Barbaros Gökdemir yazdı: Yüce Marty!

Josh Safdie’nin merakla beklenen yeni filmi Marty Supreme, bu hafta ülkemizde Başka Sinema salonlarında gösterime giriyor. 1952 New York’unda geçen film, son derece hırslı Yahudi bir genç olan Marty Mauser’in, dünyanın en iyi masa tenisi oyuncusu olduğunu kanıtlamak için bir kargaşadan diğerine, adeta cehennemin içinden geçtiği bir yolculuğu anlatıyor. Safdie, Manhattan’ın Lower East Side’ını tüm etnik çeşitliliği ve kaotik dokusuyla kurarken, arka planda da İkinci Dünya Savaşı sonrası şekillenmekte olan yeni dünya düzenini yüksek tansiyonlu ve son derece eğlenceli bir anlatıyla perdeye taşıyor. Spora, masa tenisinin tarihine, Timothée Chalamet’ye ve Safdie sinemasına ilgi duyan Medyascope okurları için sezonun öne çıkan filmlerinden biri olarak dikkat çekiyor.

Filmin adı Marty Supreme, yani Yüce Marty (ülkemizde Muhteşem Marty adıyla gösterimde). Josh Safdie’nin “yücelik” kavramını nasıl ele aldığını da açıkça ortaya koyuyor. Gençlik, azim, durdurulamaz olma hâli ve hayatta kalabilmek için başarmak (tam bir Amerikan konsepti), yönetmenin yücelttiği değerler arasında. Ancak şunun da altını çizmek isterim: Marty en iyi olmak için yola çıkmaz; o zaten en iyisidir. Asıl meselesi, bunu herkesin gözleri önünde ispatlayabilmektir.

Bu açıdan da Marty Supreme’in kibirli ve yer yer kendini beğenmiş bir sinema olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Barbaros Gökdemir yazdı: Yüce Marty!
Barbaros Gökdemir yazdı: Yüce Marty!

Safdie’ler

Kariyerlerine Safdie Kardeşler olarak başlayan Benny ve Josh Safdie, 2000’lerden günümüze birlikte ürettikleri Heaven Knows What (2014), Good Time (2017) ve Uncut Gems (2019) filmleriyle dünya sinema sahnesinde kendilerine güçlü bir yer açtılar. Özellikle Good Time ve Uncut Gems, ikilinin yeni jenerasyon Amerikalı yönetmenler arasında en dikkat çekici isimler arasına yükselmesini sağladı. Geçtiğimiz yıl resmen yollarını ayıran iki kardeş, kaderin cilvesi bu sezon solo filmleriyle aynı dönemde vizyonda yer alıyorlar.

Küçük kardeş Benny Safdie’nin dövüş sporları ekseninde şekillenen drama filmi The Smashing Machine, ekim ayında gösterime girmiş; sınırlı gişe performansı ve ortalama eleştirilerle sezon içinde kendisine mütevazı bir yer bulmuştu. Büyük ağabey Josh Safdie ise Hollywood’un son yıllarda en çok konuşulan yıldızlarından Timothée Chalamet ile birlikte, Amerikalıların sinemaya en yoğun ilgi gösterdiği Noel tatil sezonunda yeni filmini seyirciyle buluşturuyor.

Sinemayı yakından takip eden sinefiller için iki kardeşin sinemalarını karşılaştırmak neredeyse kaçınılmaz. Ancak her koşulda Safdie’ler, Amerikan sinemasında kendi jenerasyonlarının en ayırt edici yönetmenleri arasında yer alıyor. Filmleri, adeta başlı başına bir karakter olarak kullandıkları New York’u, 1970’ler bağımsız Amerikan sinemasını ve özellikle John Cassavetes’in filmlerini, Yahudi kültürünü ve belgesel sinemanın sert gerçekçiliğinin izlerini bir araya getiriyor. Yüksek tansiyon, şiddet, toplumun çeperine itilmiş karakterler ve diyalogları bastıran sentetik müzik kullanımları, Safdie sinemasını 21. yüzyıl Amerikan sinemasının en heyecan verici damarlarından biri yapıyor.

Timothée Chalamet’nin performansı ayrı bir yazı konusu olabilir. Son yıllarda kendisini sayısız iyi yapımda izledim ve gerçekten karaktere bürünme konusunda doğal bir yeteneği olduğunu düşünüyorum. A Complete Unknown’da Bob Dylan, Dune’da Paul Atreides ve Call Me By Your Name’de Oliver benim için gerçek kişiler. Bir konuşmasında kariyerinde amacının “greatness” — çok iyi olmak diye çevirebilir miyiz? — olduğunu söyleyen genç oyuncunun bu filmle Oscar’a aday olması kuvvetle muhtemel.

Barbaros Gökdemir yazdı: Yüce Marty!
Barbaros Gökdemir yazdı: Yüce Marty!

Öğretici bir sinema

Bir sinemacı olarak Safdie’lerden her zaman çok şey öğreniyorum. Bol katmanlı senaryoları, çizdikleri ilginç ve sıra dışı karakterleri, tahmin edilemez hikâye örgüleri, filmlerinin sadece lezzetli bir seyir keyfi değil, aynı zamanda entelektüel bir sinema deneyimi de sunduğunu gösteriyor bize. Sanatçıların gerek edebiyatta gerek sinemada kendilerine yakın karakterler yaratmaları alıştığımız bir durum. Safdie sinemasındaki karakterlerin de genelde Yahudi olduğunu ve hikâyelerinin bu lensten anlatıldığını görüyoruz.

Bu açıdan filmde benim çarpıcı bulduğum sahneler var. (Spoiler alert.) Mesela Mısır ziyaretinde Marty, çaktırmadan piramitlerden birinden bir parça kesip cebine atar ve Amerika seyahati dönüşünde de o parçayı annesine hediye eder. Kendini beğenmiş bir şekilde de ekler: “Piramitleri biz inşa ettik.” Bir başka sahnede de Holokost’tan kaçmayı başarmış Avrupalı Yahudi bir arkadaşının, Nazi kampında diğer mahkûmların beslenebilmesi için vücudunun her yerine gizli bir şekilde arı kovanlarından bal sürmesini görürüz. Film boyunca Japonya’daki turnuvaya gitmek için para bulmaya çalışan Marty, bu seyahati yapabilmek için önüne gelen en önemli fırsatı, bazılarımıza göre çok prensip sahibi olduğu, bazılarımıza göre ise kibri ve nobranlığı sebebiyle teper. Bundan sonra Marty’nin züccaciye dükkânındaki fil gibi bir kaostan öteki kaosa kendisini sürüklemesine ve zaman zaman da aşağılamalara maruz kalmasına tanık oluruz. Josh Safdie, yücelik temasını ve Amerikan rüyasını Yahudi halkının Holokost sonrası verdiği hayatta kalma mücadelesiyle özdeşleştirir.

Filmin kurduğu bu anlatıda bir sorun yok; ancak ahlaki olarak filmin yüceliği tanımladığı yerde ben kendimi göremiyorum. Marty hayaline ulaşmak için kronik bir şekilde yalan söyler, kalp kırar, insanları kandırır, onları kullanır ve suç işler. Marty’ye para bulmak için mafyatik tiplerle entrikalara giren sevgilisinin yüzüne “senin amacın yok şu hayatta” der. İçine düştüğü sıkıntılı durumların hemen hepsi kendi kararlarının sonucudur. (Banyo sahnesi en bariz örneği.) Ancak bunlar olurken bile film yüceliği Marty’de görmeye devam eder; çünkü nihai hedefe kilitlenmiş bir kişinin ahlaki olarak masum kaldığını varsayar. Ve herkesi geçip en iyisi olmak, takdire şayan bir şeydir.

Barbaros Gökdemir yazdı: Yüce Marty!
Barbaros Gökdemir yazdı: Yüce Marty!

Bir önceki yazımda Akademi’nin shortlist’ine kalan ve İran’da geçen Cutting Through Rocks belgesel filminden bahsetmiştim. Film, İran’da oldukça erkek egemen bir toplumda, tüm engellere, kültürel örf ve adetlere rağmen, kızların erken yaşta evlenmesini engellemek ve eğitim görmelerine yardımcı olmak için kollarını sıvayan kendi halinde bir kadını konu alır. Belgesel yücelikten bahsetmez ama oldukça sade ve sessiz anlatısı ile iyiliğin nasıl yüceliğe dönüşebileceğini gözler önüne serer.

Marty Supreme bu senenin en çok konuşulacak yapımlarından biri. Özellikle sinemada izlemenizi tavsiye ederim. Yücelik içinse, ben başka yerlere bakmayı tercih ediyorum.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.