Özetle ne diyorsun? Fiyasko mu?
Şenay Aydemir: Ya şöyle, çok değil işte yani ortada böyle çok net söyleyebileceğimiz bir durum yok. Ne işte kültürel iktidar, biz diyelim, ne de karşı taraf kaybetti aslında. Kitap önsözde de bahsediyorum; bu, devam eden bir proses. Nereye göre ve neye göre baktığımıza bağlı. Bugün şimdi hep onu örnek veriyorum; Tabii’nin yeni sezon galasının gecesine bir bakın. Kimler orada? Şimdi bir savaş varsa kim kazanıyor? Ya da Kültür Yolu etkinliklerine katılanlara bir bakın. Bunu oraya katılanları yargılamak için söylemiyorum ama biraz şöyle bir şeyi yaşıyoruz; belki bu yeni bir süreç. Son birkaç yılda yaşadığımız şey, kriminalize etmek ve imha etmenin yanında biraz kapsamaya yönelik bir şey de var. Yani bir ekonomik alan açmak, Tabii gibi, Kültür Yolu gibi etkinliklerle ekonomik bir zemin açmak ve özellikle de pandemiden sonra iyice zor durumda kalan sanat üreticilerini biraz o zemine doğru çekmek ve bu zeminde de ‘‘belli kırmızılara bulaşılmadığı sürece istediğinizi yapın, çok da dert değil’’ demek ve bu ekonomik bağımlılığı belki inşa etmek gibi bir şeyi gözlemliyorum.
Ruşen Çakır: Ama burada mesela şimdi senin de bahsettiğin, ki ben onunla ilgili başlı başına bir yayın yapmıştım, Fahrettin Altun’la kitapçıya gidip bir tür kültür emperyalizmi muamelesi çekmişti, ki kitaplar öyle çok da solcu molcu kitaplar değil. Sadece kendi…
Şenay Aydemir: Kendilerinden olmayan…
Ruşen Çakır: Kendilerinden olmayan kitaplar ve ‘‘Bu da değişecek’’ demişti ve bir kültürel hegemonya tesisi niyeti vardı.
Şenay Aydemir: Tabii, o hep var ama mesela Fahrettin Altun’un o tweetleri attığı dönemde aynı zamanda ona paralel olarak SETA’nın yayın dünyasına dair bir raporu yayınlanıyor. Yani, ‘‘Yayın dünyası seküler, Batıcı, emperyalist bir çizgide, bizim buna müdahale etmemiz…’’ diye biten. Ve sonra hemen bakıyoruz ki işte 2017 referandumu, 2018 seçimi ve Erdoğan’ın işte cumhurbaşkanı, yani yetkilerle donatılmış cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından buraya ekonomik bir müdahale geliyor. Yani işte D&R‘ı satmak zorunda bırakılıyor Aydın Doğan veya Turkuvaz Grubu’na geçiyor. FETÖ’cülerin elinde olan ve kayyum atanan dağıtım ağı Turkuvaz‘a bağlanıyor. Böylece Türkiye’nin en büyük kitap mağazası zinciri ve en büyük dağıtım ağı Turkuvaz Medya‘nın eline geçmiş oluyor. Bununla birlikte böyle çok merkezden oturup birileri kalemle planlamıyor bunu ama bununla birlikte bir bakıyoruz VakıfBank yayın dünyasına girmiş. Böyle karşı tarafın Yapı Kredi‘si olma iddiasıyla, belki İş Kültür olma iddiasıyla. Bir bakıyoruz Ketebe; biraz böyle bu tarafın ne bileyim belki Can Yayınları, İletişim olma iddiasıyla bir an büyük sermaye gücüyle giriyorlar ve çok kapsayıcı bir şekilde giriyorlar bir de. İlle de İslamcı, muhafazakâr yazarları, aydınları, entelektüelleri değil, kapsayabildikleri kadar geniş bir zemini kapsamaya çalışıyorlar. Bunun bir etkisi var mı, kültürel alanda belirleyici mi? Bu ayrı bir şey. Ama buraya yönelik bir hamle var mesela.
Ruşen Çakır: Hamle olduğunu evet… Bir zamanlar mesela belediyeler de, belediyelerin çoğu AK Parti’nin elindeyken de belediyeler de… Ama oralarda sanki dışarıdan baktığım zaman — sen daha içine girdiğin için biliyorsun — yani şey, “dostlar alışverişte görsün,” yapmış olmak için yapmak diye tarif edilebilecek bir yığın faaliyet ve şey var. Yani çark dönüyor, belediyelerin kültür işleri, daireleri bir şeyler yapıyor falan ama bunların bir çığır açması falan gibi bir olaya tanık olduk mu hiç?
Şenay Aydemir: Yok, yani bu zaten eşyanın tabiatına da aykırı. Mesela zaten bence en başta yanlış kurulan bir şeydi bu. Biraz böyle tarihsel olarak geriye dönüp baktığımızda şey belli ediyor kendini. Yani 2011 bir kırılma anı; 2010 referandumunun geçmesi, 2011’de Erdoğan’ın yani AKP’nin %50’ye yakın, %49.87 gibi bir oyla iktidara gelmesi, sonrasında söylem değişmeye başlıyor. Mesela aynı dönemde İskender Pala, Yusuf Kaplan gibi muhafazakâr entelektüeller “geldik geliyoruz, muhafazakâr sanatın eli kulağındadır, muhafazakâr sanat coştu coşacak” yazıları yazıyorlar. Erdoğan işte miting meydanlarında ‘‘Muhteşem Yüzyıl’’ı doğrudan hedef gösteriyor. İşte devlet tiyatrolarını kapatacağını açıktan ilan edebiliyor. Bir özgüvenli bir dönem var o dönem. Ama mesela İskender Pala gibi, Yusuf Kaplan gibi isimlerin kavrayamadığı… İskender Pala şöyle teorize ediyor, diyor ki: ‘‘Bugüne kadar sermaye de siyasal iktidar da Kemalistlerin elindeydi. O yüzden Kemalist sanat bu kadar güçlüydü. Şimdi biz de artık. Biz geliyoruz.’’ Hâlbuki yani zaten bu analoji hatalı. Velev ki doğru kabul etsek bile yani bir dönem, en azından 80’li yıllara kadar kendini en cumhuriyetçi, en Kemalist ilan eden sanatçı, yazar çizer bile cumhuriyetle bir kapışma durumunda kalmıştı. En kötü bir sürgün yemişti, hiç değil bir üç ay yatarı vardı falan. Yani onların aydınlığı biraz, cumhuriyet için cumhuriyete rağmen gibiydi. Buradaki iktidar biçimiyle, rejimle bağlanma biçimi başka türlü olduğu için zaten kadük doğmuş teorilerdi bunlar, ki Gezi’de de patladı. Yani o teorilerin ömrü bir buçuk iki yıl falan sürdü. Gezi bunu tamamen boşa çıkardı, bütün bu hazırlığı. Ondan sonra bambaşka bir hikâye vardı.
Ruşen Çakır: Kitapta İskender Pala’nın bir yazısından bahsediyorsun; yazının Zaman gazetesinde çıkmış olup onun da internette ulaşılamadığı gerçeği de var.
Şenay Aydemir: Evet, ben bir dönem bulmuştum, almıştım ama sonra artık bulduğum yerde de bulamıyorum.
Ruşen Çakır: Şimdi o ayrı. Bir de Yusuf Kaplan da mesela, neyse çok fazla şey yapmayayım ama entelektüel sıfatını çok hak eden birisi değil.
Şenay Aydemir: O dönemler öyle bir şey görüyordu. Yani 2010 Kültür Başkentinde bir pozisyonu vardı. İşte sinema hocasıydı. Dolayısıyla o dönem için yazının yayımlandığı dönemlerdi; 2009, 2010, 2011’ler, tam hatırlamıyorum. O dönemde hem bu tarafta da ilgi görüyordu açıkçası, yani böyle sol liberal tayfada da böyle, ‘‘Ama işte onları da şey yapmalıyız, dikkate alalım’’ şeyi… Bir taraftan da böyle işte üniversitede hoca, ondan ders alan şeyler falan; o çok uzun sürmedi ama biraz çünkü işte dediğim gibi Gezi bütün bunları biraz boşa düşüren bir süreç oldu.
Ruşen Çakır: Burada şöyle bir husus var: Özellikle kültür meselesi söz konusu olunca Türkiye’de İslami hareketin 80’li yıllardan itibaren yükselişinde entelektüeller bayağı bir damga vurmuştu ve çok ciddi bir olguydu. Ama sonra 94 yerel seçimlerinin ardından iktidarla tanışmakla birlikte entelektüellerin büyük bir kısmı aparat oldu.
Şenay Aydemir: Bir de tüccar oldular. Yani bu entelektüel sermayeyi nakit sermayeye dönüştürme olanağı sunuldu önlerine ve buna direnen çok az İslamcı entelektüel oldu. Var mı bilmiyorum. Sen çok daha yakın takip ediyorsun o alanı.
Ruşen Çakır: İşte yok. Ben mesela sana şeyi soracağım: Bunca yıllık AKP iktidarında AKP iktidarıyla özdeşleşmiş, uluslararası çapta demeyeceğim, ulusal çapta bir kültür ürünü ya da kültür insanı var mı? Yani böyle AK Parti döneminde çıkmış…
Şenay Aydemir: Yok, yani öyle bir şey yok. Ama işte dediğim gibi nereden baktığımıza bağlı. Mesela uluslararası çapta bir dönem uzak durup sonra yakınlaşan, şimdilerde tekrar uzak durmaya çalıştığını gözlemlediğim mesela Semih Kaplanoğlu… Doğrudan Turkuvaz Medya‘nın sahip olduğu yapım şirketi ile çalışıp o filmlerden bir tanesi işte Cannes’da yan bölümde gösterildi falan ama çok AKP’nin kendi ürettiği bir şey değil. Zaten Semih Kaplanoğlu AKP’den önce de Semih Kaplanoğlu’ydu. Yani sinemada rüştünü ispatlamış bir yönetmendi. Şimdi öyle baktığımızda öyle ama öbür taraftan baktığımızda mesela toplum üzerinde özellikle TRT‘deki bu dizilerin, işte ‘‘Abdülhamid’’ dizisinin, ‘‘Osmanlı’’ dizisinin, ‘‘Ertuğrul’’ dizisinin ciddi bir etkisi ve kültürel olarak da etkisi olduğunu görüyoruz. Şimdi dar anlamda sanattan bahsedeceksek bu yoktu. Bu artık şey gibi de gelmiyor açıkçası; kârlı bir alan değil. Öyle bakmıyorlar yani. Ne yapacaklar ki? Hatta ben mesela sinema desteklerinin de… Yüz vermiyorlardı sinema desteklerine ilk başta uzun yıllar. Şimdi biraz burada da bir para var. Mesela çoğu film çekilemiyor. Mesela Kültür Bakanlığı, Sinema Genel Müdürlüğü sinema destekleri ile ilgili bürokrasiyi takip edemediği için geri ödemeyi kaldırdı. Şimdi biraz kurcalayınca bakıyorsun ki aslında gerçekten sinema yapmak isteyenler bütün o bürokrasiyi tane tane yapıyorlar. O kâğıt, kırtasiye işlerini yapıyorlar çünkü o paraya muhtaçlar. Şimdi hamili kartla desteği alıp… O paranın nerede olduğu belli değil. Bakanlık ikide bir hesapları kapatmak için genel müdürlük soruyor, soruyor ama işte durmadan yukarıdan telefon geliyor, idare edin. O bu derken artık bu paraların takibi yapılamayacağı için dediler ki, geri almıyoruz paraları.
Ruşen Çakır: Yani orada da yine bir klasik liyakat ve sadakat…
Şenay Aydemir: Gibi… Yani burada bir para var; şey gibi, bu paralar gerçekten film çekilmek için alınmış olunabiliyor ama o film çekildi mi? Nerede? Ne zaman? Taahhüt edilen dönemde çekildi mi? İşte faturalar gerekli tutulmamış. Nihayetinde bu bir muhasebe işi. Siz parayı veriyorsunuz, film de çekiliyor ama o muhasebeyi kapatamıyor.
Ruşen Çakır: Evet. Peki, burada anladığım kadarıyla bu dönemin televizyondaki demin bahsettiğin dizilerin bir etkisi, popülerliği var. Hatta yurt dışında da izlendiklerini biliyoruz. Bir de ama, demin yine sözünü ettik; sinema filmleri var ve bazen görüyorum böyle çok iddialı bilmem neyi anlatan film falan diye, ilk açılışında 100 kişi izliyor, 200 kişi izliyor. Belli ki çok büyük paralar, devlet destekli paralar alınıyor ama bir karşılığı bulunmayan da çok çöp iş var.
Şenay Aydemir: Yani şöyle, bir doğrudan iktidara yaranmak için yapılan, kimin yaptığını bildiğimiz işler var ama sinema seyircisi daha seçici. Yani filmin niteliğinden bağımsız söylüyorum bunu. Bir sürü insan için ‘‘Recep İvedik’’ iyi bir film olmayabilir ama komik; insanlar neye gülmek istiyorsa ona para veriyorlar. Dolayısıyla ben gülmek için ‘‘Recep İvedik’’e para veren insanları yargılamam, filmin nasıl bir şey olduğundan bağımsız. Ya da işte ağlamak için ‘‘Bergen’’ filmine, ‘‘Müslüm’’ filmine giden, gideyim de biraz böyle hisleneyim… Seçiyor ama bunların düzgün olabileceği vaadiyle. Vatandaşın çok şeye ihtiyacı yok. O dizi seyircisi başka bir seyirci ama. Yani o evde otururken başka türlü bir şeyle bağlanabiliyor, hislerle. Ama sinema meselesinde, şimdi ortalıkta bu kadar kara para trafiği dönüyor ya, kişisel kanaatim biraz burada da büyük bir şey olduğu yönünde. Yani şöyle söyleyeyim; bu yıl 200 civarı, geçen sene 207’ydi, bu yıl da 200’ü geçmiştir, yerli film vizyona girdi. Toplam seyirci sayısı 27 milyona düşmüş durumda. 2018’lerde 71-72 milyon vardı. Şimdi 27 milyon seyircinin olduğu bir sektöre, ki bunun yarısının yani 12-13 milyonunun yabancı filmlere gittiğini düşünün. Şimdi 12 milyon 13 milyon seyircinin olduğu bir sektöre 200 film sunamazsınız. Yani şimdi biz yapımcıyız, niye film çekelim ki batacağı en baştan belli olan bir sektöre? Bu kadar risk alınmaz. Dolayısıyla buralara da geleceğini düşünüyorum çünkü…
Ruşen Çakır: Operasyonlar diyorsun.
Şenay Aydemir: Çünkü her yere giden bir kara para varsa, her yere gidiyorsa buralara niye gelmesin?
Ruşen Çakır: Peki, şimdi yargıdan bahsetmişken tabii bu dönem özellikle son dönemde çok sık karşımıza çıkan kendinden olmayan kültür faaliyetlerini engelleme, cezalandırma, yok müstehcenlik gerekçesi, yok başka nedenlerle, yok bir konserde o yurt dışından gelecek şarkıcı ya da sanatçı İsrail’e selam çaktı falan gibi gerekçelerle… Bunların sayısı son dönemde mi bariz bir şekilde arttı, yoksa hep zaten biz bunu yaşıyor muyduk?
Şenay Aydemir: Şöyle, sayısal olarak tabii bilmiyorum. Yani bizde şimdi hep vardı, biliyorsun; 80’lerde de 90’larda da ama şeyi çok genişledi. Yani biraz kitapta da bahsediyorum. Şimdi bir dönem memleketin aydını, sanatçısıyla hep devlet uğraşmıştır ama bir sanatçı, yaratıcı kendisiyle uğraşıldığında niyesini bilirdi. Ama ben şimdi o sahnedeki Manifest grubundaki kadın arkadaşların çok şeyi oturtabildiğini düşünmüyorum. Neden? Çünkü şöyle bir şeyden, yani biz bir dönem şunu bilirdik: Bir ideolojik görüşe sahipseniz default olarak ona sahip olan herkes düşman olurdu. Ama burada şimdi niye o değil de ben gibi bir durum var. Yani Mabel Matiz, niye başka birisi değil de ben? Bunun bir şeyi yok ama bunu genişletmesinin şeyi biraz benim gözlediğim kadarıyla yaratılabilir alanı çerçevelemeye çalışıyor. Yani orayı kapatamayacağın… Çünkü bir de bunlar piyasası olan işler. Mesela dizi sektörü biraz öyle, işte yayın sektörü biraz öyle… Batırılamayacak kadar büyük sektörler bunlar. Müzik sektörü keza öyle. Ama oradaki yaratım şeyini işte kırmızı çizgilerin; işte ne bileyim kadın bedeni çok hassas şeyler, işte Gülşen’in gözaltına alınmasıyla başlayan yani kadınların kendi bedenleri üzerindeki söz söyleme hakkını tahakküm altına almaya dair bir şey. Şarkı sözlerinde de müdahale var. İşte Mabel Matiz ve belki başka şeyler üzerinden LGBTİ+ bireylerin kamusal alandaki görünürlüklerini, en azından iktidar çeperi içinde olmayan görünürlüklerini sınırlamaya yönelik bir şey. Çünkü sadece mesela şey değil, şarkı sözlerine yönelik de bir şey var. Rapçiler çok bizim gündemimizde yok belki bizim kuşağın ama şarkı sözlerinden tutuklanıyor mesela rapçiler. Orada da kılığa, kıyafete, ideolojiye değil de ya da yönelime değil de söze bakıyor. Şarkı sözünü ya işte etik bulmuyor ya da politik buluyor falan gibi… Biraz bu daha bir genişleyen, o üretimi yani yaratımı en baştan kısıtlamaya yönelik bir şey var. Bu tersten şeye doğru da geliyor. Şimdi müstehcen bir roman, içinde erotizm olan bir roman yazdığınızda hemen yargının konusu hâline geliyor. İşte Ermeni meselesi kırmızı çizgi, işte Kürt meselesi oynak ama barış süreçlerinde bile her zaman kırmızı çizgidir. Yani öyle “Aaa barış süreci var, Kürt meselesini şöyle rahatça yazayım, çizeyim” derseniz gelirler yine bulurlar. LGBTİ+ kırmızı çizgi; işte cinsellik yok, seks yok, sevişme yok. Yoksulluk anlatamıyorsun. Şimdi bunlara sermaye bulamadığında, para bulamadığında, konser salonu, tiyatro salonu, film gösterim mekânı bulamadığında; işte müzisyensin, şarkı sözü için oturdun; dizi senaristisin, bir dizi yaratayım diye oturdun; filmcisin, bir senaryo yazayım diye oturdun; romancısın, bir roman yazayım diye oturdun… Şimdi bunlar baştan çizilmiş oluyor. Dolayısıyla kimse oturup “Ya devletin kırmızı çizgileri bunlar, şöyle not alayım da girmeyeyim” demiyor ama bunlar böyle içselleşen bir otosansüre dönüşüyor. Dolayısıyla biz geçenlerde arkadaşlar arasında konuşurken dalga geçiyorduk ama “Abi film sansürlenmiyor memlekette böyle bir ülkede.” Şimdi oturalım düşünelim. Yani var tabii ki her yıl birkaç film ama normalde her yıl 20 filmin sansürlenmesi… Şimdi o kadar şeysiz çekiliyor ki herhâlde… 80’lerde 90’larda daha çok film sansürleniyordu. Durmadan haber olurdu; işte o sansürlendi, bu şey olmadı, bu sahneye çıkmasın… Ama şimdi öyle bir şey yok. Biraz sanki böyle yaratılan işler dertsiz tasasız yaratılıyormuş gibi geliyor.
Ruşen Çakır: Peki dijitalin bu kadar etkili olduğu tabii ki kültür sanat alanında da bu çok etkili, sosyal medya üzerinden yürüyen. Bir ara şeyler vardı neydi unuttum… Resimler satılıyordu, ediliyordu bir ara.
Şenay Aydemir: NFT üzerindendi.
Ruşen Çakır: Mesela, o artık eskisi kadar yok değil mi?
Şenay Aydemir: Yok. O böyle bir dalga olarak geldi geçti.
Ruşen Çakır: Salgın olarak geldi gitti. Ama sosyal medya üzerinden yürüyen çok şey var. Bir de platformlar var. Yani Netflix ve diğerleri; Amazon, şu bu falan ve devlet de onun karşısına kendisi Tabii diye bir platform kurdu. Böyle bir şey var. Şimdi denetlemenin giderek daha zorlaştığı bir platform. Bir de sanatın, kültürün yayılmasının daha kolaylaştığı bir şey aslında bu dijitalle beraber. Yani siz bir filmi salonda göstermeden de çekebiliyorsunuz değil mi? Artık böyle şeyler var. Ya da artık böyle müzik bilmem ne, zaten bunlar var. Bu konuda nasıl bir performansı var AK Parti iktidarının?
Şenay Aydemir: Bu işte dönem dönem… Hani sen daha iyi biliyorsun siyaset alanını takip ettiğin için; çok pragmatist ve çabuk değişebilen, hemen uyum sağlayıp siyasetini değiştirebilen bir yapı AK Parti ve Erdoğan. Dolayısıyla bu da dönemin ihtiyaçlarına göre belirlenen bir şey. Yani mesela 2015’ten, hatta Gezi’den sonra mesela Erdoğan şunu fark etti: Gezi’de sanatçıların, popüler simaların kamuoyu oluşturma, meşruiyet sağlamadaki etkisini gördüğünde mesela o işte saray iftarları, etrafına bir aydınları, birilerini toplama çabalarını gördük. Ama böyle 2018-2019’larda bunun işe yaramadığı fark edildi. Yani baktılar ki bunun toplumsal bir karşılığı yok. Çünkü çoğu şöhret eskisi ve belli çıkarlar gözeterek fotoğraflara giren tiplerle bu iş olmuyor.
Ruşen Çakır: O fotoğraflar geliyor gözümün önüne.
Şenay Aydemir: Biraz devşirme modeline gidildi oradan. Mesela Fazıl Say’a bir kanca atıldı ama olmadı. Fazıl Say yemedi onu. İşte konsere gidildi falan filan. İşte Semih Kaplanoğlu’na gidilmesi… Mesela Adana Film Festivali’ndeki sahnede Meltem Cumbul’la yaşanan gerilimden hemen sonra Semih Kaplanoğlu yoklanıyor. İşte Tamer Karadağlı Antalya Film Festivali’nde ödül töreninde ödül verirken yaşanan o gerilimden ve çok eleştirildikten hemen sonra saraydan aranıyor ve davet ediliyor. Burayla bağlarını koparan hemen böyle az kalifiye olan herkes de şey yapılıyor. Bugün biraz şöyle gibi geliyor bana; genel çerçeveye dair söyleyebilirsek söylediğin şey doğru. Yani bugün bir sanat ürününün birilerine ulaşmasını engellemek zor ama nasıl yaratılacağını belirlemek siyasal bir dalga estirerek kolay. Yani biraz önce söylediğim gibi, siz sanatın yaratım alanını daraltırsanız “bırakınız yaratsınlar” olur. O sınırları aşanları da zaten tek tek müdahale edip topluyorsunuz. İşte HBO‘daki “Jasmine” diye bir dizi var, onu katalogdan kaldırtıyorsunuz. İşte Grup Yorum‘u neredeyse tarihten siliyorsunuz. Hiçbir yerden ulaşılamıyor Grup Yorum‘a. Ki Grup Yorum Türkiye’nin müzik tarihinin en önemli 50 kaleminden bir tanesidir. Dünyada da protest müzik tarihinin en önemli muhtemelen 15-20 ekolünden biridir. Ve bugün bir genç olarak hiçbir dijital platformda; Spotify‘dan, Apple‘dan, YouTube‘dan hiçbir yerden Grup Yorum şarkılarına ulaşılamıyor. Yani şimdi neredeyse tarihten kazındı Grup Yorum. Şimdi bu büyük bir güç bir taraftan bakıldığında da. Yani burada biraz şey tarafı da var, mesela ilerici güçlerin… Yani mesela yarın bir gün ‘‘Selda Bağcan’ı da mahkeme kararıyla kaldırdım’’ dese, ‘‘Edip Akbayram’ı da ben burada bütün buralardan siliyorum’’ dese… Biz de mesela buraya yüklemişiz bütün birikimlerimizi, yani artık müziğe ulaşılabilir mecralar buralar olduğu için. Ama tek bir mahkeme kararıyla hepsinden sildirebiliyorlar. Yarın bir gün gerçekten Selda’yı komple kaldırsalar mesela, Edip Akbayram’ı; bizim bildiğimiz tanıdığımız bütün Türkiye’deki sol müzik kültürü hafızasını temizlemek isteseler ne kadar kolay olabileceğini gördük mesela Grup Yorum‘un bu kadar kolay hafızadan çıkarılmaya çalışılmasından sonra.
Ruşen Çakır: Burada tabii şöyle bir husus var: Bir şeyleri kaldırıyorsun da yerine ne koyuyorsun? Koyabiliyor musun?
Şenay Aydemir: Bu çölleşmeye dönüşüyor, ama bunun çok bir şeyi var mı? Çok da emin değilim. Hani böyle bir niyet yok zaten. Yerine bir şey konulamayacağına bence Gezi’den sonra ikna olmuş durumda AKP. Yani her ne kadar eski İletişim Başkanı 2017’lerde cesaretli şeyler atsa da biliyorlardı onun yerine bir şey konulamayacağını. Orası geçilmişti biraz gibi geliyor bana. Dolayısıyla zaten yerine konulabilseydi çoktan onun nüveleri olurdu. Onu öfkelendiren şey aslında orada bir nüvenin olmaması.
Ruşen Çakır: Evet. Şimdi mesela düşünüyorum, bakıyorum; hâlâ en fazla Sezai Karakoç, Necip Fazıl, İsmet Özel, oralarda kalmış, hani muhafazakâr camianın entelektüeli olarak… Belki işte Rasim Özdenören vesaire, artık hiçbirisi yaşamıyor ama. Arada sırada birtakım isimler görüyorum; genç isimler yok şarkıcı ya da bilmem neci falan ama onların da çok bir karşılığı olduğunu sanmıyorum. Yani böyle mesela ismini hatırlamıyorum ya da damga vuran birini. Mesela şimdi geçen gün TÜYAP’ta Murathan Mungan onur yazarı oldu. Şimdi Murathan Mungan’ın duruşu belli, yeri belli vesaire. Böyle bir karşısına “Sizin Murathan Mungan’ınız varsa bizim de şuyumuz var” diyebilecekleri kimseyi bulamıyorlar.
Şenay Aydemir: Yani eskiden de yoktu aslında.
Ruşen Çakır: Yani az buçuk tek tük…
Şenay Aydemir: Yani şöyle, nitelikli kalemler vardı ama sayısal olarak hiçbir zaman öyle bir güç olarak hiç var olunamadı zaten. Ama bir dönem, özellikle 80’lerden sonraki siyasallaşmanın getirdiği dergiler vardı. Ben öğrenciyken Dergâh dergisini çok okurdum ve çok beğenirdim mesela oradaki öyküleri vesaire. Eli kalem tutan bir kuşak geldi.
Ruşen Çakır: Evet. Ve hâlâ sürüyor.
Şenay Aydemir: Ama o kuşağın bir kısmı milletvekilliği, bir kısmı müteahhitliğe başladı büyük ihtimalle. Bir kısmı yayınevi sahibi oldu. O kuşak oradaki o entelektüel birikiminden çabuk vazgeçti. Hani şeyi de bilemiyoruz tabii, biz hiç iktidarla sınanmadığımız için bize kolay geliyor olabilir. Bir de böyle onun olanaklarıyla sınanmış…
Ruşen Çakır: Ama şimdi mesela düşünüyorum Türkiye’de, ben artık yayınlarda, sabah yayınlarında ithaflarda bulunuyorum. Mesela geçen Rıfat Ilgaz… Onun hayatına tekrar bakarken gördüm; 70 yaşında Cide’ye, memleketine dönüyor. 12 Eylül oluyor ve kapısında “Rıfat Ilgaz’a ölüm” diye bağırıyorlar. Sonra da gözaltına alıyorlar 70 yaşındaki adamı ve memleketinden geri dönüyor, tekrar İstanbul’a oğlunun yanına dönüyor. Şimdi bu bir öykü yani ve Rıfat Ilgaz. Ama mesela onu alıp götüren polislerin hepsi herhâlde ‘‘Hababam Sınıfı’’nı kahkahalarla seyretmiştir.
Şenay Aydemir: Evet, tabii. Şimdi bir de diğer taraftan baktığımızda aslında biraz anlatıyorum; buna endüstri gibi bakıyorsak, kültür endüstrisine — hani ben öyle bakmaktan yana değilim ama — şimdi burayı büyütmeye dair bir hamle var ve gerçekten de cumhuriyet tarihinde olmadığı kadar büyütülen bir endüstri bu. Yani yayın dünyası, dizi dünyası, film-sinema dünyası… Yeşilçam’dan sonra bir kez daha yeniden görkemli günlerine döndük. İşte konserler; 90’larda bunun nüveleri gelmişti, işte o 2010’lara, 11’lere, 12’lere kadar büyük konserler, büyük festivaller… Şimdi normalde bu da sahiplenilebilir bir şey yani. Orada ironik bir şekilde sormaya çalıştığım şeylerden biri oydu; hani normalde başka bir iktidar ‘‘Nobel’i de Altın Palmiye’yi de bizim iktidarımız zamanında aldık kardeşim’’ diye sahiplenebilir. Ama kimin aldığına bakınca daha başka bir şey oluyor. Orhan Pamuk’la Nuri Bilge Ceylan çok sahiplenilecek bulunmadığı için belki… Yoksa şimdi bu alandaki en küresel iki büyük başarıdır bakıldığında; yani Nobel Edebiyat Ödülü’nü ve Altın Palmiye’yi kazanmak. Aynı zamanda Semih Kaplanoğlu, Altın Ayı da aynı zamanda, hani Berlin’de de 2010’daydı sanırım. Üç tane büyük küresel ödülün bu dönemde gelmiş olması ve buna dönüp bakılıp sahiplenilebilir aslında bir taraftan ama işte Gezi biraz burayı kırıyor. Dönüp dönüp bakınca şey anlaşılıyor; yani ondan sonra Erdoğan’ın ve AKP’nin meseleyi bir kimlik siyasetine doğru ittirmesi ve toplumu bölme şeyi ister istemez artık geri dönüşü olmayan bir yere doğru gidiyor gibi.
Ruşen Çakır: Sonuçta “İmha ve İnkar Kıskacında Sanat”. Peki, nasıl bitirelim? Sonuçta sanat her şeye rağmen imha edilmeyecek ve inkar edilmeden varlığını sürdürecek mi?
Şenay Aydemir: Ya tabii, yani akar o, kendi yerini bulur. Mesela geçenlerde bir oyun izledim, bir barda üç tane genç tiyatrocu kadın, “İki Kent Arasında Bir Bar Masasında” diye… Çok keyif aldım. Mecrasını da buluyor; salon yoksa barın bir katında. Yani ille de böyle büyük 1500 kişilik sahnelerde, salonlarda değil. Senin biraz önce dediğin gibi, şimdi bir filmin maliyeti “30 milyondan aşağıya film çekilemez” deniliyor. Yo, birileri çekecek; yani birileri bunun yolunu bulacak. 1 milyona, 3 milyona, 5 milyona yapılabilir filmleri bulacak ve yapacak. Yani o kendi şeyini bulur ama buradan şu anlam çıkmasın, hani ben çok ona katılmam, “baskı arttıkça sanatın gücü artar” falan… O bir yalandır. Dünyanın hiçbir yerinde öyle değildir. En iyi sanat şeyleri özgür ülkelerde; hani ülkeler özgür oldukça sanat daha yaratıcı olur. O İran örneği üzerinden hep böyle bir şey söylenir bize ama İran’ın kadim geleneklerine, kültürüne, kendi kültürüyle kurduğu bağa, sinema okullarına bakarsak neden olduğunu anlarız. Şunu bilmiyoruz hani; hiç öyle bir rejim olmasaydı İran sineması dünyanın belki de en büyük birinci, ikinci, üçüncü sinemalarından biri olacaktı. Sanki her yıl böyle 5-6 tane çok iyi film çıkaran bir sektör olunca “Bak baskı oldukça yaratıcılık artıyormuş” gibi bir tevatür var. O öyle değil. Belki çok daha iyi filmler çıkacaktı.
Ruşen Çakır: Evet. Bu bakış açısı çok önemli. İran sinemasının öyle bir şeyi var.
Şenay Aydemir: Onun üzerinden zaten. Hani, “İran sinemasında baskı yaratıcılığı arttırdı.” Belki daha yaratıcı olacaklardı, nereden biliyorsun? Yani çok daha yaratıcı insanlar bunlar belki, ancak bu kadar yapabiliyorlar. Özgür olsalar Allah bilir neler yapacaklar. Bir de öyle düşün, gibi. O yüzden hani baskı ille de bir şey doğurur diye değil ama nihayetinde bu daha diyalektik bir şey. Yani birileri yaratmak, yazmak, ifade etmek isteyecek ve o da kendi akacağı yolunu bulacaktır diye düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Şenay.
Şenay Aydemir: Ben teşekkür ederim.
Ruşen Çakır: Evet, 2025’in son söyleşisini Şenay Aydemir’le yaptık. “AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkar Kıskacında Sanat” kitabı üzerine; AK Parti iktidarında sanata, kültüre nasıl müdahale edildi ya da edilmek istendi, geriye nasıl bir bilanço kaldı, bunları konuştuk. Hepinize iyi yıllar diliyoruz. İzlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.






