“Büyük güçler arasındaki rekabet üzerine kurulu olan ve modası geçmiş bir yirminci yüzyıl politikası zannedilen küresel siyaset tarzı geri döndü.” Bu cümle, Donald Trump’ın ilk başkanlığı sırasında yayınladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi’nden geçiyordu. 2017 tarihli belge, ekonomiden silahlanmaya, enerji altyapısından uzay araştırmalarına kadar her alanda süper güçler arasında kıyasıya rekabetin yaşanacağı yeni bir dönemin işaretiydi. Tek kutuplu düzeni sürdürmek için diğer ülkelerle iş birliği ve ortak anlayış geliştirme çabasının terk edildiğini ortaya koyuyordu.
Biden’ın başkanlığı sırasında bu stratejik değişiklikten geri adım atılmadı. Onun döneminde de Amerika, özellikle Çin ve Rusya’ya karşı rekabetçi bir dış politika çizgisinde ilerlemeyi sürdürdü. Kaldı ki 2022’de yayınlanan Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde de revizyonist dış politikalar peşinde koşan otoriter hükümetler, ABD’nin küresel vizyonu için rekabet ettiği stratejik tehditler olarak niteleniyordu.

“Avrupa Uyumu” modelinin geri dönüşü
Soğuk Savaş zihniyetini andıran bu sert rekabetçi yaklaşımı değiştiren yine Trump oldu. 2025 yılında başlayan ikinci döneminde Amerikan başkanı, bu kez süper güçler arasında mücadeleden çok denge kurmayı öngören alternatif bir vizyonun peşine düştü. İşte Venezuela devlet başkanı Maduro’nun eşiyle birlikte kaçırılarak ABD’ye getirilmesini ve ülkesinin yönetimine el konulmasını, kurulmak istenen bu ‘yepyeni dünya düzeni’ bağlamında ele almak gerek.
Trump’ın, ne haleflerine ne de kendisinin ilk dönemde yaptıklarına benzemeyen bir diplomasi anlayışı var. Putin ile sürekli telefonlaşan ve Çin lideri Şi ile baş başa görüşerek her konuda bir orta yol bulabileceğine inanan Trump, küresel istikrarın anahtarını büyük ülke liderleri arasındaki uyumda görüyor. Ona göre bütün jeopolitik sorunlar, süper güçleri yöneten liderler arasındaki pazarlıklar yoluyla kısa sürede halledilebilir. Kurumsal mekanizmalar, uluslararası hukuk ve devlet-dışı örgütler bu süreçlerde tali önemdedir. Asıl kritik olan büyük küresel güçlerin iletişim kanallarını açık tutması ve aralarındaki rekabetin sınırlarını netleştirmesidir.
Tüm bunlar, Napolyon sonrası dönemde tesis edilen “Avrupa Uyumu” (Concert of Europe) sisteminin adeta bir yeniden doğuşu. İkinci Trump döneminin dış politika anlayışı, tıpkı on dokuzuncu yüzyılda olduğu gibi, dünyayı süper güçlerin nüfuz alanlarına bölüyor. Her bir büyük devletin kendi nüfuz alanı dahilinde söz sahibi olmasını doğal görüyor. Ukrayna ile NATO arasındaki yakınlaşmanın Putin tarafından bir tehdit olarak algılanması ve neticesinde Rusya’nın yaptığı askeri müdahale, ABD başkanı için son derece anlaşılır bir durum. Trump burada esas sorumlunun NATO’nun pervasız genişleme politikası olduğu fikrinde. Aynı şekilde Tayvan’ın egemenliği konusunda da son derece mesafeli. Neticede bu bölgenin Çin’in nüfuz alanında olduğu ve birbirlerinin nüfuz alanlarına saygı duyarak refah ve istikrarı sağlanabileceklerini düşünüyor.
Bu nedenle Trump için dış politikada makul olmak, diğer büyük güçlerin nüfuz alanlarına müdahaleden kaçınmakla eş anlamlı. Rasyonellik ise liderlerin adeta birer iş adamı gibi, somut çıkarları üzerinden pazarlığa tutuşmasından başka bir şey değil. Bu şartlar sağlandığı müddetçe hiçbir jeopolitik proje ahlaken de hukuken de imkânsız değil. Bunun en çarpıcı örneği de halen bir etnik temizlik operasyonuna şahit olan Gazze’yi Akdeniz’in en çekici rivierasına dönüştürme fikri.
Maduro’nun sonu
ABD yönetimi Venezuela’ya dönük operasyonu bu pencereden bakarak adeta kendi iç meselesi gibi kavrıyor. Hem ülkenin yönetimi konusunda söz söylemeyi hem de yeraltı kaynaklarından yararlanmayı hakkı olarak görüyor. Maduro’nun alıkonulmasının resmi gerekçesi uyuşturucu trafiği olsa da bunun çok doğru olmadığını biliyoruz. Zira Venezuela bu konuda olsa olsa transit ülke rolünde. Üstelik uluslararası hukuku yok sayarak bir ülkenin başkanının kaçırılması, böyle bir bahaneyle meşrulaştırılabilecek bir eylem değil.
Buna karşın Maduro’nun dış politikadaki stratejik hatası ise Rusya ve Çin’e fazla bel bağlaması oldu. Nitekim Amerikan saldırısı gerçekleşmeden bir gün önce üst düzey bir Çin heyeti Venezuela’daydı. Venezuela devlet başkanı, Çin ve Rusya için çok önemli olduğunu ve ABD’nin olası saldırganlığına karşı bu ülkelerin kendisinin yanında duracağını hesapladı. Maduro’nun kaçırılması sonrasında benzer bir yaklaşımı, İngiltere’de popülist sağ’ın lideri Nigel Farage da tekrar etti. O da tersten bir yorumla, Amerikan operasyonunun Çin ve Rusya’ya verilmiş bir göz dağı olduğunu, bu bağlamda müdahaleyi olumlu bulduğu söyledi.

Gerek Maduro’nun gerekse Farage’ın hatası, Venezuela’nın Rusya ile olan uzun süreli ilişkisine ve son dönemde Çin ile kurduğu ortaklık vizyonuna fazla anlam yüklemeleri. Oysa gerçekleşen operasyon sonrası Çin’den ve Rusya’dan gelen açıklamalar, beklenenden çok daha düşük bir tondaydı. Dahası saldırıdan önce Trump’ın Çin büyükelçisi ile görüştüğünü de öğrendik. Bunda şaşılacak bir şey yok. Trump’ın yepyeni dünya düzeninde özü itibariyle Rusya ve Çin’i rahatsız edecek bir şey yok. Zira Amerikan başkanı bu iki büyük gücün de çıkarına olacak bir sistem öneriyor. Örneğin ABD’nin Tayvan konusundaki tutumu gevşeyecekse, buna karşılık Venezuela’yı ABD nüfuzuna terk etmek Çin için pekâlâ katlanılabilir bir bedel.
Yepyeni dünya düzeni: Kazananlar ve kaybedenler
ABD, Çin ve Rusya gibi geleneksel süper güçler, bu yepyeni düzenin kazananları. Kaybedenler tarafında ise uluslararası hukuk, Avrupa Birliği gibi ulusüstü yapılar ve tüm dünyadaki demokratlar var. Dünya siyasetinin adeta iki asır geriye götürülmeye çalışıldığı bu tabloda aslında büyük devletler dışında herkes kaybeden olma tehlikesi ile karşı karşıya. Zira birkaç hâkim kutup arasında tesis edilecek uyum, diğer aktörlerin seslerinin kısılması ve etkilerinin azalması anlamına geliyor. Özellikle nispeten güçsüz ülkeler için bu, yeniden sömürgeleşme olasılığının ufukta görünmesi demek.
Tâbi kılınamayacak kadar büyük ancak başlı başına bir kutup olarak görülemeyecek kadar küçük ülkelerin durumu ise daha karışık. Tıpkı on dokuzuncu yüzyılda olduğu gibi bugün de bu orta büyüklükteki ülkeler, kurulmak istenen yapı için bir tehlike. Bu ülkelerin her daim büyük güçlerin yörüngesinde tutulması gerekiyor. Bunu sağlamak ise hiç kolay değil. Örneğin açıkça dile getirmekten imtina etseler de, Venezuela’ya yapılan müdahalenin ardından Avrupa ülkelerinde biriken rahatsızlık daha da artacaktır. Uzak Asya’da ise Japonya ve Güney Kore, Trump’ın yepyeni düzeninde kendilerine biçilen rolü oynamaya pek istekli olmayabilir. Ortadoğu’ya dönecek olursak, ABD yönetiminin bir yanına İsrail’i diğer yanına ise Türkiye’yi alma çabası, söz konusu orta büyüklükteki devletleri sorunsuz şekilde idare etmenin zorluğuna pratik bir örnek.
Son olarak Avrupa Uyumu sisteminden bahsederken önemli bir hatırlatmayı yapmak gerek. Viyana Kongresi ertesinde böyle bir küresel sistemin tesis edildiğini söyledik. Aslında bu tam olarak doğru değil. Zira büyük devletler arasındaki söz konusu uyum, hep bir ideal olarak kaldı. Tesis edilen nüfuz alanı dengesi ve sürekli açık olan iletişim kanalları yoluyla çatışmaların engellenmesi amaçlansa da bu tam anlamıyla başarılamadı. Örneğin hem Avusturya hem de Prusya Alman devletlerinin kendi nüfuz alanlarına ait olduğunu düşünmekteydi. Bu nedenle Alman devletleri konusunda karşı karşıya gelmeyi sürdürdüler. Aynı şekilde Kırım Savaşı’ndan Fransa-Prusya savaşına kadar bir dizi savaş da yine bu dönemde gerçekleşti. Böylesi sıcak çatışmalar göreli sınırlar içerisinde tutulmaya çalışıldıysa da uluslararası sistemde biriken stres, neticede Birinci Dünya Savaşı ile patladı ve 1800’lü yılların Avrupa Uyumu fikri böylece tarihe karıştı.
Bugün buna çok benzer bir vizyona dört elle sarılan bir ABD başkanı ile karşı karşıyayız. Trump’ın arzu ettiği küresel yapıyı kurup kuramayacağı, kursa bile bunun ne kadar kalıcı olabileceği belirsiz. Ancak önce Gazze’de, ardından İran’da ve son olarak da Venezuela’da yaşananlara bakıldığında, böylesi bir alternatif düzen uğruna yirminci yüzyılın bütün uluslararası hukuk ve diplomasi birikiminin çöpe atıldığını görüyoruz. Ulus aşırı kurumların ve kuralların gitgide aşındığı bu yepyeni dünyada geleceğe dair öngörüde bulunmak falcılıktan farksız. Tek temennimiz, Avrupa Uyumu denemesinin bu defa da ilkine benzer bir şekilde sonuçlanmaması.













