İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, “Salı günleri Devlet Bahçeli dinlemek” başlıklı yayınında, Bahçeli’nin özellikle Meclis’teki grup toplantılarında ezber bozan konuşmalara imza atmasını yorumladı. Çakır, Bahçeli’nin bazı taleplerinin yerine getirilmemesinin ise kendisinin etkisinin azalmasına neden olduğunu ifade etti.
Videonun özeti
- Ruşen Çakır, Devlet Bahçeli’nin Meclis toplantılarındaki konuşmalarını değerlendirerek, etkisinin zayıfladığını belirtti.
- Bahçeli’nin Kürt meselesine dair söylemleri somut adım eksikliği yüzünden etkisiz hale geldi.
- Çakır, Bahçeli’nin Abdullah Öcalan için yaptığı açıklamaların kamuoyunda şaşkınlık yarattığını aktardı.
- Bahçeli’nin belirttiği taleplerin karşılık bulmaması, etkisini azaltmış gibi görünüyor.
- Çakır, Türkiye’nin bu süreçte önemli fırsatları kaçırabileceği uyarısında bulundu.
Gazeteci Ruşen Çakır, son yayınında MHP lideri Devlet Bahçeli’nin özellikle Kürt meselesine ilişkin son dönemdeki söylemlerini analiz etti. Çakır’a göre Bahçeli’nin dikkat çeken çıkışlarına rağmen somut adım eksikliği, sözlerinin etkisini zayıflatıyor.
Çakır, Bahçeli’nin geçmişte Recep Tayyip Erdoğan hükümetini ve çözüm sürecini en sert eleştirenlerden biri olduğunu hatırlatarak, Ekim 2024 sonrası süreçte farklı bir rol üstlendiğini belirterek bu yeni dönemde Bahçeli’nin Kürt meselesinde “lokomotif” bir aktör gibi konuştuğunu vurguladı.

Tartışmalı ve şaşırtıcı açıklamalar
Bahçeli’nin özellikle Meclis grup toplantılarında yaptığı açıklamaların geniş yankı uyandırdığını söyleyen Çakır, en çarpıcı örneklerden birinin Abdullah Öcalan için “Meclis’te konuşmalı” ve “kurucu önder” ifadelerinin kullanılması olduğunu aktardı. Bu çıkışların kamuoyunda ciddi şaşkınlık yarattığını ifade etti.
Bahçeli’nin “barış tek kanatlı kuş değildir” metaforuyla dile getirdiği yaklaşımı değerlendiren Çakır, bu söylemin bir yandan Öcalan’ın çağrılarına, diğer yandan “millet iradesine” dayandırıldığını belirtti. Bahçeli’nin süreci “tarihi bir dönüm noktası” olarak tanımladığını hatırlattı.
Çağrılar karşılıksız kaldı
Çakır’a göre Bahçeli’nin bazı somut talepleri ise karşılık bulmadı. Özellikle Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması ve Ahmet Türk ile Ahmet Özer gibi isimlerin görevlerine dönmesi yönündeki çağrılara rağmen herhangi bir gelişme yaşanmadı.
Bu durumun Bahçeli’nin etkisini zayıflattığını savunan Çakır, başlangıçta “tarihi” olarak görülen açıklamaların, somut adımlarla desteklenmediği için zamanla değer kaybettiğini söyledi. Erdoğan’ın süreci “aceleye getirmeme” yaklaşımının da bu tabloya katkı sunduğunu ifade etti.
Çakır, Türkiye’nin bu süreçte önemli bir fırsatı kaçırıyor olabileceğini belirterek, mevcut yaklaşımın ülkeyi daha zor bir döneme sürükleyebileceği uyarısında bulundu.
Programda ayrıca Çakır, Bahçeli’nin söylem tonunun da değiştiğini vurguladı. Çakır’a göre beklenti yükselmesine rağmen sonuç alınamaması, Bahçeli’nin daha düşük perdeden konuşmasına yol açtı.
Videonun deşifresi
Hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Milliyetçi Hareket Partisi lideri Devlet Bahçeli’yi partisinin başına geçtiğinden beri defalarca canlı olarak dinledim. Bunların büyük bir kısmı Meclis’teki grup toplantılarında ama onun dışında çok sayıda seçim mitinginde ve bir kere de Erciyes’te kurultayda dinledim. Bu dinlemelerimin ardından bazılarında, özellikle seçim mitinglerinden sonra sohbet etme imkânımız da olmuştu. Meclis’e gittiğimde de en azından selamlaşıyoruz, el sıkışıyoruz Bahçeli ile. Ve Bahçeli’nin konuşmalarının hep bir temposu vardır ve bir de çok kelime oyunları vardır. Tumturaklı cümleler vardır ve tabii ki döneme göre değişir. Bir dönem Bahçeli en sert bir şekilde Erdoğan’ı, Erdoğan iktidarını eleştiren kişiydi ve özellikle çözüm sürecinde, ilk çözüm sürecinde buna açık bir şekilde en net karşı çıkan kişiydi. Şimdiki sürecin de bir anlamda lokomotifi o. Ekim 2024’ten bu yana, ki bayağı bir zaman geçti, Devlet Bahçeli özellikle Meclis’te yaptığı konuşmalarla, sadece orada değil ama esas olarak Meclis’te yaptığı konuşmalarla hepimizi şaşırttı. Salı günleri Devlet Bahçeli’yi dinlemek insanlar için bir şekilde bu konuyla, özellikle Kürt meselesiyle, terör artık ne derseniz deyin, ilgilenen kişilerin kaçırmadığı bir tür ayin oldu diyelim, özellikle Kürtler için.
Kürtler için Devlet Bahçeli daha öncesinde önemsenmeyen, karşı görülen hatta düşman görülen birisiydi ve sözlerine bir değer biçilmezdi. Ama bir süredir, 2024 Ekim ayından beri hep birlikte Bahçeli dinler oldular. Bahçeli neler dedi neler, biliyorsunuz; en çarpıcısı zaten Öcalan için “Gelsin burada Meclis’te DEM Parti grubunda konuşsun, ne olacak ki?” dedi. Ne oldu? Ortalık karıştı, kafalar karıştı. Daha sonra Öcalan’a “kurucu önder” dedi. Tabii ki insanlar “kurucu önder” deyince akıllarında hep Atatürk olduğu için çok yadırgadılar, çok şaşırdılar. Bahçeli’nin dil sürçmesi yaptığını düşündü bazıları ama Bahçeli oradan yürüdü; sürekli olarak “kurucu önder” diyor ve bunu sürekli olarak tekrarlıyor. Özellikle salı günleri bazen bayram nedeniyle bazen Meclis kapalı olduğu için yapmadığı oluyor. Bir de tabii hastalık dönemleri de oldu. Ama onun dışında salı günleri Bahçeli’yi “Bakalım süreçle ilgili ne söyleyecek?” diye dinler olduk. Artık dinliyor muyuz, çok emin değilim diyorum. Dünkü grup konuşmasından bir bölümü izleyelim, ondan sonra devam edelim.
Devlet Bahçeli: ‘‘17 Mayıs 2025 tarihinde ‘Barış tek kanatlı bir kuş değildir. Bir kanat Öcalan’ın yaptığı çağrı ve gelinen fesih kararıyla kendisini gösterdi. İki kanadı millet olarak hep birlikte gövdeye getirmeliyiz.’ demiştim. Barış ancak iki kanadın ahenkle çırpınmasıyla, milletin tamamının aynı istikamete yönelmesiyle yükselebilir. O gün ifade ettiğimiz gibi bu kanatlardan biri terörün gölgesinde şekillenmiş yapıların fesih kararı ve yapılan çağrılarla kendisini göstermişti. ‘Asıl olan ikinci kanat ise aziz Türk milletinin bizatihi kendisidir’ gerçeğinden hareketle milli iradenin merkezi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan komisyon çalışması büyük bir olgunluk, yüksek bir sorumluluk bilinci ve devlet ciddiyeti içerisinde sonuçlanmıştır. Bu tablo milli iradenin tecelligâhı olan Gazi Meclisimizin tarihi sorumluluğunu hakkıyla yerine getirdiğinin de açık bir göstergesidir. Terörsüz Türkiye sürecinde ortaya konan bu güçlü siyasi irade milletimizi çok yoran bu sorundan kurtulacağımızın da net göstergesi olmaktadır. Zira bu konu günübirlik tartışmaların ötesinde milletin bekasına, devletin istiklaline ve toplumsal huzurun teminine dair stratejik bir meseledir. Terörsüz Türkiye doğru zamanda atılan doğru bir adımdır. Tarihi önemde bir dönüm noktasıdır. Akıl, vizyon, emek, sabır ve itinayla, vatan ve millet aşkıyla, devlet-millet dayanışmasıyla yürütülen hayırlı bir sürecin de ürünü olacaktır. Terörsüz Türkiye, milletimizin özlemle beklediği bir gelişme; daha müreffeh ve huzurlu bir geleceğin müjdesi; kalıcı barışın, umudun, lider ülke Türkiye’nin habercisidir. Bugün gelinen noktada yasal düzenlemelerin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne yasa çalışması olarak taşınacak olgunluğa erişmesi memnuniyet vericidir.’’
Bu kadar. Hani İngilizce bir laf var: “So what?” E yani? Çünkü Bahçeli ne zamandır söylüyor ama bir şey olmuyor. Mesela Bahçeli ısrarla Ahmet Özer’in ve Ahmet Türk’ün başta olmak üzere belediye başkanlıklarına dönmesi için bastırdı, hiçbir şey olmadı. Niye olmadı? Yasal bir engel yok, sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimat vermesi gerekiyor, yeterli; olmadı. Selahattin Demirtaş’ın çıkacağını söyledi, o da olmadı. “Adımlar atılacak.” dedi, “Vakit kaybetmemek lazım.” dedi, dedi, dedi. Dünkü konuşmasında da dedi tekrar. Olmuyor. Neden olmuyor? Burada ilginç olan şu: Bahçeli her seferinde Öcalan’ı olumlu olarak gösteriyor, onun 27 Şubat deklarasyonunu gösteriyor, silah yakmayı örnek veriyor ve karşılığında bir şeyler yapılmasını istiyor. Kimden istiyor? PKK’dan istemiyor tabii ki, Öcalan’dan istemiyor; devletten istiyor. Kendisi de bunun bir parçası. İktidardan istiyor, Erdoğan’dan istiyor ama Erdoğan vermiyor. Ve böylece ne oluyor? Bahçeli’nin sözünün değeri çok ciddi bir şekilde aşınıyor. Hatırlayın, ilk başlarda bunları ne kadar tartıştık ettik, çok önemliydi, çok tarihiydi. Tartıştık ettik; Medyascope‘ta Mümtaz’er Türköne ile mesela konuştuk ettik ve birçok kişi bize kızdı. Sonuçta Bahçeli bunları dozu düşerek söylemeye devam ediyor çünkü Erdoğan bir şekilde olayı aceleye getirmek istemiyor.
Ve biz bu arada, iki yıl olmadı ama bir buçuk yılı aşkın süredir salı günleri Bahçeli dinliyorduk, artık çok da fazla dinlemez olduk. Mesela benim bu yayınımı da çok da fazla insanların önemseyip bakacağını sanmıyorum ama bir şeye yazık oluyor. Bu yazık olan Bahçeli’nin siyasi kariyeri ya da liderliği değil, yazık olan Türkiye. Türkiye geciktiriyor. Türkiye nasıl bir fırsat yakaladığının farkında değil diyemem. Mesela dün ne oldu? İstanbul’da İsrail Başkonsolosluğu’na birileri saldırmaya kalktı. Galiba konsolosluk boş ve zaten yıllardır olağanüstü güvenlik tedbirleri alınan o binaya saldırabilmeleri mümkün değildi. Ama ne yaptılar? Polisle çatıştılar; birisi öldü, ikisi yaralı yakalandı. Yaralılar kardeş. Alın size terör! Tabii ki bu PKK’dan farklı bir şey ama işte Türkiye sürekli diken üstünde bir ülke olarak kalmaya devam edecek. Bahçeli de umudu kesmiş demeyeceğim ama eskisi kadar güçlü bir şekilde söylemiyor. O da anladığım kadarıyla çıtayı ne kadar yükseltirse o kadar etkili olacağını düşünmüştü ama bir etki yaratmayınca o da sesinin perdesini biraz indirdi. Ben yine onu dinlemeye devam edeceğim. Dün gidemedim ama umarım haftaya giderim, canlı olarak dinlerim. Sözünün değeri var ama Türkiye’de bu konuda çok ciddi bir direnç var. Bu konunun hayata geçmesini aceleye getirmeme diye bir yaklaşım var. Bu yaklaşım bizi kötü yerlere sürükleyebilir diyeyim, daha fazla uzatmayayım. Yine de Bahçeli’yi dinlemeye devam edelim.
Bugünün ithafı bir büyük yazar; 1800’lü yılların başında yazmaya başlamış bir kadın: Jane Austen. Kendi hayatında dört kitabı çıkmış, daha sonra ölümünün ardından üç romanı daha basılıyor ve bunlar hâlâ günümüzde çok okunan kitaplar; özellikle iki tanesi en çok. ‘‘Sağduyu ve Duyarlık’’ deniyor, çevirilerinde hep bir sorun var: ‘‘Sense and Sensibility’’. Evet. Birisi de ‘‘Gurur ve Önyargı’’, ‘‘Pride and Prejudice’’ olması lazım. Bir tanesini, yanılmıyorsam ‘‘Sağduyu ve Duyarlık’’ı Hasan Ali Yücel zamanında çevirmiş, Milli Eğitim Bakanlığı klasiklerinden yayınlanmış. Ben önceki gün ‘‘Mansfield Park’’ı izledim film olarak. Austen’ın neredeyse tüm kitapları çok sayıda, çok kez filme çekilmiş ve televizyon dizisi olmuş. ‘‘Mansfield Park’’ı ben ilk defa önceki gün gördüm film olarak ki eski bir filmmiş; daha sonra yenisi çekilmiş. Bu benim gördüğüm herhalde 1999 olsa gerek ya da 97, çok etkileyici. Ve filmin bir yerinde, tabii ki romandan uyarlama olduğu için, romanın bir yerinde bir kadın diğerine diyor ki ‘‘Ya 1806 yılındayız.’’ diyor. Hani ‘‘ne kadar ilerledik’’ anlamında söylüyor yani çağdaşlık olarak. Ve biz bunu 2026 yılında izliyoruz. Ve orada filmde de görüyorsunuz, kitaplarını okuduğunuzda da görüyorsunuz; Jane Austen’ın kahramanları esas olarak kadınlar. Hep böyle bir mizah var ama çok aşk var, karışık ilişkiler var, aileler var, kardeşlik çok var, kız kardeşlik çok var. Ve insan gerçekten 1800 yılının başlarında bir kadının İngiltere’de böyle romanlar yazmış olmasına büyük bir hayranlıkla bakıyor; öyle diyeyim. Ve bugün mesela roman diye çıkan birçok şey Jane Austen’ın tırnağı bile olamaz diyeyim, öyle söyleyeyim. O tarihte tabii ki sadece o değil başkaları da var ama Jane Austen’ın apayrı bir yeri var, ki anladığım kadarıyla daha 12 yaşında yazmaya başlamış; yani 1780’li yıllarda yazmaya başlamış bir papazın kızı olarak. Ama babası ona ve kardeşlerine hep okumayı telkin etmiş, eğitimi telkin etmiş ve o da babasına layık bir kız olarak, kadın olarak dünyaya hâlâ konuşulan, hayranlıkla izlenen filmlere konu olan romanlar ya da büyük bir heyecanla okunan romanlar hediye etmiş. Jane Austen’a saygılarımı buradan iletiyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








