Selim Kuneralp yazdı: Avrupa Birliği için de zor bir yıl geçti

Geçtiğimiz hafta 2025 yılının Türk dış politikası açısından pek başarılı, kazanımlarının da pek mevcut olmadığını anlatmaya çalışmıştım.

Aslında yıl önemli ortaklarımızdan Avrupa Birliği (AB) için belki daha da kötü geçti denebilir. Yılın ilk şokunu AB, 14 Şubat tarihinde yapılan Münih Güvenlik Konferansı’nda (MGK-MSC), daha çiçeği burnunda, görevde henüz bir ayı dolmamış ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in konuşmasında yaşadı. Konferansın ağırlıklı teması Ukrayna savaşı ve ayrıca Çin’in Avrupa için yarattığı tehdit olması gerekirken, Vance AB’yi yerden yere vurdu. Ne Avrupa’nın liberal değerleri ne aşırı sağa uyguladığını iddia ettiği baskı ve ifade özgürlüğüne sınırlaması kaldı. Daha önemlisi, ABD’nin Avrupa’nın savunmasına eskisi kadar öncelik vermeyeceği mesajını ilk defa bir Avrupa ülkesinde dile getirdi. Bu da yetmezmiş gibi, Şansölye Scholz’a yüz vermeyip aşırı sağ partisi AfD yetkilileri ile görüşmeyi tercih etti.

Selim Kuneralp yazdı: Avrupa Birliği için de zor bir yıl geçti
Selim Kuneralp yazdı: Avrupa Birliği için de zor bir yıl geçti

Vance’in konuşması gerçekten Avrupa için ciddi bir uyarı teşkil etti

Artık NATO içinde veya dışında Avrupa’nın ABD’ye güvenemeyeceği mesajı net bir şekilde alındı. Oysa İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupalılar hem konvansiyonel alanda hem de nükleer alanda ABD şemsiyesi altında yaşamaya alışmışlardı. Hatta Soğuk Savaş bittikten sonra ABD’nin güvencesi devam ettiği için başta Almanya olmak üzere AB ülkeleri savunma harcamalarını ciddi bir şekilde azaltma yoluna gitmişlerdi. Gerçi Rusya’nın Şubat 2022’de başlayan Ukrayna saldırısı sonrasında hem münferit ülkeler hem de AB, birlik olarak yumurtanın kapıya dayandığını anlamıştı; ancak yine de işler ağırdan alınıyordu.

Münih şoku henüz atlatılmadan Trump, 2 Nisan tarihini Kurtuluş (Liberation) Günü olarak adlandırmış ve o gün AB dâhil birçok ticari partnerine caydırıcı gümrük vergileri ilan etmişti. Amacı ülkeleri ABD’ye mal satmak yerine üretimlerini oraya taşımaya zorlamaktı. Birdenbire AB kaynaklı ithalatta gümrük vergileri %20–25’e çıkarılıyordu. Trump o arada AB’nin ülkesinin cömertliğini istismar ettiği gibi ifadelerde bulunmaktan da kaçınmadı.

Oysa ABD, AB’nin 1950’li kuruluş aşamasından itibaren en büyük destekçisi olmuştu. Ülkeyi o zaman yönetenler, ekonomik bütünleşmesini ilerleten bir Avrupa’nın Sovyet tehdidine karşı daha güçlü olacağını düşünmekteydiler. Hatta o zamanki adıyla AET’yi NATO’nun sivil kolu olarak tarif edenler de ABD’de az değildi.

Sonraki yıllarda Avrupa ülkelerinin ekonomisi palazlandıkça ABD ile ticari ihtilaflar da artmaya başladı. Cenevre’de geçirdiğim yıllar sırasında Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve selefi GATT’a çözümlenmek üzere gelen ihtilafların önemli bir bölümü AB ile ABD arasındaydı. Ancak bu ihtilaflar ne kadar önemli olursa olsun, iki taraf arasındaki derin bağları etkilemiyor, sorunlar muayyen sınırlar içinde kalıyordu. Trump birinci döneminde de AB karşıtlığını dile getirmişti. Onu düşman (foe) olarak tanımladığını ve bunun AB için bir şok yarattığını hatırlarım. Ancak şimdikinden farklı olarak o zaman etrafını saran profesyonel yöneticiler, Trump’ın en aşırı reflekslerini sınırlandırmayı biliyorlardı. Bu dönemde bunun olmadığı malum.

AB, geleneksel müttefikinden yediği darbeye misilleme yapmamayı tercih etti. Birçok müzakere ve pazarlıktan sonra gümrük vergileri bazı istisnalarla %15’e düşürüldü. Ancak başta ilaç sanayi ürünleri olmak üzere sorunlar devam etmektedir. Trump tehdit savurma sevdasından vazgeçmedi. AB ile bir bütün olarak değil de münferit ülkelerle ayrı ayrı görüşme tercihine rağmen, farklı ülkelerden yapılan ithalatta farklı gümrük vergisi uygulama ve bu şekilde üyeleri birbirine katma yoluna gitmemiş olması bir nebze rahatlama sebebi oldu.

Selim Kuneralp yazdı: Avrupa Birliği için de zor bir yıl geçti
Selim Kuneralp yazdı: Avrupa Birliği için de zor bir yıl geçti

Ancak savunma konusu AB için ciddi bir baş ağrısı, hatta sınama konusu olmaya devam ediyor. Avrupa ülkeleri kendi içlerinde toparlanmaya, ortak üretim projeleri oluşturmaya çalışıyor bile. Bunun için 150 milyar euroluk bütçesi olan SAFE (Avrupa İçin Stratejik Özerklik – Strategic Autonomy for Europe) aracı yürürlüğe girdi, paralar dağıtıldı; ancak belirsizlik devam ediyor. Bir taraftan Fransa’nın başını çektiği bazı ülkeler bu fonun AB içinde harcanması ve AB savunma sanayiinin gelişmesinde kullanılması gerektiğini söylerken, Almanya’nın liderliğinde başka ülkeler Birleşik Krallık, Türkiye gibi AB dışı ülkelere de açık olmasının kaynakların daha etkin bir şekilde kullanılmasına yol açacağını iddia etmektedirler. Şimdiki hâlde birinci raundu ilk grup kazanmış gözüküyor. Ne Birleşik Krallık ne de Türkiye programa dâhil edildi. Ve SAFE’e katılmak isteyen ülkelerin 150 milyarlık pastadan pay değil, kendi kaynaklarını harcamaları gerektiği anlaşıldı. Birleşik Krallık’tan 6,75 milyar euro ödemesi istenince bu hevesinden vazgeçti. Türkiye’nin katılmasının önündeki siyasi engeller aşılsa dahi, böyle bir fatura ile karşılaşmamız muhtemeldir.

Burada Birleşik Krallık faktörü de AB’yi zayıflatıyor

Ukrayna savaşı ile ilgili yapılan tüm pazarlıklarda AB değil; Almanya, Birleşik Krallık ve Fransa Avrupa’yı temsil ediyor. AB kurumları seyirci kalıyor ve ancak daha geniş gruplar şeklinde toplanıldığında müzakerelere katılabiliyor. Birleşik Krallık’ın 2020 yılında AB’den ayrılmış olması, ancak aynı zamanda Avrupa kıtasının en güçlü ülkeleri arasında olması, Avrupa’nın ilerideki savunma şekillenmesinin AB etrafında olmasını güçleştirecektir. Bu yıl içinde Fransa ile Almanya’nın ortaklaşa geliştirmeye karar verdikleri yeni FCAS (Gelecek Hava Muharebe Sistemi – Future Air Combat System) projesi, iki ülke arasındaki sürtüşmelerden dolayı iptal noktasından zor döndü. Hem Eurofighter’ın hem Fransız Rafale’inin yerini alması planlanan bu proje batmış olsaydı, tabii AB için çok büyük bir darbe olacaktı. Ancak başka konularda da Fransa ile Almanya’nın hemfikir olmadıklarını görüyoruz.

Bunlardan en son karşımıza çıkanı, Belçika’daki bir kliring bankasında dondurulmuş olarak tutulan Rusya’ya ait 210 milyar euro tutarındaki kaynağın Ukrayna’ya tahsis edilmesi konusundaki tartışmalar olmuştur. Almanya Şansölyesi Merz, bu kaynağın Ukrayna için kullanılmasını isteyen ülkelerin liderliğini yaparken, Belçika’nın ileride Rusya’nın açabileceği davalara karşı güvence istemesine Fransa da destek verince Almanya geri adım atmak zorunda kaldı. Neticede AB Komisyonu bütçesi teminat olarak gösterilmek suretiyle 90 milyar euroluk bir borç tahakkuk ettirilecek ve Ukrayna’nın 2027 sonuna kadar ihtiyaçları karşılanmış olacak. Bu imkân üzerinde mutabakata varılmamış olsaydı, elbette Ukrayna’ya çok kötü bir mesaj, buna karşılık Putin’i çok sevindirecek bir durum yaratılmış olacaktı.

Selim Kuneralp yazdı: Avrupa Birliği için de zor bir yıl geçti
Selim Kuneralp yazdı: Avrupa Birliği için de zor bir yıl geçti

Bu tartışmalar, AB için diğer bir baş ağrısı konusunu teşkil eden Macaristan ile Slovakya’nın ve son seçimlerden sonra onlara eklenen Çekya’nın Ukrayna savaşı konusunda diğer ülkelerden ayrışmaları ve Ukrayna karşıtı pozisyon almalarıdır. Macaristan’ın derdi Ukrayna’daki Macar azınlık ve Başbakan Orban’ın Putin’le yakın ilişkileri, Slovakya’nınki ise İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetlere kaybettiği ve şimdi Ukrayna’ya ait olan Rutenya bölgesidir. Her hâl ve kârda bu üç ülke, oluşturulan 90 milyar euroluk kumbaraya katılmayacaklarını açıklayarak sürüden ayrılmışlar ve AB’nin Ukrayna konusunda tek vücut olamadığını yeniden göstermişlerdir. Bu ilk de değildir, son da olmayacaktır.

Yılın son günlerinde AB’nin 25 yıldır müzakere ettiği, MERCOSUR olarak adlandırılan bir kısım Latin Amerika ülkeleriyle (Arjantin, Brezilya, Paraguay, Uruguay) serbest ticaret anlaşmasının Fransa, Polonya ve İtalyan çiftçilerinin muhalefeti nedeniyle planlanmış olduğu şekilde onaylanamaması AB için ilave bir başarısızlık teşkil etmiştir. Böyle bir anlaşmanın bu kadar uzun bir süre geçmesine rağmen sonuçlandırılamaması elbette AB’nin imajı açısından bir olumsuzluk kaynağıdır.

Meslek hayatımın önemli bir bölümü AB ile ilişkilerle geçti. Brüksel’de biri 1995-97 tarihlerinde Daimi Temsilci Yardımcısı, ikincisi de 2009-2011 yılları arasında Daimi Temsilci olarak iki defa görev aldım.

Birinci dönem, Gümrük Birliği’nin tamamlama müzakereleri ve sonrasına rastladı. Belki AB kuruluş anlaşmalarına göre bu tür ticaret anlaşmalarını müzakere yetkisi Komisyonda olduğu için, belki de Komisyon Başkanı Jacques Delors’un gelmiş geçmiş en güçlü başkan olmasının yansıması olarak bütün işimizi Komisyon ile yürütüyorduk. Hatta domates salçası kontenjanlarıyla Portekiz, İspanya ve İtalya’nın sorun çıkardığı ortaya çıktığında, Komisyondaki muhatabıma bu üç ülkeye Gümrük Birliği’nin domates salçasından ibaret olmadığını, stratejik bir önemi olduğunu anlatmamızda belki bir yarar olacağını söylediğimi hatırlıyorum. O da cevaben, bu ülkeleri yola getirmek bizim işimizdir, siz müdahale etmeyin demişti. Nitekim öyle oldu. Her dönem başkanlığı değiştikçe yeni başkanlığın temsilciliğini ziyaret eder, onlara bir brifing verirdik; müzakerelerimizi ise Komisyonla yapmaya devam ederdik.

Müzakereler bitip de Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girme aşamasına geldiğimizde Komisyon bunu, o tarihlerde sorunlu olmamasına rağmen, Avrupa Parlamentosu’na sunacaklarını bildirdi. Ben Parlamentonun olası tutumu hakkında biraz endişe ifade ettiğimde, muhatabım “merak etme, görüşleri alındığına o kadar sevinecekler ki büyük çoğunlukla olumlu oy verecekler” demişti. Nitekim öyle oldu; Gümrük Birliği Kararı 2/3 çoğunlukla kabul edildi.

2009’da bu sefer büyükelçi olarak geri gittiğimde dengeler tamamen değişmişti. Bir kere aradan geçen dönemde Parlamentonun yetkileri büyük ölçüde artmış, bir çeşit danışma forumu iken birdenbire karar alma mekanizmasının kilit organlarından birisi hâline gelmişti. Vaktimin büyük kısmını Brüksel ve Strazburg’da parlamenter kovalamakla geçirmek durumundaydım. Parti ve grup disiplininin bulunmadığı Parlamentoda münferit üyelerle uğraşmak epey enerji ve sağlam sinir gerektiriyordu. Vaktin kalan kısmı ise üye devletlerin büyükelçilerinin kapılarını aşındırmakla geçiyordu. Komisyon ise Delors’dan sonra güçlü bir başkanın gelmesi istenmediği için bir hayli zemin kaybetmişti.

Selim Kuneralp yazdı: Avrupa Birliği için de zor bir yıl geçti
Selim Kuneralp yazdı: Avrupa Birliği için de zor bir yıl geçti

Tabii AB’nin çok süratle genişlemiş olması da işleri güçleştiren bir husustur. Soğuk Savaş sonrasında 2004 ile 2007 arasında iki defada, çoğu Doğu Avrupa’da olan (Kıbrıs ve Malta hariç) 12 yeni üye eklendi ve bu suretle üye sayısı çok kısa zamanda 15’ten 27’ye çıktı. Batı Avrupa ülkelerinin yöneticileri büyük bir kibirle hareket ederek demokrasi tecrübesi sınırlı olan, Sovyet boyunduruğu altında iki nesil geçirmiş bu ülkeleri AB’ye dâhil ederek, tabiri caizse, ehlileştireceklerini hesaplıyorlardı. Bunun böyle olmadığını, Macaristan başta olmak üzere bazı ülkelerin ayak bağı teşkil ettiklerini, ancak buna karşı yapılacak pek bir şey olmadığını görüyoruz.

AB’nin önündeki diğer bir sınama, 2026-2027 döneminde yapılacak seçimlerde aşırı sağın gücünü artırması hâlinde bunun yaratacağı olumsuzluklardır. Bunu izlemek gerekecektir.

Bu yazının boyutları çerçevesinde AB’nin yaşlanan nüfusu ve bunun sonucunda yavaşlayan ekonomisi, düzensiz göç gibi sınamalarına değinmek mümkün olmadı. Ancak bunlar da önemli sorunlardır.

Bu yazıda ayrıca Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin durumundan hiç bahsetmedim. Ne yazık ki zikredilecek pek yeni bir şey yok. Bu hafta başlayan ve 30 Haziran’a kadar devam edecek Kıbrıs dönem başkanlığı sırasında ilişkilerin buzdolabından çıkarılmasını beklemek ham hayal olur.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.