Mümtaz’er Türköne yazdı: IŞİD’in Yalovası

Hikâye tanımadığımız, bilmediğimiz bir dünyada geçiyor. Bazen saçmalık sınırlarını zorluyor; az da olsa bir anlam yüklemekte zorlanıyorsunuz; bazen de yabancı nazarlarla seyrettiğimiz gerçek dışı bir dünyada olup biten şeyler önümüze konuyor. Emeklilik yaşına dayanmış üç polisin kaybı canınızı yakan trajik bir hikâye. Altı IŞİD militanının, sonu belli hikâyeye uygun şekilde yere serilen cansız bedeni ise bağlamından, çevresinden kopuk yalın bir gerçek. Arada, özel timlerin dikkati ve özeni sayesinde hayatta kalan kadınlar ve çocuklar var. Kapıya gelen polisler, operasyon personeli değil; militanların elindeki ölüm saçan silahlar sağdan soldan toplama. Neresinden baksanız tutarsız bir hikâye.

Bu hikâyeyi neresinden tutup kavrayabilir ve herkes için anlaşılabilir hâle getirebilirsiniz?

Mümtaz'er Türköne yazdı: IŞİD’in Yalova’sı
Mümtaz’er Türköne yazdı: IŞİD’in Yalovası

Yalova’nın anlamı

Bana sorarsanız Yalova, Türkiye’nin en güzel şehri ve bölgesi. İstanbul’un betonlaşmadan önceki hâlini hatırlayanlar Yalova ile benzerliğini bilirler. Aynı zengin flora, aynı yumuşak iklim ve bol oksijen. Yer yer dünyada nadir görünen mikroklima özelliğine sahip. Yazın sıcak günlerinde, öğleden sonraları denizden gelen serinletici rüzgâr büyük bir nimet. Büyük kısmı meşe, kestane, çam ormanlarıyla kaplı.

Yalova, İstanbul’un sayfiyesiydi. İl olmadan önce İstanbul’un bir ilçesi olmasının da bir hikâyesi var. İstanbul’un memurları hafta sonları bu yere gelirken şehir dışına izinsiz çıkmış olmasınlar diye İstanbul hudutları içinde tutulmuş. İl olmasının mantığı yoktu.

On iki sene önce, Yalova’nın bir orman köyüne yerleşerek toprağını ve mevsimlerini yakından tanıdım. İnsanlarıyla birlikte son on yıldaki hızlı değişimini de takip etmiş oldum. Son on senede tek bir çivi çakılmaması gereken bu tabiat harikası yere, eski fabrikaların yanına tersane ağırlıklı yenileri eklendi. Tersane deyip geçmeyin, her birinde on binlerce insan çalışıyor. Körfez bu yüzden ölüyor, zengin ormanları tehdit altında. Yakında kocaman bir organize sanayi inşa edilecek. Altınova’nın küçücük bir ilçe iken dev bir şehre dönmesini son on senede gün gün takip ettim. Türkiye’nin her yerinden insanlar gelip fabrikalarda işçi olarak çalışmaya ve aileleriyle toplumsal dokuya dâhil olmaya başladılar. Suriyeli, Afgan göçmenler hâlâ verimli olan tarım, bahçe ve hayvancılık işlerine yöneldi.

Bilhassa zengin Arapların lüks villaları, İstanbul’un sonradan görme zenginlerininkine eklendi. Şehrin her yeri hızla büyüdü. Nüfus sanayi bölgelerinde birkaç kere katlandı. Sahil boyunca bu artan nüfus Karamürsel’e ve oradan İzmit’e kadar uzandı.

Sonunda bu tür küçük yerlerde pek rastlanmayan bir olay gerçekleşti. Birbirini tanımayan, sokakta selamlaşmayan, yabancı insanlardan meydana gelen bir toplumsal yapı ortaya çıktı.

Mümtaz’er Türköne yazdı: IŞİD’in Yalovası

IŞİD

On sene kadar önce bir IŞİD’li ile, Yalova’nın merkezindeki bir kafede iki saate yakın konuşmuştum. Suriye ve Irak’ta DAEŞ mensubu olarak savaşmış, tekrar savaşmaya gidecekti. Ülkücü kökenliydi. Neyin ne olduğunu bilen, otuzlu yaşların başında, akıllı biriydi. “Ne işin var senin orada?” soruma çok samimi bir cevap vermişti: “Sizin bir hikâyeniz var; biz de kendi hikâyemizi yazıyoruz.” Söylediği şey bir kimlik, kişilik arayışıydı. Sıradan bir hayat yerine bir anlam arayışı. Dindarlıkla hiç alâkası yoktu. Onu ilgilendiren hikâyenin riskli ve sürükleyici olmasıydı.

Altınova’da, Tavşanlı’da, tersanelerin yoğun olduğu bölgelerde sokakta dolaşırken henüz bu topraklara kök salamamış genç erkekleri görüyorsunuz. Şiveleri Güneydoğu ağırlıklı. Saç stilleri, kısa pantolonları çok modern. Çoğu kalabalık yatakhane evlerde kalıyor, düzgün bir hayata kavuşma hayalleri kuruyorlar. Her şey çok sıradan ve can sıkıcı. Tutunacakları çok az şey var.

IŞİD’in çok uzak görünen dünyasını anlamaya çalışanlar, insanların içine gömülü olduğu sosyal şartlarına odaklanmalı; din ve inanç faslını en son sıraya yerleştirmeli. Aynı Tanrı’ya, aynı peygambere inananlar, içinde bulundukları şartlara göre birbirine zıt din yorumlarını ortak paydalardan devşirebilirler. Durkheim’in altını çizdiği üzere insanın hayatın anlamına ve Tanrı’nın kurduğu düzene dair düşünceleri, içinde yaşadıkları ve tutundukları toplumsal hayatın yansımasından ibarettir. Aynı dinin içinden birbirini boğazlayan müminlerin çıkmasının başka açıklaması olamaz.

İnsanlar, İslâm’ın selefi yorumları çok cazip geldiği için cihatçı olmuyor; içine gömüldükleri hayattan sıyrılıp kurtulabilmek için bu tür yorumların yükseldiği kapalı örgütlerin uzattığı ele yapışıyor. Ölen altı IŞİD’liden kardeş olanlar, kâfir diyerek babalarına silah çekmişler. Bunu IŞİD’li oldukları için yapmıyorlar, sırf babalarına rest çekebilmek için IŞİD’li oldukları akla daha yakın. Aslında birbirlerine destek vererek içine gömülü oldukları şartlara karşı çıkıyorlar; sonra da onlara bu gücü veren ortak payda için ölmeye ve öldürmeye hazır hâle geliyorlar.

Mümtaz’er Türköne yazdı: IŞİD’in Yalovası

En basit din yorumu

Selefiliğin cazibesi basitliğinden gelir. Siyah beyaz renklerle dünyayı ikiye ayırmanız, düşmanlarınızı tayin etmeniz ve kendinizi bir yere konumlandırmanız çok kolay. Farklı bir din yorumunu benimseyenler kâfirdir, kâfirlerin de öldürülmesi gerekir. Düşman bu kadar büyük ve güçlü olunca sizin durduğunuz yer de o kadar cazip hâle gelir. Her türlü fedakârlığa katlanarak, hatta ölümü göze alarak yaşanacak hayat çok kıymetli olmalı.

On beş asırdır İslâm dini hakkında her türlü tartışma yapılmış. Bugün karşı karşıya olduğumuz şey din veya inanç değil, kültür. Dinî-felsefi tartışmaların derinlerine inmeden, en basit gerekçelerle ölümcül şekilde kendi yerinizi tayin etmenizi sağlayan cihatçı Selefilik, yaygın bilinen ismiyle IŞİD inancı, bir dine değil bir kültüre dayanıyor. Bu kültürün devşirdikleri, gelip sonunda başka amaçların ve merkezlerin oyuncağı hâline geliyor.

İslâm inancının özüne taban tabana zıt istikametlere çekilmesinin mantığını, tarihî-kültürel arka planını anlamak için Cabirî’nin “Arap Siyasal Aklı” kitabını okumanızı öneririm. Cabirî, iç içe geçmiş üç ana sütunun üzerine görünür şekilde İslâm tarihini ve pratiğini yerleştiriyor: Akide, ganimet ve kabile. Kabileyi bugün fazladan örgütler ve cemaat olarak anladığınız zaman bütün taşlar yerli yerine oturuyor.

Cihatçı Selefilik iki zorlama yorum üzerine yerleşiyor: İnsanların Allah’ın emirlerine ve yasaklarına uygun yaşamalarını sağlamak, gerçek Müslümanların asli görevidir. Bunun için gerekirse şiddet kullanmak mübahtır, Allah’a şirk koşanlar öldürülür. İnsanlar kendi özgür tercihleri ile baş başa bırakılamaz. İkincisi ise, bu şekilde yaşamadığı için Müslüman kabul edilmeyenlerin canları, malları ve namusları Müslümanlara helaldir. Sırf farklı bir inanca mensup olduğu için ölümü hak eden insanların dünyasında kin ve öfke patlamaları ile yaşamaya başlıyorsunuz.

Şu soru boşlukta kalıyor

Dünyayı, inananlar için bir imtihan yeri olmaktan çıkartan, herkesi aynı inançla yaşatmak için kan gölüne çeviren bir Tanrı; ilahî iradenin sahibi ve temsilcisi olan takipçilerine yanlışları silahla düzeltme yetkisi veren bir yaratıcı gerçek olabilir mi?

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.