Roj Girasun ile söyleşi: Suriye, İran ve Irak’ta yaşananların gölgesinde çözüm sürecindeki tıkanma

Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Rawest Araştırma Direktörü Roj Girasun ile Suriye, Irak ve İran’daki Kürtlerin güncel durumunu, İran destekli Şii milislerin Kürtlere yönelik saldırılarını ve Türkiye’de Öcalan’ın çağrısıyla başlayan süreçteki son durumu değerlendirdi.

Video özeti

  • Ruşen Çakır, Roj Girasun ile Suriye, Irak ve İran’daki Kürtlerin durumunu ve İran destekli saldırıları değerlendirdi.
  • Girasun, Türkiye’deki çözüm sürecinin tıkanma nedeninin siyasi irade eksikliği olduğunu vurguladı.
  • İran’ın durumu, Türkiye’deki çözüm sürecine önemli etkiler yaratabilir.
  • Suriye’deki dengenin, İran ve İsrail arasındaki gerilimle bağlantılı olduğunu belirtti.
  • Kürtler, İran bağlantılı saldırılar nedeniyle daha sert bir durumda bulunuyor.

Çözüm sürecindeki tıkanma

Rawest Araştırma Direktörü Roj Girasun, Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’a konuk oldu. Girasun, Suriye, İran ve Irak’ta yaşanan gelişmeleri Türkiye’deki çözüm sürecine etkileri ile değerlendirdi. İran’daki gelişmelerin Türkiye’deki çözüm süreci açısından da kritik sonuçlar doğurabileceğini öne süren Girasun, “Geçmişte Irak savaşı PKK’nın yeniden güçlenmesine nasıl zemin sunduysa, benzer bir durum İran savaşıyla da ortaya çıkabilir. Yani eğer bu süreç olmasaydı hem Suriye’de hem İran’da Kürt meselesini çok daha sert bir şiddet döngüsü içinde konuşabilirdik. Süreç aslında kendisini ispatladı. Hem Şam testinden hem Tahran testinden geçti ama hâlâ Ankara testi olduğu yerde duruyor” dedi.

Türkiye’de çözüm sürecinin tıkanmasının temel nedeninin siyasi irade eksikliği olduğunu vurgulayan Girasun sözlerini şöyle sürdürdü:

“Çözüm sürecinin tıkanmasının başında ciddi bir irade sorunu var. Bu sadece Erdoğan’la ilgili değil, AKP’nin mevcut yapısının temkinli yaklaşımıyla da ilgili. Hiçbir siyasal aktör risk almak istemiyor. İyi niyet var ama bu yeterli değil. Bu sürecin ilerlemesi için aktif bir siyasi irade gerekiyor.”

İran, İsrail ve Suriye dengesi

Suriye’deki dengenin yalnızca iç dinamiklerle değil, İran ve İsrail arasındaki gerilimle de doğrudan bağlantılı olduğunu belirten Girasun, “Şam’da İran’a karşı ciddi bir öfke var ama aynı zamanda İran’ın yaşadığı tahribattan bir memnuniyet de gözlenebiliyor. Öte yandan İsrail’in Suriye’de istikrar bozucu bir güç olabileceğine dair güçlü bir kaygı var. İlginç bir şekilde Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin artması da Şam’da istenen bir şey değil. Çünkü bunun kendilerine de zarar vereceğini düşünüyorlar” diye konuştu

Kürtler doğrudan hedef mi?

Roj Girasun, Irak ve İran ekseninde yaşanan gelişmelerin Kürtler açısından daha sert bir tablo ortaya koyduğunu vurguladı. Girasun, İran bağlantılı saldırılara dikkat çekti:

“İran doğrudan yapmasa da vekil güçleri üzerinden bölgede hareket ediyor. Irak’ta İran’a yakın Şii milislerin Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni hedef alması, karargâhları ve peşmergeyi vurması aslında İran’ın onayıyla gerçekleşiyor. Bunu görmezden gelmenin bir anlamı yok. İran Kürtleri ile Irak Kürtleri arasında güçlü bir siyasal ve tarihsel bağ var. Ama Türkiye Kürtleri ile İran Kürtleri arasında aynı düzeyde bir ilişki yok. Bu da bölgesel Kürt meselesinin aslında tek bir bütün değil, parçalı bir yapı olduğunu gösteriyor.”

Video özeti

Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Merhaba, iyi günler. Rawest Araştırma Direktörü Roj Girasun’la, bölgedeki ayrı ülkelerde yaşayan Kürtler üzerine bir yayın yapacağız. Suriye’den, İran’dan, kısmen Irak’tan ve tabii Türkiye’den bahsedeceğiz. Roj, hoş geldin. 

Girasun: Hoş bulduk.

Sen Suriye’deydin; Suriye’de bayağı bir dolaştın. Kürtlerin yaşadığı bölgelerde de bulundun, merkezde de bulundun. Nasıl gidiyor Suriye? Oturuyor mu taşlar yerine? 

Girasun: “Suriye’de taşlar yerine oturuyor mu?” sorusuna cevap vermek için de çok erken. Ama toplumdaki bu istikrar arzusunun devam ettiği, taraflara, aktörlere açılan kredinin devam ettiğinden bahsedebiliriz. Biliyorsunuz şu anda bir savaş var. Irak’tan Yemen’e, Emirliklere, Suudi Arabistan’a kadar birçok yerde çatışmalı bir durum var. Ve aslında ilginç şekilde, bu çatışmalı durumun dışında kalan tek yer Suriye. On dört yıl bir iç savaş yaşamış ülke, neredeyse şu anda bölgedeki çatışmanın, savaşın en çok dışında kalan ülke görüntüsü veriyor. Bu, oradaki toplumda biraz memnuniyet yaratıyor tabii. O yüzden de başka kaygılar, başka beklentiler biraz ertelenmiş, ötelenmiş durumda. Bunun yanı sıra, bazı şeylerin beklenen hızda gitmediğini de söylüyor insanlar. Bunların başında ekonominin biraz rayına oturması, biraz altyapının hızlı bir şekilde onarılması ve yürütülmesi meselesi geliyor. Bunlar çok da beklenilen hızda yürümüyor. Yatırımlar beklenildiği gibi henüz gelişmiş, oturmuş bir vaziyette değil. Sıcak para akışının orada henüz yerine oturduğundan bahsedemiyoruz. Bir de, bazı konularda tam olarak henüz bir netlik oluşmadığından da bahsedebiliyoruz. Kürt meselesi ile ilgili, biliyorsunuz Suriye’de Rojava meselesi bir entegrasyon kararıyla sonuçlandı. Ama o entegrasyonun içeriği ile ilgili hâlen bazı soru işaretleri var. Yine iki farklı toplum olması hasebiyle, bu 14 yıl boyunca iki farklı siyasal deneyim yaşamış olmaları hasebiyle de zaman zaman gerilimler, gerginlikler ortaya çıkıyor. En son Nevroz kutlamasında gördük. Hem Suriye’de, Rojava’da yaşayan Kürtlerin mevcut yönetime karşı tepkileri ortaya çıktı, hem de diğer taraftan, Suriye’deki Arapların, özellikle Azez’de, Halep’te başka grupların Kürtlere dönük bazı saldırıları oldu. Ama tabii hem Şam yönetimi, hem de SDG’nin bileşenleri, orduya entegre edilen gruplar, bu pürüzleri giderme konusunda hızlı bir reaksiyon aldılar. En azından burada bir test geçildi. Yani bazı sınavlar aşılıyor. 

Afrin özelinde, buraya ciddi bir geri dönüş olduğunu görüyoruz. Herhâlde bu anlaşmanın Kürtler nezdinde sosyolojik olarak yarattığı en büyük kazanım, bu geri dönüş. Çünkü 2017’deki operasyonlar sonrasında, Kürt nüfus kademeli bir şekilde Afrin’den çıkmıştı ve Tel Rıfat’a, Rakka’ya, Kobani’ye, Haseke’ye göç eden bir Kürt nüfus vardı. Önemli oranda bir Kürt nüfus oradan göçertilmişti. Şimdi o ailelerin geriye dönmeye başladığı, oranın tekrar bir normalleşmeye doğru seyrettiği bir yer görüyoruz. Ama tabii hâlen çatışmanın çok derin izleri var. Yani Hama’da, Humus’ta, Halep’te bu çatışmanın izleri olabildiğince net bir şekilde ortada duruyor. Tarafların birbirlerine karşı güvensizliği kadar, aynı zamanda iyimserliği de var. Özellikle Şam tarafının, bu meselenin bu kadar büyüyecek bir mesele olmayacağına, aslında hızlı çözülebileceğine dair duygusu var. 

Diğer taraftan İran-İsrail meselesinin yarattığı bir tedirginlik var. Birincisi, Şam’da, İran’a karşı saklanmayacak şekilde bir öfke var. Yani bu 14 yıllık iç savaşın yarattığı duygu var tabii. Ama diğer taraftan da biraz eşelemeye başlayınca, aslında bu çatışmanın, İran’da yarattığı tahribattan bir memnuniyet duyulduğunu da görebiliyoruz. Suriye’deki grupların, Suriye ordusunun, Şam yönetiminin Lübnan’da Hizbullah’a dönük bir operasyonun içerisinde yer alıp almayacağı meselesi çok reddedilmedi veyahut buna karşı çok açık bir tutum sergilenmedi. Bu, Reuters’a da yansımıştı; Yine İran-İsrail Savaşı’nın başladığı ilk günlerde, Eş-Şara’dan, Hizbullah’a dönük bir silah bırakma çağrısı gerektiğine dair açıklamalar gelmişti. Bunlar fay hatları olarak duruyor. Diğer taraftan, İsrail’in orada istikrar bozucu bir güç olarak Suriye’ye müdahale edebileceği duygusu hâlen güçlü. Benim için asıl ilginç olan noktalardan birisi şu: Belki dışarıdan bakıldığı zaman Türkiye ile İsrail’in ilişkilerinin bozulması veyahut İsrail ile Türkiye arasındaki bir gerginlik, Şam’ın hoşnut olacağı bir durum olarak görülebiliyor. Ama Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin, gerginliğin artması, Şam’da en son istenilen şeylerden birisi. Çünkü bunun kendilerine de yansıyabileceğini ve bundan olumsuz etkileneceklerini düşünüyorlar, görüyorlar. Bunlar, burada duran meseleler. Bu entegrasyon meselesi önemli. Çok konuşuldu. 

Evet. Kürtler konusunda şimdi birtakım önemli atamalar oldu değil mi? Askerlerden özellikle. SDG’nin kadın savaşçılarının ne olacağı konusu önemli bir sorundu. Onlar aşılabiliyor mu mesela? 

Girasun: Onu bilmiyorum. Orada çok ciddi bir kültürel farklılık var. Bu siyasal, kültürel farklılığın aşılması, biraz arabulucular eliyle, zoruyla olabilecek meseleler. Diğer taraftan Şam’da yakın zamanda büyük bir alkol yasağı meselesi gündeme geldi. Bu alkol yasağı meselesi sadece böyle salt bir kültürel zeminde okunacak bir şey değil. Rejimin niteliğine dair, farklı gruplara nasıl yaklaşacağına dair, Batı’dan nasıl bir meşruiyet arayacağına dair birçok şeyin göstergesi. O yüzden, Suriye’de bu alkol meselesi, nasıl tüketiliyor, tüketilmiyor meselesi dar bir kültürel tartışma değil. Birçok şeyi göstermesi açısından önemli. O yüzden, henüz bu rotanın nereye kaydığı, nerede duracağı ile ilgili ciddi soru işaretleri var; yani bunun, entegrasyon meselesine de bu açıdan nasıl yansıyacağına dair bazı işaretler var. Ama şunu söyleyebilirim: Bu konuda tarafların çok ciddi, defanslarının, zihinsel bagajlarının biraz aşıldığını görüyorum. Daha cesur adımlar atılabiliyor bu konuda. 

Yine Şam’da gördüğüm önemli şeylerden birisi de şu: Şam’da Emevi Camii’nin hemen yanında, bir kamyonun arkasında, bir devlet dairesinin hemen yanındaki duvarda, bir kafede, çok yaygın şekilde Saddam Hüseyin posterleri görebiliyorsunuz. Ve bu Saddam Hüseyin posterleri, iki açıdan çok olumlu izlenim yaratmıyor. Birincisi, Suriye’de yaşayan Şiiler açısından, Saddam Hüseyin muhtemelen çok olumlu bir hafıza yaratmıyor. Diğer taraftan da herkesin bildiği, Kürtler açısından bir Saddam Hüseyin portresi var. Katliamcı ve Kürtlere soykırım girişiminde bulunmuş bir isim. Bunun bu kadar yaygın şekilde görünüyor olması, hem akredite edilmiş olmasıyla, hem de biraz toplumdaki Arap milliyetçi duygunun varlığıyla alakalandırılabilir. Diğer taraftan, belki İran karşıtlığının yarattığı bir dinamiktir. Saddam Hüseyin’in varlığının orada çok yaygın olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda, Saddam Hüseyin’in toplumda bu kadar görünür olması, orada bu kadar akredite ediliyor olması, Irak’taki Şii gruplar için, mevcut hükümet için de muhtemelen kaygı, korku yaratıyordur. Entegrasyon meselesinde de kötü bir hafıza yaratıyordur. Suriye’deki Kamışlı olaylarını biliyorsunuz. İç savaşın başlamasından önce, Esad karşıtı protestolarda, herhâlde Suriye tarihindeki en büyük Kürt ayaklanması 2004’teki Kamışlı olaylarıydı. O olaylar bir futbol maçında, karşılıklı olarak Öcalan ve Barzani posterlerine karşı, bir başka Arap futbol takımının taraftarlarının Saddam Hüseyin posterleri açması üzerine başlamıştı. Orada, bir de böyle bir hafıza var. Bunları böyle spontane bir şekilde hatırlayacak olursak, zor işler. Ama Suriye’deki meselenin ne olacağı, Türkiye’deki sürecin nasıl ilerleyeceği ve İran’daki çatışmanın ne kadar ertelendiği veyahut ne kadar sönümlendirildiği ile de alâkalı. 

İran’daki çatışma ve Şiilik meselesinin hepsini içeren çok önemli bir ayrıntı var. Türkiye’de pek görülmüyor ama, Irak’taki İran yanlısı Şii grupların, İran-İsrail-ABD savaşına paralel olarak çok ciddi bir şekilde Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne yönelik saldırıları oldu. Kimi zaman füzeyle, kimi zaman dronla saldırdılar. Bayağı can kayıpları oldu; Peşmergeler de öldü. Barzani ailesinin karargâhlarına, evlerine de yapıldı bu saldırılar. Kürtler bunu önce çok fazla göstermek, dillendirmek istemediler. Ama bir yerden sonra ölenler olunca artık kaçınılmaz oldu. Bu, garip bir durum değil mi? Yani şimdi İran destekli Şii milisler, Irak’taki milisler, Irak Kürtlerini hedef alıyor. Gerekçe, oradaki Amerikan üssü, ama aslında Kürtleri hedef alıyor. Barzani’lerin evlerini, ofislerini hedef almasının başka ne anlamı olur? 

Girasun: Evet. İran, bölgede vekil güçler üzerinden var olan bir yapı; hem Lübnan’da, hem bir dönem Suriye’de, hem Irak’ta, Yemen’de, birçok yerde. O sebeple, İran bunu doğrudan yapmasa da, kendisinin vekil güçleri üzerinden, yani İran’a yakın Şii milis gruplar üzerinden bunun yapılması, İran’ın Kürtlere dönük tehdidi. Evet, İran, Irak Kürdistan’ı içerisindeki bazı İranlı Kürt grupların kamplarını hedef aldı. Yani bu, tartışmaların olduğu bir dönemde ‘‘anlaşılabilir’’ bir şey. Ama Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin resmi karargâhlarını, başkanlık konutunu, Peşmerge güçlerini hedef alan saldırıların Iraklı Şii milis gruplar üzerinden yapılması, aslında İran’ın onayıyla yapılmış bir şey. Bunu saklamanın veya görmezden gelmenin bir anlamı yok. Şimdi bu ne açıdan önemli? İran ve Suriye meselesine dönüp baktığımız zaman, aslında bir şeyi de gösteriyor bize. Suriye meselesini konuştuğumuz zaman, Suriye Kürtlüğünü, Suriye Kürdistanı’nı konuştuğumuz zaman, Türkiye Kürtleriyle ilişkilerini, Türkiye’deki siyasal alana temayüzünü, etkisini çok konuşuyorduk. Şimdi İran meselesinde bunu çok hatırlamadık, çok konuşmadık. Bunların doğal sebepleri var. Suriye Kürtleri, büyük oranda Türkiye’deki Kürtlerin akrabaları. Akrabaları derken, bunu sadece sosyolojik akrabalık olarak söylemiyorum. Doğrudan biyolojik bir akrabalıktan bahsediyorum. İkincisi, Suriye Kürdistanı denilen yer, Türkiye Kürtlerinin, Türkiye Kürdistanı’nın devamı niteliğinde görülebilecek bir yer; yani hem coğrafi olarak hem fiziksel olarak birçok açıdan. Ve Türkiye Kürtleri ile siyasal akrabalığı da güçlü Suriye Kürtlerinin. Hatta bunu şöyle görebilirsiniz: Tarihsel olarak, Suriye Kürdistan Demokrat Partisi’nin iki ayrı lideri var. Birisi, Elazığ Madenli bir Kürt olan Nurettin Zaza, diğeri Adıyaman Kâhtalı Osman Sabri. Yine son 20 yılda damgasını vurmuş politik Kürtlüğün Suriye’deki ana akım temsilcisi, PKK ile ilişkili YPG. Böyle bir siyasal akrabalık ve aynı politik geçmiş, aynı akrabalık, aynı hafıza var. 

Ama İran Kürdistanı’na dönüp bakalım. İran Kürdistanı, Türkiye Kürtlerinden daha çok, Irak Kürtlerini ilgilendiriyor. Bu, birçok açıdan öyle. Bir defa, Türkiye Kürtleriyle İran Kürtleri arasında ayrı bir imparatorluk geçmişi var. Biz bir Osmanlı deneyimi yaşadık, onlar bir Safevî deneyimi yaşadı. 600, 700 yıllık bir süreçten bahsediyoruz. İkincisi, sınırlar çok doğal; dağlarla belirlenmiş bir sınır. Üçüncüsü, farklı diyalektlerde konuşuluyor. Linguistik bir ayrım var. Yani İran Kürtlerinin çok önemli bir kısmı Kurmanciden ziyade Soranice konuşuyor ve bir linguistik farklılıktan bahsedebiliyoruz. Dördüncüsü, kahir ekseriyeti Sünni, ama önemli bir Şii nüfus var ve Türkiye Kürtleriyle siyasal akrabalığı zayıf. Çok yakın geçmişe kadar Türkiye Kürtleri ile İran Kürtleri arasında ciddi bir siyasal akrabalıktan bahsedemiyoruz. PJAK’ın geçmişi 2004’e tekabül ediyor. O yüzden, tarihsel olarak da, modern dönemde de İran Kürtleri ile Türkiye Kürtleri arasında çok ilişki yok. Ama dönüp, İran Kürtleri ile Irak Kürtleri arasındaki ilişkiye bakalım. Bir defa, çok linguistik bir yakınlık var. İkincisi, bir siyasal akrabalık var. Örneğin 1945’lerde, 46’larda kurulan Kürdistan Cumhuriyeti’nin, Mahabad Cumhuriyeti’nin İran’daki kurucularının önemli bir kısmı, genelkurmay başkanı, ordusu Irak Kürtlerinden oluşturulmuş durumda. Mele Mustafa Barzani orada görev almış. İran Kürdistan Demokrat Partisi, neredeyse Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nin temelini oluşturuyor. Yine, İran Kürtleri ile İran Kürtlerinin liderleri büyük oranda Irak’a sığınıyorlar, Irak’ta o çelişkileri değerlendirmeye çalışıyorlar. Örneğin en son 50 yıldaki en büyük İranlı Kürt lider Kasımlo çok uzun yıllar Bağdat’ta resmi bir hükümet temsilcisi olarak yer aldı ve Saddam Hüseyin’le yakın ilişkileri vardı. Irak Kürdistan Demokrat Partisi uzun zaman İran Kürtlerine karşı Şah’la yakın ilişkiler kurdu. Zaman zaman birbirleri arasında bu çelişkiler oldu. Doğrudan doğruya birbirlerini etkileyen süreçlerin içerisinde oldular. 

Bugünden dönüp baktığımızda da, İran Kürtlerinin silahlı gruplarının olduğu partiler, büyük oranda Irak Kürdistanı’nda yer alıyor. Silahlı kampları burada. Ve daha da önemlisi, ikisi de çok net şekilde bir Şii jeopolitiğinin içerisindeler. Yani, İran’da ne olup bittiği, doğrudan doğruya Irak’ta merkezi hükümetle Kürtler arasındaki bütün bir ilişkinin dengesini, zeminini değiştiriyor. Çünkü Kerkük’te Kürtler, Şii Araplarla komşular, tartışmalı bölgelerin önemli bir kısmında Şiilerle, İran’a yakın Şii Türkmenlerle komşular ve orada ne yaşanıyorsa doğrudan doğruya buraya etki ediyor. Diğer taraftan, Süleymaniye gibi bir merkez İran’la çok ilişkili, çok yakın durumda ve önemli oranda İran’a yaslanarak mevcudiyetini koruyabiliyor Erbil karşısında. Bunların hepsi çok parçalı denklem. Ama Türkiye Kürtleri için ne açıdan önemli diye İran Savaşı bağlamında konuşacak olursak, aslında çok soru sorulduğunu görüyoruz. ‘’Zaten PKK bitmişti, örgüt dağılmıştı. Türkiye içerisinde silahlı eylem yapma kapasitesi çok kalmamıştı. Bu sürece neden gerek vardı?’’ gibi çok yorum duyabiliyorsunuz bazen. 2003’te, Irak Savaşı öncesinde de Öcalan’ın yakalanması sonrası, PKK, büyük oranda silahlı eylem yapma kapasitesi azalmış, silahlı eylem yapma karşılığı toplumda meşruiyet üretmesi zayıflamış bir yapı görüntüsündeydi. Ancak Irak Savaşı’yla beraber PKK yeniden büyüdü, serpildi. Hatta hatırlıyorsunuzdur siz de, çok büyük bir iç ayrışma da olmuştu. Önemli oranda silahlı militan, silahlı birçok yöneticiyle beraber örgütten ayrılmıştı. Aslında Irak Savaşı, PKK’ya, yeniden büyüme, serpilme, gelişme zemini sundu. Oranın yarattığı bir yeni iklim sağlamıştı. Şimdi de İran Savaşı’yla beraber ortaya benzer bir durum çıkabilirdi veyahut çıkabilir. Bu da şunu gösteriyor: Eğer süreç olmasaydı, hem Suriye’de, hem de İran’da, Kürt meselesini çok daha güçlü şekilde, çok daha büyük bir şiddet döngüsü içerisinde konuşabilecektik. O yüzden süreç aslında hem Suriye’de hem de İran’da kendisini ispatladı. Yine şunu da söyleyebiliriz: Süreç şu âna kadar hem Şam testinden, hem Tahran testinden çıkmış görünüyor; ama Ankara testi hâlen olduğu yerde duruyor. 

Tam da onu soracağım. Bahçeli, savaş başladığından beri haklı bir şekilde, “İşte gördünüz neden yaptığımızı. Beka derken neyi kastettiğimizi gördünüz” diyor. Ama Bahçeli’nin de artık sesi kısılıyor. En son salı günü yaptığı konuşmada barışa övgülerde bulundu, ama artık bir şey talep edemez oldu. “Meclis iyi işler çıkarttı” diyor ama hâlâ çok büyük sorun var. Ve en son 27 Mart’ta yapılan 5 saatlik görüşmede, Kürt medyasının yazdığına göre, Öcalan bayağı şikâyet etmiş. Silah bırakıldığının tespit ve tescili meselesini oyalama olarak görüyor. Bir de, bu düzenlemelerin kademe kademe olmasını, yani ‘’önce suça karışmamış olanlar, sonra şunlar, daha sonra bunlar’’ anlayışıyla düzenleme yapılmasını yanlış buluyor. Tabii ki herkes bir an önce bir şey olsun istiyor. Hep de bunu konuşuyoruz. Yasal düzenleme olmadan yapılabilecek şeyler olduğunu da herkes söylüyor, ama hiçbir şey yapılmıyor. 

Girasun: Burada, siyasetin irade gösterme konusunda bir eksikliği, zâfiyeti var. Bence bu, sadece Tayyip Erdoğan’la alâkalı bir şey değil. Bir taraftan, AK Parti’nin mevcut yapısının bu konudaki tereddüdü, temkinliliği, korkusuyla çok ilişkili bir şey. Diğer taraftan, hiçbir siyasal aktörün risk alamaması ile alâkalı bir şey. Aslında bu mesele büyük oranda Mecliste yürütülüyor. Numan Kurtulmuş’un bu silah bırakılmasıyla, en azından niyetiyle ilgili olarak, birçok kişi onun iyi niyetli olduğunda hemfikirdir. Ancak, iyi niyetli olduğu kadar girişken değil. Bence buradaki asıl sorumlulardan birisi de Numan Kurtulmuş. Yani burada, bazı aktörlerin irade göstermesi ve bu gösterdiği iradeyle başka kişileri etkiliyor olabilmesi gerekiyor. Eğer top Meclisteyse, bu kararı Meclis alacaksa, bazı aktörlerin bir siyasal irade geliştirmesi lazım; iyi niyet bunun için yeterli değil. Bu konuda bir eksiklik var. İkincisi, bu zamana kadar sürecin bekleme odasına alınması, bazı şeylerin hızlı yürütülmüyor olması, sürecin olgunlaşmasına da bağlanıyordu. Şimdi bundan sonraki süreç, bir olgunlaşmadan, bir çürümeye, bir çözülüşe doğru gidebilir. Sürecin hızlandırılmamasının böyle riskleri var. Ama ne söylenilebilir bununla ilgili? Buradaki mesele karar alıcılarda. Ben yine de bu işin Nisan, Mayıs aylarında çözüleceğine dair iyimserliğimi koruyayım. 

Ama Ekim, Kasım dedik, yeni yıla dedik, şu dedik, bayram sonrası dedik. Sen Nisan, Mayıs diyorsun. 

Girasun: Seçime kadar gidebilir diyoruz artık, değil mi? 

Evet. Şunu merak ediyorum açıkçası. Öcalan, “Biz silahı bıraktık. Silahlı mücadele geri dönülmeyecek şekilde bitti” diyor. Devlet bir adım atmazsa örgüt ya da Öcalan ne yapabilir? 

Girasun: Bu silah bırakılması meselesiyle, silahın artık siyaseten tedavülde olup olmaması meselesi birbirinden bağımsız şeyler. Öcalan burada bir zihinsel değişimden ve bunun yarattığı yapısal sonuçlardan bahsederek silah bırakma çağrısında bulundu. O yüzden bu, taktiksel bir bırakma çağrısı değil. Örgütün de sonrasında verdiği reaksiyon, en azından basına yansıyan cümleler, bunun bu şekilde algılandığını gösteriyor. Ama burada bu iş böyle bir şekilde devam ederse, enfekte edilirse, ben ne olup biteceğini kestiremiyorum. Şimdi İran meselesinde dün bir ateşkes ilan edildi, ama bu ateşkes ne kadar kalıcı, ne kadar devam edecek, haftalara mı sarkacak bilmiyoruz. Burada yapabileceğim yorum şu: İran’da hiç kimse haftalar sonrası üzerine hesap yapamaz; yıllar sonrasına hazırlık yapabilir. Yıllar sonrasına yapılacak hazırlık bize hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söylüyor. En azından 1989’la 2026 arasında bir parantez kapandı. Bundan böyle ne olur, ne biter, nasıl yürür, bunlara tarafların pozisyonları karar verecek. Ama bir dönemin kapandığı konusunda benim hiçbir şüphem yok ve İran’da Kürtler nezdinde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı da kanaatindeyim. Bu süreç meselesi, silahlı mesele açısından değil, birçok açıdan eğer doğru bir entegrasyonla, doğru bir siyasetle kurulmazsa, başka yerlerde başka şeyleri hortlatabilir Türkiye’de. O sebeple, ben burada her geriye çekmenin, ötelemenin, ertelemenin çok iyi niyetli olmadığı kanaatindeyim. Ama biraz dürüst olmak gerekirse, ben artık bunun biraz fazlasıyla seçim hesaplarıyla da alâkalı olduğunu düşünüyorum. 

Şu âna kadar bayağı bir zaman oldu süreç işleyeli. Özellikle Kürt hareketi ile ilgili birtakım tartışmalar da var. Kendi içlerinde de tartışmalar var. Özellikle tahliye olanlar, ‘mekânın sahibi geldi’ meselesi var. DEM Parti’nin çok da fazla bir şey yapamaması var. Mesela en son, DEM Parti, CHP’nin ara seçim çağrısına dâhil olmadı. Zorluklar var. Hem süreçte bir ilerleme yok, ama aynı zamanda da Kürt hareketi sürece halel gelmesin diye hareket edemez oldu sanki. Öyle değil mi?

Girasun: Sonuçta bu sürecin aktörü Öcalan ve oraya ciddi bir yetki transferi yapılmış durumda. Zaman zaman Öcalan adına konuşan bir sekreterya olduğunu, bazı konularda kararlar alındığını görüyoruz. Ama bu kadar yetki transferinin olduğu bir dönemde ve Öcalan’ın her an müdahale edebildiği, ama aynı zamanda bir anda suskun kalabildiği, devre dışı kalabildiği bir dönemde, DEM’in böyle bütünlüklü bir yol haritasını önüne koyması, konuşması, karar alması, bir inisiyatifi yürütmesi oldukça zor. O yüzden ben biraz anlaşılır görüyorum bu durumu. Ama diğer taraftan da, Kürt siyasetinin ana gündemi bu süreç meselesi ve hiçbir tartışmayı bu sürecin önüne koymak istemiyor. Hiçbir prensibi süreçten önce değerlendirerek konuşmak istemiyor. Bu da, süreç tıkandığı zaman bir donukluk yaratabiliyor. Anlaşılabilir bir durum yani. 

Peki, son olarak statü meselesini sorayım. Yine o konuya döndük. Geçenlerde görmüşsündür, Pervin Buldan Medya Haber TV’ye konuştu. Onun en çok vurgu yaptığı mesele, Öcalan’ın statüsü meselesi. Şimdi orada birtakım yeni yerler yapılmış. O çok speküle de edildi, ev yapıldı falan diye. Bir şeylerin altyapısı düzenleniyor, ama üstyapı olarak Öcalan’ın statüsü, ki bir ara Devlet Bahçeli dile getirmişti bunu. Sen yetkilerin devredildiğini söyledin, ama hâlâ bunun adı yok. Ve anladığım kadarıyla, Öcalan bunu talep ediyor. Yani özgürlük istemiyor, ama mesela tüm Türkiye’ye konuşmak istiyor. Erdoğan da bunu istemiyor. Öcalan tüm Türkiye’ye konuşursa iyi mi olur, kötü mü olur, ondan da çok emin değilim açıkçası. 

Girasun: Erdoğan’ın temkinliliği ve tereddüdü burada da ortaya çıkıyor. Sonuçta Erdoğan seçim kazanmak isteyen birisi. Şimdi Öcalan’a bir statü verilmesi, Öcalan’la bir yeni dönem, yeni süreç yürütülüyor olması, Erdoğan’a, siyaseten iktidara birçok yerde kanallar açabilir, ilişki kurmasına, birçok güvenlik riskinin bertaraf edilmesine sebebiyet verebilir. Ama diğer taraftan, Öcalan’ın görüntüsünün, kendisinin, varlığının, siyasal varlığının yaratacağı bir reaksiyon var. Bu yaratacağı reaksiyonla ilgili, bence Erdoğan o sebeple seçim hesapları yapmaya devam ediyor. O yüzden, seçim hesapları meselesini söyledim. Bana kalırsa, Erdoğan hem Kürt siyasetinden çok emin olmadan, hem de toplumun buna karşı reaksiyonlarına ikna olmadan zor adım atacak gibi geliyor. 

O zaman beklemeye devam edeceğiz. 

Girasun: Ne kadar sürecek bu bekleme, o önemli. Ama sürecin şu anda, en azından kısmi şekilde buzdolabına tekrar kaldırılmış olabildiğinden bahsedebiliyoruz. 

Evet. Eğer bu 15 günlük ateşkes olmasaydı biraz daha hamle yapabilirlerdi. Şimdi onunla da Ankara’nın eli biraz rahatlamış gibi. Yani en azından bir tehdit donmuş oldu.

Girasun: Evet. Ama Ankara’nın sürekli bir yerlere bakıp, bekleyip karar almaya çalışması biraz tedirgin edici. Önce Suriye beklenildi. Suriye’ye olumlu etkisinden ziyade, Suriye’deki durumun çözülmesi beklenildi. ‘’Bekleyelim, görelim’’ yoluna gidildi. Sonra herhâlde İran’la ilgili de bir bekle-gör duygusuna girildi. Bence sürecin biraz gecikmesinin sebeplerinden biri de buydu. 

Çok teşekkürler, Roj. 

Girasun: Ben teşekkür ederim. 

Evet, Rawest Araştırma Direktörü Roj Girasun’la, Türkiye’deki süreci Suriye, Irak ve İran ekseninde yorumlamaya çalıştık. Sonuçta Türkiye’de sürecin buzdolabına kaldırılmış olduğu konusunda bir tür mutabakatla yayını bitiriyoruz. Roj’a çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.